Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Yazarlar Cemiyeti Editörden MEVLÂNÂ'YI ÖZGÜRLEŞTİRMEK
  • MEVLÂNÂ'YI ÖZGÜRLEŞTİRMEK

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    MEVLÂNÂ'YI ÖZGÜRLEŞTİRMEK

    Saygı değer divan, aziz katılımcılar;

    Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi tarafından düzenlenen uluslar arası nitelikli, ve Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'yi merkez alan bir toplantıda bulunuyoruz. Bizi bir araya getiren şey, sevgili Mevlânâmızın yedi asır önce ortaya koyduğu mesajı ve bu mesajdaki evrenselliğe dâir ön kabûlümüzdür. Burada uluslar arası bir sempozyum konusu olmasından dolayı bir evrensellik yakıştırması elbetteki söz konusu değildir. Mevlânâ asırlardır cihan halkına fikir ve mânâ rızkı dağıtan bir büyüğümüzdür. Ancak buradaki evrensellik kavrayışımıza eleştirel bir bakış atfetmek ihtiyacımızı küçümsememeliyiz. Mevlânâ'nın evrenselliği dediğimiz vakit, bu ifade günümüzde, şimdimizde, bil-fiil var olan bir anlayışa mı gönderme yapıyor, yoksa bir zamanlar evrenselliği yakalamış, ama artık geçerliliğini yitirmiş tarihsel bir düşünüş ve anlayış tarzından mı söz ediyoruz?

    Mevlânâ düşüncesi hakkında sırf tarihselliğe prim vermek istemez ve onun ortaya koyduğu büyük düşünce sistemiyle bugün de, şimdi de evrensel olduğu görüşünü öne koyarsak burada bize bu sempozyuma dışarıdan katılan meslektaşlarımız haklı olarak sorarlar. Derler ki, evrenselliğin tabanında yerli ve millî bir zeminin bulunması kaçınılmazdır. Hele Mevlânâ gibi bir zatın düşünce köklerinin millî kültürden ne kadar derin bir biçimde beslendiği âşikârdır. O, Türk-İslâm tasavvuf geleneğinin hem bütün öncekilerine, seleflerine bağlılığı bakımından, hem de kendisinden sonraki halefleri üzerinde yarattığı büyük tesiriyle bu geleneğe sımsıkı bağlı bir halkadır. Dolayısıyla her evrensel değer gibi Mevlânâ düşüncesinin tarihî bakımdan boy gösterebilmesi öncelikle içinde şekillendiği sosyo-kültürel ortamda yarattığı etki ve fayda sâyesinde dalga dalga genişlemiş, insanlığa mâl olmuştur. O halde Mevlânâ düşüncesi eğer şimdi de evrensel ise sizin bu düşünüş biçiminden kendi sosyo-politik ve sosyo-kültürel meseleleriniz adına bir takım yeni çıkarımlar elde edebilmeniz, bu düşünceyi kültürel dokunuzun üretmeye devam etmesi gerekmez miydi? Doğrusu bu gerçekten yerinde bir soru olurdu.

    Şems-i Tebrizî'nin genç Celâleddîn-i Rûmî ile gerçekleştirdiği ateşli, hikemî sohbetler bilindiği üzere dünyaya sonraki büyük Mevlânâ'yı kazandırdı. Bu sohbetlerden birinde Tebrizli dervişin Celâleddin'in kitaplarını kucaklayıp havuza atmasının hikâyesi malumdur. Şems büyük bir cerbeze ile: "Daha ne zamana kadar başkalarının, eskilerin hikâyelerini naklederek konuşmaya devam edeceksin? Ne zaman: 'bana böyle vahyolunuyor!' diyeceksin?"sözleriyle genç dostunu hikmeti geçmişte bulamayacağı, kendi şimdiki hâli içinde araması gerektiği kastıyla ikaz etmişti. Çünkü anlama, eskilerin lafları üzerinden bile olsa, yaşanan anın içinde güncellenmedikçe ve anlayanın öznel karakterine bürünmedikçe gerçekleşemez. Şems'in, eskilerin sözlerini nakletme yönteminde bir anlama bulunmadığı kanaatini en çarpıcı bir kavram olan "vahiy" kelimesiyle ifâde edişindeki şok yaratıcı darbeye dikkat çekmek isterim. Onun, anlamadaki fikir inşâsı faaliyeti, yahut yaratma eyleminden haberdar olduğu anlaşılıyor. Anlam inşâ etme, anlamın ne olduğunu bilmeye bağlıdır. Aslında özgürlük de budur. Öznenin en genel çerçevesiyle inanmaları, müktesebâtı ve melekelerinin iş birliği sonucunda oluşumuyla, biçimlenişiyle, sınırlandırılmasıyla, genelin yoğunlaştırılarak bir özele tahsîsi; işleyişi ile ise özelin genele irtibatlanış ve akışı demek olan anlam, bu işlemi yapabilecek uyanık bir gönüle muhtaçtır. Anlam'ın teşekkülünde tecrübe, akıl, birikim ve bütün sezgiler müştereken rol oynamaktadır. Bu müşterek faaliyet, Türk düşüncesinde adına gönül denen düşünce ocağında pişirilmekteydi. Herhangi bir anlamın vücûda gelmesi o anlamı kuran kişinin kâinat tasavvuru fizik, metafizik algıları ve bütün birikimine bağlıdır. Bu anlamda düşünmek can bahasıdır. Eskileri nakletmek ise bir hafıza oyunundan öteye geçmez. Dolayısıyla değer, gönül bağlamında değerdir. Büyük öğretiler bu sebeple merkezlerini büyük gönüllerde bulurlar.

    Ne yazıktır ki, gönülden kaynamakla beraber bütün öğretilerin, metafizik sistemlerin kaçınamadıkları bir felâket İslâm'ın bu arada Mevlânâ düşüncesinin başına da gelmiştir. Mistik ve dinî sistemler, kurucu idraklerin tarihe mâl olmalarıyla beraber varlıklarını koruyabilme adına, kadrolaşmak ve kurumlaşmak ihtiyâcı duyarlar. Kurumlaşma süreci aynı zamanda bir dünyevîleşme sürecidir. Zâhiren vâr olabilmek için kurumlaşmaya muhtaçken, mâhiyetlerini, sıcaklıklarını sürdürebilmek için de yeni gönüllere muhtaçtırlar. Ne sırf kurumlaşma, ne de soyut duygu yoğunlaşmaları sistemin devamına kâfîdir. Kurumlaşmanın başarısı, taze gönüllerde fikrin sürekli güncellenmesine bağlıdır.

    Yeni nesillerdeki sisteme dönük yüksek saygı, dozu iyi ayarlanamadığı takdirde düşünmeye ve hissetmeye mânî olmaktadır. Çünkü yüksek saygı idrâki kilitlemekte ve selefi ulaşılamaz bir tabuya dönüştürmektedir. Şems'in zikrettiğimiz uyarısı, Celâleddin'i böyle bir saygı yoğunluğunda yakalamış olmalıdır.

    İslâm'ın temel mesajındaki tevhid, Hakk'ı evvelde, âhirde, zâhirde, bâtında, yüzünüzü nereye dönseniz orada ve insanın şah damarından da yakınında bulma keyfiyeti, ruhban sınıfa ihtiyaç bırakmamıştı. Niyet ve tövbe kavramları, tevhîdi inanan kimse bakımından dâimâ temas yakınlığında tutuyordu. Ancak târihin de olumsuz yardımıyla islâm ulemâsı, tevhîdi koruyabilme adına oluşturdukları gelenekle mü'minleri hikmetten uzaklaştırmışlardı. Kurumlaşmanın getirdiği dünyevîleşme problemleri islâmın temel mesajına da ârız olmuştu. Bu sıkıntıların Mevlânâ'nın yaşadığı XIII. yüzyılda da şiddetle hissedildiğine döneme dâir yapılan çalışmaları incelediğimizde şâhit oluyoruz. Mutasavvıfımızın babası Sultânü'l- ulemâ Bâhâeddîn Veled'i Belh'den göçmeye zorlayan sebep ilginçtir. Göç her ne kadar 1219 da gerçekleştiği halde, 1210 da ölen Fahreddin Râzî'nin Tanrı'yı âhirete tahsis eden Eş'arî 'itikadı bağlamında oluşturduğu dogmatik anlayıştaki çevre, Bâhâeddîn Veled ve etrâfındakilere nefes aldırmamıştı. Konya'ya geldikten sonra ise, Mevlânâ ile Şems arasındaki yüksek yoğunluklu dostluk hakkında Konya halkının itirazlarında da aynı tutum yok mudur? Kezâ bir araştırmacımızın yıllardır bir maden bulmuşluk sevinciyle işlediği Mevlânâ ile Ahî Evren (Molla Nasreddin Mahmud Hoyî) arasındaki ihtilâflara bakılırsa yine benzeri bir dogmatik anlayışın faaliyette bulunduğu göze çarpmıyor mu? Mevlânâ düşüncesinin bunaldığı âşikâr. Fakat Mevlânâ'nın pes etmediği de göz önünde.

    Mevlânâ pes etmemiştir şüphesiz. Ancak bir üslûbun gerisine çekildiği de gözden kaçmıyor. Şâheseri olan Mesnevî bu dikkatle okunursa görüleceği gibi, Mevlânâ'da son derece dikkatli seçilmiş remizlerle örülmüş bir sembolizm, bir kapalı ifâde söz konusudur. Bir insan bu ihtiyâcı neden duyar? Söze "Dinle neyden!" diye girer. Dinlemek bir semboldür, ney başka bir sembol. Ayrılık bir semboldür, şikâyet bir başka sembol. Sazlık, sazlıktan kesilmek, neyin feryâdı, vatan, vuslat, esrâr, ateş, şarap, yâr, neyin perdeleri, zehir, pan zehir, mecnûnun aşk hikâyeleri, balık, su, hamlık, pişmişlik, hâl, câriye, hekim, hilâl...vb. gibi binlerce ve binlerce sembol...Maksat tasavvufu anlatmak mı, fincancı katırlarını ürkütmeden "gönlüne gelen vahyi", insanları uyarmak adına ortaya koymaya çalışırken muammâ söylemek mi?

    Belli ki, Türk düşünce tarihindeki pek çok mutasavvıf veya her yüksek mütefekkir gibi Mevlânâ da içine doğduğu kültürden beslenerek büyümekle berâber, o kültürü yeniden canlandırma, o kültürün toplumuna tekrar bir hayat aşısı yapmak uğruna epeyce bir müşkilâtı göze almaktadır.  Şeriat terminolojisi fikriyâtını kurarken bazen bir çok zorlama eşliğinde kullanılmaktadır. Sözü kültür çevresi bağlamında söylemektedir. Bu sıkıntıyı kendisinden takriben iki asır sonra yaşayan Molla Câmî, üstelik bir Nakşibendî şeyhi sıfatıyla Mevlânâ'yı över gibi yaparken şöyle söylemişti: "Ey ulu Hünkâr! Ben sana ne söyleyeyim? Peygamber değilsin ammâ kitabın var!.." Bu cümlelerde Mevlânâ'ya duyulan hayranlık açıktır. Ancak anlamanın bir anlam inşâsı, anlatmanın ise peygamberâne bir iş sayılmak gerektiği ifadesine ne demeli?. Fakat kavramların tabulaştırılması, düşünecek zihinlere pranga vurmaktan başka bir şey değildir. Çünkü insan düşüncesindeki ufuk da sınır da ona kabul ettirilen inanç çerçevelerine gönderme yapmaktadır.

    Mevlânâ'nın: "Bugün yeni bir gündür, bugün yeni bir söz söylemek gerek" deyişi, hepimizin pek sevdiğimiz sözlerdendir. Ancak aynı ifâdede  hem yukarıda değindiğimiz anlamanın güncel niteliğine yapılan güçlü vurguyu, hem de o yeni sözün o kadar da kolayca söylenemediği serzenişini görmek gerekiyor. Sâdece bu cümle dahî Mevlânâ'nın bir taraftan dînin dogmatikleşmesi karşısında Tevhidî özü korumak, onu şimdinin çerçevesinde istifâdeye açık tutmak çabasına delil teşkil eder. Hayâtın realitesini geçmişe tahsis eden günümüzdeki bazı toplumların da bu noktada kendilerini gözden geçirmeleri gerekir. Hattâ

    Mevlânâ'nın realite kavrayışını şimdiye dâvet eden şu sözü dahî tarihsel hâle dönüşmektedir.

    Bir uyur-gezer olarak, sanallaştırılmış bir dünyâda yaşayan, gerçeğe dokunamayan, kendi hayâtı hakkında yargı kuramayan, inisiyatifi dâimâ başkalarından bekleyen, tabiatıyla kendine güvensiz bir insan tipiyle nereye varabilirsiniz?

    Bugün Türk toplumu kendi meselelerini özgün bir üslupla çözememektedir. Kabul edelim ki çözüm şimdiki gerçeklik adına Batıdan devşirilirken, aslî birikimimiz, tabiî bu arada Mevlânâ ve Mevlevîlik de folklorik zenginlik kategorisine indirgenmektedir.          Mevlânâ artık en azından bizim için evrensel değildir. İlgili konuşma ve toplantılarda tefâhür, yâhut bir kültürel zenginlik çerçevesine oturtulmakta, program bittiğinde perde kapanmaktadır. Biz  Mevlânâ düşüncesini şimdimizde çok anlamlı bulmuyor, yeniden üretmiyor, evrensellik tezini "tanıtım amaçlı" bir aksesuar olarak kullanıyoruz. Benzer haller onun şimdiki halefleri, dervişânı için dahî vâkidir. Mesnevî sohbetlerindeki âh ü vâh, sokağa çıkıldığına derhal yerini hakîkate ve gerçeğe ve realiteye bırakmaktadır!. Mevlânâ hayranlığının bir iklim oluşturduğu günümüzde, hikmet geçmişe sürgün edilerek baştan anlamsızlaşmakta, evrensellik tarihe tahsis edilmekte, o insanlara insanlar da ona dokunamamaktadırlar.

    Mevlânâ çapındaki değerler bütün dünyâda genellikle şimdide devam edebilen evrenseli yakalayışları ve dile getirişleriyle şöhret bulmuşlardır. Ancak kabul etmeliyiz ki, Mevlânâ fikriyâtının yerküremize asırlardır bir rahmet gibi saçılmasında, onun eserlerindeki anlama'yı kurumlaştırırken tâze tutabilen geçmişteki Itrî, Şeyh Galib gibi bağlıları, muhibleri büyük bir rol oynamışlardı. Mevlevîlik adıyla yüzlerce yıla damgasını vurmuş bulunanan bu mekteb, bugün kapısında paslı bir kilidin asılı olduğu bu mekteb hakkında kütüphâneler dolusu eser elimizin altında duruyor. Ama biz o hikmetle temas edemiyoruz.

    Bir mevlevînin nasıl yetiştirildiği meçhul değil. Sanat eğitimi, Mesnevî eğitimi, binbir gün çileleri, ..vs. Bu eğitimin sonunda hikmeti şimdide bulan ve bulduran bir İnsan-ı Kâmil ortaya çıkmaktaydı. Bugün yemek yapmanın, sporların... dahî okullaşmasına karşılık İnsan-ı Kâmil olmanın, yeni Mevlânâlar, Dede Efendiler, Galib Dedeler yetiştirmenin okulu yoktur. Özgürlük kavramına bir de burada dokunulmalıdır.

    Sait Başer

    * Sakarya Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi

    

    Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi