Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Yazarlar Cemiyeti Editörden Hz. Mevlana’yı Anlayabilmek ve Anlatabilmek
  • Hz. Mevlana’yı Anlayabilmek ve Anlatabilmek

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    Mevlana hakkında özet bilgi:

    1207'de Horasan/Belh doğumludur. Horasan; bugünkü İran, Türkistan ve Afganistan'ı kısmen içine alan , Harzem-Şahlar, İkinci Büyük Selçuklu ve bilahare 1507'ye kadar Timurlu İmparatorluğu'nun hâkimiyeti altındaki Türk ülkesi Belh ise, (Güney Türkistan, Kuzey Afganistan) zamanın büyük kültür merkezidir.

    Mevlana'nın babası, devrin büyük alimi Bahaeddin Veled, Harzem-Şahlar'la anlaşamayınca Belh'i terk eder. Celaleddin henüz daha küçük bir çocuktur. İran'dan Bağdat'a, oradan Hicaz'a ve nihayet Şam üzerinden Anadolu'ya gelerek önce Karaman, sonra Konya'ya ailece yerleşirler (1228).
    Şair, Mutassavıf, Fikir Adamı, Düşünür, Belhli, Rumi, Hazret-i Pir, Molay-ı Rum ve Konevi (Konyalı) lakablarıyla da tanınan Mevlana (Efendimiz) Celaleddin Rumi, 66 veya 68 yaşında (17.12.1273) Konya'da (kendi tabiriyle) sevgilisine kavuştu. En tanınmış eseri, 25700 beyitten ibaret olan Farsca yazılmış Mesnevi'sidir. (Mesnevi: Her beytin mısraları kendi aralarında kafiyeli, demektir.) Divan-ı Kebir, 40380 beyitlik ve Mektubat, Mecalis-i Saba, Fihi Ma Fih gibi diğer eserleri de vardır.
    Mevleviliğin tarikat olarak kuruluşu Mevlana'nın ölümünden sonra ve oğlu Sultan Veled'le (1284) başlar, tamamlanması 15.yy'a kadar devam eder.

    Hz. Mevlana'yı Anlayabilmek

    Genelde biz Müslümanlar, özel de ise Türkler, tarihin belli döneminden sonra, milletler veya medeniyetler yarışında bize yön gösterecek mihmandarlarımızı, karanlıkları aydınlatacak çırağlarımızla yola çıkmayı ihmal ettik. Siz bu ihmalkârlığa, unutkanlık, kıymetini bilmemezlik, cehalet veya beğenmemezlik, hatta  ihanet de diyebilirsiniz!
    Türk-İslam Medeniyeti tarihinde çok önemli bir yeri olan değerlerimizden birisi de Hazreti Mevlana'dır. Batılılaşma dayatması ve bilahare toplumun eli kalem tutan kesiminin çoğunluğu tarafından benimsenen bu süreçte Mevlana, son yıllarda sanki yeniden keşfedilmiş gibi... Dönen dervişler, turistik bir mahiyet kazanan Şeb-i Arus törenlerine akın akın giden insanlar ve medyanın ilgisi...
    Dillerden düşmeyen, Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre ve Mevlanalara slogan seviyesi ve ciddiyetinde sahiplenmeler... Bunu da bir gelişme olarak görmekle birlikte, asla yeterli olmadığı kanaatindeyiz.
    Böylesi bir tefekkür adamınının gerçek değerini tesbit edebilmek için onu okumak lazım. Ömrünü okumaya, araştırmaya ve düşünce üretmeğe vermiş bir şahsiyeti anlayabilmek için önce onu, onun gibi okumak şarttır.
    Dünya ve ahiret hayatıyla ilgili hikâyelere sıkca yer verilen Mesnevi'de Mevlana; "Allah saklasın bunu masal sanma. Bizim hâlimizdir, insanların hikâyesidir." demesiyle okuyucuya ikazını yapıyor. Mevlana'nın düşünce merkezinde, Allah'ın yeryüzündeki halifesi, "eşref-i mahlukat" olarak vasıflandırılan insan vardır.
    Diğer tarikatlarda şeyhe yakıştırılan, uydurulan birtakım özellikler, meziyetler ki, bunlar bazen Hz. Peygamber'de bile görülmeğen olağanüstü ve insanüstü meziyetlerdir(!), Mevlevilerin (ilk girişde vurguladığımız gibi) kültür düzeyi toplum ortalamasının üzerinde olan insanlardan oluşmasından dolayı da olabilir, Mevlevilik'te buna pek rastlanmıyor. Bu tip ihtimallere Hz. Mevlana'nın kendisi;
    "Canım bedenimde oldukça Kuran'ın kuluyum, seçilmiş Muhammed'in yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden bundan başka bir söz naklederse; ondan da şikâyetçiyim ben, bu sözden de şikâyetçiyim" diyerek gayet açık ve anlaşılır bir dille tavrını ortaya koymuştur.
    İnsan merkezli medeniyet anlayışımız Mevlana'da şöyle dile getirilir:
    "Sen cihan hazinesisin, cihan bir yarım arpaya değmez. Sen cihanın temelisin, cihan senin yüzünden taptazedir."  İnsana verilen değer, insanın Allah'a olan imanı ve sevgisiyle bağlantılıdır: "Gönül kirden süsden temizlenirse, Hak güneşinin nuru orada parıldar.". Böylesi gönüllere sahip olanları da Mevlana, "Gönüller Sultanı" olarak nitelendirir.
    Batı'nın bilhassa 18 yy'da başlayan pozitivist/akılcılık akımındaki yaklaşımında kendisini tanrının yerine koyan insana karşılık, Mevlana; "Akıl, aşkla (Allah'a iman) birlikte olursa insanı yüceltebilir" tezini bundan yedi asır önce savunmuştur. "Akıl üstün olursa nefsin zayıflar. Zira ağır biniciden eşek halsiz düşer" demekle, aklın nefse üstünlüğünü dile getirmiş ve ilave etmiştir; "Akılsız dost gerçekte insan için düşmandır".
    "Ağaçlara su vermek adalet, dikene su vermek zulümdür."
    Dikene su vermek zulümdür çünkü, su vererek dikeni yeşertmek; zalimi beslemek, zulümü payidar kılmak demektir. Günümüz dünyasında olduğu gibi her türlü haramın, adaletsizliğin, ahlaksızlığın "normal"laşmasını teşvik etmek demektir.
    "Din işi hayranlıktan başka birşey değildir"
    Umumî bir değerlendirmeyle, iki çeşit müslümandan bahsetmek mümkündür: 1) Doğuştan, gelenekçi, mevcutlarla yetinen vasat müslüman, 2) İster müslüman olarak, ister sonradan İslam'ı keşfetmiş olsun; araştıran, inceleyen, yerine göre sorgulayan ve idrak edebilme kapasitesine haiz müslüman. Bu ikinci kategorideki müslüman, İlahî Nizam'a, insanüstü bir bilgi ve kapasiteyi ihtiva eden Kuran'a ve O'nun uygulayıcısı, örnek insan Resullulah'a hayran olan şuurlu müslümandır.

    Hz. Mevlana'yı Anlatabilmek

    Modern veya çağdaş hayat tarzında bildiğiniz gibi dine ve dolayısıyla dindara hayat hakkı tanınmaz. Halbuki bizim medeniyet anlayışımızda, manevi dünyamızın mimarlarından Yunus Emre; yetmiş iki milleti aynı gözle görürken, Mevlana; "Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız din üzerinde sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır" diyerek; (Yunus gibi) "yaratılanı Yaratan'dan ötürü sevdiğimizi" ve bu sevginin temelinde din olgusunun yattığını vurgulamaktadır.
    Bu "üstün ırk" cehaleti yüzünden 2. Dünya Savaşı'nda 60 milyondan fazla insan hayatını kaybetmesine rağmen, Batı  bilhassa İslam aleminde ve diğer coğrafyalarda uyguladığı, beyaz ırkın diğerlerine üstünlüğü saplantısından vazgeçememiştir. Medeniyetler diyaloğu çerçevesinde hangi Batılı milletin bir Yunus'u, bir Mevlanası vardır? Ve biz, bu değerlerimizi günümüz dünyasına taşımada ne kadar başarılıyız?
    Okuyanımız anlamadı, anlayanımız da anlatamadı ki...
    "Nice Hintli ve nice Türkün dili birdir de nice iki Türk birbirine yabancıdır."
    Galiba asıl sıkıntımız buradan kaynaklanmaktadır. Hâlâ ülkemizde alt kimlik üst kimlik tartışması yüzünden birbirimize ne kadar uzak durduğumuz hepinizin malûmudur. Müslüman milletler olarak, nice gayrimüslimlerle anlaşmalar, dostluklar kurduğumuz hâlde, yanıbaşımızdaki dindaşlarımızla  düşmanlıklarımız da başka bir gerçeğimizdir. Kendi içimizde birliğimizi sağlayamadığımız müddetçe, Mevlana gibi değerlerimizin fikirlerini anlamak, paylaşmak ve hayata geçirmek mümkün olmayacaktır.
    Yine Mevlana'nın dediği gibi, "Öyleyse yakınlık dili başka bir dildir. Gönül beraberliği, dil birliğinden daha iyidir.". Dindaş, fikirdaş ve hele gönüldaşlara hatırlatıyoruz! Aynı dine mensup, aynı dili konuşan, aynı ülkenin vatandaşları olarak, önce gönül birliğini Mevlana'daki kâinatı kucaklayan engin dünya görüşünü, Yaratan'a ve O'nun yarattıklarına duyulan hayranlık ve aşk derecesinde sevgiyi önce anlamak, sonra da anlatabilmek gerekir.
    Sözün özü:
    "Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün"

    

    Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi