Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Yazarlar Cemiyeti Misafir Yazar ŞEHİR- HAYAT VE DERVİŞ
  • ŞEHİR- HAYAT VE DERVİŞ

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    Hana Uğramış Bir Yolcunun Mektupları:

    ŞEHİR- HAYAT VE DERVİŞ

     

    İlerliyorum. Asfalt yolun her iki tarafından başlayıp, ucu bucağı olmayan toprağa serpilmiş renk renk nebatat, "Yeri sizin için bir beşik kıldık." kelamını haykırıyor. Siyah olan, sadece asfalt yol ve hemen şuracıkta bulunan mezar taşları. Her zaman yaptığımı yapıyorum: Mezarlıktan gözümü kaçırıyorum. Fakat göz, ecel yummadıkça hiç kaçar mı? Mezarlığın önünde ki derme çatma bir otobüs durağından yolcu almak için yavaşlıyoruz. Kaçan gözüm, durağın arkasında uzanan, mahdut mezarlığın giriş kapısına takılıyor. Çalıştığım köy okulunu, şehre bağlayan bu kara yoldan defalarca geçmeme rağmen, mezarlığın heybetli, kemerli kapısını ilk kez fark ettiğime şaşıyorum. Nasıl oldu da bu kapıyı görmedim. Hadi bunu kenara atalım. Çünkü insan gün boyunca, defalarca geçtiği evinin eşiğini görmüyor. Peki, bu kemerli kapı üzerine kalın ve büyük harflerle işlenen, " Ey yolcu! Bil ki buraya hiç işini bitirip de gelen olmamıştır." cümleciğini nasıl fark edemedim. Bilmiyorum. Psikolojide yer edinmiş, "bastırma" isimli savunma mekanizmasını çalıştırıyorum. Ne de olsa, en çok unutmak istediğimiz şey ölüm değil mi?

     

    Dolmuşumuza bir yolcu daha eklenmiş, köy yolunda öylece ilerliyorum. Unutmak, bastırmak dedik ya, bunun bir de oyalama aracı olması lazım. Evet, bir kitap, neden olmasın? Hem adı, hayat bahşeden bir kitap: Şehir- Hayat ve Derviş[1]...

    Bir kitabı elime aldığımda yaptığım şey, varsa, kitabın kime ithaf edildiğini okumaktır. Böylece yazarın değerlilerine ulaşabiliyorsunuz. Şehir- Hayat ve Derviş ise annelere ithaf edilmiş bir kitap. "Neden?" sorusunu henüz kullanmamışken, düşüncem beni kitabın adına götürüyor. Anneler, evet annelerdir, dervişler doğurup şehirlere hayat vesilesi olanlar.

    Hayat vesilesi anneler... Biraz önceki ölüm tasavvurundan, azda olsa, sıyrılıp atılıyorum. "Kitabı nasıl olsa okuyacağım." diyerekten içindekiler kısmını atlıyorum. Yazar, "Ön Söz" yerine" İlk Söz" başlığını atmış. İsabetli bir karar olduğunu ancak, ilk söz niyetine kitabın ilk cümlesini okuduğumda anlıyorum. Aşık Veysel'e bir atıfla başlıyor kitap: "Hepimiz yolcuyuz, iki kapılı bir handa." Kitapta sadece giriş kapısını umarken, bir anda bastırmaya çalıştığım çıkış kapısı da karşıma çıkıyor. İkamet ettiğim köye ulaştığımda ise, yazarın "han" a benzettiği dünyayı kastederek söylediği ikinci cümlesi dilimde: " Gitmeler de bitmiyor gelmeler de." "O halde bastırdığım duygunun üzerine gitmeli, bu kadar tesadüfün ardından elimde bulunan kitaptan inciler devşirmeli" diyerek, bir yolculuğun ardından evimde, elimde ki kitabın yazarıyla yeni bir yolculuğa çıkıyoruz.

     

    Seyrüseferin Adı: Hayat ve Ölüm

    Bastırılan her ne olursa olsun bir gün mutlaka kullanılacağı farz edilip, göz önünde bulundurularak muhafaza edilmeli. Zaten en değerli şeylerimizi muhafaza etmez miyiz? Eşya ya da bir duygu, saklandıkça kıymetleniyor. Ölüm duygusu da bunlardan bir tanesi... Çünkü ölüm duygusu, hem hayatın anlamını daha çok anlamamız için, hem de " Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır." hadisi gereğince, ahret azığını hazırlamak için gerekli bir meleke olmalıdır. O halde, en fazla muhafaza edilecek duyguların başında ölüm duygusu gelmektedir.

    Bunun farkında olan, Prof. Dr. Bilal Kemikli, bilindiği üzere son kitabı  "Şehir- Hayat ve Derviş" ten önceki kitabı olan, "Sufi- Aşk ve Ölüm[2]" de, kitabın adında anlaşılacağı üzere, "Ölüm" başlığı altında, "İrfani Ölüm"e değinmişti. Bu bahiste, irfani ölümün, "Ölmeden önce ölünüz hadisi"ni karşıladığını belirtmişti. Daha sonra ise konunun daha iyi anlaşılabilmesi ve irfani ölümün uygulanabilmesi için Yunus Emre'nin Risaletü'n Nushiyye'sinin konusu olan, insanın içinde ki savaş'a dikkat çekmişti. Yazar bu, yeni kitabının ikinci bölümünde ise kitabının ilk cümlesinde bahsettiği giriş kapısı olan "Hayat" a değiniyor: " Elbette hayatın ön şartı nefes almaktır; fakat gerçek anlamda hayat, nefesten öte bir şeydir. Bu yüzden yaşamak, düşünmektir, hissetmektir. Düşünmek... Sahi düşünmenin özünde düşmek yok mudur? Düşünmek, düş+ün+ mek..." Bu bağlamda yazar teşbihte bulunup, hayatı bir "Dönme Dolap"a benzetiyor: " Yaşamak, dönme dolap gibidir; birileri inerken, ötekiler çıkar. Hep yukarıdayım, hep ilerdeyim düşüncesine kapılıp da asıl gayeden çok uzağa düşmemeli." Ona göre asıl gayeden maksat, " İnsanın geldiği yerin, vatan-ı aslinin farkında olması ve oraya tekrar döneceğinin farkında olmasıdır."

    Yazarın bahsettiği "Dönme Dolap", dönüşü esnasında belirli bir yol kat etmektedir. Hayat gibi... O halde Hayat, girişi ve çıkışı belli olan bir yoldur. Peki, bu yol nasıl anlamlı hale gelir? Burada Kemikli, bu yolu anlamlandırmak için eskilerin bir deyimi olan, "Önce yol arkadaşı, sonra yol" anlamında ki, "Evvel refik sümmet tarik" vecizine dikkat çekiyor. Nihayetinde yazarın, Şeyh Galip'in bir beyitinden hareketle belirttiği üzere, inişli çıkışlı yolda, yol arkadaşı ile aşkla yapılan sohbetlerin, kendimizi tanımamıza yardımcı olup bizi olgunlaştırdığını ve bu şekilde hayatımızı anlamlandırdığını, zenginleştirdiğini öğreniyoruz.

    Burada şunu belirtmeden geçemeyeceğim: Yazar, hayat bahsini ele alırken, hayata dair çok şeyler söylendiğinin farkındadır. Bu sebeple farklı bir üslup seçmiş, günümüz kişisel gelişim kitaplarının sıradanlığından kendini uzak tutmuştur. Yazarın yaptığı, bir edebiyatçı olarak, Şeyh Galip, Fuzuli, Hatai, Nedim,  Ruhi, Cahit Sıtkı, Behçet Necatigil gibi birçok şairin şiirlerinden beslenerek metni, kendi düşünceleriyle örmesidir.

     

    Hayat Yolunun Durakları: Şehirler

    İnsan, yukarıda bahsettiğimiz hayat yolunu, mutlak surette, bir toplum içinde sürdürür. Toplumu içinde barındırıp kucaklayan yegâne varlıklar ise şehirlerdir. Şehir için, "varlıklar" diyorum. Çünkü şehirlerde insanlar gibi tekâmül etmektedir. Büyüyen, gelişen, bayındır hale gelen şehirler, zaman içerisinde yok olabilmektedir. Ankara örneğinde, kısa zamanda bir şehrin, hızlı bir şekilde nasıl gelişebileceğini görebiliriz. Ya da tam aksi olarak Efes'e, Milet'e, Alacahöyük'e ya da birçok ören yerine yolumuz düştüğünde şehirlerin zaman içerisinde nasıl yok olduğunu anlayabiliyoruz. Şu halde şehirler de hayat sahibi birer canlılardır. Hem öyle bir can ki içinde binlerce, on binlerce can taşıyan canlılar.

    Şehirdeki ve insandaki "can" kavramı basite indirgenmemelidir. Nihayetinde insan ya da şehir, canını fanus içerisinde taşımamaktadır. Her iki can, birbirini her daim etkilemektedir. Şehir insana su verir, iş verir, ulaşım verir; insan ise kendi karakterine uygun bir şekilde şehri imar eder. Burada yazarımıza tekrar döndüğümüzde konu daha iyi anlaşılacaktır. Bilal Kemikli, bir önceki kitabı, "Sufi- Aşk ve Ölüm" de,  "muhit" kavramını ayrı bir bölüm olarak ele almıştı. Burada Emir Sultan ve Aziz Mahmut Hüdai'yi örnek göstererek, bilge insanların bir muhite nasıl damga vurabileceklerini, konu başlıkları halinde anlatmıştı. "Şehir- Hayat ve Derviş"te ise muhit kavramını, şehir kavramına dönüştürerek, muhitin insanı etkilediğine, şu cümlelerle değiniyor: "Tarihten yola çıksam, öyküsü yazılmamış onca mekân vardı; beni dünle buluşturup yarına taşıyan. Dinden yola çıksam, onca kutsal mekân vardı; varlık ve mana dünyamı süsleyen. Mitolojiden yola çıksam, yine onca mitsel mekân vardı, imge dünyamı zenginleştiren. Velhasılıkelam, onca mekânla anlam kazanıyordum, kendim oluyordum. Mekân, bendim."

    Peki, hayat taşıyan insan ve şehir arasındaki bu bağ nasıl kuvvetlendirilebilir? Kemikli, bu soruya, "Nasıl insanla sohbet ediyorsak, şehirle de, her gün gelip geçtiğimiz sokakla, uğradığımız parkla, pazar yeriyle ve belki semtimizin çarşısıyla sohbet etmemiz mümkündür." cevabını vererek, bizi ikamet ettiğimiz şehri tanımaya ya da kendi deyimiyle yaşadığımız şehre aşina olmaya davet ediyor. Aslında yazarın ki insan ve şehir arasındaki bağı kuvvetlendirmeye yönelik bir çözüm önerisidir. Çünkü yazar, günümüzde şehirlerin nasıl tahrip edildiğinin farkındadır. Yazar, sadece el ile yapılan, maddi bir tahripten söz etmiyor. Çünkü şehre ilgisiz kalmakta bir nevi tahriptir ve bütün bunlar, can taşıyan şehrin ölümünü getirir. Bu bağlamda yazar, ikazını yapmaktan geri durmuyor: " Her ölüm bir vedadır. Fakat şehrin ölümüyle ortaya çıkan veda listesi biraz kabarıktır; şehir, meydanlara toplanan kalabalıklarla aşka, yollardan gelip geçen ve böylece yol eri olma fikrini kaybeden insanlarla inanca, mimari yapı itibariyle asfalt ve beton yığınlarıyla içine kapanan haliyle toprağa ve en önemlisi de yüzlerinde gülümsemeleri kaybolan çocuklarla insana veda ediyor."

    Anlaşılan o ki, yazar, kitabında bizlere gezdirdiği İstanbul, Üsküp, Bursa, Üsküdar, Sivas gibi muhitlerde gördüklerini anlatıyor.

     

    Dervişi Yoğuran Öz: Aşk

    Türk İslam Edebiyatçısı olan Bilal Kemikli'nin, yukarıda bahsedilen kitaplarının adlarında geçen "Sufi" ve "Derviş" kelimelerinden de anlaşılacağı üzere "Tasavvuf Edebiyat"ı ilgi alanıdır. Yazar'ın özellikle son kitabında "derviş" ya da "sufi" kavramlarını nasıl anlamlandırdığına geçmeden önce "Tasavvuf" hakkındaki görüşüne değinmekte fayda vardır.

    Bilal Kemikli, Dost İlinden Gelen Ses[3] adlı kitabında ki ifadesiyle, "Tasavvuf, nefsi tezkiyeden ibarettir. Öte yandan salikin arınan nefisle birlikte iç evreninde yaşadığı seyirle menzil ve makamlardan geçmek suretiyle Allah'a yükselmesidir." Bu tanımda "salik" kelimesine dikkat çekmek isterim. Salik, bilindiği gibi yolcu demektir. O halde iki kapılı hayat hanında, durmadan muhit değiştirerek ilerleyen bu salik kimdir? Allah'a yakın olmaya çalışan bu salik, derviş ya da sufinin ta kendisidir. Görüldüğü üzere, yolcu olan derviş, Allah'a yakınlaşmayı yol edinmiş kimsedir. Diğer bir yandan yazara göre derviş, "Masiva olarak gördüğü dünyadan yüz çevirip kendini ibadete vererek marifeti kazanmayı amaçlayan kimsedir." Bu hedef nasıl tutturabilir?

    Aşk ile... Yazar'ın lisanıyla söyleyecek olursak, "Aşk, sufi telakkide varlık sebebidir. Bütün varlıklar, aşkla var olmuş ve aşkla varlıklarını idame ettirmişlerdir." Ancak burada hemen belirtmeliyim ki sufiyi var eden bu aşk, sanılan gibi eğreti bir sevginin adı değildir. Bu aşk, yazarımızın dediği gibi, " Devası, kendinde olan bir derttir ve dervişin hayatının bütün alanlarında olmalıdır."

     

    Sonuç Yerine...

    Kitaplar da başı ve sonu olan iki kapılı bir han değil midir? "İlk Söz"ün keyfiyle girdiğim kitabın bir çıkışının olması kaçınılmazdı. Kanaatimce, önemli olan ise, çıkışlardan iyi bir neticeyle çıkmaktır.

    Evet, iki kapılı bir handayız... Bir beşikle girdik bu hana. Ne var ki, bu handan ne ile ne zaman çıkacağımızı bilemeyiz. Bildiğimiz ise bizim için belirlenen müddet bitene kadar şehirler göreceğimiz. Girişi ve çıkışı olan... Bu şehirlerde güne, tanla gireceğiz akşamla çıkacağız. Sonrasında, akşamın serinliğinde, dost meclislerine derviş selamıyla gireceğiz. Bastırılmış hiçbir duyguya gerek kalmadan samimi sohbetler edeceğiz onlarla. En önemlisi sohbet konusu ölüm olsun, düğün olsun, bu meclislerden aşkla çıkacağız. Aşk... Aşkı, muhabbeti girdireceğiz kalbimizin en derinine, ama çıkartamayacağız. Zaten tek çıkışı olmayan aşk değil mi?

     

    İlhan Mete KOÇ

    ______________________________________

    [1] Bilal Kemikli, Şehir- Hayat ve Derviş, Kitabevi, İstanbul, 2009.

    [2] Bilal Kemikli, Sufi Aşk ve Ölüm, Sütun Yayınları, İstanbul, 2007.

    [3] Bilal Kemikli, Dost İlinden Gelen Ses, Kitabevi, İstanbul, 2004.

    

    Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi