Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Yazarlar Cemiyeti Editörden MESNEVÎ VE DİVÂN-I KEBİR ÇEVİRİLERİ
  • MESNEVÎ VE DİVÂN-I KEBİR ÇEVİRİLERİ

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    MESNEVÎ VE DİVÂN-I KEBİR ÇEVİRİLERİ


    Mevlana'nın evrensel kültüre mal olmasında çevirilerin rolü yadsınamaz. Toplumlar birbirinden ayrışmış sistemlerden oluşmakla birlikte,  toplumların ayakta kalması sistemlerin arasındaki duyarlılığın varlığına bağlıdır. Andre Lefevere yazınsal dizge de iki denetim mekanizmasından söz eder. Buna göre yazınsal alt dizgeyi kontrol eden iki mekanizma vardır. Bunlardan birisi söz konusu dizgeyi dışardan ekonomik, siyasal ve ideolojik açıdan  himaye eden mekanizma, diğeri ise sistemi içeriden denetleyen mekanizmadır.  Sistemi içeriden denetleyen mekanizmayı, dışarıdan denetleyen mekanizmanın  çizdiği yönde oluşturanlar ise yazarlar, konu alanı  uzmanları,  akademisyenler, çevirmenler yayınevleri, düzeltmenler, eleştirmenler ve basında çıkan yazılardır (Lefevere 1992: 14-26). Mevlana'yı evrensel kılan ise sadece bu iki mekanizmanın ulusal kültür içinde  birbirine duyarlık gösterip işbirliğinde bulunmasıyla sınırlı kalmamıştır. Onun 2005 yılında Türkiye, Afganistan, Mısır'ın önerisiyle UNESCO konferansında gündeme gelmesi uluslararası mekanizmaların birbiriyle iletişime geçmesiyle sağlanmıştır (Özkartal 2007:4). Bu süreçte örneğin 1990'da Mevlana çevirilerinin en çok okunanlar arasına girmesi, 11 Eylül olayının ardından yine gündeme gelmesi toplumlardaki birbirinden yalıtlanmış gibi görünen farklı işleyişler arasındaki yapıcı ilişkilerden kaynaklanmıştır. Bu ilişkilerde çevirilerin rolü kadar, toplumbilimci J.Bourdieu'nün deyişiyle çevirileri eyleyenlerin de rolü vardır. Bir başka deyişle, Mevlana'nın sembolik bir güç olarak günümüzde yineden karşımıza çıkması ulusal kültür tarafından benimsenerek çevirilerinin desteklenmesine bağlıdır.  Bir başka deyişle, Mevlana'nın çağdaşı ve onu Konya'da ziyaret eden   İspanya'dan Murcia'lı Muhyiddin Ibn ‘Arabi'nin Rumi'nin sofizm anlayışının Arap ve İran sufizminin bir kaynaşımı olduğu şeklindeki görüşüne karşın, onun düşüncelerinin yeşermesinde ve serpilmesine  olanak sağlayan yerin  Anadolu toprakları olduğu düşünülecek olursa, Türk kültür politikalarının Mevlana'ya sahip çıkması son derece doğal karşılanabilir. Üstelik bir görüşün yayılması ancak kültürlerarası iletişimin sürdürülmesiyle sağlanabilir.

     

    Bu bağlamda, çeviriyi eyleyenlerden, yazarın hem düşünsel, hem de yazınsal kimliğini etkileyen eğitimi, aile geçmişi, sosyal konumu ve yapıtlarının saygınlığının önemi yadsınamaz. Bununla birlikte dışarıdan denetim mekanizması olarak ulusal kültür politikalarının ideolojik ve ekonomik açıdan Mevlana'ya sahip çıkması ve özel sektörün de bu konuya desteği, farklı dillerde Mevlana çevirilerini tetikleyerek, çevirilerin sembolik güç kazanmasına neden olmuştur. Bu iki yönlü ilişkide hem kültür politikalarının, hem de çevirmenin Mevlana'nın evrensel kültüre taşınmasındaki çeviri kararlarını etkileyen kültürel sermayesinin önemi vardır(Bourdieu 1994:163-202). Buradan çevirilerin salt bir kültür aktarım aracı olarak değil, sosyal bir olgu olarak karşımıza çıktığı görülür. "Kültür politikaları ve çeviri ilişkileri",   "sosyolojik ve tarihsel açıdan Mevlana ve Yapıtlarının konumu ve önemi", "tarihte önde gelen Mevlana çevirileri ve çevirmenleri" gibi konuların  mercek altına alınması, hem kültürel sermaye açısından çevirilerin önemine işaret eder, hem de ulusal kültür mirasını kendi kozasından çıkararak evrensel kültür mozaiğine yeni renk ve bakış açıları kazandırır. Örneğin, Mevlana çevirileri yapan çevirmenlerden S. James Redhouse, R.A.Nicholson, Abdülbaki Gölpınarlı, Coleman Barks gibi çevirmenlerin kültürel kimlik ve sermayelerinin Mevlana'nın evrensel kültüre mal olmasında ne denli  etkiliyse,   sembolik güce sahip bir düşünürün yapıtlarının çeviri kararları ve  çevirmen üzerindeki etkisi de o denli etkindir. Daha da açılacak olursa, çevirmenlerin saygınlık kazanmasında ve çevirilerin sosyal bir olgu olarak karşımıza çıkmasında sadece yazarın saygınlığının değil, devletin kültür politikasının yanısıra, özel sektörde yayınevlerinin ticari ve kültürel politikalarının da etkisi vardır. Bir başka deyişle, Bourdieu'nün "eyleyen" adını verdiği bu etkenler çevirilerin sosyolojik bir olgu olarak uluslararası arenadaki rolüne ve Türkiye'nin küreselleşme çağında çeviriler aracılığıyla kültürel mirasa sahip çıkma ve onu evrensele kültür mal etme konusundaki tutumuna işaret eder( Wolf 2002: 31-33).

     

    Başta devlet politikaları olmak üzere özel sektörde yayınevi ve basın politikaları dışarıdan denetim mekanizmaları olarak kültürel sermayeyi uluslararası platforma açmakla yükümlüdür. UNESCO'nun 2007 yılında " Doğumunun 800. Yılında Mevlana'yı Anma yılı" olarak kabul etmesi Türkiye'nin 1995 yılında Birleşmiş Milletlere sunduğu teklifi kabul edip bu yılı  dönemin kültür bakanı Fikri Sağlar'ın önerisiyle "Hoşgörü yılı" olarak ilan etmesine dayanır.  Kuşkusuz bu bir süreç olup, bu süreci ilk başlatan da 1971 Kültür Bakanlığı döneminde UNESCO'da yönetim kurulu üyeliği de yapmış olan  Talat Halman'dır. Bakanlığı döneminde İngiliz Guardian gazetesinde çıkan Mevlana'yla ilgili tanıtım yazısı Türkiye'nin Mevlana'ya kültürel bir değer olarak sahip çıktığını gösterir. Kültür Bakanının ayrıca Mevlana'dan İngilizce'ye çevirilerinin bulunması onun bu konuya daha sahip çıkmasını sağlamıştır. Bir başka deyişle, Halman'ın bulunduğu konum (alandaki konumu) ve bireysel yatkınlıkları doğrultusunda edindiği birikim (habitus) onun Mevlana'yı ulusal kültür politikası içerisine almasına neden olmuştur.  Kuşkusuz aradan on iki yıl geçtikten sonra 2007'de Türkiye'nin Afganistan ve Mısır'la birlikte  "Mevlana yılı" önerisiyle gündeme gelmesi ve bu teklifin  kabul görmesi sistemler arasındaki duyarlılıktan kaynaklanır. Bu hem Orta Doğu'da içinde yaşanılan sıcak savaş dönemlerinin, hem de Doğu-Batı kutuplaşmasının geriye dönük bir sorgulaması olarak düşünülebileceği gibi,  ileriye dönük etkinliklerin de bir habercisidir. Örneğin, 1992 yılında Kültür bakanlığı önce Abdülbaki Gölpınarlı'nın günümüz Türkçe'sine kazandırdığı Mevlana'nın Divan-ı Kebir adlı yapıtının iki cildini Bakanlık yayınları arasında çıkartması, UNESCO'nun 1995 yılını "Hoşgörü  Yılı" olarak ilan etmesine sebep olurken, 1995 yılında Kültür Bakanlığının Amerika'daki Echo gibi saygın bir yayıneviyle anlaşması Divan'ın Abdülbaki Gölpınarlı (ö. 1982) tarafından yapılan Türkçe çevirilerinden yola çıkarak İngilizce çevirilerinin yayınlanmasına neden olmuştur. Bu çevirilerin sosyolojik bir olgu olarak uluslararası arenadaki rolüne işaret ettiği gibi, Türkiye'nin de küreselleşme çağında uluslararası iletişime verdiği önemi gösterir. Mevlana'ya Türkiye'nin yanı sıra Mısır ve Afganistan'ın da sahip çıktığı düşünülecek olursa, bu konunun İran başta olmak üzere sözkonusu uluslar arasında bir tartışma ve rekabet ortamı yarattığı da tartışılmaz. Bu, kültürel alanda rekabetin sadece yazar, akademisyen bilim adamı ve düşünürlerden oluşan iç denetim mekanizmalarındaki ilişkilerde yaşanmadığını gösterir. İç denetim mekanizmalarının dış denetim mekanizmalarıyla rekabete girmesi ve ortak bir amaçta uzlaşması durumunda,  siyasi erk sahiplerinden oluşan dış denetim mekanizmalarının bir süre sonra kendilerini Uluslar arası arenada bulacağı anlamına gelir. Bir başka deyişle, ulusal kültürde her iki işleyişin uzun süre uzlaşma içerisinde olması bir süre sonra ulusal kültürü durgunluğa iteceğinden, dış denetim mekanizmaları kendisiyle aynı konumu paylaşan başka dış mekanizmalarla rekabete girip, ulusal kültüre devingenlik katma çabası içerisine girer. İşte Mevlana'nın her üç ülke tarafından gündeme gelmesi böyle bir sürecin sonucudur. Bir başka deyişle,  uluslararası rekabet Mevlana'nın yurt dışına açılmasına neden olmuştur.   Talat Halman'ın Kültür Bakanlığı döneminde başlatılan bu yarışın üç kültürü belli bir amaçta biraraya getirmeyi başardığı söylenebilir. Burada kuşkusuz bakanlığın kadrosunda olmanın sağladığı ilişkiler, sadece uluslararası iletişim olanağı sağlamakla kalmaz, bu ilişkiler sonunda J. Bourdieu'nün deyişiyle,  ulusal kültür mirasına sembolik bir güç de kazandırır (Wolf 2002:31-34)

     

    Çeviriler toplumun aydınlamasında ve dışarıya açılmasında kuşkusuz etkin bir rol oynar.  Mevlana yılı çeviribilim açısından incelenecek olursa akla şu sorular gelir: Mevlana Cellaleddin Rumi'nin yapıtları ikinci dilden çevirileri aracılığıyla tanınmasına karşın, niçin günümüz okuru onun yapıtlarını Türk kültürü'nün başyapıtları arasında görür? Bir başka deyişle Arap ve Fars Kültürünün etkisinin baskın olduğu bir dönemde ortaya çıkan Mevlana'nın Türk kültürü üzerindeki etkisi nereden kaynaklanır? Onun uluslararası arenada kabul görmesinde başta Türkçe olmak üzere 150 ülkede yaklaşık 61 dile yapılan çevirilerinin payı nedir?  100 yıldan beri Mevlana çevirileri olmasına karşın 1960'lı yıllarda bu çevirilerin gündeme gelmesinin nedeni nedir? Buna bağlı olarak Mevlana'nın uluslararası tanınmasında kültür politikalarının dolayısıyla sema gösterileri ve dernek etkinlikleri ve kitap fuarlarının, akademisyen ve çevirmen ve yayınevlerinin etkisi var mıdır? Son olarak, ikinci dilden de olsa çevirilere sahip çıkılmasının kültür politikaları açısından önemi nedir? Bütün bu sorular çevirilerin toplumsal işleviyle de yakından ilgilidir. Bütün bu sorular gerçekte çevirinin sosyal bir olgu olduğunun da kanıtıdır. Bu soruların yanıtları birbiri içerisinde saklı olup, sorulardan ilkine yanıt Mevlana Celladdin Rumi'nin kültürel sermayesine ve Osmanlı İmparator'luğunun o dönemdeki kültürel politikasıyla yakından ilgilidir.

     

    Osmanlı Kültürel Politikası ve Mevlana ilişkisi

    Osmanlı İmparatorluğunun 13 yüzyıldan 20 yüzyılın başına kadar varlığını sürdürebilmesi onun hem askeri gücüne hem de çok kültürlü toplum yapısına karşın uzlaşmacı tutumuna bağlıdır. Bu imparatorluğun bir yandan başka kültürel kimliklerin zenginliğinden kendini mahrum etmemesine neden olurken, öte yandan da askeri gücünü kaybetmesiyle birlikte kültürel birliği sağlayamamasına neden olmuştur. Bir başka deyişle, İmparatorluğu bir arada tutan kültürel temel öğenin din olduğu düşünülecek olursa, Osmanlı'nın Arap ve Fars kültürüyle bağı dayadsınamaz. Even-Zohar'ın yazınsal çoğul dizge'de çevirilerin işleviyle ilgili öne sürdüğü Çoğul dizge kuramı çerçevesinde Osmanlı İmparatorluğunun kültürel açıdan merkezi güç olarak zayıf kaldığı; bununla birlikte, İmparatorluğun bu eksikliğini tamamlamak üzere dışardan kendine yakın gördüğü kaynaklardan düşünce ve yazınsal eksikliği giderme çabasına girdiği görülür. Toplumun devingen bir çoğul dizgeden oluştuğu ve yazınsal ve kültürel dizgenin de sistemin bütünü içerisinde devingen bir işlevi olduğu göz önüne alınacak olursa, dışarıdan veya çevreden gelen etkilerin merkezi tehdit ederek birincil derecede bir güce sahip olduğu öne sürülebilir. Yeni kurulan bir imparatorluğun kendi kültürel politikasını zaman içerisinde oluşturmak üzere dışarıdan gelen etkilere açık olması doğal karşılansa da, bir türlü kendi kültürel kimliğini bulmaması bir süre sonra zayıf düşmesine neden olmuştur (Even- Zohar 1978: 287-310) .

     

    Ne var ki Mevlana'nın 1207 ve 1273 yılları arasında yaşadığı ve bu dönemin Osmanlının kuruluş aşamasına denk geldiği düşünülecek olursa, İmparatorluğun siyasal ve kültürel ortamında Mevlana'nın düşüncelerinin başta Anadolu olmak üzere Bağdat okulunun devamı Toledo okuluna kadar uzandığı söylenebilir. Gerçi Tasavvuf hem İran hem de Arap kültüründe var olduğu düşünülecek olursa sofizmin Arap kültürü aracılığıyla İspanya'ya kadar yayıldığı öne sürülebilir. Buradan, Mevlanayı Konya'da ziyaret eden İspanya Murcia doğumlu Muhyiddin Ibn'Arabi'nin de böyle bir geleneğin devamı olduğu kolayca anlaşılır. Kısaca değinilen bu bilgiler, Mevlana Cellâdın Rumi'nin Osmanlı kültüründe benimsenmesine yol açan onun kültürel sermayesiyle ilgili ipuçları verdiği gibi, Doğu dünyasında yazınsal çoğul dizgenin nasıl şekillendiği ve yeni kurulan bir imparatorluğun günümüz deyişiyle beyin göçüyle kültürel alt yapısını nasıl kuvvetlendirerek yerleşik bir İmparatorluğun temellerini attığını gösterir. Buna bağlı olarak,  onun öncellikle Türkçe yazılmasa da felsefi kimliğinin yeşermesine ve görüşlerinin yayılmasına zemin hazırlayan Anadolu'daki siyasal yapı ve kültürel anlayışa değinilmesi, hem ona niçin Afganistan ve İran'da olduğu kadar Türkiye'de benimsenip sahip çıkıldığını, hem de günümüze değgin saygınlığını koruyup Batı ve doğu dünyasında niçin kabul gördüğünü açıklar.

     

    Mevlana'nın Özgeçmişinin düşünür kimliğiyle ilişkisi

    Çeviriler, yazarın kültürel kimliği ve sermayesiyle kuşkusuz yakından ilgilidir. Çevirinin kabul görmesinde yazarın arka plan eğitimi, aile geçmişi, ekonomik durumu, toplumdaki konumu onun kültürel sermayesini ilgili olduğu kadar, onun toplumda saygın saygın bir yazar olarak sembolik güç kazanmasıyla da ilgilidir (Iqbal 1974: 5-9).    Rumi bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Belh şehrinde dünyaya gelip, dönemin ünlü bilginlerinden Sultan ül Ülema olarak tanınan Bahaddin Veled'in oğludur. Doğu'dan İslam ve Hristiyan dünyasını tehdit eden Moğol istilası ve B atıdan H açlı seferleri nedeniyle göçe zorlandıkları bilinmektedir. Göç sırasında önce dönemin ünlü sofi ve şairlerinden Feridddin Attar'la tanıştıkları Nişabur'a, ardından Bağdat ve Mekke'de hac görevini yerine getirdikten sonra Şam'dan  Karaman'a yerleştikleri bilinmektedir(Yazıcı 2004: 49-52). Ailenin Karaman'a yerleşmesi kesinlikle rastlantı değildir.  Selçukluların XI. Yüzyılda Hitit Yunan ve Roma kültürleriyle yoğrulmuş Anadolu'ya girmeleriyle birlikte, bu topraklar İslam Kültür ve felsefesiyle tanışma olanağı bulmuştur. Selçukluların Moğolların aksine yakıp yıkmak yerine, var olan kültür yumağını koruyup, onun sınırlarını İslam kültür ve felsefesiyle zenginleştirdikleri ortada bir gerçektir. Kuşkusuz onların bu hoşgörülü yapıcı tutumlarının altında İslam dünyasının özellikle de Aristoteles başta gelmek üzere Antik çağ felsefe ve tıbbı ile ilgili bilgilerle tanışık olmalarının da büyük payı vardır. Selçuklular'ın XII. Yüzyılda  Nizamiye adı verilen medreseleri kurarak yerleşik bir toplum olmanın temellerini atmaları da bu bilgi birikiminin bir kanıtı olarak gösterilebilir.Üstelik, dönemin önde gelen bilgin, düşünür ve yazarlarını Nizamiye Medreselerine  ders vermek üzere davet etmeleri  ve her türlü görüş ve düşüncenin tartışılabileceği bir ortam hazırlamaları onların  kültüre verdiği önemin kanıtıdır.  İşte Mevlana'nın babası Bahaddin Veled'in Karaman'a göçü de böyle bir davetin sonucudur. Bu aynı zamanda Selçuklulara en parlak dönemini yaşatan Anadolu Selçuklu sultanı Alaettin Keykubat'ın askeri, ticari ve siyasal alanda olduğu kadar, yerleşik kültür olma yolunda aldığı kararların da ne denli yerinde ve sağlam olduğunu gösterir. Mevlana işte bu şekilde höşgörü ve tartışma ortamının bulunduğu bir kültüre gelmiştir.

     

    Dil Kültür İlişkisi

    Her ne kadar dilin bir kültürü belirleyici  en temel unsur olduğu öne sürülse de söz konusu dönemde İmparatorluğun resmi yazışma dili Farsça' dır. Konu Mevlana açısından incelenecek olursa, onun da yapıtlarında Farsçayı kullandığı görülür.  Bununla birlikte,  "Farsça söylüyorsam da aslım Türk'tür" sözleri Mevlana'nın niçin Türkçe yazmadığı ya da yapıtlarında serpiştirilmiş Türkçe ve Grekçe sözlere karşın niçin Farsçayı yeğlediği sorularını akla getirir. Genellikle dönemin saygın yazınsal alandaki dilinin Farsça, bilim dilinin de Arapça olduğu düşünülecek olursa onun Farsça yazma konusundaki kararı haklı karşılanabilir (Köroğlu 200:359). Bununla birlikte Mevlana'nın çağdaşı Yunus Emre'nin Farsça yazmaması dikkat çekicidir. Abdülbaki Gölpınarlı Mevlana'nın Türkçe yazmamasını, onun konuştuğu Belh Türkçesinin Anadolu Türkçesinden farklılığına dayandırmıştır (Gölpınarlı 1935:130-135). Özetle, Mevlana'nın ana dilinin Anadolu'da konuşulan dilden farklı olması, üstelik eğitimini Farsça olarak alması, onun dil seçimi konusundaki kararını haklı kılar. Bir başka deyişle, zekanın bir çok düzlemden meydana geldiği düşünülecek olursa Mevlana'nın arka planda çocukluktan başlayarak beslendiği bilim dilinin Arapça, yazı dilinin Farsça  olması onu yazılı dilde doğal olarak Farsça kullanmaya zorlamıştır. Bununla birlikte ana dilinin Türkçe olması ister istemez  Farsça'yı daha sade  kullanmasına neden olmuştur. Farsça'nın yazılı dildeki ağdalı kullanılışı yerine, konuşma dilini kullanarak  dizelerini dile dökmesi onun ana dili Türkçe'nin sade ve doğrudan ifade şeklini seçtiğini gösterir. Üstelik günümüze dek her kesim kültürün ilgisini çeken yarı düşünsel niteliği yanısıra müzik ve dervişlerin dansından oluşan sema aracılığıyla kişileri biraraya getiren, bundan böyle  sosyal, bedensel ve ritmik öğeleri birleştirebilen bir düşünürün zekasının tek yönlü değil, Howard Gardner'ın çoklu zeka tanımına denk düştüğü söylenebilir.

     

    Batıda İlk Çeviriler

    Batı dünyasında Mesnevi çevirilerini ilk tetikleyen 1491 yılında kurulan Galata (Kalenderhâne) Mevlevîhanesi ve buradaki sema gösterileri olmuştur. İstanbul'a İsveç, Danimarka gibi ülkelerden gelen seyyah,elçi, yazar ve  gravür sanatçılar'ının bu gösterilerle ilgili mektub ve yolculuk anı kitablarında serpiştirdikleri izlenimleriyle ilgili bilgi ve görüşler Mevlana'nın yapıtlarına ilgiyi çekmiştir. Örneğin Nuri Şimşekler'in Batı Dünyasında Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr Üzerine Yapılan İlk Çalışmalar " adlı makalesindeki sözler bu bilgileri doğrular niteliktedir (2006):

     

    Danimarkalı tanınmış hikâye yazarı Hans Christian Andersen de (ölm. 1875) İstanbul'da seyrettiği Rufâî âyinini 'vahşi ve korkunç' olarak vasıflandırırken, daha sonraki günlerde seyrettiği (1840-41 yılları arası) Mevlevî âyin-i şerîfini 'zarif, kibar ve baleye benzer' gibi sözlerle Ein Digters Bazar (1842) adlı eserine yansıtmıştır. " (Şimşekler 2006)

     

    Bu konuda gerçek anlamda çeviriler 19.yüzyılda başlamıştır. Genelde başlangıçta tarihçilerin, din adamları ve din bilginlerinin ilgisini çeken yapıt öncellikle bilgilendirme amacıyla kullanılmış ve bu bağlamda Mesnevi'deki beyitlerin bir kısmının çevirisine de yer verilmiştir. Örneğin din adamlarından Alman Protestan papazı G. F. Tholuck tasavvufla ilgili yapıtında Mesnevi'den kimi beyitleri Latince'ye çevirmiştir (1821). Öte yandan Mesnevi'nin ilk çevirisi Fransa'nın Türkiye Büyükelçisi J. D. Wallenbourg tarafından Fransızcaya 1799'da yapılmış ancak Beyoğlu'nda çıkan yangın nedeniyle yayınlanamamıştır. Bunun dışında Mesnevi'nin gerçek anlamda Batı dillerine ve Türkçeye önde gelen çevirileri ve bu yapıtla ilgili yer yer çevirilerin yer aldığı yorum,  eleştirilerin çoğu akademik çalışma niteliğindedir.

     

    Aşağıda Mevlana'nın başyapıtlarının matriksi ve içeriğiyle ilgili temel bilgiler çevirmenlerin çeviri sürecinin öncesinden başlayarak kararlarını ne şekilde verdiklerini ve ne gibi sapmalara (kaymalara) başvurduklarını bir ölçüde karşılaştırma olanağı sağlar. Kaynak metinden dil, zaman ve yerle ilgili uzaklıklardan kaynaklanan sapmalar doğal karşılanmakla birlikte, kaynak metin bilgisi, bu sapmalara aslına zarara vermeden yerinde başvurulup, vurulmadığı veya kaynağın farklı kültürlerde ne şekilde algılandığını anlamak açısından önem taşır.  Mevlana'nın en önemli iki yapıtı Mesnevi ve Divan-ı kebir'dir. Sözkonusu yapıtlarla ilgili çevirmenin öncül kararlarını etkileyen Mevlana'nın temel yapıtları, çeviri amaçlı olarak şu şekilde sıralanabilir:

     

    Mevlana Yapıtları

    Divan-ı Kebir ( Külliyat-ı Şems) ve en önde gelen çevirileri

    Gazel ve rubai şeklinde coşku anında Mevlana'nın duygularını dile getiren lirik şiirlerdir. Bu yapıtın bir adının da Külliyat-ı Şems olması Mevlana'nın karşılıklı fikir alışverişinde bulunduğu Tebrizli derviş Şems ile etkileşiminden kaynaklanmaktadır. Bu, Mevlana'nın diyalektik düşünceye verdiği önemi gösterir.  Bu şiirlerdeki beyit sayısı 40380 olup etrafındakiler tarafından kayıt edilmiştir. Aralarında çok az sayıda Türkçe, Rumca ve Arapça şiirler olmasına karşın Divan'daki dil araya yer yer Türkçe ifade deyişler serpiştirilmekle birlikte temelde Farsça gündelik konuşma dilidir.  Yapıtın aslı Konya müzesinde bulunmaktadır.

     

    Çevirileri

    Divan çevirilerinin çoğu seçki şeklinde hazırlanmıştır. Ne var ki en sağlam çevirinin 7 cilt Abdülbaki Gölpınarlı'ya ait olduğu söylenebilir. Bunun temel nedeni ise akademisyen kimliğinden yola çıkarak çeviriyi ana kaynaklardan yapması ve Arapça ve Farsça kadar ana diline hâkimiyetidir. Akademik bilgisiyle ana dilindeki ustalığı söz konusu çevirinin Kültür Bakanlığı tarafından İngilizce yayınlanan çeviriye kaynaklık etmesini sağlamıştır. Mevlana'nın yapıtının özellikle Batı dillerine çevirilerinde Divan edebiyatına özgü özelliklerin ön plana geçtiği görülür. Bu açıdan Mevlana çevirilerinin Batı dillerine çevrilmesinde Gölpınarlı gibi metnin özüne sadık Türkçe çeviriden yola çıkılması Mevlana'nın tinini günümüz okuruna yansıtması açısından daha sağlıklıdır.

     

    Ayrıca Divan-Kebir'in yazının başında da belirtildiği gibi 1957 ve 1960 yılları arasında Gölpınarlı tarafından 4 cilt olarak yapılan çevirileri, Türkçeden İngilizceye kaynaklık etmektedir. Nevit Oğuz Ergin tarafından yapılan bu İngilizce çeviri, Gölpınarlı'nın Mevlana'yı öne çıkaran açık ve gösterişten uzak diliyle başka diller de çevirileri de başlatacak güçtedir.  Öte yandan,  Mevlana'nın her iki yapıtında da "mesnevi" veznini özellikle seçme nedeni bu veznin bir düşünceyi aktarmadaki kolaylığı ve akıcılığından kaynaklanmıştır.

     

    Öte yandan başka dillerdeki çevirilere kaynaklık eden R.A. Nicholson'un çevirisi de büyük önem taşır. Önsözünü yine Cambridge Üniversitesi doğu bilimcilerinden A.J. Arbery'nin yazdığı Mevlana'nın Divan-ı Kebir'den seçme lirik şiirlerin yer aldığı adlı Selected Poems from the Divanı Shamsi Tabriz başlıklı çeviri başta Batı dilleri olmak üzere Doğu dillerindeki bir çok çeviriye de ikinci dilden çeviri yapma olanağı sağlamıştır. Saygın bir üniversite yayını olması, onun gözde çeviriler arasına girmesine neden olmuştur. Ne var ki bu çeviride Abdülbaki Gölpınarlı'nın yakaladığı çoşku, içtenlik ve sadeliği R.A. Nicholson'un yakaladığı söylenemez.

     

    Mesnevi ve Çevirileri

    Yapıtın matriksiyle ilgili bilgiler

    Mesnevi 25618 beyitten ve 64000 dizeden oluşmuş. Konyalı Muhammed b. Abdullah tarafından tamamlanmış 1278 tarihli yazma nüsha Konya Müzesinde bulunmaktadır. Altı ciltten oluşan yapıt, Mevlana'nın yapılarında kullanılan ve ondan esinlenerek ortaya çıkan "mesnevi" nazım şeklinde yazılmış olup, her beyit kendi arasında kafiyelidir. Bu nazım şekli Mesnevi'den sonra din ve tasavvufla ilgili yapıtların yanısıra destan, öğretici yapıtlar ve aşk öyküleri için kullanılmıştır.  Tıpkıbasımı ise, 1993'de Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır. Düşünsel yanı ağır basmakla birlikte, koşuk olarak yazılması söz konusu dönemde koşuğun çoğu okuryazar olmayan dinleyici kitlesinin kulağına seslenmesi ve tekrara olanak sağlaması açısından yerinde bir karardır.

     

    Eserin içeriğiyle ilgili bilgiler:

    Eser  birbirinden farklı öykü ve bu öykülerin çağrışımlarından oluşmuştur.    Mesnevi vezniyle yazılan öyküler olay örgüsü açısından bir bütünlük sağlamamakla birlikte,  şiirselliğin yanısıra farklı bir dünya görüsünü yansıtan felsefi öğretisiyle dikkat çeker.  Mevlana'nın dünya görüşü, felsefi yaklaşımı, öğüt ve yorumları öyküler içinde ayet ve hadislerden alıntılar yapılarak desteklenmiştir. Bu yapıtta ilginç bir nokta da yapıtın Rumi'nin elinden değil halefi Çelebi Hüsammetin tarafından kaleme alınmasıdır. Buna neden yukarıda değinildiği üzere Mevlana'nın çoklu zekasına dayalı olarak duygu ve düşüncelerini doğaçlama şiire dökme yeteneği gösterilebilir. Yapıtın anında başkası tarafından yazılması ise, hem eserin dilini ağdalı olmaktan kurtarmış, hem de yazınsal bir metinde   gündelik dil kullanımına olanak sağlamıştır (Eflaki 2006:553-583).

     

    Mesnevi Türkçe Çevirileri

    Mesnevinin Türkçe'ye düzyazı şeklindeki ilk çevirisini İsmail Ankaravi tarafından 17.yüzyılda yapılmış ve bu çeviri mevlevihanelerde ders malzemesi olarak kullanılmıştır. Önce Bulak yayınevinde ardından İstanbul'da basılmıştır. Günümüzde dini ve  düşünsel yayınlara yer veren İnsan yayınevi tarafından yeniden basılmıştır. İlk nazım şeklinde çevirisi ise yine ilk önce Bulak' yayınevi tarafından yayınlanmış, günümüzde ise dini yayınlara yer veren Timaş yayınevi tarafından yayınlanmıştır.

     

    • Tâhirü'l-Mevlevî (Tahir Olgun, ö.1951), Mesnevî' nin Tercümesi ve Şerhi , Mesnevî' nin ilk IV cildini kapsayan bu eser, 1975 ve 2000  yılları arasında  XIV cilt olarak Şamil yayınevi tarafından 2 kez yayınlanmıştır. Kuleli Askeri okulunda görev yapan bu çevirmen, Arapça Farsçayı çocukluğundan başlayarak  öğrenmiş olan öğrencisi  Şefik Can'ı (d.1910) yetiştirmiştir. Yapıtın geriye kalan iki cildi bu çevirmen tarafından tamamlanmıştır. Sözkonusu çeviride şerhli çeviri (açıklama ve yorumlamalı) yöntemi kullanılmış olup, iki defa  yayınlanmıştır. 2007 yılında ise yine dini ve tasavvuf'la ilgili yayınlara öncelik veren Şamil Yayınevi tarafından 10 cilt halinde yeniden yayınlanmıştır.

     

    Mesnevi'nin Osmanlıcadan Türkçeye Çevirisi 1942-1946 yılları arasında Türkiye'nin önde gelen hem Divan hem de Halk edebiyatını en iyi bilip eleştirebilen doğubilimci Türkologlarından Abdülbaki Gölpınarlı ve Veled İzbudak tarafından 6. cilt olarak çevrilmiştir. Abdülbâki Gölpınarlı Mesnevî'nin Konya Mevlana Müzesi no. 51'de kayıtlı bulunan ve yazımı 1278'de Konyalı Muhammed b. Abdullah tarafından tamamlanan yazma nüshadan yola çıkarak çeviriyi yapmıştır. Bu çeviri önce Kültür bakanlığı yayınlarından çıkmış son 2000 yılında 3. baskısı yapılmıştır. Bunun dışında İnkilap ve Aka yayınevleri tarafından da yayınlanmıştır.

     

    Gölpınarlı,  Mevlana'nın duyguları doğrudan sade bir dille ifade şeklini başarılı bir şekilde Türkçeye yansıttığı öne sürülebilir. Üstelik Mevlana'nın yazınsal bir yapıttan çok düşünsel bir yapıt ortaya koyma amacı gözönüne alındığında onun felsefesindeki hoşgörü, açıklık ve alçakgönüllülüğü Gölpınarlı'nın dile yansıttığı söylenebilir. Bununla birlikte, Mevlana'nın yapıtının özellikle Batı dillerine çevirilerinde Divan edebiyatına özgü özelliklerin ön plana geçirildiği gözlemlenir. Bu açıdan, Mevlana çevirilerinin Batı dillerine çevrilmesinde Gölpınarlı gibi aslına sadık Türkçe ikinci dil çevirilerden yola çıkılması, Mevlana'nın tinini günümüz okuruna yansıtması açısından daha sağlıklı olabileceği tezi de öne sürülebilir. Bu bir yerde son zamanlarda ortaya çıkan İngilizce çevirilerden Mevlana'yı Türkçe'ye çevirme girişimlerinin ne kadar yersiz olduğunu açıklarken, öte yandan da ulusal kültür politikalarının Uluslararası politikalara verdiği önemi ulusal politikalara da vermesi gereğini ortaya çıkarır. Özel sektördeki kimi yayınevlerinin bilinçsizliğinden kaynaklanan bu yaklaşım düşündürücüdür.

     

    İngilizce'ye Çeviriler

    İngilizce'ye ilk çeviri, E.H.Whinfield 1887 yılında Mesnevi'den 2500 beyiti  İngilizce'ye çevirmiştir (Şimşekler 2002 : 47-55).

     

    Çevirmenler arasında kültürel sermayesi en farklı olan Mesnevi'nin I.cildini İngilizce'ye çeviren  James Redhouse'dır. Gerçekte İngilizce-Türkçe ve Türkçe-İngilizce sözlüğü ile tanınan İngiliz gemicisi 1826'da Osmanlı Bahriyesine İngilizce öğretmeni olarak atanmıştır.   1838'de sadrazam tercümanlığına atanan James Redhouse 1850'li yıllarda Tanzimat aydınlarından Ahmed Cevdet Efendi ve Tıbbiye'den Fuad Efendinin Darülfünun'a ders kitabı hazırlamak amacıyla kurulan Encümen-Daniş'e seçilerek bilim dili Osmanlıca yerine Türkçenin kullanılmasını tek savunan kişi olarak tarihe geçmiştir. Onun sözlük girişiminın de böyle bir etkinliğin sonucu olduğu düşünülebilir (Berkez 1999: 309-317). Osmanlıca Türkçe dilbilgisine ek olarak, Anadolu'ya giderek topladığı Arapça harflere göre düzenlenmiş Arapça Farsça ve Türkçe karşılıkların 12 cilt halinde el yazması olarak bulunduğu sözlük 1890'da yayınlanmıştır. Ayrıca Latin harfleriyle okunuşlarının yanı sıra sözcüklerin dilbilgisel açıklaması ve gündelik  deyim ve atasözlerinine de bulunduğu bu sözlük, onun hem Arapça, Farsça, hem de Türkçe'yle ilgili dilsel donanımını gösterdiği gibi,   çeviri edinci konusundaki bilgi birikiminin bir işareti olarak da algılanabilir. Onun arka plan bu bilgisi Mesnevi'nin İngilizce'ye çevirisini yapma girişiminde bulunmasına neden olmuş ve Mesnevinin I.Cildinde yer alan 2500 beyiti çevirmiştir.  Sözlük çalışmasından da anlaşılacağı üzere, Redhouse'un halk diline verdiği önem,  onun çevirisinin Mevlana'nın gündelik koşuk dildeki biçemiyle örtüşebileceği düşüncesini akla getirmekle birlikte, söz konusu çevirinin günümüzde kullanılır olamaması ya da çeviri klasikleri arasına girmemesi düşündürücüdür.

     

    Mesnevi'nin ilk tam çevirisi, 8 cilt olarak Cambridge üniversitesinde Doğubilimci olarak çalışan Reynold A. Nicholson (1868-1945) tarafından 1925 ve 1940 yıllarında yapılmıştır. Yapıtın orijinal Farsça yazması dahil akademisyen kimliğindeki çevirmenin  açıklama, eleştirel notları da çeviriye eklenmiştir. Bu çevirmenin filolojik ve aşırı yorumlayıcı  çeviri yöntemi kullanarak elden geldiğince kaynak metin kutbuna yakın çeviriyi hedeflediğine işaret etmekle birlikte, çevirinin dilinin son derece ağdalı ve zor anlaşılır olması onun   İngiliz epik türüne  özgü (destansı) ağır bir dil kullanımını yeğlediğini, bundan böyle erek kutuptan yana bir tutum sergilediğini  gösterir (Lewis 2000: 531-533).Aşağıdaki mesnevinin II cildinde yer alan  parantez içerisindeki açıklamalar ve dipnot sayısı düşülen eklemeler bulunan örnek de bu yukarıda söylenenleri doğrular niteliktedir

     

    Mesnevi II:

    The (inner) being of mankind has become (like) a jungle; be cautious toward this (inner) existence, if you are from that Breath (which God breathed into Adam)

     

    Bu tür düşünsel ve dini yapıtlarda epik türünün ağdalı dilinin kullanılması yerinde bir karar gibi görünmekle birlikte, Mevlana'nın düşünsel olarak savunduğu ve diline yansıttığı  sadeliği yakalayamadığı    öne sürülebilir.   Ne var ki, özgün kaynağın en güvenilir çevirisi olması, onun Hindistan ve Pakistan'da dahil olmak üzere İngilizce konuşulan bir çok ülkede en çok satan ve birincil kaynak işlevi gören yapıt olmasına neden olmuştur.  Öyle ki, bu çeviri  6 cilt halinde  Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından da 2004 yılında bastırılmıştır. Ne var ki, bu çevirinin  dilinin eskimesi ve anlaşılırlığının azalması nedeniyle, günümüz İngilizcesine uyarlanması günümüz  Harvard Üniversitesinde görevli doğubilimci Abdülkerim Suruş'a verilmiştir. Akademisyen kimliğe sahip Suruş'a bu görevin verilmesi raslantı olmayıp T.C. Kültür Bakanlığı 1993'te yayımladığı tıpkı basımı esas  alan ilki 1994  Tevfik Suphani olmak üzere iki neşirden birini 1994 Tahran'da 1996'da  yayınlayan kişi olmasından kaynaklanmıştır.  Bu, doğu kültürüyle  ilgili olarak çeviri bilincinin de  arttığına da  işaret eder.

     

    Buna karşın Nicholson'un çevirisinde de  Konya'da bulunan yazma nüshadan yararlanılmasına karşın, çeviri yapıtın filolojik belge niteliği taşıması, eklemelerde ve uzun  açıklamalarda bulunulması çevirinin her kesime seslenme gücünü azaltmıştır. Ancak bu durum sözkonusu çevirinin başka dillerdeki çevirilere kaynaklık etmesini engellememiştir. Öte yandan tıpkı basımdan çeviri yapma yerine,a  RA Nicholson'un Mesnevi çevirisinin önce Ayten Lermioğlu tarafından 1973 de 1001 temel Eserden yayınlanması, ardından yine R.A. Nicholson'un metininden  Türkçe'ye "Mesneviden Seçmeler" başlığıyla çevirmeni belli olmayan çevirinin    tasavvufla ilgili yayınları çıkartan kırkambar yayınevi tarafından yayınlanması  düşündürücüdür. Bunun yanısra, 2003 yılında  Nicholson'un çevirilerinin Zia ul Quran Publications gibi İslami yayınları çıkaran yayınevleri tarafından yine  sahiplenildiğini görülmektedir. İlk Baskıları Cambridge University Press adlı akademik ve bilimsel yayınları çıkartan bir yayınevinden çıkmışken, son baskıların dini yayınevleri tarafından çıkarılması Mevlana'nın düşünür kimliğinden çok tasavvuf  kimliğinin ön plana çıktığını gösterir.

     

    Mevlana'nın günümüzde İngilizce'ye çevirisini yapan önemli çevirmenlerinden biri de Coleman Barks'tır. Amerikalı bu çevirmen'in en büyük özelliği Farsça bilmemesine karşın var olan çevirilerden yola çıkarak serbest vezinle çeviri yapmasıdır. Mevlana'nın yapıtlarını genellikle seçki veya antoloji şeklinde derleyerek yayınlayan Barks, en çok satan 20 yapıtın arasına girip 250000 kitap satışıyla ancak 10000 satan Pulitzar yazarlarının önüne geçmiştir (Marks1997). 1977'den başlayarak tasavufla ilgilenen Barks'ın başarısı eğitimini  yazın alanıyla ilgili olması kadar meslek deneyiminin yaratıcı yazarlık ve şiir sanatı öğretimiyle ilgili olmasından da kaynaklanır. Bu çevirmenin bir yandan yabancılaştırıcı çeviri yöntemini kullanırken, öte yandan da Mevlana'nın popüler kültür tarafından benimsenmesine yol açmıştır. Basında Coleman'ın çevirilerine Modanna'nın şarkılarında yer verdiğinin belirtilmesi ya da Sevgililer gününde Mevlana'nın aşk ve kadınla ilgili dizelerine yer veren söz konusu çevirilerin kapışılması böyle bir sürecin sonucu olarak değerlendirilebilir. Ne var ki, hedef kitlenin çoğunlukla mistisizm veya tasavvufla ilgilenenler olması onun çevirilerinin Treshold adlı dini yayınlar çıkaran bir yayınevinden çıkmasına neden olmuştur.

     

    Sonuç

    Mevlana ve çevirilerine sosyolojik açıdan kısaca değinilen bu yazıda kültürlerarası iletişimde çevirilerin sosyal bir olgu olarak kendine özgü bir alan oluşturup kendi içerisinde nasıl yapısallaştığı J. Bourdieu'nün alan, kültürel sermaye ve habitus kavramlarından yola çıkılarak anlatılmaya çalışılmıştır. Bu amaçla kültürel sermayeyi oluşturan eyleyenlerden başta dışardan denetimi elinde bulunduran kültür bakanlarının Mevlana ile ilgili girişimlerinden yola çıkarak kültür sermayenin aktarılmasında etkin rol oynayan yazar çevirmen ve yayınevi ilişkileri üzerinde durulmuştur. Bir başka deyişle, Mevlana'nın  kimliği ve yapıtlarının kültürel sermaye olarak değerlendirilmesinde çevirilerin,, çevirmen düzeltmen ve yayınevlerinden oluşsan çeviriyi eyleyenlerin ilişkileri  üzerinde durularak çeviri ve kültür politikaları arasında köprü kurulmaya çalışılmıştır.

     

    Günümüz iletişim çağında ulusların kendi kültürel sermayeleriyle yetinmedikleri gibi,  uluslar arası platforma çıkmanın bir özlem olmaktan çıkıp, artık varolma koşulu haline geldiği anlaşılmaktadır. Mevlana, bir yandan Namık kemal, Orhan Veli, Nazım Hikmet gibi çağdaş Türk şairlerine esin kaynağı olup,  ulusal kültürü beslerken, öte yandan da  13. yüzyılda"İster kâfir, ister mecûsî, ister puta tapan ol, gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel" şeklindeki  sözleriyle de sürekliliğin temel koşulunun Uluslar arası iletişim olduğuna dikkat çekmiştir. 1971'lerden başlayıp günümüze değin süren Mevlana ile ilgili dışa açık ulusal kültür politikaları Mevlana'nın çevirilerine sahip çıkarak hem Türkçe'nin duyguları sade, ağdasız ve doğrudan anlatım özelliğini Abdülbaki Gölpınarlı gibi başarılı çevirmenler aracılığıyla dışarıya tanıtma olanağı bulmuş, hem de tam Doğu -Batı ilişkilerinin bozulup, başta Irak savaşı olmak üzere Ortadoğu'da gerginliğin zirveye tırmandığı bir dönemde uluslararası ilişkilerde hoşgörülü yaklaşım ve iletişimin önemini gündeme getirmeye başarmıştır. Bu misyonun yerine getirilmesinde  kuşkusuz yukarıda da değinildiği gibi yerel yönetim, üniversitelerdeki akademisyenlerin  yanı sıra,  örneğin Remzi, Can ve Kabalcı gibi Mevlana'ya sahip çıkarak onunla ilgili yapıt ve çevirileri yayınlayan önde gelen yayınevlerinin  de katkısı olmuştur.

     

    Kaynaklar

     

    * Bourdieu, Pierre (1994) Language and Symbolic Power, Oxford: Blackwell Publishers.

    * Eflaki, Ahmed (2006)  Ariflerin Menkibeleri, çev. Prof. Dr. Tahsin Yazıcı, İstanbul:Kabalcı Yayınevi

    * Gölpınarlı,  Abdülbaki (1945) Divan Edebiyatı  İstanbul: Marmara Kitabevi

    * Iqbal, Afzal (1974) Life and Work of Rumi Lahore Zarreen Art Pres 3.Baskı

    * Köroğlu, Hüseyin 2000 Türk Dili ve Edebiyatı Konya: Sebat Ofset

    * Lewis D, Franklin (2000),  Rumi's Past and Present, East and West: The Life, Teaching and Poetry of Jalal al-Din Rumi, 531-533. http://www.dar-al-masnavi.org/about-nicholson.html.

    * Marks, Alexander  (1997),"Persian Poet Top Seller in America" ,  The Christian Science Monitor, 25 Kasım 1997. 2. http://www.colemanbarks.com/press/

    * Mevlana Jalaluddin Rumi (2004) "Translations of Rumi" çevirimiçi  http:// www.rumi.org.uk/translations.htm erişim 2 Mart 2007

    * Berkez, Niyazi (1999) "Dil Çağdaşlaşması ve Siyasi Anlamları". İçinde: der. Öner Yağcı.  Cumhuriyet Dönemi Edebiyat Seçkileri 302-317 Kültür Bakanlığı Yayınları

    * Even- Zohar (1978)  "Polysystem Theory, Poetics Today 1. Durham: Duke University Pres, 287-310.

    * Lefevere, André (1992) Translation , Rewriting, Manipulation  of Literary Fame, London &NewYork: Routledge.

    * Özkartal, Miraç Zeynep (2007) "Tüm Gezegenin Sahibi" Milliyet Kitap 11 Nisan 2007, 4-7.

    Çalışmalar.http://www.kto.org.tr/tr/dergi/

    * Şimşekler, Nuri (2002) Konya'dan Dünya'ya Mevlâna ve Mevlevîlik , Karatay Belediyesi Yayınları, 2002, Editör: Yrd. Doç.Dr. Nuri Şimşekler, s. 47-70

    * Yazıcı, Tahsin (2004) Makaleler İstanbul: Multilingual.

    * Wolf, Michaela (2002) "Translation Activity between Culture, Society and the Individual: Towards a Sociology of Translation" CTIS Occasional Papers 2 .31-43.

    

    Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi