Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Yazarlar Cemiyeti bârânî Hz.Pir Mevlana Muhammed Celalleddin Rumi ve Amacı ve Araştırmalarımız
  • Hz.Pir Mevlana Muhammed Celalleddin Rumi ve Amacı ve Araştırmalarımız

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    Hz.Pir Mevlana Muhammed Celalleddin Rumi ve Amacı ve Araştırmalarımız


    Bir şahsı veya bir eseri, ondan asırlar sonra tahlil ederken çeşitli hataların yapılması kaçınılmazdır. Bunda tahlili gerçek bir zatı veya bir eseri, ondan asırlar sonra tahlil ederken çeşitli hataların içine düşülmesi kaçınılmaz bir mukadderdir. Bunda tahlili gerçekleştiren kişilerin bakış açıları, siyasi görüşleri, görgü ve kültür seviyeleri ve içinde bulundukları ortam birinci derecede rol oynayan hususlardandır.

    İslâm dünyası içinde âlim, şair ve mutasavvıf vasıfları ile yer alan Hz.Mevlânâ'nın da eser ve kişilik tahlilleri yapılırken hakkında büyük hataların yapıldığı Zâtlar arasında yer alır. Onu gerçek kimliği ve yaşadığı hayat boyunca eda ettiği amacı itibariyle değerlendirmemize altyapı olabilecek bazı önemli noktaların gözden kaçırılmasının veya bilerek çıkarılmasının bunda çok önemli bir rol oynadığına inanıyorum. Yukarıda arzettiğimiz bakış açısı, görgü ve kültür seviyesi de buna eklenince, karşımıza çıkan Hz.Mevlânâ'nın, hiç de gerçek Hz.Mevlânâ olmadığını çok rahatlıkla ifade ederek söyleyebiliriz. Zannediyorum bu durumdan en çok rahatsız olan da Zât'ıdır. Perde-i gayb açılıp, bu mesele üzerinde cevabı kendinden istenilse, verilecek olan cevab, ifade etmeye çalıştığım hususu bütün çıplaklığı ile ortaya koyacaktır.

    Hz.Mevlânâ hakkında mutlaka bilinmesi gerekli olan hususlara kısaca temas edelim: Hz.Mevlânâ 30 Eylül 604/1207 yılında Horasan'ın Belh şehrinde dünyaya gelir. Asıl adı Muhammed Celâleddin'dir. Rumî ise Anadolulu olduğunu belirten bîr ifadedir. Moğol ve Tatar istilasının ortalığı yakıp yıkarak kasıp kavurduğu bu dönemde, Hz.Mevlânâ'nın Kübrevi Şeyhi olan babası Hz.Bahauddin Veled, ailesi ile birlikte Şam, Hicaz, Malatya, Harput, Erzincan ve Akşehir'i ziyaret ede ede Larende(Karaman) şehrine yerleşir. "Sultanu'l Ulema" lakabıyla anılan baba Bahauddin Veled, oğlunun aynı zamanda ilk hocasıdır. Hz.Mevlânâ 13 yaşına kadar babasının rahle-i tedrisine oturur. Mevlânâ, 13 yaşında Şam'a giderek üç yıl içinde usul, tefsir, fıkıh, hadis, kelam vb. ilimleri tahsil ederek geri döner. Bu arada babası Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat'ın yapmış olduğu davete uyarak Konya'ya yerleşmiş ve Hüdavendigâr Medresesi'nde müderrislik yapmaya başlamıştır. Hz.Mevlânâ da babasının vefatına kadar, onunla birlikte Hüdavendigâr Medresesi'nde hocalık yapar. Babasının vefatından sonra-ki o zaman 24 yaşındadır aynı medreseye müderris olur. Bu dönemde Hz.Mevlânâ, Hakim Senaî, Sadreddin Konevî ve babasının müridi Seyyid Burhaneddin'den ders alır. Bu süre zarfında zahir ilimlerin yanında batın ilimleri de irfanına alan Hz.Mevlânâ, pek çok sayıda talebe yetiştirir.

    Burada görüldüğü gibi, çok sağlam İslamî ilimler temeli olan ve o döneme göre bu mesleğin zirvesine çıkıp Selçuklu başkentinin bir medresesinde hocalık yapan bir Hz.Mevlânâ vardır. Dolayısıyla hayatının daha sonraki dönemlerinde girdiği tarikat yolunda, onun Kur'an'i esaslara zıt ve muhalif şeyler yazması ve konuşmalarda bulunması akla pek mümkün gözükmemektedir.

    Bu hususa tekrar temas etme niyetiyle şimdi Hz.Mevlânâ'nın diğer bir özelliğine geçelim.

    Hz.Mevlânâ 1244 yılında yaklaşık 37 yaşlarında iken bugün bile hayatı, kimliği, düşünceleri hakkında çok net malumata sahip olmadığımız Hz.Şems-i Tebrizî ile tanışır. Bu tanışıklık onu Aşk hâline götürür. Rivayete göre,Hz.Mevlânâ ile Hz.Şems'in ilk karşılaşmalarında aralarında şöyle bir konuşma geçer:

    Hz.Şems: Hz.Muhammed (s.a.v) mi büyüktür, Beyazid-i Bistamî mi?

    Hz.Mevlânâ: Bu nasıl soru! Elbette Hz. Muhammed (s.a.v) büyüktür.

    Hz.Şems: İyi ama Hz. Muhammed (s.a.v) "Kalbim buğulanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş defa tevbe istiğfar ederim" diyor. Halbuki, Bayezid "Kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim! Zuhurum ne kadar büyüktür" diyor ve "Cübbemin içinde Allah'tan başka bir şey yoktur!" diye de ilave ediyor. Buna ne dersin?

    Hz.Mevlânâ: Hz. Muhammed (s.a.v) her an yetmiş bin makam aşıyordu. Her makam ve mertebeye vardığında bir önceki makamdan istiğfar ediyordu. Bayezid ise, bir makam yükselip o makamın sarhoşluğu ve hayreti ile o makamda kaldı ve vardığı ilk makamın en yüce olduğunu sanarak öyle konuştu.

    Hz.Mevlânâ'nın bu sözlerini dinleyen Hz.Şems, karşısındaki zatın imtihanı başarıyla verdiğine hükmederek birlikte handan çıkar ve yine birlikte Hz. Selahaddin Zerkubi'nin konağında altı aylık bir candaşlık halvetine girerler. Bundan sonra Hz.Mevlânâ'nın eski hayatı ciddi bir değişikliğe uğramıştır.

    Hz.Mevlânâ'nın Hz.Şems ile olan candaşlık münasebetleri sonucu şöyle dediği rivayet olunur. "Ömrümü üç kelime ile hülasa etmek mümkündür: Hamdım, piştim, yandım." Yani Hz.Seyyid Burhaneddin ile görüşmeye kadar hamdı, onunla görüşünce pişti ve Hz.Şems ile görüşünce yandı.

    Hz.Mevlânâ, Hz.Şems ile candaşlık ilişkisi sonucu medresedeki vazifesini aksatmaya, halka va'z ve sohbet etmemeye başlayınca, Konya halkı rahatsızlığını izhar eder. Nihayet Hz.Şems Konya'dan ayrılmak zorunda kalır. Bundan sonra Hz.Şems-i Tebrizî'nin 1246 yılında bir defa daha Konya'ya geldiğini, sonra da 1247 yılında öldüğünü ya da öldürüldüğünü muhtemel menakıbname ve risale kaynakları bizlere aktarmaktadır.

    Tebrizî'nin ölümünden 5 yıl sonra Hz.Mevlânâ, önce Hz.Selahaddin Zerkubi ile 10 yıllık bir candaşlık dönemi geçirir. Kuyumcu Sarrafı ve Allah dostu olan bu zatın vefatından sonra da Hz.Çelebi Hüsameddin ile olan candaşlıkları başlar. Meşhur Mesnevî, işte bu Mevlevi Tarikatinin esaslarını belirleyen ve yazan zatın ısrarı ve emekleri sayesindeki neticeyle ortaya çıkmıştır.

    Hz.Mevlânâ'nın hayatında mutlaka bilinmesi gerekli olan üçüncü husus ise; yaşadığı çağın özelliğidir. Asırlarca bulunduğu kuşakta hakim rol oynamış ve İslamiyet harcıyla bütün soyları İslam ülküsü etrafında birleştirerek idare eden Selçuklu, olağan bir tarihi süreç olan yıkılma aşamasına geçmiştir. Belki de hakimiyet dönemlerinin en zayıf olduğu bu devrede Vahşi Moğol ve Tatar istilasının bütün batıya doğru hızla ilerlemesi, bu süreci daha da hızlandırmıştır.

    Öte yandan o dönemde yaşayan Vahşi Moğol ve Tatarların istila ettikleri yerlere kendi kültürlerini de götürmeleri, çok karışık fikrî ve kültürel oluşumların meydana gelmesine de sebep olmuştur.

    Vahşi Moğol ve Tatarların o zalim baskısı altında, insanlar derbeder ve perişan edilmiştir. O devrin şartları içinde bugünleri hiç aratmayacak ölçüde yapılan tecavüzler ve zulümler insanlık mânâsını heder etmiştir. İşte bu kan gölü, gözyaşı seli, parçalanmış cesedler ve ağır yaralılardan yükselen iniltilerin ortasında Hz.Mevlânâ insana saygı, insana hürmet gibi insanlığı bulunduğu durumdan kurtarmayı hedef alan bir Kur'an'i hâli temsil etmiştir. Hz.Mevlânâ burada Kur'an'ın evrenselliğinden hareketle muhatap insan topluluklarını alabildiğine geniş tutmuş, sadece İslam olanları değil, İslam olmayanlara da Kur'an'dan mesajlar sunmayı kendine vazife edinmiştir.

    Bu temel bilgiler ışığında Hz.Mevlânâ'yı değerlendirecek olursak;

    1- "Hz.Mevlânâ'nın müderrislik kimliğinin iştihar etmemesi, onun kolayca istismar edilmesine sebep olmuştur. Halbuki Mevlânâ, mutasavvıf olmadan önce alimdi. Selçuklu'nun başkentinde, bir medresede talebe yetiştiriyor, fıkıh, tefsir, hadis ve kelam adına bilgiler öğretiyor, sonra da okuttuğu bu talebeleri Selçuklu Devletinin dört bir yanında ihtiyaç olan yerlere, devletle olan yakın ilişkileri sayesinde tayin ettiriyordu. Böylece Hz.Mevlânâ, bir taraftan Vahşi Moğol ve Tatar istilası karşısında bir noktada çaresiz konumda bulunan Selçuklu Devletine yardımcı oluyor, diğer taraftan mücadele azmini yitiren, yıllar süren savaşlar sonucu teslimiyetçi bir ruha sahip hale gelen ve kimlik bunalımı içine düşmeye başlayan Selçuklu sınırları içerisinde yaşayan insanlara talebeleri vasıtasıyla en büyük hizmeti yapıyordu. Ne var ki, onun bu tavrını bugün bile anlayamayan ve yadırgayan insanlar vardır. Hz.Mevlânâ'nın devlet yanlısı bir politika izlemesini tenkid eden, sultanlarla içli-dışlı olmasını hazmedemeyen ya da bunun ardındaki niyeti anlayamayan, hatta ona "Vahşi Moğol ve Tatar Uşağı" diyen insanlar bile çıkmıştır.

    Halbuki; Böyle bir yıkılış döneminde Hz.Mevlânâ'nın dört bir yanda neşv ü nema bulan bu hizmeti sayesinde, yeni kurulacak olan Anadolu birliğinin manevî temelleri atılmıştır. Daha sonraları açığa çıkacak olan mıtasavvıf kimliğiyle yetiştirdiği müridlerinin de Anadolu sathına yayılması, bu temellerin sağlamlaşmasına vesile olmuştur. Şeriat ve tarikat veya başka bir tabirle medrese ve tekke eğitimi alan talebeler, tarih içinde bazı tarikatlar içinde müşahede ettiğimiz şatahatın içine hiç düşmemiş, ve halka bu hakikatleri olduğu gibi yansıtmışlardır.

    2-Hz. Mevlânâ, Hz.Şems-i Tebrizî ile olan yoğun münasebetleri sonucunda aşk yoluna sülûk etmişti. Öyle ki o, girdiği bu yolda eski kimliğini bir noktada unutarak, medreseyi, Camide halka va'z u nasihat etmeyi terk etmişti. Fakat bu dönemi itibariyle Hz.Mevlânâ, daha sonraları ekol haline gelecek anlayış, yorum ve uygulamaları ile bir tarikatın kurulmasına fikir babalığı etmiştir. "Mevlevîlik" adı verilen bu tarikatın kurulmasında, Hz.Mevlânâ'nın iradesi olmamıştır. O kendi anlayış çizgisi üzerinde bir hayat yaşamış, etrafındakiler ve ardından gelenler onu kurumsallaştırmışlardır. Zaten İslam'da fıkhı mezheplerin veya sair tarikatların da ortaya çıkış şekilleri hep aynı olmamış mıdır?

    Yalnız burada temas edilmesi gerekli olan husus sair tarikatlardan farklı olarak "semâ" ve "ney"dir. Günümüze gelinceye kadar tartışmalanrı devam eden sema ve ney hakikaten literatürümüze Mevlânâ ile mi girmiştir? Bunlar tasavvuf geleneğinde her ne kadar hoş görülse de acaba İslâmî kaide ve kurallarla ne derece uyum sağlamaktadır? Sema o dönemde de günümüzde olduğu şekliyle, hakikaten bir merasim şeklinde mi icra ediliyordu? Bu ve buna benzer sorular çoklarımızın cevap aradığı ve bulmakta olabildiğince zorlandığı şeylerdir.

    İhtimal Hz.Mevlânâ, vecd halinde yani ilâhî aşkla bütünleşmiş ve kendinden geçmiş bir halde iken, sema'ya dahil olmuştu. Hatta bu sema günerce sürmüş de ola bilir. Nitekim, bugün yapılan zikirler sonucu kendinden geçip, ruhun derece-i hayatına yükselerek, beden-ruh bütünlüğüne erişip, tamamen melekî bir hüviyet kazanarak, kendilerinden geçen insanlar, -bu süre az veya çok olabilir- âlem-i şehadet sınırları içinde izahı mümkün olmayan şeyler yapabiliyorlar. Demek ki ruha kendi gücünün kazandırılması ile çok şeyler gerçekleşebilmektedir.Yalnız bu bir hal işiydi. Bu seviyeyi ihraz edemeyen kişilerin bu türlü şeyleri hayatına taşımasının sunîlikten öte bir mânâ taşımayacağı izahtan varestedir. Hz.Mevlânâ'da vecd halinde ortaya çıkan sema, tarihin değişik devirlerinde vecde maruz kalan sair velilerde başka başka şekillerde tezahürü görülmüş olabilir.

    Ney'e gelince: Mesnevî'nin özellikle ilk 18 beyti içinde ele alınıp, işlenen ney kavramı sadece enstrüman özelliği olan ney midir, yoksa Mevlevî müfessirlerin ifade ettiği insan-ı kamil midir? Onların beyanlarına göre "kamışlıktan koparılarak yapılan ney, her nefeste ayrı düştüğü vatanını terennüm etmektedir. İnsanda geldiği ulvî âlemin hasretini çekmektedir. Ruh beden hapsinde bu ayrılığın ızdırabını yaşamakta ve her an geldiği vatanı, koparılıp uzaklaştırıldığı yeri özlemektedir. Şu halde ney ile anlatılmak istenen, insanın bu âlemdeki var oluşunun nedenini açıklayabilecek bir şekilde, birlik kamışından kesilmiş kendi varlığından geçmiş, gerçek varlıkla var olmuş insan yani insan-ı kâmildir.

    "Sema ve ney meselesi su-i istimale açık yönleri itibariyle, nesilden nesile intikal ederken, maalesef o ilk dönemdeki asliyetini koruyamamıştır. Son devirlerde batılıların ve Turizm Bakanlığının da bu işe sahip çıkmasıyla sema, bir mevlevi sema tanıtımı şeklinde icra edilmeye başlanmıştır. Rutin periyodlarla ve görevlendirme usulüyle maaş karşılığı bu işi yapan Devlet Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Halk Dansları bölümünde kadrolu semazenler mevcuttur. Mevlevi semâ'ı tanıtımları sırasında ney, tef ve rebaba ilave edilen vesair çalgıların Hz.Mevlânâ zamanında olmadığı bilinen bir gerçektir.

    Kur'an- Kerim esasları içerisinde bu mesele ele alınıp yeniden incelemeye tâbi tutulabilir. Bununla beraber, meselenin aslî hüviyetinin bilinmesi de gerekli olduğu kanaatine dayanarak, kısaca bu hususa temas ettik.

    3- Mevlevîlik Hz.Mevlânâ'dan bu yana toplumun memur bürokrat tabakasının mensup olduğu bir tarikattır. Konuşma dili Türkçe olmasına rağmen, Hz.Mevlânâ'nın eserlerinin birçoğunun Farsça ve bir kısmının da Arapça, Yunanca ve Türkçe olması, onu araştıranların bu dilleri öğrenmesini de mecburi kılmıştır. Ya da bu dilleri bilenler, Hz.Mevlânâ'yı daha iyi takip edebilmiştir. Kaldı ki, o dönemde devletin yazışma dili Farsça , Konuşma dili ise Türkçeydi... Şairler ve mutasavvıflar genelde Farsçayı kullanıyordu.

    Hz.Mevlânâ daha önce de ifade ettiğimiz gibi insanlık manasının heder edildiği, insana saygı ve hürmetin hemen hemen hiç olmadığı bir zaman diliminde dünyaya gelmiştir. Vahşi Moğol ve Tatarların geride kan gölü, zulüm ve gözyaşı bırakarak her tarafı bir fırtına gibi kasıp kavurması bütün hızıyla devam ediyordu. İşte bu devrede Hz.Mevlânâ, insanlığın sevgiye, saygıya hasret olduğunu görüyor ve mihrakına insana saygı ve sevgiyi oturttuğu irşad faaliyetlerini gerçekleştiriyordu. Yetiştirdiği talebelerine hem her hâliyle hemde her sohbetinde bunları öğüt veriyordu. Kaleme aldığı eserlerinde bunu açık ve net bir biçimde vurguluyordu. Bütün bunları yaparken, Müslüman,Yahudi, Hıristiyan, Putperest, Ateist, Deist ayrımına da gitmiyordu. İslâm'ın evrensel hakikatlerini, aslında İslâm'ın da hedef kitle olarak belirttiği bu insanlara sunmanın yollarını arıyordu. Fakat Mevlânâ bütün bunları yaparken, Kur'an'dan asla taviz vermiyordu. O, "Ne olursan ol yine gel. Yahudi, Hıristiyan, Mecusî, Ateist olsan da yine gel. Bin defa tevbeni bozmuş olsan da yine gel" derken -ki bu sözler Tasavvuf'un gayesidir - Yahudi, Hıristiyan, Mecusî,Atesit olarak kalabilir ve bu vasfınla İslâm içinde yer bulabilirsin asla demedi. Onun Allah Kur'an'ı Kerime ve Rasul'e bağlılığı tamdı. Tefsir, fıkıh, hadis, kelam ilimlerinde müderrislik payesini elde ettiği, bu sahalarda birçok talebe yetiştirip, ülkenin dört bir yanına resmî görevlerle tayin ettirdiğine daha önce işaret etmiştik. Bu açıdan Hz.Mevlânâ'nın bu ve benzeri sözlerinde Kur'an-ı Kerim'in temel esaslarına zıt fikirler beyan etmesi herhalde düşünülemez.

    Bakın şu sözler ona aittir; "Canım tenimde olduğu müddetçe Kur'an'ın kölesiyim. Allah'ın seçkin Peygamberi Muhammed'in yolunun toprağıyım" ve sanki bugün hakkında söylenenleri hissetmiş gibi, Hz.Mevlânâ bu beytin devamında diyor ki: "Her kim bundan başka ben den bir söz naklederse ondan şikâyetçi olurum ve o sözden de üzüntü duyarım."

    Ve Hz.Mevlânâ, Peygamber Efendimiz'e hitaben şunları söylüyor:
    "Kim, senin sofrandan başka bir sofraya giderse, bil ki şeytan, onunla bir kâseden yer.Kim, senin komşuluğundan kaçarsa, şüphe yok ki, şeytan ona komşu olur."

    ‘Ey Allah'ın Elçisi, bulutsuz bir güneş gibi peygamberliği sen tamamladın, apaydın bir hale koydun."

    Ama yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve batılılar ya da o zihniyete sahip insanlar Hz.Mevlânâ'da su-i istimal edilebilecek şeyleri ön plana çıkartmışlar ve bunu olağanüstü bir gayret ve çaba ile bütün dünyaya hem de çok kısa bir zamanda yaymışlardır. Öyle ki UNESCO tarafından 1973 ve 2007 yılları "Mevlânâ Yılı" olarak ilân edilmiştir. Fakat, UNESCO Mevlânâ'nın "ben O'nun yolunun toprağıyım" dediği İnsanlığın İftihar Tablosu Hz. Muhammed (sav) adına hiçbir şey yapmamıştır. Böyle olunca, bu tür organize faaliyetlere olumlu bir gözle bakmanın safdillik olacağı kanaati insanı sarıp sarmalıyor. "Acaba bunun altında ne gibi fikirler var?" diye insan merak etmekten ya da araştırmaktan kendini alamıyor.


    Netice itibariyle; Hz.Mevlânâ temsil ettiği misyonu ile günümüze kadar gelmiş devasa bir kamettir. Âlim, şair ve mutasavvıftır. Aşk, vecd istiğrak insanıdır. Kur'an-ı Kerim çizgisi dışına çıkmamıştır. Devrinde İslâm davasına büyük yararlılıkları olan birisidir. Mürşidliği Mesnevisi ile bereber ebediyen devam edecektir. Fakat soyundan gelen Çelebi Halifeleri onun maddi mirasını ve ünvanını çok iyi değerlendirmişler ama, manevî mirası olan hâl ilmi neticesinde söylemiş olduğu Mesnevi, Divan-ı Kebir... gibi eserlerini ve yaşantısını doğru olarak anlatamamış ve koruyamamıştır. Ona ait olmayan mısralar, beyitler, sanki onunmuş gibi değişik tarihlerde yazılan yazma eserlerle Mesnevî'ye ya da Divan-ı Kebir'e sokulduğu bilimsel araştırmalarla dile getirilen iddialar arasında yer almaktadır. 19. yüzyılın ikinci yarısında şimdiki Pakistan ülkesi içerisinde yer alan bir kütüphanede şans eseri bulunan "Fihi Mâfih" deki bazı görüşlerin vesair eserlerde olmayıp, sonradan o eserlere sokulduğu eser dilinin etimolojik tarih incelemelerinden ve beyit yapısının kuruluşlarından anlaşılmaktadır. Perde arkası çok net bilinmeyen ya da gizlenen düşüncelerle Hz.Mevlânâ'nın su-i istimal edildiği gerçek bilim insanlarının üzerinde ittifak ettiği bir konudur. Yine onun bilerek yanlış anlatılan meselâ: "Ne olursan ol, yine gel" gibi cümleleri, bu konuda örnek olabilecek hususlardandır. Bütün bu inhiraflar, Hz.Mevlânâ'yı aslî mahiyeti ile araştırıp gerçek yörüngesine oturtacak ve onu bütün dünyaya bilimsel gerçklerle duyurup, manevi hayatımıza taşıyacak insanları hâlen beklemektedir...bâran-î

    Hz. Mevlana'dan Beyitlerle Yazımıza Son Verelim:

    Oraya gitme demedim mi sana, seni(Hz. Muhammed) yalnız ben(Kur'an-ı Kerim) tanırım demedim mi?

    Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi(Kur'an-ı Kerim) ben'im?
    Bir gün kızsan bana, alsan başını, yüz bin yıllık yere gitsen, dönüp kavuşacağın yer ben'im demedim mi?

    Demedim mi şu görünene razı olma, demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben'im asıl, onu süsleyen, bezeyen ben'im demedim mi?

    Ben bir denizim(Kur'an-ı Kerim) demedim mi sana? Sen bir balıksın(Hz. Muhammed) demedim mi? Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın, senin duru denizin ben'im demedim mi?

    Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi? Demedim mi senin(Hz. Muhammed) uçmanı sağlayan ben'im(Kur'an'ı Kerim), senin(Hz. Muhammed) kolun kanadın ben'im(Kur'an'ı Kerim) demedim mi?

    Demedim mi yolunu vururlar senin(Hz. Muhammed), demedim mi soğuturlar seni(Hz. Muhammed). Oysa senin(Hz. Muhammed) ateşin ben'im(Kur'an'ı Kerim) , sıcaklığın ben'im(Kur'an'ı Kerim) demedim mi?

    Türlü şeyler derler sana(Hz. Muhammed) demedim mi? Kötü huylar edinirsin demedim mi?

    Ölmezlik kaynağını(Kur'an-ı Kerim) kaybedersin demedim mi? Yani beni(Kur'an-ı Kerim) kaybedersin demedim mi?

    Söyle, bunları sana(Hz. Muhammed) hep demedim mi?

    Kur'an-ı Kerim'de Yer Alan İsra Suresi

    "73 - (Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi.
    74 - Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, nerdeyse sen onlara birazcık meyledecektin.
    75 - O takdirde, muhakkak hayatın da, ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın."

    Ayetleri İçin Yazılan "Demedim mi?" adlı şiir, Hz. Mevlana'nın Kur'an-ı Kerim'i Kalbine nasıl nakşettiğine dair gerçek bir delildir...

    Eyvallah
    Aşkla Kalın, Lütfen!..

     

    e-mail: bilgi@rumimevlevi.com

    

    Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi