Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Ana Sayfa Yazıları Mevlevi Literatürünün Esas Kaynaklarında Kadın ve Rüya
  • Mevlevi Literatürünün Esas Kaynaklarında Kadın ve Rüya

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    Kadınların Semâi(Ehl-i Semâ) olan Mukabele Dervişi (Ehl-i Semâ Mukabele(Kutsal Karşılık) Dervişi : Havvas olduğu için Ledün ilmini bildiğinden ayet ve hadisi işittiğinde gizli ya da ayan olarak kutsi cezbeye gelene denir. Gizli olması çok daha makbuldür, Aksi takdirde nefsini coşturup şeytanlaşabilir. Literatüre yanlış olarak geçen Semazen kelimesinin gerçeğidir. Semâzen, farsça -zen eki sebebiyle Semâ'ya vuran demektir.), Mesnevihan veya Şeyh Olup Olamayacakları ve Rüyâlar Hakkında Mevleviliğin Ana Kaynaklarından Yapılan Küçük Bir Akademik Araştırma Çalışması.

    Kadınların Semâi Mukabele Dervişi, Mesnevihan veya Şeyh Olup Olamayacakları ve Rüyâlar Hakkında Mevleviliğin Ana Kaynaklarından Yapılan Küçük Bir Akademik Araştırma Çalışması.

    Şemseddin Tebriz-î, Makalat

    ( M.132 )

    Benim bir âdetim vardır. Yanıma gelenlere sorarım: "Efendi! Konuşacak mısın yoksa dinleyecek misin?"

    "Konuşacağım," derse, üç gün üç gece arka arkaya dinleyebilirim. Meğer ki o kaçsın da ben kurtulayım. Eğer, "Ben dinleyeceğim." derse, ben de, "O halde birbirimizle uyuşuruz." derim. Ben söze başlarım, o da laf arasında konuşur.

    İncir satanlar için en güzel şey nedir bilir misin?

    İncir satmaktır, incir satmak kardeşim!

    Mevlana Rumî Celaleddin Muhammed, Mesnevi-î Manevî

    (2. Defter)

    250. Merkebin azığı geceleyin “Lâhavle” olur. Geceleyin tespih çeker durursa gündüzün de secde eder) dedi.

    İnsanların çoğu insan yiyicidir. Onların selam vermelerine pek emin olma!

    Hepsinin de gönlü Şeytan evidir. İnsan şeytanının lâfına pek kulak asma!

    Şeytan’ın ağzından çıkan “Lâhavle”ye kanan kişi, savaşta o eşek gibi tepesi üstüne düşer.

    Dünyada Şeytan’ın şeytanlığına uyan; dost yüzlü düşmanın hürmetine, hilesine kanarsa,

    255. O eşek gibi sarhoşluktan ve sersemlikten İslâm yolunda, Sırat köprüsünün üstünde tepe taklak gelir.

    Kötü dostun işvelerine kulak verme; yeryüzünde tuzak gör, emniyetle yürüme.

    Yüz binlerce “ Lâhavle” okuyan Şeytan’a bak; ey Âdem, iblisi gör, bak nasıl yılanda gizlenmiş!

    Dostun postunu yüzmek için kasap gibi sana “Ey can, ey sevgili” diye hitap eder.

    Bu suretle postunu yüzmek ister. Düşmanların afyonunu tadan kişinin vay haline!

    260. Ağlatıp inleterek kanını dökmek için kasap gibi ayağın baş kor, sana hitaplarda bulunur.

    Aslanlar gibi avını kendin avla. Yabancının yaltaklanmasını da terket, akrabanın yaltaklanmasını da!

    Aşağılık kişilerin hürmetini, hatır saymasını, o hizmetçinin hürmeti ve hatır sayması gibi bil. Kimsesizlik, adam olmayan kişilerin işvesinden iyidir.

    İnsanların arazisine ev kurma, kendi işini gör, yabancı kişinin işini değil!

    Yabancı kişi kimdir? Senin toprak arzu ve istek sahibi bedenin! Senin gama, eleme düşmen de hep onun yüzündendir.

    265. Tene yağlı, ballı şeyleri verdikçe cevherini, hakikatini semirmiş göremezsin.

    Teni miskler içine yerleştirsen yine ölüm gününde leş kokusu meydana çıkar.

    Miski tene sürme, gönüle sür. Misk nedir? Ululuk sahibi Allah’ın adı.

    O münafık, miski tene sürer de ruhu, külhanın ta dibine sokar.

    Dilin de Allah adı, canındaysa imansız düşüncesi yüzünden leş gibi kokar!

    270. Onun zikretmesi külhanda biten yeşilliğe, abdest bozulan yerde, yetişen gül ve süsene benzer.

    O yeşillik orada ariyettir. O gülün yeri oturulan işret edilen yerdir.

    Temiz şeyler temizlere aittir; pisler de pis şeylere... Kendine gel!

    Kin yüzünden yol azıtanlara kin tutma. Çünkü onların kabirlerini de kin tutanların yanına kazarlar.

    Kinin aslı cehennemdir. Senin kinin o küll’ün cüz’üdür, dinin de düşmanı.

    275. Mademki sen cehennemin cüz’üsün; aklını başına al cüzü, küllünün yanında karar eder.

    Ey adı sanı duyulmuş kişi! Cennetin cüzüysen zevkin de cennet gibi ebedidir.

    Acı, mutlaka acılara katılır. Bâtıl söz nasıl olur da Allah’a ulaşır?

    Kardeş, sen ancak o düşünceden, o ruhtan ibaretsin. Fâni varlığın bakımındansa kemik ve deriden başka bir şey değilsin.

    Düşüncen, manevi varlığın gülse, gül bahçesisin; dikense külhana lâyıksın.

    Gül suyu isen seni başa sürer, koyuna serperler; sidik gibiysen dışarı atarlar.

    280. Koku satanların tablalarına bak. Her cinsi, kendi cinsinin yanına korlar.

    Cinsleri, kendi cinsleriyle karıştırır, bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler.

    Fakat mercimek, şeker arasına karışırsa onları birer, birer ayırırlar.

    Tablalar kırıldı, canlar döküldü de iyiyi, kötüyü birbirine karıştırdılar.

    Allah, bu taneleri ayırıp tabağa koysunlar diye kitaplar verdi, peygamberler gönderdi.

    285. Ahmed, gelmeden önce hepsi bir görünmekteydi. Mümin, kâfir, Müslüman, çıfıt… Zahiren hepsi birdi.

    Alemde kalp akçayla sağlam akça bir yürümekteydi. Çünkü ortalık tamamıyla geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk.

    Ahmed’in güneşi doğunca “Ey karışık, uzaklaş! Ey saf, beri gel” dedi.

    Rengi göz ayırt edebilir; lâl’i, taşı göz bilebilir.

    İnciyi, süprüntüyü göz anlar. Onun için çerçöp göze batar.

    290. Bu kalpazanlar, gündüze düşmandır. Fakat madendeki altınlar gündüze âşıktır.

    Çünkü gündüz, kuyumcu ve sarraf, altını fark etsin diye altına aynadır.

    Kırmızı yüzle sarı yüzü gündüz gösterdiğinden Allah, kıyamete Gün lâkabını taktı.

    Hakikatte gündüz, velilerin sırrıdır. Gündüz, onların aylarına nispetle gölgelere benzer.

    Gündüzü, Allah erinin sırrının aksi bilin; gözü örten akşamı da onun ayıp örtücülüğünün aksi.

    295. Allah onun için “Vedduha” buyurdu. “Vedduha”, Mustafa’nın gönlünün nurudur.

    Allah, kuşluk zamanını sevdi derler ya. Bu söz de, kuşluk çağı, onun aksi olduğundandır.

    Yoksa fâni olan şeye yemin etmek hatadır. Böyle olduğu halde fâni şeyin Allah’ın sözüne girmesi lâyık olur mu?

    Halil “ Ben fâni olanları(batanları) sevmem” dedi Halil böyle derse, Ulu Allah nasıl olur da fâni şeyi diler, sever?

    “Ve’l-leyl” den maksat yine Mustafa’nın ayıp örtücülüğü, toprağa mensup olan cismidir.

    300. Bu kuşluk çağının güneşi o, gökten doğdu da gece gibi olan tene “Seni Rabb’in terk etmedi” dedi.

    Belâın ta kendisinden vuslat meydana geldi; “ Sana darılmadı da” sözü de o tatlılıktan zuhur etti.

    Esasen her söz bir halete alâmettir. Hâl ele benzer, söz de alete.

    Kuyumcunun aleti, kunduracının elinde kuma ekilmiş tohuma döner.

    Çiftçinin yanında kunduracının aleti, köpeğin, önünde saman, eşeğin önünde kemik gibidir.

    306. Sopa, Musa’nın elinde doğruluğuna şahit oldu, sihirbazın elindeyse bir şeye yaramadı.

    İsa, bu yüzden yoldaşına, yalnızca Allah’ın o yüce adını belletmedi.

    Çünkü bilmez de alete noksan bulur. Taşı, toprağa vur. Hiç ateş çıkar mı?

    Elle alet taşla demire benzer. Çift olması gerek ki ateş çıksın.

    310. Çifti olmayan, aleti bulunmayan yalnızca Allah’tır. Sayıda şüphe olabilir, Fakat Allah’ın tekliğinde şüphe yoktur.

    İki diyenler, üç diyenler ve daha fazla diyenler, yaratıcı sorulduğunda mutlaka Allah diyerek ittifak ederler.

    Şaşılık gidince hepsi birleşir; iki, üç diyenler de bir derler.

    Onun meydanında bir topsan, ona bir diyorsan durma, cevgeninin etrafında dön dolaş!

    Top padişahın elinin darbesiyle oynarsa, kemale ermiş olur.

    315. Ey şaşı; bunları can kulağıyla dinle, gözüne kulak yoluyla ilâç ver!

    Temiz söz, hakikatten uzak olan gönüllerde karar etmez, nurun aslına dek gider.

    Çarpık ayakkabı, nasıl çarpık ayağa uyarsa Şeytanın efsun(sahte keramet, büyü, sihir) ve efsanesi(uydurma rivayet) de doğru olmayan gönüllere uyar.

    Hikmeti istediğin kadar tekrarla... Ona ehil değilsen hikmet, senden ne kadar uzak!

    İster, söylediklerimi yaz, belle… İster anladıktan sonra, halis niyetlilere söyle!

    320. Ey inatçı! O, senden yüzünü çeker, gizlenir; bağlarını koparır, kaçar.

    Fakat sen bilmesen de hakikat ilmi senin yanıp yakıldığını görürse, eline alışmış kuş haline gelir.

    Tavus kuşu, nasıl köylü evinde olmazsa, hakikat ilmi de yalancıların malı olmaz!

    1975. Yücelere bakmak, önce gözü alır, kamaştırır ama sonra bakışa bir aydınlık bağışlar.

    Gözünü aydınlığa alıştır.Yok.. eğer yarasaysan karanlıklara baka dur!

    Âkıbeti görme, nurunun nişanesidir, bu şehvete düşmense senin mezarın.

    Yüz türlü oyun görüp, yüz türlü tecrübe geçirip âkıbeti gören kişi, bir tek oyun görene benzemez.

    Bir oyun gören, o tek oyuna öyle mağrur oldu ki ululanması yüzünden üstatlardan uzak kaldı.

    1980. Sâmirî gibi.. o, kendisinde bir hüner görünce ululanıp Musa’dan baş çekti.

    Halbuki o, hünerini Musa’dan öğrenmişti. Öyle olduğu halde öğretmeninden gözünü yumdu.

    Hulâsa Musa da başka bir oyun etti; onun oyununu kapıverdi, kendisini de!

    Başta dönüp dolaşan nice hünerler, nice bilgiler vardır ki insan onlarla baş oluncaya kadar, baş elden gider!

    Başının gitmemesini istersen ayak ol, rey ve tedbir sahibi Allah’a sığın!

    1985. Şah bile olsan kendini ondan üstün görme. Bal bile olsan onun otundan başka bir şey devşirme.

    Senin fikrin surettir, onun ki can. Senin paran kalptir, onunki maden.

    O, sensin. Kendini onda ara. “Kû, Kû- Nerede, nerede?” diye onun civarında bir kumru ol!

    Safa ehline hizmet etmek istemezsen ejderha ağzına düşen ayıya benzersin.

    Belki bir vicdan sahibi âlim seni kurtarır, tehlikelerden çekip çıkarır.

    1990. Madem ki gücün kuvvetin yok, ağlayıp inle! Madem ki körsün, yol görenden baş çekme!

    Ayıdan daha aşağı mısın ki derdinden ağlayıp inlemiyorsun? Ayı feryat ettiği için dertten kurtuldu.

    Ey Allah, bizim taş yüreğimizi mum gibi yumuşat; kerem et de feryadımıza acı!

    2055. Bâtılları ne cezbedebilir? Ancak bâtıl! Tembellere ne hoş gelir tembellik!

    Çünkü her cins, kendi cinsini çeker. Öküz nasıl olur da erkek aslana yüz tutar?

    Kurt neden Yusuf’a âşık olacak? Ancak hile ile onu sever görünür, sonra da onu parçalayıp yer.

    Fakat kurt, kurtluktan kurtulursa Yusuf’a mahrem olur. Eshab-ı Kehf’in köpeği gibi âdemoğullarından sayılır.

    Ebubekir, Muhammed’ den bir koku alınca “Bu yüz, yalancı yüzü değil” dedi.

    2060. Fakat Ebu Cehil, dert sahiplerinden olmadığı için yüzlerce Şakkı Kamer gördü de yine inanmadı.

    Leğeni damdan düşen, şöhreti âleme yayılan dertliden Hakk’ı gizledik, fakat gizlenmedi gitti.

    Cahil olan ve Allah derdinden uzak bulunan kişiye de hakikat sırlarını nice defalar gösterdiler de o görmedi.

    Gönül aynası sâf olmalı ki orada çirkin suratı güzel surattan ayırt edebilsin”

    Şemseddin Tebriz-î

    Makalat

    (M.129)"Kadına şeyhlik gerekmez," dedim. "Evet, soğuk düşer," dedi. "Ama bu soğuk düşer sözünün manası anlaşılamadı" dedim. Yani bu o demektir ki, bu iş kadına da yaraşır ama erkeğe daha hoş gelir. Halbuki bu iş, kadına asla gerekmez. İster soğuk düşsün, ister sıcak. Eğer Hazreti Fatma ile Ayşe şeyhlik yapsalardı, ben Hazreti Peygambere olan inancımı değiştirirdim. Ancak onlar şeyhlik yapmadılar. Eğer Ulu Allah, bir kadına mutluluk kapısını açmak dilerse, onu sükûtî ve kapalı kılar. Kadına, yalnız kendi işini görmek, kendi ipliğini eğirmek yaraşır. (M. 130)

    "Bu iş, siz kadınların tuzağındandır. Gerçekten de sizin tuzağınız çok büyüktür".(Yusuf -28)

    İslam olanların kıblesi olan Kabe ile Tarikat yapılarındaki (bütün bir kompeks halindeki dini yapı) Tevhidhane (mevlevihane semahanesi de bu kavrama dahildir.)'leri ve ayrıca kadın ile erkeği surete bakarak manada da eşitmiş gibi addedip (İmran'ın karısı: "Rabbim, karnımdakini tam hür olarak sana adadım, benden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, bilensin." demişti..Onu doğurunca -Allah onun ne doğurduğunu bilip dururken- şöyle dedi: "Rabbim, onu kız doğurdum; erkek, kız gibi değildir"(Al-î Îmrân 35-36)) "Mukabele esnasında kadın ve erkeğin eşit sayıldığı için bir arada bulunmalarına hiçbir engel yoktur" diyerek, yalan yanlış bilgilendirme yapanlara (Münafıkların erkekleri de kadınları da birbirlerine benzerler. Kötülüğü emreder, iyilikten sakındırırlar ve Allah yolunda harcamaktan ellerini sıkı tutarlar. Allah'ı unuttular da, Allah da onları unuttu. Gerçekten de münafıklar hep fâsık kimselerdir.(Tevbe-67)) Şemseddin Tebriz-i'nin Makalat adlı eserinde yer verdiği örnek ile cevap veriyoruz. İlmin şehri olan Son Peygamber Hz. Ahmed Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz ile ilim şehrinin kapısı olan Sahabe Hz. Ali(r.a.) arasındaki çok net olan ayrım ile açıklığa kavuşturulmuştur.

    (M. 241) "Söyle ki, şüphesiz ben de sizin gibi insanım ancak bana vahiy gelir. Şüphe yok ki ilâhımız tek bir ilâhtır." (Kehf - 18/110) anlamındaki âyetin inmesi sebebi nedir?

    Siz de bilirsiniz ki, Hazreti Ali (Allah ondan razı olsun) Aşura ayının onuncu gününe kadar Hazreti Peygamberin yaptığı gibi dokuz gün et yemezdi. Hazreti Peygamber, Ali'nin yüzüne bakınca onu iyice zayıflamış gördü. Sen bana bakma, dedi, ben sizden herhangi biriniz gibi değilim. Bunun üzerine âyet geldi: "Söyle ki, şüphesiz ben de sizin gibi insanım." Ama aradaki fark şu kadarcık bir şeydir ki, o da bana vahiy gelir. Yani ben açık bir iş yaparım, ama hiç kimse bilmez. Onların aralarında yaptığım o işten, görüyorsunuz ki, ağızlarından hiç bir haber çıkmaz. Meğer ki ben istemiş olayım. Peygambere, benzerler ama eşleri niçin olsun; onun benzeri olur mu hiç? Niçin bu da senin benzerin olsun. Nihayet gerektir ki herkes bir işle uğraşsın. Ben de niyet ettim bundan daha iyi bir iş varsa din ve dünya kazancı için o işle meşgul olayım, elime geçeni burada sarfedeyim.

    Hakîm Senayi eceli geldiği sıralarda dilinin altından bir şeyler mırıldanıyordu. Kulak verdiler ağzından şu sözler dökülüyordu:

    Şiir:

    Söylediğim şeylerin hepsinden vazgeçtim, pişman oldum,

    Çünkü sözde mâna, mânada söz kalmadı.

    Çünkü sen Hazreti Allanın yolunda bir parmak yürürsen o sana bir karış yaklaşır, zahmetsiz ve minnetsiz yürürsün. O misal yönündendir. Maksat, Allah'ın kutsal sözündeki mânadır, yoksa parmak karış gibi ölçülerin ne yeri var? Göz kâğıda bakar ve özellikle kendi yazdığı şeyi beğenmez. Beyaz kâğıt üzerine bakınca şaşıyorum. Yoksa ben seni sevenlerdenim. Onun ne yeri var. Bana falan şehre git, diye emredersen, istersem giderim, istemezsem gitmem. O gayıp ve gizli âlemden papazlar da haber verir. Onlar da hep birlikte söylemişlerdir ki, bütün yollardan ve gidişlerden, Hazreti Muhammed'in yolu en iyisidir. insaflı olanlar insaf ederler. Çünkü onların görüşlerinde ve gidişlerinde Hazreti Muhammed'in (A.S.) yolu gibi aydınlık yoktur.

    Kadına yaraşan en iyi iş, evinin bir köşesinde kendi iğini eğirmektir. Dervişe yaraşan da dervişlik ve sessizliktir.

    Şiir:

    İncir satanlar için en güzel şey nedir bilir misin?

    İncir satmaktır, incir satmak kardeşim!

    Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.(Nûr-31)

    Doğrusu müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, taata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. (Ahzâb - 35)

    Beyit: (M. 308)

    Genç delikanlının aynada gördüğü şeyleri,

    Tecrübeli Pir, pişmiş tuğlada görür.

    Birisiyle konuşmanın manası şöyle olmalı: Senin gözünün önünde ve gönlünde sanki bir perde var, ben de onu kaldırayım düşüncesi ile konuşmalı ve mecliste niyazsız olmalıdır.

    Koca karıların âdetlerini benimseyin! Çünkü onlara göre, hepsinden evvel Fahri Razî ve onun gibi yüzlercesi gerektir ki, kendilerinden bir dilekte bulunan kadınların baş örtülerini düzeltsinler, onlardan öğünerek söz açsınlar. Ama o baş örtüsüne de yazık olur.

    Eğer (Allah'tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbi bozuk olan kimse kötü şeyler ümid eder; daima ciddi ve ağırbaşlı söz söyleyin. (Ahzâb - 32)

    Evlerinizde oturun; eski Cahiliyye'de olduğu gibi açılıp saçılmayın; namazı kılın; zekatı verin; Allah'a ve Peygamberine itaat edin. (Ahzâb - 33)

    Burhaneddin Muhakkık-i Tirmiz-î

    Maarif

    Mücâhede:"Nefsi, yüce Allah'ın rızasında kullanmaktır. Mücâhede:" Allah yolunda, halka bağlılık sebeblerini kestikten sonra, gönül aynasını Allah sevgisiyle cilalamaktır" Nitekim Peygamber Aleyhisselam: "Ümmetimden erkeklerin en hayırlısı mücâhidlerdir. Kadınların en hayırlıları ise, zaruret olmadıkça evlerinden dışarı çıkmayanlardır" buyurmuştur.

    Hz. Ayşe radıyallâhü anh anlatıyor

    "Eğer Allah Resulü kadınların kendisinden sonra mescitlerde neler ihdas edeceklerini bilseydi, İsrailoğulları gibi, O da onların mescidlere girmelerini yasaklardı." (Buharî, Ezan/163)

    İbnu Mes'ud radıyallâhü anh anlatıyor:

    "Resûlullah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:-"Kadın avrettir, dışarı çıktımı şeytan onu görür olur.(Tirmizi)

    Nefs-i Emmâre'ye aykırı davrandın mı? Yüce Allah seninle barışır, nefisle barıştın mı, Allah ile savaşa girmiş olursun. "Bir kimse kadını imam eder de ona uyar mı? Böyle bir şey ne müslümanlıkta vardır, ne de kâfirlikte!" Hani birisine bir iş başar derlerse, ben zâten iş güç yapmaktayım, diye cevap verir. Peki yaptığın işin eseri nerede, diye sorulduğunda, hele dur, işi başarayım da, diye cevap verir.

    Nitekim şâir şöyle demiştir:

    "Yılan balığına benziyorsun, ne yılansın ne balık

    Sen bir münafıksın, ne yapıyorsun, ya yılan ol, ya balık"

    Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir. Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Peygamber'i de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur. (Mumtehine - 1)

    Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler. Çünkü Allah aranızı ayırır. Allah, yaptıklarınızı görendir. (Mumtehine - 3)

    Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları, imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduklarını öğrenirseniz onları kâfirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Onların (kocalarının) sarfettiklerini (mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin. Onlar da sarfettiklerini istesinler. Allah'ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir. (Mumtehine - 10)

    Mecalis-'i Seba( Yedi Meclis )

    Birinci Meclis

    Şeytanın o oğlu şöyle bir mel'un aklına danıştı; Halkı, genç ve güzel kadınlardan daha iyi avlıyacak hiç bir tuzak olamaz dedi. Çünkü altın isteği, lokma dileği bir taraflıdır. Sen altına âşık olursun amma onun canı yoktur ki sana âşık olsun; lokmanın canı yoktur ki seni arasın, seninle konuşsun. Fakat genç kadınların sevgisi, iki yandan olur. Sen onu sever, istersin, o da seni sever, ister. Sen onu aşırmaya düzen düzersin, o da o yandan seni aşırmak için düzen düzer. Duvarı bir yandan delmeye çalışsan o kadar çabuk delinmez. Amma biri bu yanda, öbürü o yanda dursa da duvarı delmeye koyulsa, duvarı iki yandan delen iki âlet, tez birbirine kavuşur. Şimdi, seninle o kadının arasında bulunan perde, yâni düşmanların korkusu, yabancıların sınayış korkusu perdesi, bir duvara benzer ki onunla senin arandadır. Sen bu yandan, o kadının sevgisiyle bir delik delmek için düzene girişirsin; o kadın da öte yandan, bir düzenle duvarı delmeye girişir; böylece iki delik, tezce birbirine kavuşur. Bir hırsız, geceleyin, dışardan kapıyı açmak için bir düzen düzer; amma o hırsızın, evde bir eşi ortağı olur, yahut bir halayıkcağız, içerden kapıyı açarsa bu, hırsızın dışardan para çalmaya uğraşmasına benzer mi hiç? Altın, yahut sandık kalkıp kapıyı açamaz ki.

    O zâhid, bilgin olsaydı, kızla yalnız olarak o ibadet yurdunda kalmaya asla razı olmazdı. Esenlik ona, Peygamber dedi ki: "Bir kadın, bir konakta bir erkekle beraber kaldı mı, üçüncüleri şeytandır onların." Bir kadın, bir yerde bir erkekle beraber kalınca şeytan, onların aracısı olur.

    Maksat Mukbil'in hikâyesini anlatmak değil; maksat, senin de bildiğin gibi günahın dermanı nedir, ne yapmak gerek; onu anlatmaktır. Mukbil, bir daha suç işlememek üzere tövbe edince şu âyet geldi: "Onlar kötü bir iş işlediler mi, yahut nefislerine bir zulümde bulundular mı Allah'ı anıp suçlarının bağışlanmasını dileyenlerdir ve Allah'tan başka kimdir günahları bağışlıyan?" (ÂLİ İMRÂN - 135) Bir topluluk bu âyetin, mezar açıp kefen soyan Behlûl hakkında geldiğini söyler. Allah ondan razı olsun, Câbir rivayet eder; Ansardan bir genç vardı; adı Abdurrahmanoğlu Sa'lebe'ydi. Peygamber'e hizmet ederdi. Birgün ansardan birisinin kapısının önünden geçerken evin içine baktı; gözü, yıkanmakta olan bir kadına ilişti. Orda durdu; dileyerek kadını seyre koyuldu. Derken ansızın gönlüne yüce Allah'tan, esenlik ona, Peygamber 'e benim hakkımda vahiy gelirse düşüncesi düştü; o şehvetle bakışa pişman oldu; utancından Medine'den çıktı, Mekke'yle Medine arasındaki bir dağa vardı. Kırk gün, kırk gece o dağda ağlayıp inliyerek kaldı. Peygamber, onu sorup soruşturmadaydı. O kırk gün içinde de vahiy gelmedi; hattâ kâfirler "Onu Rabbi terketti; ona darıldı" (DUHÂ SURESİ) dediler. Derken Cebrail geldi; o kul, cehennem ateşinden bana feryâd edip durmada diye haber getirdi. Esenlik ona, Peygamber, her ikisinden de Allah razı olsun, Hattâboğlu Ömer'le Selmân-ı Farisî 'yi, Sa'lebe'yi bana getirin diye yolladı. İkisi de Medine'den çıktılar. Oralarda koyun otlatan bir çobandan sordular. Dedi ki: Sizin istediğiniz kişi, kırk gündür, iki elini başına koymuş, ne olurdu, canlılar içinden benim canım kıyamet gününde bana verilmeseydi, ölüp gitseydim diye ağlayıp inlemede. Dağa vardıkları zaman gecenin bir kısmı geçmişti. O genç, dağdaki yerinden çıktı; keşke ruhlar arasından benim ruhum kabzediliverseydi, bedenler içinde, benim bedenim dağılıp gidiverseydi diyordu. Ömer onu tutunca, suçlardan kurtuluş ne vakit dedi yâ Ömer. Beni Peygamber'in yanına, Peygamber namaz kılarken, yahut Bilâl kaamet getirirken götür. Peygamber'in Kur'an okuduğunu duyunca Sa'lebe'nin aklı başından gitti, yere yığıldı. Peygamber namazı bitirince Sa'lebe'nin yanına vardı. Sa'lebe , Peygamber'in nuruyla kendine geldi, canlandı; ey Allah'ın elçisi dedi, suçun verdiği kaygı ve utanç yüzünden kaçtım. Peygamber, sana bir âyet öğreteyim ki dedi, kulu o âyet yüzünden bağışlarlar: "Rabbimiz, dünyada da iyilik, güzellik ver bize, âhirette de iyilik, güzellik ve ateşin azabından da koru bizi." (BAKARA - 201) Sa'lebe, benim suçum bundan daha büyük dedi. Esenlik ona, P e y g amber, Allah'ın kelâmı ondan daha büyüktür buyurdu. Sa'lebe evine gitti; üç gün, üç gece namazda ağlayıp inledi. Esenlik ona, Peygamber dolaşmaya gitti; Sa'lebe'nin başını dizine aldı. Onun suçundan geçtik diye ferman gelmişti ki Sa'lebe de o anda dünyadan göçtü. Ona namaz kıldılar; " O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz, derler." (BAKARA - 157 )

    Dünyâyı yakan kıyâmet gününden kork;

    Gönüllere batan Öc alma okundan kork.

    Ey hırs gecesinden uzayıp giden uykuya dalıp uyuyan,

    Ecel sabahın ağardı; gündüzden kork.

    Bir mektuptur yazdım ama gönlüm azâb içinde;

    Kalbim râzılık közünün üstünde çevrilip kavrulmada.

    Ölüm, ayrılık bakımından çok güçtür sanırdım;

    Sizden ayrılmak bence daha çetinmiş, daha güç.

    Rahmet Muhammed'e ve kadri büyük soyuna-sopuna.

    "Bir kadın, bir konakta bir erkekle beraber kaldı mı, üçüncüleri şeytandır onların." Kudsi Hadis- Kunûz, II, s. 201.

    Mesnevi-î Manevî

    4. Defter

    1615. Her şeyin yüzünü güzel ve parlak ay gibi gör...fakat evvelini gördükten sonra sonunu da seyret!

    Seyret de kör iblise dönme... o, noksan olduğundan noksan görür, bir yanı görür de bir yanı görmez!

    Âdem'in toprağını gördü de dinini görmedi... bu âlemi gören mâneviyatını görmedi.

    Ey, yiğit er, erkeklerin kadınlara üstünlüğü kuvvet, kazanç ve mal mülk bakımından değildir.

    Öyle olsaydı aslan ve fil, daha kuvvetli olduğu için insandan yüce, daha üstün olurdu a kör!

    1620. Ey yalnız bu anı gören, erkeklerin kadınlardan üstün olması erkeğin kadına nazaran daha ziyade sonu görür olmasındandır!

    Erkek, işin sonunu göremezse işin sonunu görenlere nazaran kadın gibi noksan sayılır!

    Âlemden iki zıt ses gelmektedir... bakalım sen hangisine istidatlısın?

    Bir tanesi, iyi kişilere hayattır... öbürü kötü kişilere hile!

    Bir ses, ey güzel ve bana düşkün olan kişi, ben diken çiçeğiyim... çiçek dökülür, ben kalırım; diken dalından ibaretim ben der.

    İbnu Ömer radıyallâhü anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtüvesselam buyurdular ki: "Üç kişi vardır, Kıyamet günü Allah onlara nazar etmez: Anne ve babasının hukukuna riayet etmeyen kimse, erkekleşen kadın, ve deyyus kimse." (Deyyus, kadınını yabancı erkeklerden kıskanmayan kimse) (Nesâî, Zekat 69)

    Mesnevi-î Manevî

    5. Defter

    2465. Görünüşte dişinin saldırması da kuvvetlidir ama onun ziyanı, o eşek gibi, eşekliğindendir.

    Kadında hayvan sıfatı üstündür. Çünkü kadının renge, kokuya meyli vardır.

    4082. Din yolunda yol kesicilerden değilsen kadınlar gibi renge, kokuya tapma.

    Ebû Berze el-Eslemi radıyallâhü anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtüvesselam buyurdular ki: -"Sizin hakkınızda en ziyade korktuğum şey, zenginlik hırsı ile mideleriniz ve ferçlerinizin şehvetleri, bir de fitnelerin şaşırtmalarıdır."(Müsned-Hadis)

    Mesnevi-î Manevî

    6. Defter

    1880. Kadınlara savaş yazılmamıştır. Nefisle savaşmaksa onların işi olamaz. Çünkü bu, büyük savaştır.

    4319. Ahmak adamın rüyası da aklınca olur; aklı gibi değersizdir, bir şeye yaramaz.

    4320. Bil ki aklı ve ruhu da zayıf olduğu için kadının rüyası, erkeğin rüyasından daha aşağıdır, daha değersizdir.

    Aklı kıt ve ahmak adamın rüyasında bir kıymet olmaz. Akılsızlıktan ne çıkar? Yel gibi bir rüya!

    Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed, son günlerinde hazırladığı vasiyeti ile adeta bütün ömrünce yaptıklarını özetlemek ve anlatmak istemiştir:

    "Allah'tan çok korkun,

    az yiyin, az uyuyun, az konuşun,

    şehvetten kaçının,

    günahlardan uzak durun,

    oruç tutun, namaz kılın,

    kötülüklerden uzak durun,

    ilim, irfan sahibi kimselerle birlikte olun...

    Hayırlı insan, insanlara faydalı olandır.

    Sözün güzeli, hayırlısı az ve öz olandır... "

    Bahaeddin Muhammed Sultan Veled

    Rebab- Name

    1645. Gayret ve gayretsizlik iki şeydir ki, biri korumak için, biri yok etmek içindir. Çaban güzel olur da fayda vermezse, bil ki gayretinde kusur var.

    Hâl olsun, kâl olsun bütün varlık onun elinde alettir. Gerek insan, gerek hayvan, gerek melekler, yerde gökte ne varsa cümlesini o vücuda getirmiştir. Hepsi de aldıkları vazifeyi yeyrine getirecek donanımdadır.

    1650. Kimi hayra alettir, kimi şerre. Her ikisi de ona nispetle eldeki kalkan gibidir. El, kalkanın altında gizlidir. Kalkan meydanda olduğundan halkın gözü onu görür. Kalkanın hareketi eldendir. Halk, bu yanlış bilgi yüzünden kuş gibi tuzağa düşerler.

    Körlüklerinden dolayı kendilerini işte görüyorlar. Kadın, erkek, genç, ihtiyar hepsi böyledir. Aynı yanlış bilgi, yolu görmelerine mani oluyor. Böyle bilgi yüzünden hepsi de ebleh olmuştur.

    4325. Her kim güzel ve sağlam itikada (inanma, gönülden bağlanma) sahipse, onun canı, gönlü güzellikle bezenmiştir. Şu halde güzellik itikattadır. Sürekli itikadını artırmaya bak! Mademki güzelliğin kurucusu itikattır, itikat eden için daima iyilik ve güzellik vardır. Gönle itikattan ferah ve rahatlama gelir, derdinin dermanı da ondandır. İtikatlı kişinin işareti, dertli ve ızdıraplı olmaktır. Onu can yoluyla Hak tarafına götürür.

    İbtida-Name

    3380. Demek ki beden, düşüncenin aracıdır; bu, iyiden iyiye anlaşıldı ya ;düşünce öz, iç, bedense deri, kabuk, Bil ki halk, düşüncelerle diridir; çünkü ancak düşünceyle ise girişir. Beden bineğe benzer, düşünceyse binene: binen, bineği nereye sürerse çaresiz o yana gider. Balçıktan düzülmüş şekiller sayılıdır: ama düşünceler sayısız, Öylesine bir şehirde böylesine bir halk var; yarısı kötü huylu bu halkın, yarısı iyi huylu, Orda hüküm yürüten, akılla nefis; apaçık hükmeden de bunlar, gizli hükmeden de, Allah'ın şahnesi, naibi akıldır; şeytanın şahnesiyse şom ve kötü nefis, Orda aklın hükmü geçerse nefis işten kalır, işi kesada düşer: O has şehir de Allah'ın olur; zahmetten, korkudan, belâdan eminliğe erer, Sonuna dek boyuna mâmur bir halde durur; ahâlisi de zevke saraya gark olur.

    3390. O şehirde, bağlar-bahçeler, köşkler - saraylar kurulur; yapılarının tavanları, duvarları tümden ışıktır, Pazarında Allah zikrini duyarsın; gül bahçelerinden Allah kokusu gelir sana, Halkının hepsi de boyuna namazdadır, oruçludur; aparıdır, aşka düşer, gerçekliğe sarılır, niyazda bulunur, Hepsi de canla-gönülle Tanrıya yönelir: hepsi de orada, muradını elde eder. Allah var oldukça, o şehir de durur; Allah, tertemiz şarapla halkı suvarır, Ama o şehirde nefis, buyruk sahibi olursa, sonunda o şehri kahırla yakar-yandırır, Orada akıl isten kaldı da yerine herzevekil nefis geçti mi! O şeytanın naibi işe koyulur; bu yüzden halkı hep kötülüklere düşer. Küçük, büyük herkes Hakk'tan gaflet eder; orda nefis buyruk yürütür, akılsa tutsaktır. Herkes, lanetlenmiş Şeytan'ın hükmüne uyar; o dinsiz de herkesin îmânını alır,

    3400. Orada herkes kötülüklere koyulur: herkes zinaya, içkiye, içkinin, verdiği neşeye kapılır. Herkes, gençlerin, kadınların sevgisine düşer; herkes kebaptan, ekmekten zevk alır. Herkes, kendini Şeytan'a kaptırır; herkes düzenlere sarılır da sapıtır. O şehirde ikisi de hükmederse, şehrin yarısını lütuf bil, yarısını kahır.

    Aklı başında olan hiç kimse, Allah'ın tertemiz yüzünü, Allah'ın zâtından ayrıdır demez, Sen de böyle bir nura, ayrı deme: seni yaratan odur, ayağına baş koy da,

    4830. Başına bir sırdır, bağışlasın: her hayrına karşılık hayırlar versin, sevaplar ihsan etsin,"İsteyerek, istemeyerek gelin" âyetinin tefsiri, "Hiçbir şey yoktur ki ona hamdederek noksan sıfatlardan tenzih etmesin onu" âyetinin anlamı,

    Allah, sen, canla - gönülle kabul edesin diye Kur'ân'da bunu anlatmıştır,

    Buyurmuştur ki: Yer, gök, onlardaki herşey, küçük olsun, büyük olsun, düşman olsun, dost olsun,

    Vahşî hayvanların, kuşların hepsi, bütün canlılar, bil ki ibâdettedir.

    Sonra haddi-hesabı olmayan şu insan topluluğundan olanlar...

    Bu topluluğun bir bölüğü Allah'a niyaz etmekte, Allah'ı anmakta: bir bölüğü namazdan ayrı düşmüş. Bir bölüğü hırsız: dîne, olmayacak şeyler karıştırmış: yol kesici.

    Erkek, kadın, bir bölüğü de zina edip durmada. Şunların işleri - güçleri, canla-gönülle itaat, ibâdet: bunlarınsa rahattan - huzurdan kaçış.

    Bir bölüğü, dileyerek itaat etmekte, kullukta bulunmakta: bir bölüğüyse istemeyerek, zorla ibâdet etmekte: bundan da bir şey ummakta.

    Eşsiz - örneksiz şekiller meydana koydu: bir bölüğü tertemiz, bir bölüğüyse pis mi, pis:

    4840. Şeddad, Bel'am, Nemrud gibi kötülüğe, günaha baş-aşağı batmış-gitmiş,

    O işte de pek beceriklidir onlar: herbiri, kötülükte kendisine uyulur, yolunca gidilir bir kişi kesilmiş,

    Gönüllerinden kabiliyet gitmiş: mayalarında hiçbir temizlik kalmamış,

    Hak, bu köhne sarayda, güzelin de olmasını diledi: çirkinin de: rahatın da bulunmasını takdîr etti, zahmetin de,

    Kâfiri, hırsızı, hâini, gaddarı: mü'mini, temizi, iyi işlerde bulunanı:

    Hepsini pergelsiz düzdü - koştu: hepsinin de, onun gücüyle işe güce koyulmasını diledi,

    Bunun hikmeti, akıldan, vehimden uzaktır, bunu anlayasın diye söylemek isterim ama,

    Korkarım, pek uzun sürer: bekleyen de bekleye - bekleye ölür - gider,

    Bırakayım da sır yoluyla Allah söylesin: kapalı kapıyı açsın sana,

    Hakk'ın söylemesi, daha faydalıdır sana: o seni ararsa kavuşmaya erersin.

    7760. Onun canı Elest âleminde o şaraptan, o kadehten sarhoş olmuştur,

    O denizin içinde balık gibi, gecesiz - gündüzsüz vuslattaydı,

    Başkalarının yol bulamadığı âlemde azizlerle her yanda gezer dururdu,

    Dilsiz, ağızsız birbirleriyle konuşuyorlar, bassız - ayaksız beraberce dolaşıyorlardı,

    "Nefsinin" emriyle o can, gelip bu zindanda hapsedilince,

    Balçıktan yapılmış bedende karar edince öyle bir devletten yoksun oldu,

    Bedenle sohbet yüzünden onu unutmuş, malla, çoluk-çocukla, kadınla uğraşmaya başladı,

    Kendisine o âlemi hatırlatacak bir sözceğiz söylendi mi, iki âlem de feryâdıyla dolar,

    Çünkü evvelden de o âlemi biliyordu; fakat unutuş, önüne perde çekmişti, Böyle bir derde başını vuruncaya dek öyle bir hatırlayış, kendisine kapanmıştı.

    Ahzap suresi 33/72 Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.

    Furkan suresi 25/44 Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.

    A'raf suresi 7/179 Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.

    Nur suresi 24/26 Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara lâyıktır. O temiz olanlar, iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır.

    Ümmü Humeyd adındaki kadın sahabe Hz. Peygamber'e;

    "Ey Allah'ın Rasûlü, kocalarımız sizinle beraber namaz kılmamıza engel oluyorlar. Oysa biz sizinle namaz kılmayı çok istiyoruz" diye şikâyette bulunmuştur.

    Bunun üzerine Hz. Peygamber, Ümmü Humeyd'e namazları evinde kılmasını tavsiye etmiştir (İbn Esîr, 1970:VII, 323).

    Burhaneddin Muhakıki Tirmiz-î

    Maarif

    Rubai:

    "Boş hayalleri zihninden kovup çıkart! Nazlanmaktan vazgeç, yalvarmayı çoğalt!

    Senin üstadın aşktır, onun yanına vardın mı, zâten o, hal diliyle ne yapacağını sana söyler”

    Sana göre gerçek olmasa bile, kapısında bekleyen binlerce dostların dertlerini, kıssalarını Kur'andan hiç dinlemedin mi? Nitekim: "İnsanlardan bazısı Allah'tan başkasını Allah'a ortak koşarlar da onları, Allah'ı sever gibi severler. İman edenler ise, daha çok Allah'ı severler" buyrulmuştur (Bakara 165)

    Kur'an okumakla meşgul ol! Yüce Allah'ın sözlerini dilinden düşürme, Allah'ın rahmetinden ümidini de kesme! Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "Allah'ın rahmetinden, sapıklardan başkası ümidini kesmez" buyrulmuştur. (Hıcr 56) İnsan mutlaka bir işle meşgul olmalıdır, eğer bir şeyle meşgul değilse, ölmüş demektir. Eğer görünen bir dert ile veya görünen bir dünyalık ile meşgul olmuyorsa; mutlaka görünmeyen bir dert ile veya görünmeyen bir âlem (âhıret âlemi) ile meşgul oluyor demektir. Ama şu iki âlemden (dünya ve âhıret âleminden) de vazgeçtin mi, eğer gönül gözün açık ise, gördüğün şeylerden koku alırsın ve bir şeyler görmeye başlarsın ki, gördüğün şeyler hep gerçek olur. Çünkü her şey ya gerçektir veya hayaldir, hayalden kurtuldun mu, Hakka ulaşırsın. İnsanlar üç kısma ayrılmıştır. Cennetlikler, Cehennemlikler ve bir de Arasatta kalanlar. Allah daha iyisini bilir.

    Şemseddin Tebrizî

    Makalat

    M (38) Onu niçin bu kadar yükseltiyorlar? Ben şundan korkuyorum ki, bu saatte sen ayrılık eleminden gafil, şefkat gölgesinde hoşça uyumaktasın. Öyle bir hareket yapıyorsun ki, şefkat sona ersin. Sonra da bu hali rüyada görüyorsun, ama Şeyhi görmüyorsun. Çünkü Şeyhi görmek onun isteği olmadan mümkün değildir; ne rüyada, ne de uyanıkken onu göremezsin. Nihayet çürük bir umut kalır sende. Yani bütün umulacak şeylerden uzak kuru bir umut. Nasıl ki bir adam Allah'ın kendisine bir çocuk vermesini umar, çünkü genç bir erkektir; genç bir kadını vardır. Ama sen o umudu bu umutla nasıl karşılaştırabilirsin? Bu ilk zavallının umutsuzluğu, Şeyhin kendisine karşı beslediği şefkatin arkası kesilmesinden ileri gelmiştir. Yazıklar olsun o hastaya ki, işi Yâsin'e kalmıştır. Yani o Şeyhten, ancak kendisiyle nifak üzere olmasından, ikiyüzlü konuşmasından, yumuşak ve tatlı sözler söylemesinden zevk duyar; bundan hoşlanır. Halbuki, korkunun bu noktada olduğunu bilmez. Ama padişahın hiddet ve şiddetle kendisine sert sözler söylemesinden korkusu yoktur. Eğer böyle sözler söylerse, o Padişahlığa yaraşan bir konuşma tarzıdır.

    M(361) Şu Müslümanlardan sıkıntı duymuştum, beni açlıktan öldürüyorlardı. Onlar lüp lüp yutuyorlar kendi keyifleri için yiyorlardı. Ama Allah erleri açtı! Kendi keyfi için yüz dirhem harcar, saz âlemine gider ama Allah yolunda on para vermez. Şu halde kulluk, Allah sevgisi nerede kalır? Diyelim ki, gitti bir Yemen başörtüsü alacak, ipeklisi gelmemişse çok umutsuzluğa düşer, ölürler, yoksa onlara iyilik yapılsa hiç kabul etmezler. Sen öyle bir insansın ki, kendi kendine ağlıyorsun! O korkulu rüyadan umutsuzluğa düşmüşsün!

    Fihi MaFih

    13. Bölüm

    Acaba fayda eder mi, etmez mi diye binlerce hayâller, binlerce kuruntular kurmadayız; bu hayâlin, bu kuruntunun tesiri de binlerce usanç veriyor; nerde hayâlleri yakıp yandıran o kesin inanç?

    Allah, cevap verir de buyurur ki:

    "Düşmanımı, düşmanınızı dost tutmayın" demiştim ya; sizin hayvanî nefsinizdir; size de düşmandır o, bana da. Bu düşmanı, daima savaşma zindanında hapsedin. Çünkü o zindanda oldukça, belâlara düştükçe, zahmetlere uğradıkça senin öz doğruluğun yüz gösterir, kuvvetlenir. Bin kere sınamışındır; diş ağrısından, baş ağrısından, baş korkusundan öz doğruluğu beliriyor sende; peki, ne diye bedenine rahatlık verme kaydındasın; ne diye onu besleyip geliştirmeye koyulmuşsun? Bu ipucunu unutmayın; boyuna nefsi, dileğine erişmemiş bir halde tutun da ölümsüz dileğe ulaşın, karanlıklar zindanından kurtulun. "Nefsi, dileğinden alıkoyanın yurdu, gerçekten de cennettir."

    23. bölüm

    Düşünceler, havada uçan kuşlara, ormanda gezen ceylânlara benzer. Kuşu tutup kafese koymadıkça şerîatta satman, doğru olmaz; zâti havadaki kuşu satamazsın; buna gücün yetmez: Satımda satılan şeyi alana vermek şarttır. Elinde değil ki neyi vereceksin? Düşünceler, içte kaldıkça adsız-sansızdır; onlara hüküm yürütemezsin; ne küfür diyebilirsin, ne Müslümanlık. Kadı, içinden şunu ikrar ettin, bu çeşit bir satışta bulundun; gel, içinden şu düşünceyi geçirmediğine and iç der mi hiç? Diyemez; çünkü hiç kimse gönülden geçene, hatıra gelene hüküm yürütemez. Düşünceler, havadaki kuşlardır. Şimdi söze geldi mi, o anda küfür, yahut Müslümanlık olduğuna, iyi, yahut kötü bulunduğuna hükmedilebilir. Nitekim bedenler bir âlemdir, hayaller bir âlem, vehimler bir âlem. Yüce Allah'sa bütün âlemlerin ardında; ne o âlemlerin içindedir, ne dışında. Şimdi şu düşüncelerde Allah'ın tedbirine bak, kullanışını seyret; bunları nasıl neliksiz-niteliksiz yaratmada; nasıl kalemsiz, araçsız düzüp koşmada. O hayali, o düşünceyi araşan, göğsünü yarsan, zerre-zerre etsen bulamazsın, orda. Kanda da bulamazsın, damarda da. Yukarda da bulamazsın, aşağıda da. Hiçbir yerde bulamazsın. Yanı-önü yoktur onun; neliksiz-niteliksizdir o. Dışarıda da bulamazsın onu. Allah'ın düşünceleri düzüp koşması bu kadar göze görünmez, bu kadar adsız-sansız olursa bütün bunları yaradanın izi-tozu belirmez, gözlere görünmez de görünmez olduğunu artık var, seyret. Hani şu kalıplar, anlamlara karşı, göze görünür şeylerdir, bu anlamlarsa göze görünmez, neliksiz-niteliksizdir ya; Allah'ın lûtfu karşısında âdeta bedenler, göze görünür şekillerdir.

    Perdeler ardından o kutsal can bir görünseydi,

    İnsanlardaki akılları da beden sayarlardı, canları da.

    Yüce Allah, düşünceler âlemine sığmaz; hiçbir âleme de sığmaz ya. Düşünceler âlemine, yahut bir başka âleme sığsaydı düzülüp koşulanın onu kavraması, düşüncelerin yaratıcısı olmaması gerekirdi. Şu halde bilindi-anlaşıldı ya, o bütün âlemlerin ötesinde.

    Herkes Kâ'be'ye gireceğiz der. Kimisi de Allah izin verirse gireceğiz der. Allah izin verirse diyenler âşıklardır. Çünkü âşık, kendini bir iş-güç görüyor, dilediğini yapıyor görmez; sevgilinin işine-gücüne koyulmuş görür. Bu yüzden de sevgili dilerse gireriz der.

    26. Bölüm

    Hani bir kişi, rüyâda padişah olduğunu görür. Tahta kurulmuştur; kullar, perdeciler, beyler, çevre yanında ayakta durmadadır. Padişah olmam gerek, hem de benden başka padişah yok der. Bir de uyanır, bakar ki evde, kendisinden başka kimsecikler yok. Bu kez, benim der, benden başka kimse yok. Fakat buna uyanık göz gerek, uykulu göz, göremez bunu, onun işi değildir bu.

    43. bölüm

    Birisi rüyâda bir şehirde garip kaldığını, orda bir tek bildiği olmadığını, başıboş dolaşıp durduğunu görür. Ne kimse onu tanır, ne o kimseyi. Pişman olur adam; tasalara dalar, hasretlere düşer de ne diye bu şehre geldim, bir tek dostum yok demeye, elini eline vurmaya, dudağını ısırmaya koyulur. Derken uyanır; bir de bakar ki ne şehir var, ne halk. Anlar-bilir ki o tasalanma, o eseflenme, o hasret, faydasızmış; o hale pişman olur, yiten zamana acır. Fakat bir kere daha uykuya dalınca rasgele kendini gene öyle bir şehirde görür, gene gamlanmaya, hasret çekmeye koyulur, pişman olur o şehre geldiğine; hiç düşünmez, hiç aklına gelmez de demez ki ben uyanıkken gam yediğime pişman olmuştum, bu bir rüyâydı, faydası bile yoktu; şimdi de öyle işte. Tıpkı bunun gibi halk da kuruntusunun, tedbirinin asılsız olduğunu, boşa çıktığını, hiçbir işi dileğince yürümediğini yüz binlerce kez görmüştür. Fakat Yüce Allah'ı, onlara bir unutmadır verir; hepsini unuturlar da kendi dileklerine uyarlar. " Gerçekten de Allah, insanla insanın gönlü arasında bir engel olur."

    48. Bölüm

    Birisi rüyâda bir şey yer ya, dünya ve dünyada nîmetler elde etmek, tıpkı buna benzer. Şu halde dünya hâcetlerinden, bir şey dilemek de birisinin rüyâda bir şey istemesidir sanki. Ona verirler; fakat uykunun sonu uyanmaktır: rüyâda yediği şeyden hiçbir fayda yoktur ona. Tut ki rüyâda bir şey istemiş de vermişler ona. "Nimet, nasip ne kadarsa o kadardır."

    54. Bölüm

    Sen uykuda bir iş yapsan onu dileyerek, isteyerek yapmazsın; bu yüzden de sorumlu olamazsın, kınanamazsın. Rüyada küfre dair bir söz söylesen, Allah birdir desen, yahut zina etsen bir şey denemez sana. Melekler, uyanıkken bu haldedir; insanların hali, bunun tersinedir; onların dilekleri, istekleri, tamahları, hevesleri vardır. Kendileri için herşeyi isterler; herşey kendilerinin olsun diye kana girmek de isterler ki bu, hayvan huyudur.

    Herkesi düşman bilirsen düşmanların hayalleri gelir gözünün önüne; gece-gündüz dikenliklerde, yılanların bulunduğu yerlerde gezip dolaşırsın âdeta. Erenler, herkesi severler, iyi görürler ya; bunu başkaları için yapmazlar, kendileri için bu işe girişmişlerdir; kötü, tiksinilen bir hayal görmemek isterler. Madem ki şu dünya da insanları anmaktan, hayallerini görmekten kaçınmaya imkân yok; nefret edilen bir kötülük, yollarını kesmesin diye anışlarının da, hatırlayışlarının da hep sevimli, hep güzel olmasına çalışırlar. Demek ki halka ne yapıyorsan, halkı nasıl hayırla, şerle anıyorsan hepsi de dönüp sana geliyor. Yüce Allah bunun için "Kim bir iyilik ederse kendisinedir o; kim kötülük ederse gene kendisinedir o" buyurur; "Zerre ağırlığınca hayreden hayrını görür; zerre ağırlığınca şer eden şerrini görür" buyurur.

    Bahaeddin Muhammed Sultan Veled

    Maarif

    Vücudunda, penceresi cehenneme açılan insan ise yukarıda zikrettiğimiz mü'minin aksinedir. Bu insan, kendi içinde her zaman korku, gam, kasvet, ölüm, bedbahtlık ve karanlıklar görür ki bunların hepsi, cehennemin ona görünen eserleridir. Bu hal, onun için "işte senin lâyığın budur; sonunda gideceğin yer burası olacaktır" demektir. O, içindeki bu kasvetten, bu karanlıktan ve bu hüsrandan kaçmak için, kendi âleminden çıkıp dünya âlemine girer. Gökler, yer, bağ çimenlikler, güzeller, dostlar, musiki vesaireye dalar, içindeki çirkinliği unutmak için, bunlarla kendisini oyalar. Sonunu göremez. Dünya lezzetlerinden, nimetlerinden daha çok faydalanmak için kendisini böyle hayalî ve yabancı şeylerle oyalar.

    Rebab-name

    761 - Visalden sonra gerçekleşen hayaller, yakınlık ve bağlılık hükmündedir.

    Amma, o hayal ki vuslatı görmemiştir; o hayal, aslını bulmaktan uzaktır.

    Bunun şerhi için söylenen sözler ikaza uğrar. Öyle sır her kafaya giremez.

    765 - Bu eski sırrı kendi içinde söyleşmeden (sözsüz, kelamsız) anla! Kalbin esrarını sözsüz dinledin.

    Artık anlayamadıklarını da kendin anlamaya çalış, tâ ki senin fikir ve kemâlinin ve vehminin ötesinde olan bu sırrı anlayasın.

    2855 - Bu eğri (yanlış) hayal ile ne öğünürsün? Altınsız, gümüşsüz ne cömertlik yapabilirsin? Hiçbir şeye sahip olmazsan ne verebilirsin? Hamile olmayan kadın çocuk doğurur mu? Dünyada hiçbir kimse ayaksız olduğu halde yol katetmiş midir? Yahut bir kör ayın yüzünü görmüş müdür? Bunlar ne olmuştur, ne de olabilir. Böyle ham düşüncelerden vazgeç!

    Sonuç:

    Öncelikle şunu belirteyim; İslâm'ın maneviyat şubelerinden bir tanesi olan Tasavvuf ilmini idrâk için arapça, farsça ve osmanlıca olan tasavvuf inancının ana kaynakları muhakkak olarak has lisanından okunup irdelenmeli. Ayrıca tasavvufu idrak etmek için muhakkak öncelikle islamiyeti kabul ederek, geçmiş dinlerin bütün inanç ve geleneklerini lağv etmek, hakikata varmak için zorunludur. Aksi takdirde, tasavvuf kaynaklarını okuyup irdeledikten sonra özgürleşmek yerine, tasavvufun esası olan Kur'an'ı Kerim'i idrak edemeyip esarete mahkum kalınır. Allah'ın katındaki tek din olan İslamın maneviyat şubelerinden bir tanesi olan Tasavvuf ilmiyle, Yerel halkların yozlamış olan kendi gelenek ve göreneklerine dayanarak oluşturduğu ve bu nedenlede sürekli olarak değişkenlik gösteren sufi kültür arasında güneşle ay arasındaki farktan çok daha fazla fark vardır, lütfen bu kavramları asla birbirinin yerine kullanmayalım. Bahaeddin Veled'in Maarif'ini, Burhaneddin Muhakkıki Tirmiz-î'nin Maarif'ini, Şemseddin Tebriz-î'nin Makalat'ını okumadan, asla Mevlâna(Efendimiz) Rum-î Celaleddin Muhammed'in eserlerini okumayın. Ve İran tasavvuf edebiyatının bütün literatürünü okuyunca Mevlana Rumi Celaleddin Muhammed'in uluhiyet, nübüvvet .. vb. anlayışlarına vakıf olabilirsiniz. Ve bir daha tekrarlıyayım, öncelikle İslamı seçip Arapça, Farsça ve Osmalıca öğrenip bu yola adım atmalısınız. Aksi takdirde Allah'a kul olmak yerine farkında dahi olmadan İblise hizmet eden şeytanlardan olabilirsiniz.

     

    Can ÇELEBİ

    

    Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi