Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Yazarlar Cemiyeti Editörden Hz. Mevlâna Celâleddin-i Rumi ‘bana yazdırıldı’ Derken
  • Hz. Mevlâna Celâleddin-i Rumi ‘bana yazdırıldı’ Derken

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    Hz. Mevlâna Celâleddin-i Rumi ‘bana yazdırıldı’ Derken


    Hz. Mevlâna gelenekle geleceğin orta yerinde (hatta kopma an ve noktasında) duran ve bağlantıyı kopmaktan alıkoyan bir yenileyici (müceddid) olduğu için günümüzün parçalanmış Müslüman tasavvurunca henüz tam anlaşılamıyor. Eserleri, bazı geleneksel hocaların öteden beri hazım zorluğundan kaynaklanan hazımsızlığına muhatap olduğu gibi, kimi modern hocaların da yüzeysellikten kaynaklanan sathi saldırılarına da hedef olabiliyor. Mesela, yakın zamanda popülist bir alimin yeterince düşünülmemiş itirazlarına muhatap oldu. Ebced, cifir hesabına yer vermişliğinden, Mevlâna veya Rumi ismiyle anılmasına kadar çeşitli konularda tenkide konu edildi. Bu itirazlardan bir tanesi de Hz. Mevlâna’nın yazdığı metinler için sık sık “kalbime ihtar edildi” demesi, ben yazdım yerine “bana yazdırıldı” demesi, Mesnevî ya da Mesnevî-i Manevî(Farsça: مثنوی معنوی)'yi kendi malı olarak değil, “Kur’an’ın malı” olarak görmesiydi.

    Gerçekten de Hz. Mevlâna’nın böyle bir yaklaşımı var. Kendisi hayattayken de bu konu ile ilgili eleştiri ve saldırılara muhatap olduğunu biliyoruz. Kimileri Hz. Mevlâna kendi yazdıklarını vahiymiş gibi sunuyor diye tenkid ediyor. Mevlevi'lerin çoğu da kendi âlemlerinde anlamı ve açıklaması olan bu hakikati dış dünyaya nasıl açıklayacakları konusunda zorlanmıyor değiller. Bazı durumlarda kendilerinin bile tam emin olamadıklarını görüyoruz. En azından gündeme gelmesinden çekinilen bir konu muamelesi görüyor. Hâlbuki korkmaya, çekinmeye hiç lüzum yok. Hamasete, taassuba hiç lüzum olmadan anlatılacak ve anlaşılacak bir hakikati var bu hususun.

    Evet, Hz. Mevlâna'nın “bana yazdırıldı” demesi dinen de meşrudur, dünyevi olarak da. Hatta diyebilirim ki bugün felsefenin üzerinde durduğu en önemli tema Hz. Mevlâna’nın “bana yazdırıldı” derken işaret ettiği hakikattir. Modern zamanlarda özne’nin omzuna yüklenemeyeceği kadar çok yük bindirildi.İlham ve kader tasavvurun dışına sürüldüğü için onların hisseleri bencil akılca teslim edilmedi. Hayvan ve insandaki ilham muslukları, sırasıyla içgüdü ve deha isimleriyle kısırlaştırılıp üstleri kapatıldı. Bazı büyük şairler, abartmayın sadece “bir dahiyim” derken ironi yapmıyor, ilham hakikati karşısındaki sınırlı rollerini hatırlatıyorlardı. Çünkü dahi anlamındaki “genius” kelimesi ilhama dayanan manasına geliyordu. Fakat biz bunu anlamaktan uzaklaştık. Modern zamanlarda birey her fiilinin yaratıcısı vekendi üzerinde ortaya çıkan her kemalatın kaynağı olarak görüldüğü için insanın yaptığı şeyin kaynağı olmadığı fikri bizi dehşete düşürüyor. (İnsana haketmediği ve yüklenemeyeceği bu kadar fiili bonkörce vermenin bedeli insanı anlamada yaşadığımız daralma ve körleşmedir). Bu yüzden, bugün “birşey yapma”nın sınırlarını farketmiş durumdayız ve “başına birşeyler gelme”nin (yani birşeye mazhar olmanın) ne demek olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Gerçekten de insan, yaptığı, üzerinde görünen fiil ve tezahürün kaynağı olmayabilir mi? Evet, Eski Yunan’da bile mesela Homer’in sitayişle bahsettiği kahramanlar hep kendilerini fiilin kaynağı olarak değil, ilahi bir takdirin/kudretin tezahür zemini olarak gördüler (ilahları çok ve çeşitli idi; o ayrı konu). Onların mesuliyeti ona teslim olup olmama anlamında iradi birşeydi. Fakat geçmişe gitmeye gerek yok. Topun gelişine vuran futbolcu, golü “atınca” gerçekten golü atan kendisi midir? Çoğu durumda kemal ve fazilete ulaşmak için hazırlık bir doğaçlamadan ibarettir. Kemal zaten aklın aşılarak, birşeyin kalp ile yapılmasıdır. Küçük Prens de boşuna en önemli şeylerin kalp gözüyle görüldüğünü söylemiyor. Yani insanın aklı istimal ettikten sonra, kalbin önündeki perdeleri kaldırıp onu alıcı (ahize) hâline getirmesidir mesele. Fazilet, yaratıcılık, orijinallik hep böylesi bir kendini aşma ile mümkündür. Kendini aşan ise kendisini açandır. Bu hazırlık esasen hadise’ye (hudus) hazırlıktır. Hudus hakikati bugün felsefede “event” (ereignis) başlığı altında tartışılıyor. Badiou veya Foucault gibi zevatın “öznenin hermenutiği” çerçevesinde üzerinde durduğu bir konu budur.

    Bourdieu’daki “habitus” kavramı (ki bizdeki karşılığı kesbedilmiş “meleke”dir) da aynı şekilde buvedia/verilmişlik (givenness) hakikatini ifade eder ve bireyin her yaptığını, ettiğini sahiplenme eğiliminin önüne konmuş bir sosyolojik takoz gibi iş görür.

    San’at (ki kader kaleminin çiziklerinin akıl perdesince örtülemeyen kısmıdır) öyle birşeydir ki ona mazhar olan onu sahiplenmekten, hatta anlatmaktan aciz kalır. Çünkü o sadece kendisini ona hazırlamıştır. Sporcu, san’atkâr, şair, zanaatkâr gibi kişiler hep ilhamın alıcısıdır. Hz. Mevlâna, Mesnevî-i Manevî için sunuhat ve iham kabilindendir derken şunu söylemiş oluyor: Bu okuduğunuz metinler, mevcut ilmin kazanımlarını tükettikten sonra ümmilik konumuna gelmiş bir kalbin, kendisini Kur’an’ın anlamına açması sonucu o kalbe gelen anlamlar ve hakikatlerdir. Çünkü kalp sadece alıcıdır. Ve kalbe gelir. Kalbin önünü açma (paraskeue) işlemini gerçekleştirmekten o kadar uzağız ki ne kalbe gelenlerin kalbe geldiğini biliyoruz ne de kalbin gelinen bir yer olduğunu.

     

    

    Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi