Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Yazarlar Cemiyeti bârânî Kur'an-ı Kerim'i Kendi Çağlarına Uygun Gelen Bilimsel Verilerle Mucize Sayanların Tenkiti
  • Kur'an-ı Kerim'i Kendi Çağlarına Uygun Gelen Bilimsel Verilerle Mucize Sayanların Tenkiti

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    Kur'an-ı Kerim'i Kendi Çağlarına Uygun Gelen Bilimsel Verilerle Mucize Sayanların Tenkiti

     

     

     

    Yedi Kat Gök ve Atmosferin Katmanları

     

     

     

    1. Mucize İddiası

     

     

     

    Halk arasında yaygın olarak söylenen bu Kur'an'ın bilimsel bir mucize olduğu atfını önce orijinal haliyle okuyalım:

     

     

     

    Bazı dini sitelerde:

     

     

     

    Kur'an ayetlerinde evren hakkında verilen bilgilerden biri gökyüzünün ‘yedi kat' olarak düzenlendiğidir..

     

     

     

    "Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O'dur. Sonra göğe istiva edip de onları yedi gök olarak düzenleyen O'dur. Ve O, herşeyi bilendir." (Bakara Suresi, 29)

     

     

     

    "Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi..." (Fussilet Suresi, 11)

     

     

     

    "Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti..." (Fussilet Suresi,12)

     

     

     

    Kuran'da pek çok ayette kullanılan gök kelimesi tüm evreni ifade etmek için kullanıldığı gibi Dünya'nın göğü de bununla ifade edilir. Sözcüğün bu anlamı düşünüldüğünde Dünya göğünün -bir başka deyişle- atmosferin 7 katmandan oluştuğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

     

     

     

    (...)

     

    1- Troposfer

     

    2- Stratosfer

     

    3- Mezosfer

     

    4- Termosfer

     

    5- Ekzosfer

     

    6- İyonosfer

     

    7- Manyetosfer

     

    (...)

     

     

     

    Aşağıdaki ayetler ise bize atmosferin 7 katmanının görünümü ile ilgili bilgi vermektedir.

     

     

     

    "Görmüyor musunuz; Allah yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?" (Nuh Suresi, 15)

     

     

     

    "O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır..." (Mülk Suresi, 3)

     

     

     

    Bu ayetlerde Türkçe'ye "uyum" şeklinde çevrilen Arapça "tibakan" sözcüğü aynı zamanda "tabaka, bir şeyin uygun olan kapağı ve örtüsü" anlamlarına da gelir ki üst katın alt kata uygunluğunu vurgular. Kelimenin çoğul kullanımında ise "tabaka tabaka" anlamı mevcuttur. Ayette tarif edilen tabaka tabaka halindeki gök kuşkusuz atmosferi en mükemmel şekilde ifade eden açıklamalardır.

     

     

     

    20. Yüzyıl teknolojisi olmadan tespit edilmesi hiçbir şekilde mümkün olmayan bu bilgilerin 1400 yıl önce indirilmiş olan Kuran-ı Kerim'de açıkça bildirilmesi de elbette çok büyük bir mucizedir.

     

     

     

    2. Ayet Yorumundaki Keyfilik ve Çarpıklık

     

     

     

    "Yedi Gök" (seb'a semâvât) tabiri yukardaki mucize yalanı metninde verilen Bakara/29, Fussilet/12, Nuh/15, Mülk 3 ayetlerinin yanısıra Talak/12, İsra/44, Müminun/86 ve farklı biçimleriyle Nebe/12, Müminun/17 ayetlerinde de yer almaktadır.

     

     

     

    Önce "yedi gök" tabirinin yorumunu bir de Elmalılı'dan okuyalım:

     

     

     

    "Bu "yedi sema"nın tefsir ve yorumunda başlıca iki düşünce vardır:

     

     

     

    Birisi yerden Venüs'e kadar bir; Venüs'ten Merkür'e kadar iki; Merkür'den Güneş'e üç; Güneş'ten Merih'e yahut yine yerden Merih'e dört; Merih'ten Jüpiter'e beş; Jüpiter'den Satürn'e altı; Satürn'den daha ilerisine kadar yedidir ki sonradan keşfedilmiş olan Üranüs ve Neptün gezegenleri ve daha keşfedilmesi mümkün olanlar hep bu yedinci hudud içinde demektir. Çünkü bu takdirde bu "yedi sema" özellikle yerin yaratılması üzerine tesviyeye dahil olanlardır. Bugün bu tesviyenin daha ileri gittiği ispat edilemez. Bu düşünce çoğunlukla astronomi ilmi görüşünü takip edenlerindir (...).

     

     

     

    Yedi semâ'daki diğer düşünceye gelince: Dünyanın üstünde bütün yıldızların süslediği maddî âlemin hepsi bir semadır. Yedi semanın birincisidir. (...) Ve İslâm'da tefsir âlimlerinin en büyüklerinin kanââtleri budur. Sonra mi'rac hadiselerinde de semaların böyle ruhanî mânâlarına işaret vardır. Cenab-ı Hak her an bunların çeşitli durumlarını tesviye etmektedir. Ve bu tesviye maddî şeylere bağlı değildir ve hiç şüphesiz yeri yaratması üzerine de bunlara bir özel tesviye vermiş ve arz üzerinde yaratacağı insanların yaratılması ve sonra onların faydalanmaları için meleklerine emirler vermiş, tesirler yaptırmış, alemin fezasında cereyan eden yeni bir sünnet açmıştır." (...)

     

     

     

    Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, Bakara/29

     

     

     

    Görüldüğü gibi Elmalılı "yedi gök" ifadesinin iki farklı yorumundan bahsetmektedir ve burada Kur'an'ın bilimsel mucize olduğuna dair atfedenlerin ayetleri ilişkilendirmeye çalıştıkları "Dünya'nın göğü/atmosfer" geçmemektedir! Birinci görüş, göklerin her birinin Güneş Sistemi'ndeki gezegenler arasındaki mesafe olduğu; -Elmalılı'ya göre daha muteber olan- ikinci görüş ise bu göklerden birincisinin -zaten- tüm evreni/kâinatı oluşturduğu, diğer altısının da "manevi alem"e ait bulunduğu yorumunu savunulmaktadır.

     

     

     

    Fakat biz yine de Kur'an'ın bilimsel mucize olduğuna dair atfedenlerin yorumuna göre 7 gökten atmosferin kastedilmiş olması ihtimali üzerine duralım.

     

     

     

    İlk dikkat çeken husus mucize iddiacılarının ayet yorumunda sergiledikleri pervasızlıktır. Kuran'da geçen "gök" sözcüğünü işlerine geldiği zaman evren/kainat, işlerine geldiği zaman Dünya'nın göğü/atmosfer anlamında yorumluyor oldukları yukarıya alıntılanan metinde açıkça görülüyor. Üstelik bunu yaparken ne zaman "evren", ne zaman "atmosfer" anlamı kastedilmiş olduğuna dair herhangi bir objektif-hermenötik kriter sunmaya da gerek duymuyorlar. Adeta "Hangisi işimize gelirse onu kullanırız" demekteler...

     

     

     

    Hadi bunu da kabul edelim! Yani diyelim ki, mealcilerin ve tefsir alimlerinin yazdıkları yanlış ve Kuran'da "gök"ten bahseden ayetlerin -aynen mucize yalancılarının iddia ettikleri gibi- bazılarında "evren/kainat" ve bazılarında da "Dünya'nın göğü/atmosfer" kastedilmekte.

     

     

     

    Bu durumda şunu da unutmamalıyız ki hangi anlam yüklenirse yüklensin "7 gök" denince her halükarda Dünya'nın göğü (yani atmosfer) kastedilmiş oluyor. O halde mucize iddiacılarının savunuları olan Mülk/3 ayeti ile devamındaki ayetlere bir göz atalım:

     

     

     

    Mülk/3

     

    "O ki, birbiri ile ahenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahman olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak; bir bozukluk görebiliyor musun?"

     

     

     

    Yukarda alıntıladığımız metinde görüldüğü üzere bu ayette geçen "yedi gök" mucizeciler tarafından atmosfer olarak yorumlanmaktadır. Şimdi devamındaki ayetleri okuyalım:

     

     

     

    Mülk/4

     

    Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) aciz ve bitkin halde sana dönecektir.

     

     

     

    Mülk/5

     

    Andolsun ki biz (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.

     

    Mucizecilerin genel yorumunu (bazan "evren" bazan "atmosfer" şeklini) kabul etsek bile bu bağlamda -yorumlar açısından bakıldığında- belli ki evrenden değil atmosferden bahsedilmekte. Ayetin devamında bahsi geçen tanıma birden bire "en yakın gök" ifadesi giydiriliyor. Dolayısıyla mucize iddiacılarına göre en yakın gök olan atmosferin ilk tabakasının kandillerle (yani yıldızlarla) dolu olması gerekir. Yıldızlar bu kadar yakın yer almadığına göre bu iddia zaten bu ayetle kendiliğinden çürümüş olmaktadır. Yıldızlar en yakın gök olan troposferde bulunamayacağına göre, gök kelimesinden kastedilenin atmosferin katmanı olamayacağı son derece açıktır.

     

     

     

    Bu, Kur'an'ın bilimsel mucize olduğuna dair atfeden iddiacıların her zaman ki çarpıtmaları için güzel bir örnektir. Onlar öncelikle Kuran ayetlerini istedikleri gibi eğip bükmekte, daha sonra da bazı bilimsel gerçeklerle diledikleri gibi uyumlayarak ortaya tezler koymaya çalışmaktadırlar.

     

     

     

    3. Atmosferin Katmanları

     

     

     

    Atmosferin 7 katmanı olduğu iddiası tamamen iradi bir tasniftir. Yani mesele, dünyada kaç kıta olduğu ya da Güneş Sistemi'nde kaç gezegen bulunduğu gibi objektif kriterlere dayalı olarak tespit edilemez. Konu, hangi kıstası/kriteri esas aldığımıza göre şekillenebileceği gibi ne kadar detaylı anlatmak istediğimize göre de değişecektir. Başka bir deyişle bu sınıflandırmalar tamamen insan ürünüdür.

     

    Atmosfer katmanlarının belirlenmesinde havanın yoğunluğu, nem oranı, gazların çeşitliliği ve oranları, güneş ışınlarının kırılması-dağılması ve havanın sıcaklığı gibi kriterler birer ayrım unsuru olarak kabul edilir; bunlara göre bir sınıflandırma-ayrım yapma yoluna gidilir. Bu sınıflandırmalar da farklı her parametrik tespite göre farklılıklar gösterecektir.

     

     

     

    Örnegin Ana Brittanica Ansiklopedisi, "atmosfer" maddesini el aldığı bölümde onu şu bölümlere ayırır :

     

     

     

    1. Troposfer

     

    2. Tropopoz

     

    3. Stratosfer

     

    4. Stratopoz

     

    5. Mezosfer

     

    6. Mezopoz

     

    7. Termosfer

     

    8. İyonosfer

     

    9. Homosfer

     

    10. Heterosfer

     

    11. Egzosfer

     

     

     

    Gene nefes almamız için gereken katmanları ayıracak olursak atmosfer şu bölümlerden meydana gelir :

     

     

     

    1 - Troposfer

     

    2 - Stratosfer

     

    3 - Mesosfer

     

    4 - Thermosfer

     

    5 - Exospfer

     

    6 - Tropopause

     

    7 - Stratopause

     

    8 - Mesopause

     

    9 - Exobase

     

    10 - Ionospfer

     

    11 - Exosfer

     

    12 - Magnetosfer

     

    13 - Ozon tabakası

     

    14 - Üst Atmosfer

     

    15 - Van Allen radyasyon kemeri

     

     

     

    Günümüz bilim dünyasında genellikle 5 katman modeli kabul edilir. Örneğin Amerikan NASA (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi Kuruluşu) atmosferi 5 katmana ayırır.

     

     

     

    bkz.

     

     

     

    http://www.nasa.gov/audience/forstud...ftoff_atm.html

     

    ve

     

    http://www.centennialofflight.gov/es...re/DI139G1.htm

     

     

     

    Batı üniversiteleri de genellikle 5 katmanı kabul eder.

     

     

     

    Örn: Michigan Üniversitesi Atmosfer araştırma web sitesi (The University of Michigan UCAR, University Corporation for Atmospheric Research):

     

     

     

    http://www.windows.ucar.edu/tour/lin...re/layers.html

     

     

     

    Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü‘nün sitesinde de 5 katmanlı model yer almaktadır:

     

     

     

    http://www.meteor.gov.tr/2006/arasti...rinyapisi.aspx

     

     

     

    Ayrıca bkz.

     

     

     

    => http://ds9.ssl.berkeley.edu/lws_gems/3/graph_1.htm

     

    => http://www.srh.noaa.gov/jetstream/atmos/layers.htm

     

    => http://en.wikipedia.org/wiki/Earth%27s_atmosphere

     

    => http://tr.wikipedia.org/wiki/Atmosferin_katmanlar%C4%B1

     

    => http://de.wikipedia.org/wiki/Atmosph%C3%A4re

     

     

     

    4 Ve 6 katmanlı modeller de oldukça yaygındır. Bunlar dışında da farklı kullanım amaçlarına yönelik çok sayıda sınıflama bulunur. Örneğin bir meteorolog 0.1 derecelik sıcaklık farkını ve gaz oranlarındaki %1′lik oynamayı -ve başka çok detaylı farklılıkları- birer ayırt edici unsur olarak kabul ederek atmosferi 120 katmana ayırmayı da başarabilir.

     

     

     

    Dolayısıyla elbette ki bu kıstaslarda amaca yönelik olarak istikrarlı bir şekilde oynayınca 7 katmanlı bir atmosfer modeli de bir şekilde bilime uygun olarak oluşturulabilir. Fakat bu, ne tek mümkün olan sınıflandırmadır ne de bilim dünyasında veya meteoroloji gibi pragmatik disiplinlerde yayıngın olan sınıflandırmadır. Atmosferin mutlak anlamda 7 katmanlı olduğu sadece Kur'an'da bilimsel mucize arayan çevrelerce -o da Kuran'da yazıyor diye üzerine basarak- dile getirilmektedir.

     

     

     

    4. Kur'an-ı Kerim Öncesi, Atmosfer(gök) Modelleri

     

     

     

    Tüm bu savunmalar Kuran'dan ve Hz. Muhammed'den çok önceki medeniyetler tarafından araştırılmaya, irdelenmeye çalışılmıştır. Sümerlerde ve eski Mısır'da da bu konuda başarılı araştırmalar olmasına rağmen günümüz bilminin kabul ettiğine en yakın araştırmayı eski Hindistan'da yaşamış bilimci Vimana Shastra yapmıştır.

     

    Hem de Kuran'dan yaklaşık 1100 yıl kadar önce.

     

     

     

    bkz. http://www.bibliotecapleyades.net/vimanas/vimanas09.htm

     

     

     

    Vimana Shastra çeşitli unsurları dikkate alarak farklı farklı sınıflandırmalar yapmıştır. Ancak bunlar arasında en göze çarpanı Avarthascha olarak adlandırdığı 5 katmanlı olandır. Kuran'dan yaklaşık 1100 yıl önce yapılan bu katmanlama sistemi hava yoğunluğunu esas belirleyici kabul etmesi bakımından günümüz havacılığında da aynen kabul edilen (her pilotun bilmesi gereken) sistemdir ve katmanları şöyledir:

     

     

     

    1. Rekha patha - Shaktyavarta

     

    2. Mandal - Vatavarta

     

    3. Kaksha - Kiranavarta

     

    4. Shaktipatha -Shaityavarta

     

    5. Kendramandal - Gharshanavarta

     

     

     

    5. "Yedi Gök" Efsanesinin Kaynakları

     

     

     

    Kuran'da "yedi gök" ifadesinin yer almış olmasının o dönemin efsaneleri, bilgileri ve inançları bağlamında anlaşılabilir, makûl ve tarihi sebepleri vardır.

     

    Nitekim eski İbrani geleneğindeki efsanelere göre göğün 7 kat olduğu, altıncı katta meleklerin, yedinci katta ise Tanrı'nın bulunduğu bilinmektedir.

     

     

     

    bkz:

     

    http://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%B6k_katlar%C4%B1

     

     

     

    6. Sonuç

     

     

     

    Yahudi anlayışlarıyla Kutsal kitaplarda mucize arayanlar arasında çok yaygın olan Kur'an'ın bilimsel mucize olduğu iddialarının savunulabilir hiçbir yanı yoktur.

     

     

     

    Evvela ayetlerde geçen "Yedi Gök" tanımını atmosfer olarak yorumlamak tefsir ilmine aykırıdır ve benzer ifadeleri kullanan diğer ayetlerle de uyuşmamaktadır.

     

     

     

    Hepsinden önemlisi atmosfer(gök) zaten 7 katmanlı değildir. Tamamen keyfi iradeyle oluşturulmuş bu sınıflama günümüzün teorik bilimlerinde, havacılık-meteoroloji gibi pragmatik disiplinlerinde, üniversitelerde, ders kitaplarında, ansiklopedilerde yer alan bir tasnif değildir.

     

     

     

    Ayrıca yalnızca evrensel ahlak kitabı olan Kur'an ve Hz. Muhammed'den çok önceki medeniyetlerin, atmosfer hakkındaki araştırmaları ve modellemeleri günümüzün bilimine, Kuran'da bilimsel mucize bekleyenlerin Kur'an'a dayalı saydıkları ifadelerine nazaran çok daha uygun ve gerçekçidir.

     

     

     

    Bu konudaki çok önemli ayrıntı da Kuran'daki "7 Gök" ifadesi ibrani yani yahudi gelenekten devralınmış bir efsanenin Kur'an üzerinden devam ettirilmeye çalışılıyor olmasıdan ibaret olan bir kandırmacadır.

     

     

     

    Neden illa ki deneyden ve yalnızca teoriden ibaret pozitif bilimi katı bir ahlaki yapısı olduğu sanılan, oysa tam tersi, geleneksel yapıda ki cahil ve kör olan töresel ahlaktan çok çok ileri seviyede iyiliği, doğruluğu ve güzelliği öğütleyen bir ahlaki anlayışı, insanlığa öneren Kur'an-ı Kerim'in getirdiği din anlayışıyla, örtüştürmeye çabalıyor ya da çalışıyorsunuz? Din ile bilimi örtüştürmeye çalışmak yapılabilecek en büyük hatadır. Çünkü hiçbir bilim dalındaki kuramın kesinliği ya da dogmatikliği asla söz konusu değildir. Bugün doğru sandığımız herhangi bir bilimsel teorem yarın başka yollarla yapılacak olan deneyler sonucu başka bir teoremle yer değiştirebilir yani diyalektik mantığa dayanarak hatalı olduğu söylenebilir.

     

     

     

    Örneğin Astronomi biliminde Aristoteles fiziğini dayanak olarak kabul eden Batlamyus'un dünya merkezli olan güneş sistemi kuramı. Kendini beğenmişlik ve özel olduğuna dair inanış, bazı insanların doğasında vardır. Bazı insanlar kendilerini evrenin merkezi sanırlar gizliden gizliye. Bilinç düzeyinde, evrenin merkezinde olmadıklarının idrakinde olsalar da; derinlerden gelen bir ses "sen özelsin", "her şeyin merkezisin" diye sürekli fısıldar onlara...

     

     

     

    Evrenin merkezi olma fikri, o tür insanlara dokunulmazlık, zarar görmezlik ve yok olmazlık hissi verir. O İnsanlar öyle özel ve evrenin merkezinde bulunan bir yaratıktır ki; ölüm, hastalık, kötülük gibi felaketlerin onunla işi olmaz.

     

     

     

    Özel olmak ve evrenin merkezinde bulunmak düşüncesi; başlarına gelen felaketler ya da yaşama karşı kazandığı zaferlere verdiği tepkileri de etkiler. Öyle ya; mühim bir kimsedir ve başlarına gelenler de mühimdir.

     

     

     

    Bunun tam aksi olarak; ötekiler ondan daha az mühimdir ve başlarına gelenler de önemsizdir. Bu sebepledir ki; "evren de, dünya da, yaşadığı ülke de, ailesi de, arkadaşları da, sevgilisi de, ona (evrenin merkezi olan bu çok özel yaratığa) göre kendine şekil vermeli" beklentisiyle yaşarlar...

     

     

     

    "Toplu taşıma araçları, TV programları, iş toplantıları, hukuksal düzenlemeler, yemek saatleri, vergiler, politik kararlar, savaşlar, eğitim, sağlık, güvenlik hizmetleri, güzellik yarışmaları (bu liste uzar gider) ve sair, bütün projeler onların programına ayak uydurmalıdır. Dünyevi umarlar dışında; evren, hayat, ölüm, doğum, doğal dengeler, varoluşla ilgili gerçekler de ona uymalı. Zira onlar evrenin merkezindedir ve çok özel birşeydir..."

     

     

     

    Sen öyle san güzelim! Zira evren, bunu reddediyor. Acı ama gerçek olan şu ki; evrenin merkezinde değilsin ve sandığın kadar da özel değilsin. Her an daha da artarak büyüyen milyarlarca okyanusun birleşmesinden oluşan suda,  yalnızca bir damla su misalisin. Evet sinir bozucu ama öyle işte...

     

     

     

    Bu aldanış (evrenin merkezi olma fikri), en eski çağlardan bu yana süregelmiştir. En eski çağlardan, yakın denebilecek zamanlara kadar bazı insanlar, bilimsel olarak da dünyanın evrenin merkezinde olduğuna ve her şeyin onun çevresinde döndüğüne inanıyordu. Bir çeşit tümevarım ilkesiyle: "ben özelsem türüm ve ırkım da özeldir; bunun sonucu olarak, yaşadıkları gezegen de özeldir; o halde dünya evrenin merkezidir..."

     

     

     

    Bu konuda eskiçağ ve yeniçağ düşünürleri de çok fazla hata ve yanlışlar yapmıştır. Özel olma fikrinin cazibesi, onların tezlerini yeterince sorgulama gereğini göz ardı etmelerine sebep olmuştur.

     

     

     

    Roma İmparatorluğu'nda yaşayan Batlamyus (Ptolemaios) isimli düşünürün çalışmaları, Dünya'nın evrenin merkezinde olduğu; bütün gezegenlerin, Güneş ve Ay'ın Dünya'nın etrafında döndüğü doğrultusundaydı. Batlamyus bu kanıya varmak için küçük bir deneyden yardım almıştı. Deney çok basitti: bir taşı elinden bıraktığında, taş havada hiç süzülmeden dünyaya düşüyordu. O halde gezegenler, Güneş ve Ay Dünya'dan bir türlü uzaklaşamayan ve onun çekim alanında, irili ufaklı dairelerde dolaşan cisimlerdi. Taşın hareketi Dünya merkezli olduğuna göre, gökyüzündeki nesnelerin hareketi de Dünya merkezliydi.

     

     

     

    Batlamyus'un fikirleri ve çalışmaları büyük ilgi gördü. Ne de olsa bazı insanları ve onların gezegenlerini, tüm evrenin merkezine oturtmuştu.

     

     

     

    Bu saçma rüya fazla uzun sürmedi... Astrofizik bilimi geliştikçe düşünürler, gezegenlerin Batlamyus'un ileri sürdüğünden farklı hareketler yaptıklarını gözlemlediler. Ancak onun fikrini de bir türlü dışlayamadılar. Dünya'nın, evrenin merkezinde olmama olasılığı onları da sinirlendirmiş; ‘özel olma hislerini' sarsmıştı. Batlamyus'un modelindeki dairesel gezegen yörüngelerini, kargacık burgacık yörüngeler haline sokarak gerçeği bertaraf etmek istediler. Lakin 1400'lü yıllarda Kopernik (Copernicus) adında Polonyalı bir fikir insanı çıktı ve Batlamyus'a ters düştü.

     

     

     

    Batlamyus'a ters düşmek, bu kendini çok özel sanan insanların yaşadığı gezegeni (Dünya'nın) evrenin merkezi olduğu savına da ters düşmek demekti ki bu hayal kırıklığının hazmedilmesi zor görünüyordu.

     

     

     

    Kopernik, Batlamyus'un çalışmalarını sorgularken; Dünya ile gezegenlerin Güneş etrafında döndüğünü keşfetti. Bu görüş kendini özel sanan insanları öfkelendirdi. "Nasıl olurdu da bizim gezegenimiz; başka bir cismin etrafında dönen, sıradan, diğer gezegenlerden farksız bir gezegen olabilirdi? Çok fakir bir şekilde hayatının sonuna kadar yaşayan Kopernik'in ölümünden sadece birkaç on yıl sonra astrofizikçi bilimciler, yeni teleskoplarını gökyüzüne çevirip onun fikirlerinin doğru olduğunu kanıtladılar.

     

     

     

    Günümüzde, gelişen teknolojiyle birlikte, evrendeki yerimiz hakkında daha fazla bilgiye sahibiz. Kopernik'in bilmediği şeyleri de biliyoruz artık. Güneş'in de evrenin merkezi olmadığını; Samanyolu'nu oluşturan milyarlarca yıldızdan biri olduğunu; hatta Samanyolunun da evrenin merkezi olmadığını ve evrende gezinen sayısız yıldız kümesinden sadece biri olduğunu biliyoruz. Ne dünya, ne Güneş, ne de Samanyolu galaksisi evrenin merkezi değil. ‘Çok kıymetli görünen dünya', kozmik bir toz parçasından başka bir şey değil.

     

     

     

    Batlamyus yanıldı... Lakin bilimsel gaflar, bilimsel gerçeklere giderken geçilen yolların sokak lambası gibidir. Kopernik, Batlamyus'un görüşlerini sorgularken gerçeklere ulaştı. Batlamyus haklı çıksaydı, elbette daha çok sevinecek, hayal kırıklığına uğramayacaktı kendini özel sanan bazı insanlar. Hep dediğim gibi, bazı gerçekler cidden acıdır.

     

     

     

    Kimileri bu gerçekleri kabullenip yaşamını sürdürür. Kimileri de egosunun(nefs) oyununa yenik düşer ve gerçekleri inkar ederek daha da cahilleşip kutsal kitapları bozuk psikolojisine kalkan yapmaya çalışarak hata üstüne hata yapar. Kabul etmeniz zor olsa da; koskoca evrende, hiç de önemli olmadığınız gerçeğiyle yaşamınızı idame ettirmelisiniz ama yine de bu fikir sizin tarafınızdan kolay kabul edilir birşey olmayacak.

     

     

     

    Yazık ki; ne ulusunuz, ne cinsiyetiniz, ne türünüz, ne gezegeniniz, ne de galaksiniz evrenin merkezinde değil. Sürekli genişleyen sınırsız bir evrende debelenip duran minicik varlıklarsınız. Dünya, siz olmasanız da dönecek ve evren, gezegeniniz olmasa da varlığını sürdürecek. Evrende milyarlarca ışık yılı ötedeki galaksilerde sürekli olarak meydana gelen süpernova patlamalarından artık bunu çok daha net biliyoruz. Ama şu da bir gerçek ki; varolan enerji asla kaybolmaz. Yalnızca başka bir enerji biçimine dönüşerek varlığını sürdürür(Transformasyon). İnsan da bir nevi enerji olduğuna göre o da evren için gerekli olacak olan başka bir enerji biçimine dönüşerek enerji varlığını sürdürecektir.

     

     

     

    Bu durumda, önünüzde üç seçenek var: Birincisi: sonsuza kadar bunun için sızlanmak. İkincisi: bunu inkar etmek. Üçüncüsü ve en akla yatkınıysa: gerçeği daima akılda tutarak; minicik dünyanızda, Kur'an'ı gerçekten okuyarak yalnızca Kur'an ahlakıyla ahlaklanmaya çabalamak... Ya da daha düne kadar 7 gezegenli sanılan sonra 10 daha sonra 9 şimdi de 8 de anlaşılmaya çalışılan güneş sistemi üzerinden atıf yaparak ayetleri anlatmaya devam eder durursunuz. Genişlemediği varsayılan uzay mevzusu yüzünden hata yapıp formülüne "kozmolojik sabit"i ekleyen Einstein'ı da unutmamak gerekli. Şüphesiz Albert Einstein yirminci yüzyılın en büyük fizikçilerinden ve tüm zamanların ise en önemli ekol olmuş olan fizikçilerinden biridir. Böyle önde gelen bir şahsiyetin özellikle de hataları hakkında konuşmak ukalaca gelebilir. Fakat önde gelen bilim adamlarının başarılarından ziyade yaptıkları hatalar, o zamanlardaki varsayımların iç yüzünü daha iyi anlamamızı sağlar. Ayrıca Einstein' ın bile hata yapmış olması bilimsel hatalar yapan bizler için de kainata yeni bakış açılarıyla bakmamızı sağlayan bir olgu olmuştur. Amacımız büyük bilim adamları tarafından yapılan hatalarla ilgili olarak iyi bir örnek vermektir. Sonuç olarak bilimin temelini oluşturan ve bugünkü bilgi seviyesine ulaşmamızı sağlayan bilim öncülerinin hiç hata yapmayan kişiler olarak düşünülmesi yanlışlığını ortadan kaldırmaktır.

     

     

     

    Görelilik teorisinin en dramatik öngörülerinden biri de, geniş bir plastik tabakanın gülleyle kıvrılması gibi, uzay-zaman madde adacıklarının bulunduğu çevrede uzayın eğriselleşmesi (veya kıvrılması) ilkesiydi. Einstein 1912'de, bu görüşünü kanıtlamak için bir deney yapmaya karar verdi.

     

     

     

    Gökyüzünün aynı bölümündeki yıldızların Güneş gibi, az da olsa yer değiştirdiğini ve yıldızların yaydığı ışıkların, Güneş'in büyük hacmiyle eğriselleşmiş uzay-zamanın dış hattını izlediğini kanıtlamak istiyordu. Bu yer değiştirme, Ay'ın Güneş'i kapattığı Güneş tutulması sırasında ölçülebilirdi. Yer değiştirmenin boyunu ölçtü, çok küçük bir açıyla gerçekleşiyordu. Einstein'ın deneyinin doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen bilim adamları, Güneş tutulması sırasında yıldızları gözlemlemeye koyuldular. Ancak, tüm çabalarına rağmen kötü hava koşulları ve savaş nedeniyle bunu gerçekleştiremediler. Aslında bu durum Einstein için şans sayılabilir. Çünkü, 1915'te ilk hesaplamasının yanlış olduğunu fark etti.

     

     

     

    Yer değiştirme düşündüğünden ve hesapladığından iki kat fazla oranda gerçekleşiyordu. 1919'da, bilim adamları, Brezilya'dan ve Afrika sahillerinden tam Güneş tutulmasını izleme fırsatı buldular. Ve, ileri sürdüklerinin tamamen doğru olduğunu gördüler.

     

     

     

    O ve evrensel hatası..Einstein'ın "Hayatımın en büyük hatası" şeklinde tanımladığı olaylar zincirinin kökeni 1917'ye, Görelilik Kuramı üzerine çalıştığı yıla uzanıyor. O dönemde, bilim insanları evrenin sonsuz ve değişmez olduğunu kabul etmişlerdi. Einstein'ı yılgınlığa düşüren ise, yeni bulduğu denklemlerin hep hareketli bir evreni desteklemesiydi. Dolayısıyla, kendisini pek çok öğrencinin yaptığı gibi davranmak zorunda hissetti ve evrenin sabitliğini korumak için, denklemlerine "lambda faktörü"nü kattı. Her şeye rağmen, 1927'de ABD'li astronom Edwin Hubble, evrenin gerçekte genişlediğini ilan etmişti.

     

     

     

    Einstein bunun üzerine, ilk baştaki özgün denklemine dönerse, evrenin genişlemesini açıklayabileceğini anladı. Ve bir daha kullanmamak üzere lambda faktörünü denkleminden çıkarttı. Ancak, çok geçmeden astronomlar lambda faktörü gibi unsurların varlığına; hatta, evrenin büyümesini hızlandırdığına ilişkin kanıtlar buldular. İşte, Einstein'ın en büyük yanılgısı, lambda faktörünün bir yanılgı olduğunu düşünmesiydi.

     

     

     

    Einstein aslında E=mc2'ye inanmıyor muydu? Einstein, göreliliği kullanarak kütlenin (m), yüksek değerdeki enerjiye (E) eşitliğini kavradı; kesin değere ışık hızının karesi (c2) ile ulaşılıyordu. Bu uluslararası sistem birimiyle (SI unit), 1017 çok yüksek bir değeri karşılıyordu ve maddenin her kilogramda, nükleer santralin bir yılda ürettiğine eşit enerji yayması anlamına geliyordu.

     

     

     

    Akıllara durgunluk veren bu fikrin uygulamaya geçirilmesine Einstein bile inanmıyordu. Hatta 1905 yılında yazdığı, buluşunun kökenini oluşturan tezin başlığını soru işaretiyle atmıştı: "İnsan vücudunun ataleti, enerji doygunluğuna mı bağlı?" 1934'ün sonlarında bile, denklemini "atomu ayrıştırarak" enerji elde etmek için kullanma düşüncesini gözden kaçırıyordu. Yanlış yolda olduğu 4 yıl sonra kanıtlandı. Alman bilim adamı Otto Hahn ve meslektaşları uranyumun atomlarını ayrıştırdı.

     

     

     

    Bu, nükleer güç ve silahlara doğru atılan bir adımdı. Einstein, hatasını anlayınca hemen harekete geçti. 1939'da ABD başkanı Franklin Roosevelt'e bir mektup yazarak, Naziler'in nükleer silahları geliştirebileceği uyarısında bulundu. Bu mektup, müttefiklerin ilk atom bombasını yapmalarında önemli rol oynadı.

     

     

     

    Kozmolojik Sabit

     

     

     

    Einstein' ı ele aldığımızda hayatında yaptığı en büyük hata kozmoloji sabitini tanımlamak olmuştur (George Gamow' la yaptığı bir sohbetten) (2) . Einstein 1917 yılında Genel Rölativite (görelilik) Teorisinin formülasyonunu tamamladıktan sonra, tüm evrenin uzay-zaman yapısını ele aldı. O zaman bir problemle karşılaştı. Einstein evrenin üniform ve statik olduğunu varsaydı. Fakat genel göreliliğin denklemleri maddenin düzgün olarak dağıldığı bir evren için zamandan bağımsız bir çözüm içermez. Bu nedenle Einstein kozmolojik sabit diye adlandırdığı yeni bir terim ilave ederek denklemlerini modifiye etti. Daha sonra evrenin statik olmadığı ve genişlediği keşfedildi. Einstein orjinal teorisini gereksiz yere değiştirdiği için pişman olmuştu. Evrenin genişleyebileceğini düşünmemişti.

     

     

     

    Bu hikaye pek çok hata içerir. Aslında bu hatanın sadece Einstein' ın üstüne yıkılması da doğru değildir. İstisnalar hariç teorikçiler dünyayı gözlemcilerin kendilerine sunduğu biçimde kabul ederler. Doğal olarak 1917' lerde göreli olarak düşük hızlarla hareket ettiği gözlemlenen yıldızlardan yola çıkılarak evrenin statik olduğunu varsaymak kaçınılmazdı. Bu yüzden Willem de Sitter 1917' de Einstein denklemlerine alternatif bir çözüm önerdi ve metrik tensörün zamandan bağımsız olduğu koordinatları kullandı. Ancak bu koordinatların fiziksel anlamı bilinmiyordu ve de Sitter' in alternatif kozmolojisi statik değildi. Sitter' in modelinde maddeyi oluşturan parçacıklar birbirlerinden uzaklaşmaktaydı. Bununda teorinin bir dezavantajı olduğu düşünüldü.

     

     

     

    Vesto Melvin Slipher 1910' da spiral bulutsuların (nebula) spektrumunu gözlemlerken Doppler etkisiyle oluşan genişlemede baskın bir kırmızıya kayma olabileceğini fark etti. Ancak Edwin Hubble 1923 yılında Andromeda bulutsusundaki sönük Cepheid değişkenlerinin aslında galaksimizden çok uzaktaki yıldız kümelerinin oluşturduğu spiral bulutsular olduğunu bulana kadar kimse spiral bulutsuların ne olduğunu bilmiyordu. Einstein' ın 1917' den önce Slipher' ın kırmızıya kaymasından haberi olup olmadığını bilmiyorum ama en azından tayf çizgilerinin gravitasyonel bir alanda kırmızıya kayması hakkında bilgiye sahipti. I. Dünya savaşı sırasında de Sitter' den genel göreliliği öğrenen Arthur Eddington 1923' dede Sitter modelinde evrenin genişlemesi nedeniyle Slipher' in kırmızıya kaymasını yorumladı. (figure 1' de iki bilim adamının Einstein ve diğerleri ile resmi görülmektedir.) Ancak evrenin genişlemesi, 1929 yılında (gerçekte 1931 yılında gösterildi) Hubble uzak galaksilerin kırmızıya kaymaları üniform bir genişlemeden beklendiği gibi mesafeyle orantılı olarak artar (bak figür 2) fikrini öne sürene kadar kabul edilmedi. Bu nedenle 1922 yılında Alexander Friedmann tarafından ortaya atılan ve kozmolojik sabite gerek olmayan genişleyen evren modeli büyük ilgi çekti. 1917' de Einstein' ın evrenin statik olduğunu varsayması oldukça mantıklıydı.

     

     

     

    Einstein kozmoloji sabitini tanımlayarak beklenmedik bir şekilde hata yapmıştı. Bu durum Einstein' ın alan denklemlerinin zamandan bağımsız çözümünü mümkün kılmasına rağmen çözüm, kararsız denge durumunu tanımlıyordu. Bilinen çekici kütleçekim kuvveti mesafe kısaldıkça azalıyorken, kozmolojik sabit mesafe ile artan itici bir kuvvet gibi davranır. Çekici kütleçekim kuvvetinin itici kuvvetle dengelendiği kritik bir kütle yoğunluğu olmasına rağmen, denge kararsızdır; küçük bir genişleme itici kuvveti artırırken çekici kuvveti azaltır. Böylece genişleme hızlanır. Einstein' ın bu temel zorluğu unutmasını anlamak zordur.

     

     

     

    Başlangıçta Einstein' ın kafası filozof Ernst Mach' tan aldığı bir fikirle karışmıştı: Eylemsizliğe birbirinden uzak duran kütleler sebep olur. Eylemsizliği sonlu kılmak için Einstein 1917' de evrenin sonlu olması gerektiğini varsaydı ve böylece uzay geometrisini üç boyutlu küresel bir yüzey olarak kabul etti. Bu nedenle de Sitter' in boş uzay modelinde test parçacıkları tanımlanması Einstein için bir sürpriz oldu. Bu parçacıklar eylemsizliğin bilinen tüm özelliklerini gösteriyordu. Genel görelilikte uzak cisimlerin kütleleri eylemsiz koordinat seçimini etkilemesine rağmen, eylemsizliğin sebebi değildir. Fakat bu hata önemsizdir. 1917 yılındaki makalesinde belirttiği gibi Einstein evreni statik kabul etti.

     

     

     

    Estetik Basitlik

     

     

     

    Bugünkü teorik fiziğin perspektifinden bakıldığında Einstein' ın yaptığı hata büyük bir hataydı. Einstein Genel Görelilik Teorisini oluştururken sadece 1907-1911 yılları arasında geliştirdiği basit bir fiziksel prensip olan kütle çekimi ve eylemsizliğin eşdeğerliği prensibine değil, aynı zamanda "teorinin denklemleri sadece bu prensiple uyumlu olmakla kalmayıp mümkün olduğu kadar da basit olmalıdır" diyen filozofide ki Occam' ın bıçağı prensibine dayandırmıştır. Eşdeğerlik ilkesi, karmaşık alan denklemlerine izin verir. Einstein denklemlerde dört boyutlu veya altı boyutlu uzay-zaman türevleri veya herhangi bir çift sayılı uzay-zaman türevleri içeren terimler kullanabilirdi, fakat hesaplamalarını ikinci dereceden diferansiyel denklemlerle sınırladı.

     

     

     

    Bu durum pratik anlamda şu şekilde savunulabilir: Boyutsal analiz, ikiden fazla uzay-zaman türevi içeren alan denklemlerindeki terimlere farklı uzunlukların pozitif kuvvetleri ile orantılı sabit faktörlerin eşlik etmesi gerektiğini gösterir. Eğer bu uzunluk temel parçacık fiziğinde veya atom fiziğinde karşılaştığımız türden bir uzunluk ise yüksek mertebeden türevler içeren terimlerin etkileri büyük ölçeklerde gözardı edilebilir. Gözlenebilir etkilere sahip Einstein denklemlerinin sadece bir modifikasyonu vardır: uzay-zaman türevleri içermeyen bir terimin tanımlanması, yani kozmolojik bir sabit.

     

     

     

    Fakat Einstein estetik kaygıları nedeniyle yüksek mertebeli türevler içeren terimleri ihmal etmedi: Bunlar gerekli terimler değildi, ama o bu terimleri neden kullandı? Bunun bir tek sebebi vardı, oda Einstein' ın estetik olma kaygısı ki bu kaygı onun kozmoloji sabitini tanımlamasına ve daha sonra çok pişman olmasına sebep olmuştur.

     

     

     

    Einstein zamanından beri bu tip estetik kriterlere itimat etmemeyi öğrendik. Temel parçacık fiziğindeki tecrübelerimiz bize, temel fizik prensiplerine uyduğu müddetçe herhangibir terimin alan denklemlerinde bulunabileceğini öğretmiştir. Bu durum T. H. White'ın The Once and Future King' deki karıncaların dünyasına benzer: yasaklanmamış herşey mecburidir. Aslında hesaplamalara göre kuantum dalgalanmaları sonsuz ve efektif bir kozmoloji sabiti üretecektir. Öyleki sonsuzluğu ortadan kaldırmak için alan denklemlerinde zıt işaretli sonsuz bir kozmoloji sabiti olmalıdır. Occam' ın bıçağı iyi bir araçtır, fakat denklemlere değil prensiplere uygulanmalıdır.

     

     

     

    Belki de Einstein Zürich Politeknik Enstitüsünde öğrenci iken kendi başına öğrendiği Maxwell teorisinden oldukça etkilenmişti. Maxwell, bilinen elektrik ve manyetizma olaylarını açıklayabilmek için, elektrik yükünün korunduğu ve alan denklemlerinin minimum sayıda uzay-zaman türevleri içeren terimlerden oluşan birtakım denklemler yazmıştı. Bugün elektrodinamiği yöneten denklemlerin, herhangi bir sayıda uzay-zaman türevleri içeren terimler olduğunu, fakat bu terimlerin Genel Görelilikteki yüksek mertebeli türevlere benzer olarak makroskobik ölçeklerde gözlenebilir sonuçlara sahip olmadığını biliyoruz.

     

     

     

    1917' den sonraki on yılda astronomlar zaman zaman kozmoloji sabiti ile ilgili ipuçları aradılar, fakat bu sabite sadece bir üst limit koymakta başarılı oldular. Bu üst limit kuantum dalgalanmalarının katkısından beklenenden çok daha küçüktü ve bundan yola çıkarak pekçok bilim adamı ve astronom kozmoloji sabitinin sıfır olması gerektiği sonucuna vardı. Fakat hiçbiride kozmoloji sabitinin sıfır olması gerektiğini söyleyen bir fiziksel prensip bulamadı.

     

     

     

    1998 yılında kırmızıya kayma ölçümleri, Süpernova Kozmoloji Projesi ve Yüksek-z Süpernova Araştırma grubu tarafından belirlenen süpernova uzaklıkları, de Sitter' in modelinde bulduğu gibi evrendeki genişlemenin arttığını gösterdi (bak. Saul Perlmutter' in makalesi, Physics Today Nisan 2003, sayfa 53). tartışıldığı gibi evrendeki enerji yoğunluğunun yaklaşık %70' i tüm uzayı dolduran bir çeşit "karanlık enerji" dir. Kısa bir süre sonra bu durum kozmik mikrodalga arkaalanında anizotropilerin açısal büyüklüğü gözlemleriyle doğrulandı. Karanlık enerjinin yoğunluğu, evrenin genişlemesi kadar hızlı bir değişkenlik göstermez ve eğer bu değişkenlik gerçekten zamandan bağımsızsa o zaman bunun sadece kozmoloji sabitinden beklenen bir etki olduğu söylenebilir. Kuantum dalgalanmalarının hesabından elde edilen kozmolojik sabitin, beklenenden daha büyük olmaması şaşırtıcıdır. Son yıllarda bu sorun teorik fizikçilerin kafalarını meşgul etmektedir.

     

     

     

    Bir tarihçi bu makalenin ilk müsveddesinin önsözünü okuyarak Whig tarihinde hata yapmakla suçlanabileceği yorumunu yaptı. 1931 yılındaki bir dersinde "Whig tarihi" terimini tarihçi Herbert Butterfield ilk kez kullandı. Butterfield' e göre Whig tarihçileri geçmişi bugünün standartlarıyla değerlenmek gerektiğine inanırlar. Bana göre, Whig tarihçileri politik ve sosyal tarihle değil, bilim tarihiyle ilgilendikleri için bu fikir belli bir değere sahiptir. Bilimdeki çalışmalarımız kümülatiftir. Biz gerçekten atalarımızdan daha çok şey biliyoruz ve onların yaptığı hatalara bakarak onların zamanında anlaşılmayan şeyleri öğrenebiliriz.

     

     

     

    Kuantum Mekaniğini Red

     

     

     

    Einstein' ın yaptığı hatalardan bir diğeri de, Niels Bohr' la 1927 yılında Solvay kongresinde başlayıp 1930' lara kadar süren kuantum mekaniği üzerine yaptığı tartışmadır. Bohr sadece deneylerin mümkün sonuçlarının olasılıklarını hesaplayabileceğimizi ifade eden kuantum mekaniğinin "Kopenhag yorumu" nun formülasyonunu sundu. Einstein fizik kanunlarının olasılıklarla ilgilenmediğini ve Tanrı' nın kozmoz üzerine zar atmayacağını söyleyerek Bohr' un bu fikrine şiddetle karşı çıktı. Fakat tarih kararını Einstein' dan yana vermedi; Kuantum mekaniği Einstein' ı bir tarafta yalnız bırakarak başarıdan başarıya koştu.

     

     

     

    Bohr' un kuantum mekaniği tam bir fiyaskoydu, fakat Einstein' ın düşündüğü anlamda değil. Kopenhag yorumu bir gözlemci ölçüm yaparken ne olduğunu söyler, fakat gözlemci ve ölçüm eyleminin ikisine de klasik olarak yaklaşılır. Bu tabiki yanlıştır: Fizikçiler ve kullandıkları aletler evrendeki herşeyi yöneten aynı kuantum mekaniksel kurallarla yönetilmelidir. Fakat bu kurallar deteministik bir şekilde aşama aşama gelişen bir dalga fonksiyonuna (veya, kısaca durum vektörü) göre ifade edilir. O zaman Kopenhag yorumunun olasılık kuralları nereden gelir?

     

     

     

    Son yıllarda problemin çözümü için dikkate değer bir gelişme kaydedilmiştir. Aslında ne Einstein nede Bohr kuantum mekaniğindeki asıl problem üzerine odaklanmamışlardır. Kopenhag kuralı açık bir şekilde işlediğinden kabul görmelidir. Fakat bu durumda dalga fonksiyonunun gelişimi için (Schröndinger denklemi) deterministik denklemin gözlemcilere ve aletlerine uygulanması gerekir. Kuantum mekaniğinin olasılıklara dayanması zorluk çıkarmaz. Asıl zorluk onun aynı zamanda deterministik olması yani hem olasıcı yorumu hemde deterministik dinamiği biraraya getirmesidir.

     

     

     

    Einstein, Tanrı ile kumar oynadı ve kaybetti. Mimarlarından biri olmasına karşın, atomaltı parçacıkları yönlendiren kurallar biçiminde tanımlanan "kuvantum teorisi"ni hiçbir zaman tam olarak benimsemedi. Parçacıkların nasıl hareket ettiğine ilişkin bilginin her zaman belirsiz kalacağını ileri süren görüşü reddetti. Onun yerine, kuvantum teorisinin döneme ait bir açıklama olduğunu ve bir gün belirsizliği ortadan kaldırılacak yeni bir teorinin bulunacağına inandı. Bu konuda en önemli sözlerinden biri "Tanrı'nın evrenle kumar oynadığına inanamam." oldu. Einstein'ın kuvantum teorisi ile ilgili görüşleri yıllarca sadece öngörü şeklinde kaldı. Dahası, kimse yanlışlığını ileri süremedi.

     

     

     

    Ancak, 1964'te İskoç fizikçi John Bell, onun "Tanrı ve kumar" ifadesini test edebilecek matematik kuramını buldu. Deney, Alain Aspect ve ekibi tarafından 1982'de Paris'te yapıldı. Ekip, özel optik araçlar içinde yol alan fotonların özellikleri üstünde çalışarak, Einstein'ın belirsizlik hakkında söylediklerini ve dahası, hiçbir şeyin ışıktan daha hızlı yol alamayacağı savının tersini kanıtladılar. Fizikçiler, ileri sürülen teorilerin hangisinin doğru olduğunu tartışıyor.

     

     

     

    Birleşiklik Üzerine Girişimler

     

     

     

    Einstein' ın kuantum mekaniğini reddetmesi 1930' dan 1955' deki ölümüne kadar diğer fizik araştırmalarından da izole edilmesine sebep olmuştur. Belki de Einstein' ın en büyük hatası başarılarının mahkumu olmasıdır. Geçmişte büyük zaferler kazanmış birinin, yeni zaferler kazanmak için önceden kullandığı taktikleri tekrar denemesi son derece doğaldır. Mısır cumhurbaşkanı Gamal Abd al-Nasser' a 1956 Süveyş krizi sırasında Sovyet ordusunun bir ataşesi tarafından verilen öğüdü hatırlayacak olursak: "Askerlerini ülkenin merkezine geri çek ve kışı bekle." Einstein' dan daha büyük bir başarıya imza atan fizikçi var mı? Einstein' ın kütleçekimini uzay-zaman geometrisi ile açıkladığı o muhteşem başarısından sonra, geometrik prensiplere dayanan "Birleşik Alan Teorisi" içine kütleçekiminide dahil etmeye çalışması doğaldı. 1950' de Einstein, fizikteki diğer konularla ilgili olarak "temel kavramlar, genel görelilikle tam bir uyumluluk göstermedikçe fiziğin temelini oluşturan daha kapsamlı bilgilere ulaşabilmek için yapılan tüm çabaların hiçbir anlam ifade etmeyeceğini" öne sürdü (3). Makroskobik boyutta kütleçekimine benzerlik gösteren tek kuvvet elektromanyetizma olduğundan, kütleçekimi ve elektromanyetizmanın birleştirilmesi ümidi Einstein' ın sonraki yıllardaki çalışmalarının bu yönde olmasına neden oldu.

     

     

     

    Bu çalışmada Einstein tarafından ele alınan pekçok yaklaşımdan sadece ikisinden bahsedeceğim. İlki 1921 yılında Theodore Kaluza tarafından önesürülen beşinci boyut fikridir. Genel Göreliliğin denklemlerini dört boyutlu uzay-zaman yerine beş boyutlu uzay-zamanda yazdığımızı ve beş boyutlu metrik tensörün beşinci koordinata bağlı olmadığını farzedelim. Bu durumda bilinen dördüncü boyutu beşinci boyuta bağlayan metrik tensör kısmı Maxwell' in Elektromanyetik Teorisindeki vektör potansiyeli gibi aynı alan denklemini sağlar ve bilinen dört boyutlu uzay-zaman boyutunu birbirine bağlayan metrik tensör kısmı dört boyutlu genel göreliliğin alan denklemlerini sağlar.

     

     

     

    1926 yılında Oskar Klein alanların beşinci koordinattan bağımsız olması koşulu yerine beşinci koordinatta alanların periyodik olabilmesi için beşinci boyutun küçük bir daire içine kıvrıldığını kabul etti. İlave boyut fikri o zamanlar oldukça popülerdi. Klein bu teoride beşinci boyutu kendine bağlayan metrik tensör kısmının elektrik yüklü bir parçacığın dalga fonksiyonu gibi davrandığını buldu ve biran için Einstein sadece kütleçekiminin ve elektromanyetizmanın değil, maddeninde birleşik geometriksel bir teori ile yönetilebileceğini düşündü. Ancak parçacığın elektrik yükü, elektronun yükü ile belirlendiğinde, parçacığın kütlesinin yaklaşık kat kadar büyüdüğü görüldü.****

     

     

     

    Ne yazıkki Einstein Kaluza Klein fikrinden vazgeçti. Einstein uzay-zaman boyutunu beşden altıya veya daha büyük sayılara genişletseydi, Yang ve Robert Mills tarafından 1954 yılında oluşturulan alan teorisini ve onun genelleştirilmiş hali olan güçlü, zayıf ve elektromanyetik etkileşmelerin modern teorisini keşfedebilirdi (4). Einstein güçlü ve zayıf nükleer kuvvetlerin kütleçekimi ve elektromanyetizmadan farklı olduklarını düşünüyordu. Bugün artık kütleçekimi hariç tüm bilinen kuvvetleri sağlayan denklemlerin birbirine oldukça benzediğini, tek farkın güçlü etkileşmede renk hapsinin, zayıf etkileşmede ise kendiliğinden simetri bozulmasının olmasıdır. Einstein yaşasaydı muhtemelen bugünkü durumdan da memnun kalmazdı. Çünkü hala birleşik bir alan teorisi oluşturulamadı.

     

     

     

    Klein' in çalışmasından önce bile, Einstein farklı bir yaklaşımla hesaplamalar yapmaya başlamıştı. Eğer metrik tensörün simetrik olması koşulundan vazgeçersek 16 yerine 10 bağımsız bileşene sahip oluruz ve bu ekstra 6 bileşen elektrik ve manyetik alanların tanımlanan özelliklerine sahip olacaklardır. Aynı zamanda metriği kompleks, fakat hermityen kabul edebiliriz. Ancak bu fikirle ilgili olarak Einstein' ın farkına vardığı bir problem vardı: Kütleçekimini tanımlayan bilinen metrik tensörün 10 bileşenini elektrik ve manyetik alanın 6 bileşenine bağlayan hiçbirşey içermiyordu. Lorentz dönüşümleri veya diğer koordinat dönüşümleri elektrik veya manyetik alanları elektromanyetik alanlara dönüştürür. Fakat hiçbir dönüşüm onları kütleçekim alanıyla birleştirmez. Kaluza-klein fikrinin tersine bu formal yaklaşım, bugünkü araştırmalarda yeralmaz. Einstein, genel göreliliğin gelişmesine yardımcı olan ve fiziğin ilham kaynağı olan matematiğe güvenmesinin bedelini ağır ödemiş oldu.

     

     

     

    Genç fizikçiler tarafından 1930 ve 1940' larda elde edilen heyecan verici gelişmelerden uzak olmak Einstein için bir hata olsa da, bu durum onun kişiliğinin hayranlık veren bir yönünü ortaya çıkardı. Einstein asla bir devlet memuru mantığıyla hareket etmedi. O, asla fizikçilerin kendi fikirlerini kabul etmelerini ve çalışmalarını nükleer ve parçacık fiziği üzerine yoğunlaştırmaları için zorlamadı. İleri fizik araştırmaları enstitüsünde sadece profesörlüğünü tamamlamaya çalışmadı. Einstein sadece büyük değil iyide bir insandı. Onun ahlaki anlayışı diğer konularda da ona rehberlik yaptı: Birinci Dünya savaşı sırasında militarizme karşı çıktı; Stalin yıllarında Sovyetler birliğini desteklemeyi reddetti; o, bir siyonistti; Avrupa Nazi Almanyası tarafından tehdit edilirken barışseverlik fikrinden vazgeçti. Örneğin Belçikalıları yeniden silahlanmaları için teşvik etti ve açık bir şekilde McCarthyciliğe karşı çıktı. Halk ile ilgili bu konularda Einstein hiç hata yapmamıştır.

     

     

     

    1. Physics Today, Mart 2005, sayfa 34, Alex Harvey and Engelbert Schucking Albert Einstein's

     

    Special Theory of Relativity, Addison-Wesley, (1981), s. 328.

     

    2. G. Gamow, My World Line-Otobiyografi, Viking Press, New York (1970), s. 44

     

    3. A. Einstein, Sci. Am., Nisan 1950, s. 13.

     

    4. E. Hubble, Proc. Natl. Acad. Sci. USA 15, 168 (1929).

     

    5. A. G. Riess et al., Astrophys. J. 607, 665 (2004) [SPIN]

     

     

     

    Kur'an-ı Kerim ayetlerini, eskiden sosyolojik olan aktüel bilgilerle desteklemeye çalışan zihniyetten ne farkı var bilim yoluyla Kur'an'a destek arayanların? Örneğin Sayın Said Nursi'nin Sözler kitabı 14. bölümüne bakarsanız orada depremler için verdiği cevap bu tür hataların ayyuka çıkmış bir örneğidir:

     

     

     

    bkz: http://www.risaleara.com/oku.asp?id=148

     

     

     

    Birinci suâl: Bu zelzelenin maddî musîbetinden daha elîm, mânevî bir musîbeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve me'yusiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirahatini selb ederek, dehşetli bir azab vermesi nedendir?

     

     

     

    Yine mânevî cevap: Şöyle denildi ki: Ramazân-ı Şerîfin terâvih vaktinde, kemâl-i neş'e ve sürur ile, sarhoşçasına, gayet heveskârâne şarkıları ve bâzan kızların sesleriyle, radyo ağzıyla bu mübârek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde câzibedarâne işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.

     

     

     

    Bu ve bunun gibi yüzlerce hatalı cevap mevcuttur. Milyarlarca ışık yılı ötede meydana gelen süper nova patlamaları sonucu yokolan galaksilerde de mi bayanların cazibeli şarkı türkü sesleri işitildi? Samanyolu galaksisinde bir toz zerresi kadar bile belli olmayan bir gezegende yaşıyoruz. Ama hâlâ bütün âleme sahip olacaklarını sanarak onu ele geçirme yollarını arıyorlar. Yok Kur'an mucizesi yok Kur'an şifresi yok Kur'an harflerinden anlam çıkartıp şifresini çözme derdiyle... Kur'an'ın önerdiği ahlakı unutup, Yahudi hırsıyla bir şeyler çıkarsamaya bakıyorlar. Hırslı olanlar eninde sonunda zalimleşirler. Ve Kur'an'ın en büyük düşmanı da zalimlerdir. Kur'an-ı Kerim; güç ve iktidar peşinde koşarak, kendi adaletini tek adalet sayan zalimleşmiş yöneticilerle savaşmayan halkın yanında olmayacağını da açıkça belirtir. Bu nedenle Kur'an'ın en büyük ayeti ilk vahy olan "ikrâ" dır.

     

     

     

    Elmalı'lı Hamdi Yazır'ın Orjinal Meâlinden Neml suresi 92. Ayet

     

     

     

    Ve Kur'an okuyayım, bunun üzerine her kim hidayeti kabul ederse sırf kendi lehine eder, kim de sapa giderse de ki: ben sâde tehlükeyi haber verenlerdenim

     

     

     

    ("İnsanlara Kur'ân'ı okuyarak, tebliğ etmem, onları davet ve irşad etmem emrolundu." Artık kim hak yolu tercih eder, İslâm'da sebat ederse, kendi iyiliği, kurtuluşu için hak yola girmiş, İslâmî hayatı yaşamış olur. Kim de başına buyruk hareket ederek hak yoldan uzaklaşır, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih ederse, ona: "Ben sadece sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan uyarıcılardanım" diye bildir.)

     

     

     

    Elmalı'lı Hamdi Yazır'ın Orjinal Meâlinden Ankebût suresi 45. Ayet

     

     

     

    Sana vahyolunan kitabı güzel güzel oku ve namazı kıl, sahih namaz edepsizlikten ve uygunsuzluktan nehyeder ve her halde Allahın zikri en büyük iştir ve Allah her ne işlerseniz bilir.

     

     

     

    (Sana vahyedilen kitaptan bölüm bölüm oku, ilgili ayetlerini uygula. Namazı adâbına riayet ederek aksatmadan âşikâre kıl. Namaz, meşru olmayan şehevî fiilerden, gayri meşru ilişkilerden, zinadan, haddi aşmaktan, cimrilikten, ahlâksızlıktan ve şeriatın suç saydığı, haram kıldığı, kamu vicdanının tasvip etmediği, mü'minlerin icrasında hayır görmediği şeylerden, bunların savunuculuğunu, sözcülüğünü yapmaktan insanı alıkoyar. Allah'ı zikir, namaz, Allah'ın övünç kaynağı kelamını okumak, Allah'ın dinini tebliğ elbette en büyük ibadettir. Allah'ın kullarına lütfuyla ilgisi ise en büyük mazhariyettir. Allah hile ile kurduğunuz düzenleri, tuzakları ve ilişkileri biliyor.)

     

     

     

    Elmalı'lı Hamdi Yazır'ın Orjinal Meâlinden 19 ayetli Âlak suresi

     

     

     

    Oku ismiyle o rabbının ki yarattı

     

    İnsanı bir alaktan yarattı

     

    Oku, o keremine nihayet olmıyan rabbındır

     

    Kalem ile öğreten de

     

    O insana bilmediği şeyleri öğretti

     

    Sakın okumamak etme, çünkü insan muhakkak tuğyan(azgınlık) eder

     

    Kendini müstağni görmekle

     

    Her halde nihayet rabbınadır dönüş

     

    Baksan a: o nehyedene

     

    Bir kulu namaz kıldığında

     

    Baksan a o hidayet üzere giderse

     

    Yâhud takva ile emrederse fenâ mı?

     

    Baksan a: tekzîb eder, aksine giderse iyi mi?

     

    Her halde Allahın görüyorduğunu bilmiyor mu?

     

    Sakın, Celâlim hakkı için eğer (akıllanıp) vaz geçmezse muhakkak sürükleyeceğiz elbet biz o alnı

     

    Yalancı, câni bir alnı

     

    O vakıt çağırsın o kurultayını, meclisini

     

    Biz, çağıracağız zebanileri

     

     

    Sakın onu dinleme de secde et ve yaklaş

    

    Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi