Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Yazarlar Cemiyeti Mahmut Erol Kılıç Sufizm ve Mevlana'nın Çağrısı
  • Sufizm ve Mevlana'nın Çağrısı

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    Sufizm ve Mevlana'nın Çağrısı


    "Ne Olursan Ol Yine Gel" sözünün Unesco' ya kadar ulaşmasının ardından, 2007 Mevlana yılı olarak ilan edildi. Bu çerçevede Chicago ‘da 10 bin, New York'ta 1500 kişilik bir kalabalık İstanbul Tarihi Müzik Topluluğu'nun Sema gösterisini ilgi ile izledi. Town Hall'deki gösteri öncesi bir konuşma yapan Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç ile ertesi gün Brooklyn Marriot Hotel'in lobisinde konuşma fırsatımız oldu. Prof. Kılıç, tasavvuf üzerine bilimsel bilgiyi alabileceğiniz dünyadaki ender isimlerden biri. İstanbul'da yaşayan Kılıç, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı profesörü.

    1,5 yıldır Kültür Bakanlığına Bağlı olarak Türk ve İslam Eserleri Müzesi Başkanlığı'nı yaptığını söyleyen Kılıç, görev tanımının ise belirsizliğinden yakınıyor. Yerli yabancı birçok uluslararası toplantılarda tasavvuf eksenli tebliğler sunan ve Merkezi Oxford'da bulunan Muhyiddin İbni Arabi Topluluğunun Şeref üyesi. Bir yıldır Cambridge Üniv. bağlı İslam El Yazmaları Birliği'nin yönetim kurulu başkanlığını da yürüten Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, bana sorarsanız Tasavvuf ve Mevlana konusunda dünya çapında değer verilen ayaklı bir kütüphane. İngilizce, Fransızca, Arapça ve Farsça bilen Kılıç"ın Sûfi ve Şiir, İslam Kaynakları Işığında Hermes ve Hermetik Düşünce, Muhyiddin İbn Arabi'de Varlık ve Varlık Mertebeleri, isimli bilimsel eserleri de mevcut. Yaratıcı ve kul arasındaki münasebeti, insan tanımının ruhani derinliğini, kısacası kabuk ve öz ilişkisinin tasavvufi boyutunu merak edenler için bir reçete... Mahmud Hocamız bu konuda o kadar dolu ki, sorularıma "kısaca" cevaplar verdiği halde bile sayfalara-sütunlara sığmayacak boyutta bir söyleşi oldu. Ama ilgili iseniz, bu söyleşiyi okurken hiç sıkılmayacağınızı garanti ederim...

    Öncelikle; tasavvuf ve onun manevi algılayışından bahseder misiniz?

    Dinler bu yeryüzüne gönderilmiştir. Yeryüzünün ve alemin, evrenin katlı bir yapısı vardır. Bu katlı yapının içerisinde en aşağıdaki mertebe, şehadet alemi dediğimiz, madde alemidir. Din bu madde alemi içerisinde konuşur. Ama bu görünürler aleminde dinin tezahür ediyor olması onun sadece maddi bir şey olduğunu göstermez.

    Din de aslında aynı insan gibi, nasıl insanın aslı ruhsa, beden onun ruhunu korumak için bu cisimler aleminde bir zarf olarak kullandığı bir araçsa, aynı şekilde dinin de formel yönü, normatif yönü dediğimiz şey (ki dindar kişinin ibadet dediği şeydir bu) aslında bir dinin ruhunu muhafaza etmek, için gerekli hurdelerdir, muamelattır. Fakat muamelat esas değildir. Bundan dolayıdır ki, arifler İslam dinini 4 merhalede ele almışlardır. Şeriat, tarikat, marifet, hakikat. Bunun ilk ikisi, rölatiftir, izafidir, mutlak değildir, kavanozdur, yenilecek şey değildir. Yani esas, cevizin kabuğunun kırılıp içinin yenmesi gerekir. Ancak; cevizin özü dış şartlarda bozulur. Bozulmaması için her zaman kabuğa ihtiyaç vardır. Kabuk gereksizdir denilemez. Çünkü, öz, aslında kabuktur. Yani kabuk ayrı, öz ayrı değildir.

    Binaenaleyh; şeriat ve tarikat, İslam dininin izlenmesi gereken iki enstrümanıdır, aracıdır. Esas gaye, hakikate ermektir. Şeriatin hakikatine, tarikatın hakikatine, dünyanın, insanın, kainatın ve varlığın hakikatine. Erenlere ‘Ermiş' derler. Varlığın sırlarını elde etmiş insan derler. Bundan dolayıdır ki, İslam dini, merhaleli (katmanlı) bir şekilde, bir insiyatik okul olarak telakki edilir bu anlayışta. Tasavvuf, İslam dinini bir eğitim, kişisel gelişim programı olarak formatlama demektir. Başka sistem, başka yaklaşımlarla (fıkıh ve hadis anlayışında), İslam bir monoblog gövdedir, (alırsın almazsın) fakat eğitim metodu tarafları zayıftır. Oysa ki, sufilerin, İslam ariflerinin ta 900 yıl boyunca geliştirmiş oldukları sistem, İslam dinini, bir kişisel gelişim programı haline getirmektir. Bütün esaslar insanın eğitimi içindir. İnsanın eğitimi de kendi özünü keşfetmesi içindir. İnsan kendini bilmediği sürece, kendi hakikatini, insanlık hakikatini bilmediği sürece dünyayı boşuna yaşamış olur ve ot gelip ot gider. Ama, o sırra erenler, binanın hakikatını bilenler, tanrıyı da, Allah`ı da bilirler.

    Tasavvuftakı tanrı inancını açar mısınız, Enel Hak'tan, Hakkal Yakin'den ne anlamalıyız?

    Başka sistemlerde tanrıyı, Allah`ı bilmek bir takım fikri tartışmalarla, karşılıklı fikir çatışmasıyla teolojiler geliştirilir. Fakat, İslam tasavvufunda tanrı fikri bu şekilde tartışmalarla elde edilmez. Burada Allah Kuran-ı Kerim'de "Ben insanı en mükemmel bir şekilde yarattım", bir başka ayette, "Ben ona kendi ruhumdan üfledim", bir başka haberde (ki bu bir tevrat ayetidir, Müslümanlıkta da Sahihi Buhari'de gecen bir hadistir.) "Allah ademi kendi sureti üzere yarattı" şeklindedir. Yani, Latincede ‘İmago Dei' diye tabir edilen, tanrının imajında yaratılmıştır insan.

    Binaenaleyh, insan bir kere en mükemmel surette yaratılmış bir. Tanrı kendi ruhunu üflemiş. Bir başka varlıktan bir ruh alarak üflemiş değil. "Kendi ruhumu ona üfledim" demek suretiyle insan ve Allah arasında bir bağa işaret ediliyor. (Bir tabir kullandım, bazı ilahiyatçılar bizi sigaya çekti. Mecaz kullandım, ama mecazı anlamak için biraz edebi, biraz irfani zevk gerekir.

    Ama ilahiyatçı hocalarımızın yüzde 80 `inde bu zevk olmadığı için bizim sözümüzü yanlış anladılar, sigaya çektiler) O da su: Ben ruh olarak bir şeyle irtibatlıysam eğer, genetik bir irtibattır bu. Bu kadar. Fazla detayına girmeyeyim.

    Dolayısıyla ben tanrıyla çok farklı değilim. Çok farklı malzemelerden geliyor değiliz. Bazı kişilerin zannettiği gibi değil. Gayriyyet esaslıdır o. Yani tanrı tanrıdır. O kadar uzaklardadır ki, sen ona ne yapsan ulaşamazsın. O zaman insanın asla ulaşamayacağı bir tanrı oluyor. Mükemmel bir tanrı var, bizi yaratmış atmış bir kenara, bir daha bakmıyor bile. O zaman bu iş ateizme kadar varır. Ama öbür tarafta Allah diyor ki; "Ben size şah damarınızdan daha yakınım". Başka bir ayette; "Her nerede olursanız ben sizleyim" (Ve huve meakum eynema kuntum... eynama mutlaklık ifade eder) diyor. Yani ben sizi yarattım, ayrıldık, siz artık mahkluksunuz demiyor. Her neredeyseniz sizinleyim diyor. Diğer bir ayette; "O sizde, görmüyor musunuz?" diyor. Yani yüzlerce ayetler ve hadislerden istimbat etmek suretiyle kendilerine Sufiyum dediğimiz bir taife böyle bir İslam programı geliştirmişlerdir. Adına tasavvuf denir. Bu tasavvuf bize, tasavvuf yolu izlenmek suretiyle hayatın anlamını, insanın hakikatini öğretme dersleridir. Çünkü insanın hakikati öğrenildiğinde tanrı bulunur.

    "TANRI GOOGLE'DA ARANACAK BİR MADDE DEĞİLDİR!"

    Başka teolojiler ne diyor?

    Başka teolojilerde farklıdır. Onlar, insan ayrı bir şeydir, tanrı da şudur. Sıfatları zarfları bunlardır vs... diye öğretilir. Biz de tanrı hissedilir. Tanrı, ‘google' da aranacak bir madde değildir. Bizde tanrı bizzat çok yakın irtibatımız olan kişiyi hissetmek gibi bir şeydir. Babanızı, annenizi nasıl hissederseniz, onun gibi bir hissetmedir bu. Çünkü o sizden ayrı dışarıda bir yerde çok uzaklarda değildir. `Kişi kendini idrak ettiğinde tanrısını bulur` sözünden yola çıkan sufiler bunu esas almışlardır. Yani insani bildirerek Tanrıyı buldurmak gibi. Tanrı yeryüzü tarihinde de hiçbir zaman hiçbir ademoğlunu karşısına alarak "Merhaba ben Tanrı, beni kabul ettin mümin oldun, beni inkar ettin kafir oldun." diyerek kesinlikle bir zaatıyla yeryüzünde ortaya çıkmış değildir. Dolayısıyla, insanın Tanrı tecrübesi Ademoğlu'ndan beri hep insan üzerinden olmuştur.

    Sufilikteki ibadet anlayışı ile fıkıhtakini karşılaştırır mısınız?

    Her dinin peygamberinin iki vechesi vardır. Bir: O peygamberin sosyal ve toplumsal görünümüdür. O, o dinin hukuki tarafını meydana getirir. Aynı şekilde o peygamberin esas tarafı spiritüel, manevi tarafıdır. O peygamber hakka yürüdükten sonra geriye kalan vardır.

    (Biliyorsunuz, Peygamberimizin bir sözüdür: "Biz nebiler, mal, mülk, miras bırakmayız. Biz, ilmi miras bırakırız.) Dolayısıyla varisi Muhammedi olanlar ondan hukuk tarafını almışsalar eğer, adlarına İslam fıkıhçıları, ‘Fakih' deniliyor, ama Hz. Peygamber sadece hukuk getirmiş değildir. O, komple bir sistem getirmiştir. O sistemin içerisinde bu kişissel gelişimle ilgili, maneviyat eğitimiyle ilgili, spiritüel ve metafizik konuları alıp, işleyip, sistemleştiren kimseler de mutasavvıf adını almışlardır. Mutasavvıf olanlar, diğerlerini dışlamışlar, fıkıhı almamışlar anlamına gelmez. Onu öne alıp, diğerini ona zarf haline getirmişlerdir. Yani hukuku ikincil olarak almışlar. Esas maneviyatı almışlardır. Maneviyatı koruduğu sürece hukuk onlarda değerlidir. Maneviyat olmadığı sürece hukuk hiç bir anlam ifade etmez.

    Bu görüşünüzü Kuran'da hangi ayetler destekliyor?

    "Namazın da senin olsun!", "Yuh olsun o namaza". Bizden namaz isteyen Allah bunu diyor. Demek ki mutlak namaz istemiyor. Kıl da ne olursa olsun kıl, demiyor. Kılacaksan namaz felsefesinin ruhunu bil, öyle kıl, yoksa ben senin namazını alır başına çalarım diyor. Ama fıkıhta öyle değildir. Fıkıhta, ben fiziken o duruşu yaptığım zaman, bir müftü efendi bana baktığı zaman hükmü tamamdır. Peki ey müftü efendi! "feveylun lil musalliin" ("Vay o namaz kılanın haline..." Maun / 4) olanlar kimler? Bir de batın fıkhi vardır. O da tasavvuftur. Bu görüldüğü gibi insanın özünü birincil gaye aldığı zamanda, insan dünyanın yaradılışından bu yana, en merkezi mahlukat olduğu için ve eşref'i mahluk olduğu için, ve kıyamete kadar da insan olacağından dolayı, insanı esas alan bütün sistemler ölümsüzdür. Ama geçici, güne göre değişen ilimleri esas alanlar günün değişmesine göre değişirler.

    Tasavvufun insana yaklaşımı ve bakış açısını anlatır mısınız?

    Sadece hukuku esas alanlar, hukuk sistemleri, insanın ihtiyacına göre, şartlara göre değişkenlik arz ettiğinden dolayı, biz buna sabitler ve değişkenler diyoruz. Cevher ve araz deniyor eski tabirle. Cevher değişmeyen bir şeydir. Mesela, Hz. Adem bir insandır. 16 milyon yıl evvel gelmişse eğer, Hz. Adem'in insan oluşu, cevherdir. Değişmeyen bir esastır. Ama Ademin çocuklarından bazıları ekvator kuşaklarında yayıldığından ve aşırı güneş almalarından dolayı, cilt kendini filtreleme yapmış, pigment sayılarını otomatik arttırmaya başlayarak derisinin rengini koyulaştırmak suretiyle zencileşmiştir. Kuzeye doğru giden adem oğlu ise, daha fazla içeri güneş çekebilmek için perdeleri açmak zorunda olduklarından, cilt otomatik olarak rengini daha fazla açmıştır. Bu, cenab-ı Allah`ın vermiş olduğu otomatik bir sistem. Zencilik, beyazlık arızidir. Türklük, İngilizlik, Çinlilik, şunluk-bunluk tameman asli bir özellik değil, değişken bir özelliktir, arızidir. Ve arızi olana bağlı ilimler de, ‘Negro Studies' gibi değişken ilimlerdir. Ama değişmeyen ilim insanlık ilimidir.

    Tasavvufun günümüzde de hala revaç bulması bundandır. Tasavvuf, zenci, beyaz, kırmızı, Türk, Farslılık ile uğraşmaz. Senin insani oluşunla, asli oluşunla ilgilenir. Onun derdi değildir senin Habeşli olman, Fars olman, Türk olman. O sonraki elbiselerdir. Bu elbiseleri de inkar etmez. Çünkü giydiğin elbiseye göre yaşayacaksın. Türk isen ona göre bir hayatın olacak, zenci isen ona göre olacak. Sosyolojik olarak ikincil olarak onu önemser. Ama modern dünyada olduğu gibi birincil sıraya çıkarmaz. Problem, onların birinci sıraya çıkarılmasıdır. Erkeklik, kadınlık gibi, bunların hepsi ikincil, üçüncül değerlerin birincil değere çıkarılmasıdır. Onun için tasavvuf İslam'ın bu noktayı yakalamış nadir bir özelliğidir.
    Mevlana'nın tasavvuf düşüncesinin Amerika'da yankı bulmasını neye bağlıyorsunuz?

    İslamın en evrensel yönü olduğundan dolayıdır ki, bugün Amerikalı'sından, Çinli'sine, zencisine kadar bütün dünyada bu ihtiyaç seviyesine gelmiş insanları etkilemektedir. Şu da zannedilmesin ki, bazen gazetelerde çıkar; Amerika`da en çok satan kitap Mevlana, en çok okunan adam Mevlana, Amerika`nın sanki tamamı sufi olmuş gibi bir hava estiriliyor. Yok böyle bir şey. Tabii tanınan bilinen kişiler arasında sayılabiliyor. Ama görüldüğü gibi, zevkinde, eğlencesinde ve de bu şekilde hiçbir arayışım yok benim diyen insanlar hala çoğunluktalar. Bir de ileri kapitalistleşmiş, ileri maddi, hayatı son noktasına kadar getirmiş olan toplumlarda, artık maddi doyumun zirvesinde, (hani sonra da; " So What?" denilen bir durum vardır ya...) beş yıldızlı otelde yaşıyor, limuzini, malikanesi, cep telefonu, I-phone'ları var... Bir müddet sonra batı toplumu tamam diyor. "Dolarlarım cebimden taşıyor, şartlarım yerinde, ama hala içimde oturmayan bir yer var." O arayış bitmiyor. Bazı insanlarda, biz buna geri dönüş diyoruz, maddi imkanları o kadar ileriye kadar tecrübe eden insanlarda, bir yerden sonra bir duvara çarpıp geri dönüş vardır. Bu en çok, refah seviyesinin en üstüne çıkmış bir toplum olması hasebiyle Amerikan toplumunda olmuştur. Bir doğu toplumunda genellikle insanlar günlük maişetinin derdindedir. Sabah altıda kalkacak, yedide trafiğe girecek, işine gidecek, akşam beşte çıkacak, iki saatlık yolculuk yapacak, evine varacak vs... Bu insanın, metafiziği düşünebilmesinin şartları çok ağırlaşmıştır...

    İleri kapitalistleşmiş toplumlarda spiritüel konulara bir merak da genel anlamda vardır. Bu merak zaman zaman onları, Hint Felsefesi'ne, Budizm'e, meditasayona veya bazılarında olduğu gibi Judea-Cristianizm`e, kendi geleneklerinde kabalizm gibi bazı akımlara yönlendirir. Bu yönlendirilmeler içerisinde bu spirütüel pazarda sufiler de 1890`lardan beri vardır Avrupa`da. Kuzey Afrika`dan, Hindistan'dan, Anadolu`dan gelmiş bazı sufi şahsiyetler buralara tasavvufun güzelliklerini taşımışlardır. Bunlardan istifade edenler olabildiği gibi başka akımlardan etkilenenler olmuştur. Ancak, burada bir fark da bulunmakta. Daha önce başka akımları tecrübe etmiş bazı batılıların sonunda tasavvufta karar kılmaları gibi bir örnek var. Aslında ben burada yaşıyor olsam, Sufiliği sonunda tecrübe etmiş (yani maneviyat arayışı için birçok kapıya girmiş) sonunda sufilikte karar kılmış insanları önce tesbit ederim, (ki çok sayıda varlar) sonra gider onlarla görüşme yaparım. Neden Sufilik? Oralara girdin de ne bulamadın? Buraya girdin de ne bulabildin? diye sorarım. Kendimce, amatörce yaptığım araştırmalardan biraz örnek vereyim. Bana söylenen şeyler; tasavvufun enerjisinin (çünkü her spiritüel alanın bir enerjisi vardır) kullandığı esma (Allah'ın isimleri) olsun, murakaba dersleri olsun İslam Tasavvufunda, Muhammedi olduğu için, Hz. Muhammed`in hakikati, içinde bulunduğumuz devrenin logosu olduğu için en otantik sahih enerji kanalını açtığından dolayı; "Ben Hindu iken, Budist iken elde ettiğim gelişmeyi, sufi olunca şeyhimin verdiği bir tesbih veya bir ismi celalden fazlasıyla elde ettim" diyen insanlar bunlar. Sebebi de, İslam'ın manevi boyutunun, enerjisinin hepsinden daha güçlü olduğu noktasında. Böyle bir şey söylenebilir.

    " ‘ALTERNATİF İSLAM' OLARAK SUFİZME YATIRIM YAPANLAR VAR!"

    Hristiyan dünyada, İslam dünyasına karşı bir tepkisel yaklaşım var. Bunun yanında, aynı batının Sufizme yaklaşımı çok daha ılımlı. Bu anlamda, Sufizmin, Mevleviliğin farkı nedir?

    Bu soruda daha evvel cevapladığım şekildedir. Yani İslam tasavvufu, insanın özüne hitap ettiği için, insanı esas aldığı için. İnsanın aslının da tanrıya olan aşkın neticesiyle ancak gerçek anlamını bulacağından, ister istemez bu batı insanı da bir ademoğlu, onun da bir sevgi boyutu var. Bu her insanda olduğundan dolayı, onu da cezbetmiştir. Tabii İslam'ın diğer yüzlerini de oturup, uzunca analiz etmek gerekiyor. Yani, El-Kaide İslam'ı nasıl bir İslam? Kim yarattı bu İslam'ı? Burada ben batının çok masum olduğu kanaatinde değilim. Yani El-Kaide kreasyonunda batının da çok büyük emekleri var. Batı düşman istiyor. Yani bir ‘öteki' yaratmak zorunda.

    Özellikle soğuk savaş sonrasında, komünizm, Sovyetler Birliği devreden kalkıp, tek kutuplu bir dünyaya gidildiğinde, bu tek kutupluluk arıza yapar. Diyalektik yasaya göre, şehadet alemi (görünen dünya) zıtların mücadelesiyle işler. Onun için size bir zıt gerekir. Zıt yaratmak için de ‘düşman yaratma sanatı diye bir şey vardır. Bu açıdan, bazı eğitimsiz müslümanlar bu projeye en yatkın insanlardır. Onlar bu projeye gönüllü olarak soyunurlar, ama bunun sistemleşmesinde de batının düşman olukları ileri kapitalistleşmiş batı toplumlarının büyük emekleri vardır. Bu inkar edilemez bir gerçektir. Biliyorsunuz, El Kaide hükümetini ilk tanıyan Amerikan hükümetidir. Sonra Suudi Arabistan tanır. Sonra bumerang kendini vurmaya başlamıştır. Şimdi benzer yanlışlar sufizm üzerine yapılmaktadır. Şu an yeni bir pazar olarak, bir alternatif İslam olarak sufizme yatırım yapılıyor. Bu çevreler müslüman kökenli de olabiliyor. Bir pazar var burada, biz buraya geldik veya başka yerde, konuşuyoruz bizi kimse takmıyor. Ama biz sufiyiz dediğimiz zaman, Mevlana dediğimiz zaman, bir ciddiyeti var diyerek dikkate alıyor. İçi doldurulmadan sufizm kelimesini kullanan insanlar var müslümanlar içerisinde. Bunlar Arap dünyasından veya ülkemizden olabiliyor. Ülkemizin içinde sufizmi hiç bir zaman kabul etmeyen, hatta zaman bu zaman değildir diyen bazı insanlar var. Ben sufi-müslümanım. Bunu kıvırmadan söyleyen birisiyim. Diğer her türlü İslam anlayışına da sevgi ve saygı besleyen birisiyim. Mesela bir Vahabi tanıdığım var. Çok severim kendisini. Her yerde Vahabiliğini söyler. Der ki, "Mahmut, ben sizin bu sufizmi anlamıyorum bir türlü, bana hiç hitap etmiyor." Saygı duyuyorum tabii. Kalkıp bana kafir demediği müddetce eyvallah! Onun için tasavvuf, kullanılacak bir ‘title', bir ‘label' değildir.

    Tasavvuf, ya içi doldurulursa enerjisi açığa çıkmaya çalışır, olmazsa manüpülasyondur ve bunun, birçok Amerikalı farkındadır. Yani yutturulması mümkün değildir. Bendenize gelen bu manada çok şikayetler vardır. Washington'da Rumi ismi altında kurulan bir yere gittik. Hiçbiri Mevlana'yı tanımıyor. Hepsi Mesnevi'den bihaber. Mesnevi dersleri yapıyor musunuz diye soruyorum, yok diyorlar. Bir arkadaş, "Rumi forum bizim bölgemizde kurulmuş diye telefon açtım" diyor, "Bu cumartesi günü inşallah mesnevi dersi vardır. Karımla beraber mesnevi dersini dinlemeye gelicem", diyor. Cevap; ‘Sorry' biz Mesnevi dersleri vermiyoruz. "O zaman bizim oğlan ney üflemek istiyor ney dersiniz vardır değil mi?" "Sorry, bizde ney dersi yok". "E o zaman sema çark ettiriyorsunuzdur herhalde?", "sorry, o da bizde yok". "O zaman neyiniz Rumi?" "Biz Rumi adında bir hayır kurumuyuz, çalışmalar yapıyoruz... "Hmm, ‘something different' dedim" diyor. Dolayısıyla herkes beslendiği geleneği öne çıkarmalıdır.

     

    Sufilik refah toplumlarda yükselen bir değer. Bazı Türk camiasında ve tabii Amerikalılar'da Sufiliği İslam'dan ayrı algılama çabaları var gibi. Yani farklı bir yöneliş olabilir mi? Böyle bir tehlike de var mı?

    Var. Şu ana kadar size tasavvufun hep olumlu katkılarını söyledim. Tabii ki madalyonun bir de diğer yüzü var. Tasavvuf dediğimiz şey de güllük gülistanlık değildir. Onun da kendine göre problemleri var. Bir kere şunu bileceksiniz. Yeryüzünde hiçbir şey problemsiz değildir. Hiçbir yapının problemi yok değildir. Hepsinin kendine göre problemi vardır. Bundan dolayı, İslam tasavvufu hoşgörülü, sevecen, insan sevgisi, universal yönü, "gel ne olursan ol gel" diyen yaklaşımı, o dört katlı bütünü içerisinde değerlendirilmeyip, o bağlamdan koparılmak suretiyle onun sadece o sevecen yönünü öne çıkardığımızda, ortaya bu sefer manipülatif bir şey çıkıyor. O da nedir? "Sufizm çok güzel, ama İslam'a gerek yok". Biz sufizmi alalım, İslam kalsın bir kenarda. Sufizmin, İslam'ın spiritüel enerjisini kullandığını farketmiyor bazıları. Yani zannediyorlar ki, Sufizm sadece rasyonel bir klüp faaliyetidir. Hayır! Sufizm bir enerji alanıdır. Orada çok kelam yoktur, iş vardır. Ve o iş vampirizm gibi, yani enerji emmeyle çalışır. Ve kullanılan enerji, kullanılan esmaların hepsi Muhammedi enerjidir. Siz Muhammed`le enerjiyi kopardığınız zaman elektriği kesilir. Ne olur? Ortada bir kulüp faaliyeti olur. Yani teknik anlamada söyleyeceğim, inisiyasyon olmaz orada. İnisiyasyon spiritüel bir gelişimdir. Bu gelişim olmaz. Sadece bir araya gelirler Mevlana okurlar falan.

    Kabala, Yahudi dininin spiritüel tarafıdır. Yahudi ırkından değilseniz Kabala size açılmaz. Yahudi olmayan birisinin Kabala çalışmaları yapması tamamen entrellektüel bir takım cimnastikten ibarettir. Rene Geno`nun tabiriyle yoga, özellikle ‘hata yoga', üst derece yogaları, ari ırka, Hindu ırkına verilmiş özellikleridir. Onlardan olmadığınız sürece sizin yoga yapmanız, sadece şeker ve kolesterolünüzü düzenler. Beden sağlığını elde edersiniz. Yüksek Fütühat dediğimiz yüksek metafizik açılımları elde edemezsiniz. İslam tasavvufu da, Muhammedi olanlara ait bir şeydir. Muhammedi olmadığınız müddetçe İslam Tasavvufu sizin için güzel, entellektüel bir çabadır sadece. Ben uğraşmasın demiyorum, güzel, Müslüman olmayan da uğraşsın, ama derinliğinden istifade edemez.

    Hal böyleyken, Başka şeyler hedefleniyor olabilir mi?

    Amerika özellikle 11 Eylül'den sonra, İslam'ın her kanalı açtığımız zaman bombayla, intihar saldırısıyla özdeşleştiriliyor olması... Tabii burada biliyorsunuz, medya yansız değildir. Medya belirli güçlerin insanları etkileme alanı olarak kullanırlır. Çok masummuş gibi görünür, ama araya serpiştirilen ince detaylarla aslında kitleler bir yere doğru şartlandırılırlar. Dolayısıyla, siz haberlerinizde sürekli olarak bir yerlerde bombaları gösteriyorsanız, bir imaj yaratmaya çalışıyorsunuz demektir. Mesela 10 gündür buradayım, 10 gün içerisinde New Orleans`ta 1 kişi 3 kişiyi öldürdü. Bir hamile kadının cesedi bulundu vs... Ben her gün bu haberleri verirsem Türkiye`de, Sivas`taki bir amca da; "Ulan Amerika`da neler oluyor böyle, hiç güvenli değil" imajı oluşturturum. Şüphesiz, Irak`ta şurada, burada bomba patlamıyor demek istemiyorum. Elbette patlıyor. Ama bunun yanında çok güzel şeyler de oluyor. Geçen ay Irak, Erbil`de Şazeli Dergahı'nın açılışı vardı. 10 bin Şazeli dervişi zikir yaptı, gül suyu dağıtarak. Ama hiçbir medyada çıkmadı bu. Şimdi siz cımbızla çekip, sadece Şiilerin bombaladığı Sünni yerlerini, Sünnilerin bombaladığı Şii mekanlarını gösterirseniz burada bir amacınız var demektir. Sonuç bu olur. Başarılı da olmuşlardır. Çünkü, ileri zengin toplumlar, genellikle çabuk etki altına girer, saftirik insanlar olurlar. Amerikan ‘mass' medyası, Amerikan kitlesi aşağı yukarı saftirik insanlardan meydana gelmiştir. Şu an sıradan Amerikan insanının kafasındaki İslam imajı iğrençtir, ürkütücüdür. Bundan dolayı, sufizmin kendisini nasıl ifade ettiği değil, "biz sufizmden ne bekliyoruz" kreasyonu vardır Amerika`da. Buna yönelik sosyolojik, politik yatırımlar yapılıyordur bazı yerlerde. Bunun idrakinde olan sufi vardır, olmayan sufi vardır.

    "TASAVVUF'UN CEMAL YANI GİBİ CELAL YANI DA VARDIR!"

    Gerçek sufi, hiçbir güç tarafından kullanılamaz. Her güçle irtibatı vardır, çünkü kapısı herkese açıktır. Çünkü sufi insan ayırt etmez. Ama insanı ayırt etmemesi, insanlara sevecen yaklaşması, herkesin dümeninin suyuna giren, tokat oğlanı olduğu anlamına gelmez. Tasavvufun kendine göre bir doktrini vardır. Sevecen tarafı olduğu gibi, bir celal tarafı da vardır. Sırf cemalden ibaret değildir. En cemal dedikleri Mevlana'nın gerçek adı Celalettin'dir. Çok celal bir zattır. Mesnevi'de bile öyle beyitleri vardır ki, atlarlar. Sistemi bir bütün olarak almak lazımdır.

    Hz. Mevlana'nın yaşadığı dönemde ve bulunduğu yerde sadece Müslüman bir toplum olmadığı, Hristiyan ve Yahudiler'in de yaşadığı, Hz. Mevlana'nın da hepsine, hatta hayat kadınlarına bile eşit mesafe ve hoşgörü ile yaklaştığı görüşü var. Bu Mevlana'nın ortada olduğunu gösterir mi?

    Buradaki hoşgörü için şunu belirtmek istiyorum. O tür insanların yaptığı şeylere; "ne kadar iyi yapıyorsunuz, devam edin" gibi bir durum yok. Tabii ki 72 millete bir gözle bakacağız. Hz. Muhammed de öyle değil miydi? Maria Magdelana fahişe değil miydi? Hz. İsa ona kapılarını açmadı mı? Sonra Maria azizeliğe kadar yükselen bir kadın haline gelmedi mi? Evet, bir Sufinin gönlü geniştir, kapıları herkese açıktır. Mevlana'nın "Gel" çağrısını doğru anlamamız lazım. "Ne olursan ol gel" sözü de aslında Mevlana"ya değil, Ebul Said Ebul Hayr adında bir sufiye aittir. Mevlana`nin hiçbir kitabında geçmez bu söz, fakat mana olarak görüşüne de aykırı değildir. Gel putperest, gel mecusi diyor, ama geldiğin gibi kal demiyor. Hele bir gel. Sana bir hanyayı konyayı tattırayım da çıkışın nasıl olacak onu bir görelim. Önemli olan çıkışın nasıl olacağıdır.

    Unesco`nun bu işe sahip çıkma süreci nasıl oldu?

    Öncelikle bu iş, ülkemizdeki bazı gayretli insanların geliştirdikleri dosyayı Kültür Bakanlığı'na arzetmesi ve o zamanki ( 2004) kültür bakanının bunu kabul etmesi ile bu boyuta gelmiştir. Kaynağı hiç bir resmi kuruluş değildir. Bir grup Mevlana gönüllülerinin geliştirdiği bir projedir. Ancak kişisel başvuru yapamadığınız için Kültür Bakanığı'na verilen dosya Unesco'ya teklif edilir ve Unesco tarafından kabul edilir. Unesco sadece uygun görmüştür. Dediğim gibi, Unesco bunu insanlığa söylemedi, kültür bakanlığımız bile bu olaya sonradan dahil olmuştur. Fikir ve gayret başta söylediğim insanlara aittir.

    Şimdi Unesco ile beraber bir açılım oldu ve Mevlana bütün dünyada yükselen, satan ve sahiplenilen bir değer. Bizim bu aşamada Mevlana'yı marka olarak kaybetme riskimiz var mı? Zaten İran'ın ve Hindistan'ın da öteden beri sahiplenişi söz konusu.

    Kesinlikle böyle bir tehlike vardır. Öncelikle onu sadece bir millete hapsetmek doğru değil. Şüphesiz bütün dünyanın malıdır, ama görüşlerini yayabilmek için en uygun ortamı Anadolu'da bulmuştur. En yüksek irfan seviyesi Anadolu'dadır o dönem. Tıpkı Elhadiddin Kirvani, Muhyiddin İbni Arabi'de olduğu gibi. Arabi, Endülüsten kalkmış gelmiş, Mısır'da Ulema onun yemeğine zehir koymuştur. Kendisi Malatya`da 7 yıl yaşamıştır ve en önemli eserlerini Malatya`da yazmıştır. Oradan Konya`ya geldiğinde ise Selçuklu Sultanı şehrin dışına kadar karşılamaya gitmiş ve atından inerek "Siz ata layıksınız, ben sizin zimamınızı çekecek hizmetkarım" demiştir. Bu anlayışın olduğu yere gelir arifler. Mevlana hazretlerinin kendisi "biz Behl`de (Bugünkü Afganistan`in Başkenti Kabil`e yakın bir şehir) kalsa idik şu ana kadar kıtır kıtır doğranmıştık" diyor. Bundan dolayı Anadolu`da neşvu nema bulmuştur.

    Şunu da ekleyelim. Bu bize otomatik gururlanma veremez. Çünkü biz bu hoşgörüyü 800 sene evvel yaşamışız, ama şu an Anadolu aynı hoşgörüye hala sahip midir? Bunu da incelememiz gerekir.

    Biz bugün dünyaya eğer Mevlana'yı anlatmaya çalışıryorsak, önce kendimiz anlamak zorundayız. Osmanlı dönemindeki Mesnevihaneler şimdi açık değil bir defa. Mesnevi kıraatı ile beraber felsefesinin yapıldığı yerlerdir Mesnevihaneler, sadece Sema dönülmez orada. Senin şu an mesnevi felsefesi ürettiğin Mesnevihanelerin işlevsiz. Amerika`da bir grup psikiatrist (içlerinde sadece bir iki tanesi müslüman) insan terapisinde acaba Mevlana'nın mesnevisi ve diğer eselerindeki pasajlar bu işte ne kadar faydalı olabilir diye çalışma gurupları oluşturup ayda bir Mesnevi okuması yapıyorlar. Düşünün bir pisikiyatrist gurubu, hatta kuantum fizikçileri bu çalışmayı yaptılar. Acaba buradan zerrelerle veya çok kutuplu sistemlerle neler çıkarabiliriz diye...

    Oysa bizim ülkemizde Mesnevi'ye bu gözle bakabilen yok. Bizde köy mollası iki üç tane hocanın Mevlana hakkındaki şüphelerinden öte geçemeyen, çok afedersiniz, belden aşağı ve seviyesiz konuşmalarından ibaret bir durum var malesef. Dolayısı ile Mevlanayı bir değer bir değer, bir marka olarak kaybetme riskimiz var mıdır? "Çoktur" derim.

    

    Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi