Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

  • İnsan-ı Kâmil

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    İnsan-ı Kâmil


    İnsan-ı kâmil nasıl anlatılabilir acaba. Nazım ve nesir olarak kırk kadar kitap yazmış, astronomiden tasavvufa, fıkıhtan matematiğe, felsefeden musikiye kadar her mevzudan bahsedebilmiş ve bizzat kendiside hiç şüphesiz insan-ı kâmil mertebesine yükselmiş, Nakşibendi tarikatında ictihad sahibi, pir-i sani olmuş ismini hemen bileceğimiz Molla Câmî hazretlerinin bir insan-ı kâmil tarifinde yani Mevlânâ'yı tariflerinde bakın ne diyor; "O maneviyat cihanının benzersiz yücesinin kadri kıymeti için Mesnevi yeterli bir kitaptır ve çok kuvvetli bir delildir." Yani burhandır. "O yücenin vasıflarını anlatabilmek için ben ne diyebilirim, peygamber değildir fakat kitabı vardır." Molla Cami gibi bi  zâtın bile "ben ne söyleyebilirim" diyerek aczini ifade ettiği insan-ı kâmil tariflerinde herkes acizdir. Tam manasıyla tarif mümkün değildir. Ancak şu kadarı söylenebilir; Allah'ın kitabında habibine dahi, "sen onları görüp gözet" diye tavsiye buyurduğu insanlar, insan-ı kâmil olanlardır. En'am sûresinin 58. ayetinde; "sabah akşam Rablerinin rızasını isteyip cemalini dileyerek O'na dua edenleri kovma" buyrulmuştur Habib-i Zişan efendimize. Ve yine Kur'an-ı Kerim'de Kehf Sûresinin 28. ayetinde de aynı mealde bir emir vardır. Efendim bu nasıl zuhura gelmiş, onu biraz konuşursak Kuran-ı Kerim'de ki bu çok manalı tarifi biraz anlamaya gayret etmiş oluruz sanırım.

    Efendim dünyaya gelmedik, dünyaya gönderildik. Nasıl parmak izimizden saç telimize ve dokularımıza kadar birbirimizden farklı isek, yaratılış tabiatımız, meşreplerimiz bakımından da benzemeyiz. Zâten Cenab-ı Hakk kitabında "ben sizleri meşrep meşrep yarattım" buyuruyor. Ve her insanoğlunun yaratılışında yaratıcısını bilmek, bulmak ve ona kulluk etmek cevheri ve tabiatı vardır. Bu genel bir tabiattır. İşte bu genel tabiata ve özel meşrebine uygun olarak yaşayabilenler bu hayatı mes'ud yaşayabilenlerdir. Mutlu olanlar onlardır yani tabii yaşayanlar. Tabiatlarının gereğini yapanlar, işte Rahmeten-lil âlemin olarak yaratılmış olan Resulullah efendimizin tabiatı da zâtına mahsus idi. Resuli Ekrem efendimizin yaratılışındaki Rahmeten-lil Âlemîn'lik tabiatına uygun olarak bütün insanların doğru yola ulaşmasını, hidayete ermesini istiyordu. Çünkü o, aynı zamanda "Hâdî" doğru yola iletici isminin, Cenab-ı Hakk'ın esmasından olan bu ismin tam mazharı idi. Güneşin tabiatında vurduğu her yeri aydınlatmak istidadı vardır. Alemlere rahmet olmak itibarı ile de herkesi nur-u ilâhî ile parlatmak arzusu Resulullah'da vardı. Allah, kendi esmasından olan "Rauf ve "Rahim" esmalarını da habibine vermiştir. Tevbe Sûresi'nin sondan bir önceki ayetinde; "Andolsun ki size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız o'na çok zor gelir." Yani sizin sıkıntıya uğramanızdan o sıkılır, ona ağır gelir. "O size çok düşkündür ve mü'minler hakkında çok şefkatli, çok merhametlidir." Bu bir ayetin hakikatidir ve Resul-i Kibriya, Rauf; çok şefkatli, Rahim; çok merhametli olarak bizzat Cenab-ı Hakk tarafından isimlendirilmiştir. Ana-babanın evladı üzerindeki şefkat ve merhameti, Resulullah'ın ümmeti üzerindeki şefkat ve merhametinin zerresi bile değildir.

    İşte böylesine merhamet membaı olan Resulullah, müşriklerin de hidayet güneşi ile parlamalarını arzu ettiğinden onların kendi sohbetini dinlemesine, kendi davetine icabet etmesine zemin hazırlayacak her türlü şarta açıktı. Fakat dünyevi bir takım mallarına, mevkilerine, şöhretlerine v.s. fani varlıklarına güvenen ve yanlış olarak "eşraf" şerefliler olarak adlandırılan bazı Mekke müşrikleri, "biz; köleler, fakir-fukara insanlarla bir arada bulunmayız. Onları huzurundan kovarsan gelir seni dinleriz." dediler. Efendimiz bunu tabi kabul etmedi, "öyleyse" dedi müşrikler; "hiç olmazsa biz geldiğimiz zaman onları gönder, aynı mecliste bulunamayız. Biz senin sözlerini dinleyelim, gelelim ama köleler, sosyal seviyesi -onlarca- düşük kişiler bulunmasın." Efendimiz demin arz etmeye çalıştığım herkesi hidayete ulaştırmak arzusundan dolayı bu fikre biraz olumlu baktı. Çünkü o, Rauf, Rahim ve Hâdî idi. Kendilerine eşraf denen o Mekke müşriklerine cevap vermeden önce Cebrail (a.s.) geldi ve biraz evvel arz ettiğim ayetleri getirdi. "Onları huzurundan kovma ve onların üzerlerinden gözlerini ayırma.." onları gör, gözet ve Allah, işte o insanları habibine tavsiye ediyordu, işte insan-ı kâmilin Kur'ânî anlatımının bir nebzesini size arz etmeye çalıştım.

    O insan-ı kâmil, o Allah dostu, o Hakk'ın velisi, Hakk'ın habibinin ağzından buyurduğu "Benim velilerim, Benim gizlilik bulutlarımın altındadır. Onları Ben'den başka hiç kimse bilmez." dediği kişidir insan-ı kâmil. Allah, veli kullarını diğer kullarının nazarlarından kıskanarak gizlemiştir. Bu kıskançlık bizim bildiğimiz eksiklikten olan kıskançlık değildir, buna Gayyuriyet denir. Bu zât-ı ilahiyeye mahsus bir haldir ama bizim ancak o kelime ile ifade edebileceğimiz kıskançlık haline benzer. İşte bu yüce velileri, bu insan-ı kâmil tipini, bizzat insan-ı kâmil olan Hz. Mevlânâ şöyle bir tarifle söylemeye çalışıyor, daha doğrusu bize anlatmaya gayret ediyor. "Veliler, güneşlerin güneşidir, güneş ışığını onların nurundan alır." Hani nasıl ay bizzat kendisi ışık kaynağı olmayıp güneşin ışığını aksettiriyor ise, güneş dahi Hz. Mevlânâ'ya göre bizzat kendisi ışık kaynağı değil, Allah'ın dostlarının, velilerinin nurunu aksettiren bir aynadan ibarettir. Hz. Mevlânâ, velileri güneşlerin güneşi diye tarif ediyor. İnsan-ı kâmil için delil arayan insanlara mesnevi şerifin bir başka yerinde şöyle bir benzetme ile cevap verir Hz. Mevlânâ; "güneşin varlığına delil yine güneştir." Güneşe karşı gözlerine kapayan, gözünün önüne herhangi bir engel koyan veya türlü sebeplerden güneşi görmeyen, güneşi inkar etti! Güneşe ne zarar geldi? İnsan-ı kâmili de inkar eden, görmeyen pek çok kişi olabilir ama insan-ı kâmile onlar bir zarar bir noksanlık veremezler. Nasıl güneş yaratılışındaki tabiat icabı vurduğu her yeri aydınlatmak ve ısıtmak istidatı ile aydınlatır ve ısıtırsa insan-ı kâmilde vurduğu her karanlık kalbi aydınlatır, ısıtır.

    Hz. Mevlânâ yedi yüz sene önce mesela "gel" demiş. Çok münakaşalı bir rubaidir, onun münakaşasını bir başka sohbetimizde belki yaparız. Yalnız şunu sormak isterim; yedi yüz sene evvel gel diyen bir zât'a dünyanın her yerinden hala insanlar geliyor. Japonya'sından Amerika'sına, Güney Afrika'sından Avustralya'sına kadar her yıl özellikle aralık ayındaki ihtifaller sırasında ve diğer zamanlarda da akın akın insanlar geliyor sadece türbesini ziyarete.

    Türbesini ziyaret etme imkanına sahip olamayıp, kitapları ile meşgul olanlar, her gün onu gönüllerinden ananlar bunların sayısını bilmiyoruz. Ve şuna emin olmak lazımdır ki katiyen zannettiğimiz azlıkta değil. Pek çok insan hala Hz. Mevlânâ'nın gel çağrısının, davetinin icabetiyle meşgul, hep gidiyorlar, işte güneş ara sıra bulutların altına gizlense bile ısıtmaya, aydınlatmaya devam ettiği gibi Hz. Mevlânâ gibi insan-ı kâmillerde, bazen insanların nefis bulutları altında gizlenirler, unutkanlık bulutları altında gizlenirler ama varlıkları ve tasarrufatları devam eder. İşte Hz. Mevlânâ'nın ifadesi ile o, güneşin dahi aydınlığını aldığı insan-ı kâmil, veli kulların nuru ile içimizdeki karanlıkların aydınlatılması dilek ve niyazıyla hoş olun, hoş kalın efendim...

    İyilikler, güzellikler, hayırlar ve kolaylıklar dileyerek başlayalım sohbetimize azîz dostlar. Evet, kolaylıklar... Çünkü iyiliği, güzelliği, hayrı elde edebilmek pek kolay değildir. Onun için kolaylıklar dileyelim. Hatırlarsınız Mesnevî'nin ilk beytindeki ney kelimesi hakkında sohbet ederken insan-ı kâmilden konuşmuştuk. Bazı sorular geldi bendenize "İnsan-ı kâmili nasıl tanıyacağız?" şeklinde.

    İyiliği, güzelliği, hayrı elde edebilmenin kolay yolu insan-ı kâmile ulaşabilmektir ama onu nasıl tanıyacağız? Bu tanımanın da bir kolay yolu var efendim. Bir kimseyi gördüğümüzde, sohbetinde bulunduğumuzda o zâtı görmek, sohbetinde ve huzurunda bulunmak bize Hakk'ı hatırlatıyor, yeniden aklımıza getiriyor ise o kimse insan-ı kâmildir. Tanımak, işte bu kadar kolay. Hele hele o zât hâli ile bizde kendisini beğendirmek arzusu uyandırıyor ise teşhisimizde tam isabet var demektir. Artık balansı gibi çalışmak ve insan-ı kâmil kaynağından güzellikler, iyilikler, hayırlar toplamak vazifesi düşer bize ve o topladığımız değerler ile elimizde doğru tartan bir terazi oluşur. Bir avuç cam kırığı içinde birkaç tane elmas tanesini ayırt edebilen, hemen buluveren kuyumcu gibi elmas parçası ile cam kırığını, altın ile yaldızı ayırt eder hâle geliriz. Ama şunu ayırt edemeyiz: Bir demir parçasını bir ateşe sokup kızdırsalar ve ateşin hararetiyle o demir parçası kıpkırmızı veya akkor hâlinde ateşten çıkarılsa ve "Ben ateşim!" dese yalan söylemiş olmaz. Maden olarak, cevher olarak demirdir. Ama hâl olarak, ateş. İşte her ateşin cevherini anlamak mümkün değildir. İnsan-ı kâmilin de hâlini anlamak mümkün değildir. İnsan-ı kâmilin çok yüce bir örneği olan Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerifin beşinci beytinde ney lisânından şöyle söylüyor:

    Men beher cemiyyeti nalân şodem

    Cufd-i bed hâlân u hoş halân şüdem

    (Ben her cemiyette, her toplulukta bulundum. Her mecliste inledim durdum. Kötü olanlarla da iyi olanlarla da beraber oldum, onlarla düşüp kalktım.)

    Herkesi ez zann-ı hod şod yâr-i men

    Ez derûn-i men necost esrâr-ı men

    (Ve herkes kendi zannı, kendi anlayışı, kendi seviyesine göre bana yâr oldu, dost oldu. Fakat benim içimdeki cevheri ve sırları anlamadı. Hâlbuki;

    Ten zi cân u cân zi ten mestur nîst

    Lîk kesrâ dîd-i cân destur nîst

    Ten candan, can tenden yani ruh bedenden, beden ruhtan ayrı ve gizli, örtülü değildir. Ancak, herkesin ruhu, canı görmesi için can gözü ile görmesi için izin verilmemiştir.)

    Evet azîz dostlar, insan-ı kâmil toplumun ruhu gibidir ve onlar can gözü ile, baş gözü ile görülemezler. Görmek isteyenler olur, her devirde de olmuştur. Hz. Mevlânâ'nın sağlığında da böyleydi. Selçuklu Sultanı II. Gıyâseddin Keyhüsrev'in kızı ve Vezir Muîneddîn Pervâne'nin zevcesi Gürcî Hâtûn, Hz. Mevlânâ'nın bendelerinden idi. "Kendilerini her zaman göremiyorum, bari bir resmini yaptırayım da gül olmadığı mevsimde gülsuyu koklamak gibi tasvirine bakayım." düşüncesiyle zamanın ünlü ressamı Aynüddevle'den Hazreti Pîr'in bir resmini yapmasını istedi. Aynüddevle birkaç tane resim yaptı. Fakat hiçbiri Hz.Pîr'e benzemedi. Sonunda Hz. Mevlânâ'dan resme modellik yapmasını niyaz ettiler, yüksek müsamahasından dolayı kabul buyurdu. Aynüddevle Hz. Mevlânâ'nın yirmi kadar resmini yaptı ama hiçbiri ona benzemedi. Aynüddevle bunun üzerine bütün kâğıtlarını yırttı, kalemlerini kırdı. Ve Hz. Mevlânâ buyurdu ki:

    Âh! Çe bî reng ü bî nîşân ki menem

    Çi bebîned mera çü nâm ki menem

    (Renksiz ve nişansız olan, işte o, benim. Olduğu gibi görülemeyen, işte o, benim.)

    Evet, olduğu gibi görülemeyen. Yani biz ancak ateşi görebiliriz. O ateş aslında demir midir kömür müdür, ne biliriz? Ama zaten pek gerekli de değil galiba. Karanlıklarımızı ısıtan, gönlümüzü ısıtan o akkor nemize yetmez! Bu ne devlet! Biz, bize lâzım olanı bulalım ve bilelim, yeter. Zaten bize lâzım olanı da Hz. Mevlânâ ta'rîf buyuruyor:

    Dâmen-i d gir züter bî geman

    Tarehi ez afeti ahır zaman

    (Eğer âhir zaman âfetlerinden, fitnelerinden kurtulmak istiyorsan hiç gecikmeden, hiç vakit kaybetmeden onun eteğini yakala.)

    Peki, o kim?

    Sâye-i Yezdan buved bende Huda

    Mürde-i în âlem u zinde Huda

    (O bu âlemden ölü ve ancak Allah ile diri olan bir kuldur ki Allah'ın gölgesi gibidir.)

    Tabiî Allah cisim değildir ki gölgesi olsun. Bu, mecazî bir ifâdedir. Ancak, nasıl gölge güneşe delîl ise, o insan-ı kâmil de Allah'ın kudretine delildir. Ve Allah'ın gölgesine sığınanlar gölge ve hayâl peşinde koşmaktan kurtulurlar.

    Sâye-i Yezdan çi bâşed dâye eş

    Vâr-ı hâned ez hayâl ü saye eş

    Ve Hz. Mevlânâ bizzat kendisinin de böyle yaptığını bize naklediyor. Ve eteğini tuttuğu, gölgesine sığındığı Şems-i Tebrîzî'yi anıyor. Gölge ve güneş, şems ve saye kelimelerini çok sanatlı bir anlatımla kullanarak;

    Revz-i saye âfıtâb-ı râbiyâb

    Dâmen-i şeh Şems-i Tebrîzî bitâb

    (Git. Gölgenin yol göstericiliği ile güneşi bul ve Tebrizli Şems'in eteğine sıkıca sarıl.) diyor.

    Rah nedânî cânib in sûr-t arûs

    Ezziyâü'l-Hak Hüsâmeddîn bepors

    (Eğer, bu geline kavuşmayı andıran mutluluğu yani Hz. Şems'e ulaşma yolunu bilemez ve bulamaz isen Hakk'ın ışığı, Hakk ışığı olan Hüsâmeddîn Çelebi'nin ışığına sor ki o ışık, yolunu aydınlatsın. Fakat bunu yaparken de çok dikkatli ol. Olmaması gereken hususlara sakın sapma.)

    Nedir bu olmaması gereken hususlar? Bunu da Hz. Mevlânâ açıklıyor. Buyuruyor ki:

    Ver haset giret tura derreh gelû

    Der haset iblis ra bâed gelû

    (Bu yola girerken yani bu yol gösterici arama yoluna girerken hasedi, kıskançlığı bırak. Çünkü hased, çekememezlik, kıskançlık gibi hâller Şeytan'ın hâlidir.)

    Hz. Mevlânâ burada hasedin çok fena ve insanı Şeytan gibi Hakk'tan uzaklaştırıcı bir huy olduğunu belirttikten sonra şu öğütte bulunuyor:

    Hâk şev merdân-ı Hak râ zîr-i pâ

    Hâk ber ser kon haset râ hemçümâ

    (Toprak ol. Yani toprak gibi tevâzû sahibi ol. Hakk erlerinin, Allah adamlarının ayaklan altında toprak ol. Ve toprak saç haset illetinin başına.)

    Efendim başa toprak saçmak eski zamanlarda hakaret kasdı ile yapılan bir hareketti. Yani "Hasedin başına toprak saçarak onu alçalt." deniyor. Ve bu beyitte çok önemli bir kelime kullanmış Hz. Mevlânâ. Hemçümâ yani, benim gibi. Benim yaptığım gibi.

    Bilirsiniz azîz dostlar, İslâm'da bir kural vardır; emr bi'l-ma'rûf, nehy ani'l-münker. Doğruları ve emirleri yapmak, yanlışlardan ve yasaklardan sakındırmak. Ama bunu yapmanın bir önşartı vardır. Evvelâ, kendin yapmak. Çünkü başka türlü, söz tesir etmez. "Yalan söyleme!" diyen bir yalancının, Mal çalma! diyen bir hırsızın, İçki içme! diyen bir ayyaşın, Kindar olma! diyen bir kinini din edinmiş kindarın sözü ne kadar tesir eder? Kendi alnı secde-i Rahmân'a gelmemiş, Namaz kıl! diyor. Ramazan günü ağzında sigara, oruç nasihati veriyor. Olmaz değil mi? Hiç tesir etmez. İşte nasihat eden, öğüt veren kişi, öncelikle kendisi öğütlerini tutmak mükellefıyetindedir.

    Bir hikâye geldi aklıma.

    Bir müftü efendiye zengin görünüşlü bir genç delikanlı gelmiş. Efendim babam yeni vefat etti, kendisi gençliğinde pek çok gazalarda bulunmuştu. Bu gazalardan kalma köleleri vardı. Bu kölelerin zaman içinde bir kısmı vefat etti bir kısmını da babam azâd etti. Bana mîrâs olarak diğer malların yanı sıra iki tane de köle kaldı. Bunlar hakkında ne yapacağıma karar veremedim; size danışmaya, emirlerinizi almaya geldim. Müftü efendi şöyle bir düşünceye daldıktan sonra genç adamı Evlâdım sen lütfen yarın uğra da, bu sualin cevabını yarın vereyim, der. Ertesi gün müftü efendi, delikanlı daha kapıdan görünür görünmez Aman evlâdım, o iki köleyi âzâd ediver! deyince genç adam Efendim, pek kolay bir cevapmış, niçin dün söylemediniz? dediğinde müftü çok enteresan bir cevâb verir: Evlâdım, benim de iki kölem vardı; evvelâ ben âzâd ettim, ondan sonra sana âzâd etme nasihati verdim.

     

    İşte Hz. Mevlânâ bu inceliği anlatıyor. Yaptırmadan önce, yapmak. Öğüt dinletmeden önce, öğüt dinlemek. O da Şems-i Tebrîzî gibi bir güneşin eteğini tutmuş. Bizim de bir etek tutmamızı tavsiye ediyor. O da haset ve kıskançlık gibi kötü hâlleri ayakları altına almış, terk etmiş. Ondan sonra böyle yapılması îcâb ettiğini bize öğütlüyor. Ne mutlu o öğütleri tutabilene! O öğütlerin ışığı, aydınlığı ve sıcaklığı altında hoş olun, hoş kalın efendim, tutmamızı tavsiye ediyor. O da haset ve kıskançlık gibi kötü hâlleri ayakları altına almış, terk etmiş. Ondan sonra böyle yapılması îcâb ettiğini bize öğütlüyor. Ne mutlu o öğütleri tutabilene! O öğütlerin ışığı, aydınlığı ve sıcaklığı altında hoş olun, hoş kalın efendim.

    

    Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi