Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Yazarlar Cemiyeti Misafir Yazar İZMİR MEVLEVİHANESİ ŞEYHİ MEHMET NURETTİN DEDE
  • İZMİR MEVLEVİHANESİ ŞEYHİ MEHMET NURETTİN DEDE

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    İZMİR MEVLEVİHANESİ ŞEYHİ MEHMET NURETTİN DEDE (1858?-4 Aralık 1920)

    Kenan ERDOĞAN*

     

    İzmir Mevlevîhânesi'nin ikinci şeyhi olan şair, bestekâr ve musikişinas Mehmet Nurettin (Nuri) Dede, İzmir'de doğmuştur[1].  Şâir de olduğu söylenen, İzmir Mevlevîhânesi'nin kurucu şeyhi Hacı Hafız Akif Dede[2] (1803-Eylül 1888)'nin oğludur. İyi bir neyzen (ki ilk ney derslerini ağabeyi Nurettin Efendi'den almıştır) ve tanınmış bir müzisyen olan Neyzen Cemal Efendi[3](1873-1945)'nin ağabeyi; 600'den fazla bestesiyle, yetiştirdiği besteci ve icracı talebelerle 20. yüzyılın büyük müzisyenlerinden olan Rakım el-Kutlu[4](1871-1948)'nun ise dayısıdır. Yine ünlü neyzen ve şair Neyzen Tevfik[5] (Kolaylı, 1879-1953)'in müzik ve tasavvuf kültürünü edinmesinde ve yetişmesinde gerekli ortamı hazırlayan önemli bir isimdir.

     

    İlk tahsilini daha çok aile ve dergâh çevresinde gören Nuri Efendi, Hoca Fikri Efendi'den Farsça öğrenmiş[6], büyük bir ihtimalle babası ve başka hususi hocalardan da çeşitli dersler alarak tasavvuf konusunda kendisini yetiştirmiştir. Şairi yakından tanıyan Ermenekli Hasan Rüşdü, hatıralarında Nuri'nin Farsça'yı iyi bilmesinin yanı sıra Arapça'yı da anladığını ifade etmektedir[7].

     

    İzmir Şairleri Antolojisi yazarı Hüseyin Avni Ozan'a göre Mehmet Nuri Efendi, 18 yaşında iken, Konya Mevlevî şeyhi Çelebi Sadreddin Efendi tarafından Namazgâh semtinde babasının yaptırdığı İzmir Mevlevîhanesi'ne şeyh tayin olunmuştur[8]. Ancak bu 18 rakamı, Hizmet gazetesinde (nr. 184, 4 Eylül 1888) babasının ölümüyle ilgili haber ve "Reşadetlü Şeyh Nuri Efendi'nin (şeyh) tayin edilerek meşihatnamesinin (şeyhlik tayini-izin- belgesi) 7 Ekim günü kendisine verildiği bildirilen" haberle(aynı gazete, nr.194, 9 Teşrin-i evvel/Ekim 1888) çelişmektedir[9].

     

    Mehmet Nurettin Efendi, şeyhliğe tayininden on bir yıl sonra 1899 Eylülünde tutuklanmış, yapılan tahkikat neticesinde Tevfik Nevzat, Tokadîzade Şekip, Abdülhalim Memduh ve Taşlıoğlu Ethem'le birlikte Bitlis'e sürülmüştür. Sürgüne sebep olan jurnal, olayın soruşturulması ve mahkemedeki tutanaklar, sürgün hadisesinin safhaları ile ilgili bir hayli bilgi bulunmaktadır[10].

     

    Başbakanlık arşivindeki soruşturma evrakından, sürgüne gönderilenlerin ve yakınlarından bazılarının anlattıklarına göre buna bu sürgüne sebep olarak; gizli bir cemiyet kurarak[11] Avrupa'daki Jön Türkler'le muhabere etmeleri ve onlara para göndermeleri[12], Abdülhamit aleyhtarı Jön Türk gazetelerini getirterek onları okumaları ve yaymaları, padişah aleyhindeki konuşmaları, Hizmet gazetesinde Girit muhacirleri konusunda yazdıkları yazılar gösterilmektedir[13].

     

    Gizli bir cemiyet kurulduğu şüphesiyle açılan soruşturma evrakından ve Ermenekli Hasan Rüştü'nün hatıralarından anlaşıldığına göre jurnalciliğiyle meşhur nafia başkatibi hafiye Mustafa Bey, Şair Eşref'in de izinli bulunduğu bir akşam, evinde bir ziyafet tertip eder. Davetlileri içeri aldıktan sonra Sultan Hamit idaresinin kötülüğünden bahsetmeye başlar. Tokadîzade Şekip, Abdülhalim Memduh ve Şeyh Nuri Efendi de konuyla ilgili bir şeyler söylerler. Şair Eşref, her ne kadar serbest düşünceli biri olsa da Mustafa'nın hafiye olduğundan şüphelendiği için ihtiyatla konuşur ve kaş göz işaretiyle diğer arkadaşlarını uyarmaya çalışırsa da buna muvaffak olamaz. Bu arada jurnalci Mustafa, dolaba sakladığı iki yahudiye, bu konuşmaları dinlettirerek ilerde bire yüz kattırarak şahitlik ettirecektir.

     

    Mustafa Bey, ertesi gün Şeyh Nuri'nin Hisar Cami civarındaki odasına gelir. Yine onu tahrik ederek padişah aleyhinde konuşturmak isterse de buna muvaffak olamaz.

     

    Giden jurnaller sonucunda Mehmet Nurettin Efendi, Abdülhalim Memduh, Taşlızade Ethem, Tokadîzade Şekip Bey, avukat Tevfik Nevzat Bey hükumet konağında alıkonularak Tatar Şakir Paşa ve vali Kamil Paşa tarafından soruşturulurlar[14]. Mustafa ve bu iki yahudi, adıgeçen şahısların Abdülhamid'i kötülediği ve ona hakaret ettiğini, ayrıca Hisar Cami civarında sebilinde, Şeyh Nuri Efendi'nin Abdülhamit aleyhinde ileri geri konuşarak dedikodu ettiğini söylerler. İlgili kişiler tabiî ki bu yardım, görüşme, hakaret ve isnat edilen suçları kabul etmezler.

     

    Bu son konuyla ilgili, Mevlevîhâne'de misafir olan ve şeyhin yanında bulunan şair Ermenekli Hasan Rüşdü'ye vali Kamil Paşa'nın sorusu şudur: "Hisar Camii şerifi civarındaki sebilinde Mevlevî Şeyhi Nuri Efendi bir takım ağır tefevvühatta bulunmuş, o sırada sen de yanında imişsin. Mustafa Bey (hafiye) de varmış. Şeyhin bu tefevvühatını sen de işitmişsin, ne dersin?"

     

    Ermenekli Hasan Rüşdü, Kamil Paşa'nın bu sorusuna şöyle karşılık verir: "Mustafa Bey, şeyhi tefevvühata sevk ve teşvik için orada hayli çalıştı. Fakat Nuri Efendi metanetini muhafaza etti, Mustafa Bey'in teşvikine kapılmadı[15]".

     

    Meşhur hiciv şairi Eşref'in de o gece orada bulunduğu için tanık olarak dinlendiği bu soruşturma sonucunda, telgrafla idari ceza verilmesi istenildiğinden üç saat sonra gelen telgrafta Abdülhalim Memduh, Mevlevî şeyhi Nuri, Taşlızâde Ethem, Tevfik Nevzat ve Tokadîzâde Şekib'in Bitlis'e, Hasan Bey'in ve üç arkadaşının ise Kastamonu'ya sürgün edilmesine karar verilir. İlk olarak Nurettin Efendi, arkasından birer ikişer gün fasıla ile diğerleri türlü eziyetlerle ayrı ayrı sürgün edilir[16].

     

    Bitlis'te gidenler orada idareciler ve eşraf tarafından iyi karşılanır ve yardım görürlerse de havasıyla imtizaç edemezler. Sekiz ay kaldıktan sonra Şeyh Nuri dışındakiler uyumsuzluk, yokluk, hastalık ve maddî sıkıntılardan, saraya çektikleri ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını bildiren bir telgraf sonunda affedilmişler ve dönmüşler; vehim ve ihtiyatla telgrafla gönderilen dilekçeye imza koymayan Nurettin Efendi ise on dört ay daha Bitlis'te kalmış ve ancak 1901 Haziran'ında İzmir'e dönebilmiştir.

     

     

    Şair Eşref'in, dostu Şeyh Nuri Efendi'nin bu sürgünü için şu kıtayı yazdığını görüyoruz:

     

    Sen sen ol her gördüğün âdemle etme ihtilât

    Hânumânın bir kuru isnâd edip de yıkmasın

    Boynuna takmazdan evvelce oku kerrât ile

    Nüshası Şeyh'in de evrâk-ı muzırra çıkmasın[17]

     

    İzmir'de yaşayan çeşitli fikir, sanat ve siyaset adamları hatıralarında Nurettin Efendi'nin şairliği ve şahsiyeti yanında sürgün edilmesinden de bahsederler.

     

    Bezmi Nusret Kaygusuz, hatıralarını yazdığı "Bir Roman Gibi" adlı eserinde "Nurettin Efendi, arif, şair, serbest fikirli, çok yakışıklı ve nurlu bir zattı. Bazı manzumeleri İzmir dergilerinde münteşirdir" der. Yine Nuri Dede'nin de aralarında bulunduğu dostlarıyla, zaman zaman Ekmekçibaşı Kıraathanesi'ne gittiklerini ayrıca16 Şubat 1331'de Dr. Ethem, Tokadîzâde Şekip, müftü Said Efendi, Resmolu Midhat ve Mevlevî Şeyhi Nurettin gibi bazı münevver zevatın huzurunda Hatice Baise hanımla evlendiğini anlatır[18].

     

    Zamanında "üstad" olarak tanınan sürgün arkadaşı, bedbaht ve bedbin şair Tokadîzâde Şekip de, sürgünden başlayarak hayatının çeşitli safhalarında Nurettin Efendi'yle nasıl beraber olduklarını çeşitli yazı ve hatıralarında anlatmıştır. Hakkında yapılan bir araştırmada, bu cümleden olarak Nurettin Efendi'nin sürgündeki durumu ve İstanbul'a çekilen telgrafı imzalamaması sonucu on dört ay daha sürgünde kalması, "külah-ı Mevlevî" şiiri, nazireleri ve bununla ilgili Hüseyin Rifat'ın evinde çıkan tartışma, dostlarıyla İzmir rıhtımında Kramer Gazinosu'nda, Frenk Mahallesi'nde Haylayf Pastanesi'nde beraberce yiyip içip muhabbet ettikleri, kendisiyle beraber Nurettin Efendi'nin de İttihat ve Terakki'ye üye olduğu, İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti'nin merkez yönetim kurulu üyeliğine seçildiği, ancak çeşitli sebepler ve görüş ayrılığı yüzünden faaliyetlerine katılmadığı.. gibi birçok bilgiyi bulabiliyoruz.  Uzun bir süre Nurettin Efendi'nin şeyh olduğu İzmir Mevlevîhânesi'ne devam edip buradan, Mesnevî ve Mevlânâ'dan feyz ve ilham alan birçok şiir, hattâ "Derviş Sözleri" adlı şiir kitabını yazan ve fakat Allah'a inandığı kadar rüyaya da inanan Şekib, gördüğü bir rüyayı Nurettin Efendi'ye yorumlatmış ve şeyhin de "Mevlevîlikte nasibinin olmadığını" söylemesi üzerine oradan ayrılarak Kadiriliğe bağlanmış ve daha sonra da tamamen farklı bir çizgiye yönelmiştir[19].

     

    M. Kâmil Dursun da hatıralarında, Nurettin Efendi ile yakın dostlukları olduğunu söyleyerek onun sürgününü anlatır ve İzmir çevresinde şiirleriyle ve besteleriyle şöhret kazanmış bir kimse olduğunu yazar. Ayrıca kendisi Şeyh Efendi'nin başlattığı "külâh-ı Mevlevî şiirine bir de nazire söylemiştir. Nurettin Efendi de, Kâmil Dursun'un evlendikten 19 sene sonra doğan kızı Mübeccel için, bir tarih düşürerek dostluğunu göstermiştir[20].

     

    Nurettin Efendi'nin hayatı hakkında çeşitli yayınlardan ve gazetelerden en geniş ve ayrıntılı bilgiyi toplayan Ömer Faruk Huyugüzel, Nuri Dede'nin Meşrutiyet'e kadar, ne yapıp ettiğinin bilinemediğini, İzmir basınında bu dönemde onun herhangi bir şiiri ve yazısının yayınlanmadığını, kendi köşesinde küskün bir hayat yaşamış olabileceğini yazar. Kim bilir belki de Eşref'in tavsiyesiyle "insanlarla ihtilat etmekten çekinerek" onlara güven duygusunu kazanması uzun bir süre alacaktır.

     

    Ancak kısmen daha özgür bir ortamın oluştuğu II.Meşrutiyet'ten sonra Nuri Dede, İzmir basınında yeniden görünmeye başlar. Bir Mevlevi dergahı post-nişini olarak İttihat ve Terakki'nin bazı eğitim faaliyetleri içinde o da vardır. Ege bölgesindeki medreselerin eğitim sisteminin ıslahı için 1910-1912 yılları arasında "mutemer-i ilmî" adıyla düzenlenen kongrelerin hem düzenleyicileri hem de katılımcıları arasında adına rastlanmaktadır[21].

     

    Nuri Efendi'nin bir başka önemli faaliyeti ise 1. Dünya Savaşı sırasında kırk kişilik bir Mevlevî gönüllüler grubu oluşturarak cepheye göndermesidir. 26 Kanun-ı sani 1330/ 8 Şubat 1915'te çıkan 5680 numaralı Âhenk gazetesinin haberine göre Nuri Efendi'nin oluşturduğu kırk kişilik bir Mevlevî gönüllü grubu, yapılan bir törenden sonra Uşak treniyle Konya'ya doğru yola çıkmıştır[22].

     

    Nuri Efendi'nin İzmir işgalinin öncesi ve sonrasında da boş durmadığı ve bazı faaliyetlere giriştiği anlaşılmaktadır. Başlangıçta Jön Türkler'le ilişkileri yüzünden İttihatçılara yakın olan, hattâ belki de bu yüzden sürülen Şeyh Nuri Efendi, zamanla cemiyetin yanlış politikaları sebebiyle herhâlde onlardan uzaklaşarak İtilafçılara yaklaşmıştı. Bu nedenle olsa gerek ki İzmir'deki ittihatçı kadro, önce İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti üyeleri içinde yer alan ve büyük kongre hazırlığı öncesinde İstanbul'a gönderilen heyet içinde de bulunan[23] Nuri Efendi'yi ve birkaç kişiyi, işgale karşı kurulan direniş ve örgütlenme çalışmalarında itilafçılara yakın gördükleri ya da aktif olarak çalışmalara katılmadıkları için bir nevi darbeyle dışarıda bırakarak olumsuz bir tavır içine girmişlerdir[24]. Moralızade Nail'in Mütarekede İzmir Olayları'nda verdiği bilgiye göre ise, İzmir'in Yunanlılar'a ilhakına engel olmak ve Anadolu'nun sesini itilaf devletleri temsilcilerine duyurmak için 23 Kasım 1918'de kurulan Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti'nin çalışmalarına katılan ve cemiyetin Garbî Anadolu Kongresi'nin genel merkez üyeliğine Ali Nazmi, Tokadîzade Şekip, İbni Hazım Ferit ve Moralızade Nail'le birlikte seçilen Şeyh Nuri Efendi, cemiyetin sekreterliğine eski ittihatçılardan Cami Baykut'un, veznedarlığına da Moralızade Halit'in getirilmesine içerleyerek devamı kesmiş, bunun üzerine cemiyetin, Yunanlıların Ege'ye çıkmalarına engel olmak için İstanbul ve Paris'te itilaf devletleri temsilcileriyle görüşmek üzere kurulan heyetten de çıkarılmış ve yerine de başka üye alınmıştır. Moralızade Nail Bey'e göre Nuri Efendi, bu konuda cemiyete engel olmuş ve çalışmaları akamete uğratmıştır[25].

     

    Nuri Efendi'nin İzmir'in işgali sırasında başka çalışmalarına da rastlıyoruz: O da işgalden sonra müftü Rahmetullah Efendi başkanlığında belediye başkanı Hacı Hasan Paşa, Nuri Efendi ve Şerif Remzi'den oluşan bir heyetle, Yunan işgal kuvvetleri komutanı Zafiriu ve Amiral Calthorp'la görüşerek İzmir'de işlenen cinayetlere karşı bir tedbir alınmasını istemişlerdi. Nurettin Efendi'nin, Teşvik-i Maarif Cemiyeti başkanlığı görevini yaptığı yolundaki bilginin ise gerçeği yansıtmadığı belirtilmektedir[26].

     

    Hasta düştüğü son günlerine kadar şiirle meşgul olan[27] Mehmet Nurettin Dede'nin ölümü de işgal devresinde olmuştur. 4 Aralık 1920'de vefat eden Dede'nin cenazesi, "dedegânın tehlil ve tevhidleri eşliğinde binlerce" diye ifade edilen kalabalık bir cemaatin katılımıyla Hisar Camii'nde kılındıktan sonra Mevlevîhane'nin haziresine gömülmüştür. Nurettin Efendi'nin vefatı ve cenazesi, mahallî Âhenk Gazetesi'nde ilgililere "Ziya-ı azim ve ihtifal" başlığıyla duyurulmuştur. Gazetede Nuri Efendi, yeri doldurulamayacak fazıl bir kişi olarak değerlendirilmekte, aile ve çevresine taziyet dilenmektedir[28].

     

    Vefatından üç gün sonra aynı gazetede Râgıp Paşa-zâde Mehmed Ali Efendi, Şeyh Nûrî Efendi hakkında şu mersiyeyi yazmış ve yayımlamıştır[29].

     

    Fā‘ilātün Fā‘ilātün Fā‘ilātün Fā‘ilün

     

    Pîr-i Mevlânâ-yı Rûm'un bende-i dil-dâdesi

    Nûr-ı Hakk'ın bir hakîkat âşık-ı dil-dâdesi

     

    İzmir'in Şeyhu'ş-şehîri post-nişîn-i Mevlevî

    ‘Azm edip gülşen-serâya oldu şimdi uhrevî

     

    Rûh-ı pür-nûruyla pervâz eyledi dün cennete

    Ehl-i dil neylerle giryân eyledi ol hazrete

     

    Kalb-i pâk-i Nûrî'nin âyînesiydi nûr yüzü

    Meclis-i ilminde Şeyhin Mesnevi'ydi her sözü

     

    Zikr ü fikri zübde-i âmâli Allâh u Celâl

    Hâl ü şânı mûcib-i Kur'ân-misâl âyet-meâl

     

    Allâh Allâh böyle bir şeyh-i nebâhat Ahmed'in

    Mazhar et yâ Rab hidâyet et şefâ‘at Ahmed'in

     

    Râh-ı Mevlânâ'da rehber Hazret-i pîr-i külâh

    Vird-i dervişân Muhammed'dir murâd ancak İlâh

     

    İzmir Fikir ve Sanat Adamları adlı değerli eserinde Ö. Faruk Huyugüzel, "Mehmet Nuri Efendi'nin, Abdülhamit devrinde bir şair olarak tanınmasına ve sürekli edebiyat meclislerinde bulunmasına rağmen İzmir basınında fazla bir şiir yayımlamadığını, İstanbul gazete ve dergilerinde bir şey yayımlayıp yayımlamadığının da bilinmediğini yazmaktadır. 1913 Ocağından itibaren ise Âhenk, Hıyaban, Muallim ve Musavver Mehasin gibi gazete ve dergilerde eski tarzda gazel, mersiye ve tarih kıtaları gibi şiirler yayımlamakla birlikte bunları da bir kitapta toplama yoluna gitmediğini ilâve etmektedir. Ömer Faruk Bey, Nurî'nin tasavvufî bir hava taşıyan ve oldukça olgunlaşmış bir dil ve üsluba sahip olan bu şiirlerinde Şeyh Galib ve Fuzulî etkilerinin belirgin bir şekilde görüldüğünü belirtmektedir[30].

     

    İzmir gazete ve dergilerinde yayınlanan şiirlerinde "Mevlevî Şeyhi Nurettin" imzasını kullanan Nuri Efendi'nin şairliği, bestekâr ve mûsikîşinaslığı yanında önemli bir yönü de Dergâh'ta şiir ve mûsikî ile dolu bir ortamın hazırlayıcılığını yapmasıdır. Bildirimizin başında yazdığımız gibi çok iyi ney çalan ve kardeşi neyzen Cemal Efendi'ye ilk ney derslerini veren Nurettin Dede, aynı zamanda Neyzen Tevfik'in yetişmesinde de önemli bir rol oynamıştır[31].

     

    Sonraları müptela olduğu şarabın da etkisiyle gitgide düzensiz, derbeder bir hayat yaşayan Neyzen, 1919'da yazdığı "Tercüme-i Hâlim" adlı uzun şiirinde, İzmir'deki o mutlu günlerini hasretle yâd ederek, Nurettin Efendi'nin emriyle Cemal Efendi'den nasıl ders aldığını, notayla meşk edip ney elde başta külâh, sema'a, mutribe girip Hazret-i Pîr'in (Nurettin Dede) feyzinden istifade ederek bir yıldan az kısa zamanda vezin ve kafiye öğrenerek gazeller yazıp Muktebes'e gönderdiğini, burada büyükler meclisinde Eşref, Memduh, Şekîb, Nevzat, Hakkı, Ruhi Baba gibi büyük insanların arasına nasıl karıştığını anlatır. Bu şiir aynı zamanda genel olarak Mevlevîhânelerin şiir ve müzik gibi güzel sanatları besleyen ortamını, özel olarak da o günlerdeki İzmir Mevlevîhânesi'nin kültür ortamını, müdavimlerini, şiir ve mûsikî ile ilişkisini göstermesi bakımından da önemlidir:

     

    Peyimde mâzî-i ekdâr, önümde âtî-i gam

    Şu hâle bak, medet ey çâre-sâz-ı kalb-i elem

     

    Deyip de elsiz ayaksız düşünce Dergâh'a

    Göründü pîr-i tarîkat hemen bu güm-râha

     

    O zât-ı mürşid-i a'zam ki Şeyh Nûreddîn

    Harîm-i mahfil-i irfanda câ-nişîn ü metîn

     

    O anda ber-taraf oldu hemen suâl ü cevâb

    Dedi "biraderi gör, durma eyle meşke şitâb!"

     

    Cemâl Efendi ki şeyhin birâderi hem de

    Birinci ney-zeni Dergâh- Pîr'in hem de

     

    Kemâl-i vecd ile teblîğ-i emr-i Şeyh etti

    Kabûle mazhar olup şevk u gaşy ile bitti

     

    Sarıldı dâmen-i üstâda öptü ellerini

    Der-i Cemâl'ine vakf etti cânını, serini

     

    Açıldı bâb-ı füyûzu hazîne-i hünerin

    Kapandı perde-i âlâmı ömr-i derbederin

     

    Notayla meşke devam etti şöyle birkaç mâh

    Semâ'a mutribe girdi ney elde, başta külâh

     

    Füyûz-ı Hazret-i Pîr'e şu en celî bürhân

    Ki geçmeden sene nazm u kâfiye vü evzân

     

    Yakıştı ağzına, az çok dilindeki hevese

    Ve hem de yazdı gazeller sütûn-ı Muktebes'e

     

    Tanıştı bir çok e'âzımla şimdi İzmir'de

    Bulundu hayli zaman meclis-i ekâbirde

     

    Cenâb-ı Eşref'e, Abdülhalim Memduh'a

    Şekîb'e, Hakkı'ya, Nevzâd'a, âh Ruhî Baba

     

    Ederdi tekkede hizmet bu ehl-i irfâna

    Karıştı işte bu yolda miyân-ı insâna

     

     

     

    Nurettin Efendi'nin yetişmesinde önemli rol oynadığı diğer bir şahıs, başta da söylediğimiz gibi yeğeni Rakım Elkutlu'dur. Bu ünlü bestekârın dayısı olan Nurettin Efendi, teşvikleriyle yirmi yaşlarında iken Elkutlu'yu bestekârlığa başlatmış, 24 yaşlarında birlikte İstanbul'a gelerek Ahmet Irsoy'la tanıştırmış, 35 yaşlarında iken de özellikle neyzenbaşı Emin Dede, Tokadîzâde Şekip, ve Müstecabîzâde İsmet'le beraber Mesnevî'den seçtikleri beyitleri esas alarak karcığar makamındaki Mevlevî âyininin bestelenmesine ön ayak olmuştur. Bu onun büyük bir hizmetidir. Âyin, Konya Mevlevîhanesi'nce de beğenilince diğer Mevlevîhanelerde ve bütün Türkiye'de okunmaya başlamıştır. Bu âyinle ilgili anlatılan hikâyeye göre, Nurettin Efendi, yedi yaşından itibaren devam ettiği on yedi yaşından beri âyinhanlığını, yirmi yaşından beri de İzmir Mevlevîhânesi'nin kudümzenbaşılığını yapan yeğeni Elkutlu'ya bu âyinin güftesini vererek bestelemesini istemiş. Rakım Elkutlu, âyinin bestesini bir gecede bitirerek ertesi gün tekkede âyinin hazır olduğunu söylemiş. İşi ciddiye almadığını ve baştan savma bir beste yaptığını zanneden dayısı, Râkım'ı kovmuş; fakat yakınlarının ısrarıyla okunmasına razı olarak âyin okunmuş, bittikten sonra da çok beğenerek gönlünü almış[32].

     

    Çok iyi ney çalan Nurettin Efendi'nin, kendisinin de bazı besteler yaptığı ifade edilmektedir. Ali Rıza Avni'nin Mevlevî dergâhı neyzenbaşısı Kâmil Efendizâde Aziz Ersöz'den aldığı bilgiye göre Şeyh Nuri Efendi, Tokadîzâde Şekip'in Mevlânâ için yazdığı

    Esselâm ey azamet-perver-i lâhût-mesîr

    Hak-nümâ ârif-i esrâr-ı ledün Hazret-i Pîr

     

    Beytiyle başlayan kasidesini rast makamında bestelemiş, ancak eserin notası kaybolmuştur. Notası elde bulunan tek bestesi ise güftesi de yine kendisine ait olan

     

    Neşve-mend-i feyz olan uşşâka bir meyhâneyim

    Meclis-i rindân-ı Hak'da devreden peymâneyim

     

    Her gören ahvâlimi Mecnun kıyas eyler fakat

    Akl-ı kül erbâbını derk eyleyen dîvâneyim

     

    Beyitlerini içine alan evc makamında, devr-i kebîr usûlünde tasavvufî bir havada yapılmış bestedir[33].

     

    Yılmaz Öztuna'nın hazırladığı Büyük Türk Musikîsi adlı eserin 2. cildinde doğum tarihi belirtilmeyen Nuri Efendi'nin, ölüm tarihi de soru işaretiyle1925 olarak gösterilmiş ve hakkında yalnızca şu kısa bilgi verilmiştir: "İzmirli, Türk müzisyeni. Şu hüseynî aşîrân nakış yürük semaî onundur: "Gören sanır ki safâdan semâ-ı râh ederim" Bu tarzda başka eserleri de olduğu muhakkaktır. Fakat İzmir'de yaşadığı için, İstanbul'da taammüm etmemiştir"[34]. Onur Akdoğu ise Ege'de Müzikçiler Ansiklopedisi adlı eserinde, aynı bilgileri Öztuna'dan alarak nakletmekle yetinmiştir[35].

     

    Nurettin Efendi, şiirlerinin tamamını aruzla ve klasik tarzda yazmış, geleneğe bağlı bir şairdir. Özellikle divan şairlerinden ve Mevlevî geleneğini temsil edenlerden çok etkilenmiştir. Bunların başında hiç şüphesiz Mevlânâ gelmektedir. Bazı gazellerinde bir iki beyit ekleyerek övdüğü, bazılarında ise Hazret-i Hünkâr, Şems, Şems-i dîn, Molla, Pîr, Celâl gibi isim ve sıfatlarıyla övdüğü Mevlânâ Celâleddin Rumî ve Şems-i Tebrizî, bağlı bulunduğu Mevlevîlik tarikatının iki önemli ismi olup şiirde ve tarikatta kılavuzlarıdır. Bu yolda kendi tarikatında ve şiir anlayışında övdüğü, tahmis ve tanzir ettiği diğer önemli bir isim ise Şeyh Galib'dir.

     

    Bunların dışında Şabaniye tarikatı ricalinden Kuşadalı İbrahim Efendi'nin bir şiirini tahmis etmiş, meşhur İran şairi Saib'in bir gazelini ise Türkçe'ye nazmen tercüme etmiştir. Bütün bunlar, genel olarak onun yönelişlerini ve ince, işlenmiş dili ve üslubuyla Mevlevî divan şairlerinde görülen tasavvufî havayı yansıtmaktadır.

     

    Daha önce de belirttiğimiz üzere, özellikle Mevlânâ'dan ve Şeyh Galib gibi Mevlevî şairlerden etkilenen Nurettin Dede'nin, Mevlevîhâne'deki sanat ve kültür ortamının da verdiği hava ile İzmir ve çevresinde, bir rüzgar oluşturduğu ve bir çok kimseyi etkilediğini söyleyebiliriz. Gazetelerde onun şiirlerine yazılan nazireler bunu göstermektedir. Meselâ "bul" redifli gazelin üstündeki hitap ifadesinden Nuri Efendi'nin müridi, yine bir Mevlevî olduğu anlaşılan İzmir Bayraklı'dan Mahmud Tahir, "Pîr-i reşâdet-penâhım Nûri Efendi Hazretleri'ne nazîredir" diyerek bir cevap yazmış[36], "külâh-ı Mevlevî" redifli şiiri ise epeyce sevilmiş ve bir çok "benzer"leri yazılmıştır[37]: Bu şiire yazılan nazirelerin nasıl yazıldığı ve neşredildiğini Âhenk gazetesinin 5366 numaralı ve 20 Şubat 1329/1914 tarihli nüshasında neşrettiği bir yazıdan anlıyoruz. Buna göre Nurettin Dede, bu yazıda "külâh-ı Mevlevî" serlevhası altında yazılacak şiirlerin kendisi tarafından bastırılıp yayımlanacağını duyurarak Şair Eşref, Tokadizâde Şekip, Abdülhalim Memduh, Mansurîzâde Said gibi şairlere ait beyitleri yazısına örnek olarak eklemiştir.

     

    Aynı gazetenin 5371 numaralı ve 26 Şubat 1329 tarihli nüshasında ise gazete idaresi tarafından, Şeyh Nurettin Efendi'nin talebi üzerine yazılan aynı redifli şiirlerin (külâh-ı Mevlevî) peyderpey matbaaya gönderilmeye başlandığı belirtilmiş ve ilk önce Ermenekli Hasan Rüştü'ye ait manzume neşredilmiştir. Gazetede yayınlanan Manisa ve ilçelerinden gönderilen "külâh-ı Mevlevî" redifli şiirler ise ayrı bir araştırmaya konu edinilmiştir[38].Bu şiirler, Soma'dan N. Şeyhzâde Müderris Kâsım Şükrü, Akhisarlı Musa Kâzım, Manisa Mevlevîhânesi ser-tabbahı mesnevîhan Mehmed Hilmi Dede, Soma tahsil memuru M. Hıfzı,  Kırkağaçlı müderris İsmail Hakkı, Gördüslü Karamüftüzâde (E) Lütfi, Turgutlu'dan Ebu'l-Fikri Rıza ve Demirci  Mevlevîhânesi post-nişini Nuri Efendi tarafından gönderilmiş ve aynı gazetede neşredilmiştir. Soma'da tahsil memurluğa yapan M. Hıfzı, manzumesini gazetede bu yayını başlatan "Şeyh Nuri Efendi Hazretleri'ne" ithaf etmiştir[39].

     

    Sonuç olarak Mehmet Nurettin Efendi, 19. yüzyılın ortalarında doğmuş, babasının tekkenin şeyhi olduğu, şiir ve musikî ile meşbu İzmir Mevlevîhânesi çevresinde büyümüş ve babasının vefatı üzerine bu tekkeye şeyh olmuş, serbest düşünceleri, hürriyetçi, ittihatçı kimselerle birlikte olduğundan dolayı bir kısım arkadaşlarıyla Bitlis'e sürülmüş, dönüşte bir müddet kendi hâlinde küskün bir hayat yaşasa da ilmî toplantılar tertip ederek bunlara katılmış, 1. Dünya Savaşı sırasında kırk kişilik bir Mevlevî gönüllüler grubu oluşturarak cepheye göndermiş, İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti üyeliğinde bulunmuş, 4 Aralık 1920'de vefat ederek büyük bir törenle Mevlevîhâne haziresine defnedilmiş, çevresinde bulunan önemli şahsiyetlerin yetişmesinde rol oynamış, yazdığı kimi şiirlerle, sanatçı kişiliği ile çevresinde bir etki alanı oluşturmuş kendisi de şair ve bestekâr klâsik kültüre âşinâ bir Mevlevî dedesi ve şairidir. Gazetelerdeki şiirlerinin dışında, bir divanının olup olmadığı, elimizdeki mevcut Nurî divanının onun olduğu şimdilik kesinlik kazanmayan hususlar olup bu yöndeki araştırmalarımız sürmektedir.

     

    --------------------------------------------------------------------------------

     

    * Celal Bayar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Manisa

     

    [1] Hüseyin Avni Ozan, İzmir Şairleri Antolojisi, İzmir 1934, s.130-131. Hüseyin Avni, Mehmet Nurettin Efendi'nin doğum tarihini 1274/1858 olarak göstermektedir. Ancak yazarın aynı kitapta, şairin 18 yaşında şeyh olduğunu yazması ve fakat bunun yanlış olduğunun ortaya çıkması (bkz. Dipnot 10); ayrıca elimizde onun olduğunu düşündüğümüz yazma Nuri Divanı'nda (1263-64/1846-47'de tarih düşürmesi çok daha erken bir tarihte doğmuş olabileceğini düşündürmektedir.

     

    [2] İrfan Hazar, "Bay Dede Remzi Zeytinoğlu İle Konuştuk", Anadolu, nr. 9614, 26 Mayıs 1944; Habibe Keskin, İzmirli Yazarlara Dair Hatıra ve Röportajlar, Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Lisans Tezi, İzmir 1986, s.56. Halil Akif Dede için bk. Bursalı Mehmed Tahir, Aydın Vilâyetine Mensub Meşayıh, Ulemâ, Şu'arâ, Müverrihîn ve Etıbbânın Terâcim-i Ahvâli, İzmir 1324, s.143-144; Ozan, İŞA, a.g.e.,  s.64; Ömer Faruk Huyugüzel, İzmir Fikir ve Sanat Adamları 1850-1950, Ankara 2000, s.175-176.

     

    [3] Cemal Efendi için bk. Yılmaz Öztuna, Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi, C. I, Ankara 1990, s. 175; M. Nazmi Özalp, Türk Mûsikîsi Tarihi II, s.171 İstanbul 2000.

     

    [4] Râkım Elkutlu için bk. Bekir Sıdkı Sezgin, "Elkutlu, Mehmet Râkım, DİA, C.11, İstanbul 1995, s. 55-56; Özalp, a.g.e. [C.] II, s.115-117;  Öztuna, a.g.e. C.1, s.253-254: Huyugüzel, a.g.e., s.504-505.

     

    [5] Huyugüzel, a.g.e.,s 570-573; Öztuna, a.g.e.,s.450; Özalp,  a.g.e. II, s.113-115.

     

    [6] Ozan, a.g.e.,s.130.

     

    [7] Hilmi Yücebaş, Şair Eşref, "Ermenekli Hasan Rüştü Anlatıyor: Şair Eşref'le Beraber Geçen Hayatımız", İstanbul 1984, s.141; Süleyman Kara, Ermenekli Hasan Rüştü'nün Hayatı ve Eserleri Üzerine Bir İnceleme, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir 2004.

     

    [8] Ozan, a.g.e., s.130-131.

     

    [9] Mehmet Nuri ve şiirleriyle ilgili "Mevlevî Şeyhi Mehmet Nuri'nin Şiirleri" (Hazırlayan Nuray Çalışkan, Ege Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Bornova 1992, VIII+23 s.) adlı bir mezuniyet tezi hazırlatan ve adı geçen kitabında yazdığı biyografide durumu tespit eden Ö. Faruk Huyugüzel haklı olarak,  "Bu durumda ya onun on sekiz yaşında post-nişin olduğu yolunda Hüseyin Avni'nin verdiği bilgi yanlıştır ya da doğumunu 1858'den çok sonraki bir tarihe (1870'e) götürmek gerekmektedir." der.

     

    [10]Sürgünde bulunanların hemen hepsinin hayatı ve hatıraları arasında konuyla ilgili epeyce bilgi bulunmaktadır. Bunlar için şu kitap ve çalışmalara bakılabilir Yücebaş, a.g.e. s.170 vd; Dr İbrahim Şahin, Tevfik Nevzat, İzmir 1993, s.37-47; Dr. Sabahattin Çağın, Tokadîzâde Şekip, İzmir 1998; Bilal Öngül, Abdülhalim Memduh'un Hayatı ve Eserleri Üzerine Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora tezi , İzmir 2002; İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, C.2, s.932-933, İstanbul 1988; Huyugüzel, a.g.e. s.357; Kara, a.g.t. s.17-22.

     

    Tasavvuf tarihiyle ilgili bazı kaynaklarda da Nurî Dede'nin sürgünü konusuna kısaca temas edildiği görülmektedir. Bkz. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ'dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul 1983, s.273; Sezai Küçük, Mevlevîliğin Son Yüzyılı, İstanbul 2003, s.376

     

    [11] Konuyla ilgili olarak Başbakanlık arşivindeki soruşturma evrakını yayınlayarak değerlendiren şu makaleye bakılabilir: Şerife Baş Çağın, "Sultan Abdülhamit Dönemi İzmir'inde Gizli Bir Cemiyet Kurma Girişimi", Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, S.11, s.69-97, İzmir 2004.

     

    [12] Bunlardan İzmir'in ileri gelen saygın kişilerinden olup zeki ve siyasetle uğraşan ilk Jön Türkler'den biri olan Ağazâde Şefik (Eyison) Bey, (bir dönem Amerika'nın Newyork başkonsolosluğunda da bulunmuştur) Paris'e kaçmış ve Sultan Hamid'e  hakaret ve tehdit dolu mektuplar yazmıştır. Bir ara maddî bakımdan büyük bir darlık çekmiş ve durumunu bildiren bir mektupla Mevlevi şeyhi Nuri Efendi'den yardım talep etmiştir. Ayrıca bu sıralarda Hasan Rüştü, Mevlevîhâne'de misafir edilmektedir. Bk. Kara, a.g.t. s.18; Yücebaş, a.g.e. s.174-175.

     

    [13] Biz bu sebeplerin ötesinde soruşturma evrakında Ahmet Bey'in, yakında padişaha suikast yapılacağı ve İstanbul'a gittiğinde büyük değişiklikler olacağı şeklindeki konuşmalarının daha etkili olabileceğini düşünüyoruz. Bkz. Ş. Çağın, a.g.m. s.75,80.

     

    [14] II. Abdülhamid'in sadrazamlarından iken azledilerek İzmir valiliğine getirildiği için padişaha kırgın olan vali Kamil Paşa, İzmir'de siyasi sürgünlere ve İttihat ve Terakki'nin örgütlenmesine göz yummuş ve yardım etmiş bu yüzden de hafiyeler ve başka görevlilerle kontrol edilmek istenmiştir. Soruşturmada adı geçen Mustafa Bey ve iki Yahudi, jurnal ve şahitlik yapan kimseler; Şakir Paşa ise bu olayı soruşturmak için İstanbul'dan gönderilen görevlidir.

     

    [15] Yücebaş, a.g.e. s.176-177; Kara, a.g.t. s.22; Ş. Çağın, a.g.m. s.91.

     

    [16] Şair Eşref, a.g.e., s.108. İlk olarak Nurettin Efendi'nin sürgün edilmesi kendisinde, "Acaba onlar bir çaresini bulup da kalıyorlar ve içlerinden yalnız ben mi sürgün ediliyorum" şeklinde bazı şüphe ve vesveseler uyandırmış olacak ki, Hüseyin Rifat'ten, biraz para ile birlikte diğerlerinin de sürgün edilip edilmeyeceğini öğrenmek için Afyonkarahisar şeyhliğine "bohça gönderildi veya gönderilmedi" şeklinde bir telgraf çekmesini ister. Ayrıca konuyla ilgili bk. Ziya Somar, Bir Adamın ve Bir Şehrin Tarihi, s.68; Şahin, a.g.e. s.40-44.

     

    [17] Yücebaş, a.g.e. s.8.

     

    [18] Bezmi Nusret Kaygusuz, Bir Roman Gibi, İzmir 1955, s.9, 44, 127.

     

    [19] İnal, C.4, s.1782-1789; Çağın a.g.e. s.21, 23, 23, 26, 29, 30, 33, 35, 36, 54, 55, 56, 64

     

    [20] M. Kâmil Dursun, İzmir Hatıraları, (Haz.Ü. Şenel) İzmir 1994, s.IX,XIII,13,148

     

    [21] Huyugüzel a.g.e. s.358.

     

    [22] Huyugüzel a.g.e.s. 358. Bu sıralarda hükûmetin, ehl-i tarikatın manevi gücünden ve Sultan Reşat'ın Mevlevîliği'nden istifade ederek kurulmasını teşvik ettiği ve gönüllülerden oluşan "Mücahidîn-i Mevleviyye Alayı"nı, Nuri Efendi de İzmir'den 40 kişilik bir gönüllü teşkil ederek ve bizzat kendisi bunlarla Konya'ya kadar refakat ederek desteklemiştir. Konuyla ilgili bu alaya, ve Kanal Harekatı'na binbaşı rütbesiyle katılan Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Abdülbakî Baykara Dede için bk. Mustafa Erdoğan, Meşrutiyetten Cumhuriyete Bir Mevlevî Şeyhi Abdülbâkî Baykara Dede, Hayatı, Şahsiyeti Eserleri ve Şiirleri, Dergâh Yayınları, İstanbul 2003, s.48-52. Tarihçi Nuri Köstüklü, "Vatan Savunmasında Mevlevîhaneler" adlı eserinin 81. sayfasında Konya'da çıkan Babalık Gazetesi'ne dayanarak (Babalık, 29 Kanun-ı sani, 1330 (11 Şubat 1915), No: 281, s. 2.) Nuri Dede'nin de bu alaya katılmak üzere Konya'ya geldiğini belirtmektedir. (Çizgi Kitabevi, Konya, 2005)

     

    [23] Nurdoğan Taçalan, Ege'de Kurtuluş Savaşı Başlarken, İstanbul 1981, s.154. (19 Mart Çarşamba günü toplanan Büyük Kongre'de de Cemiyet'in yeni yönetim kurulu üyeleri içinde Mevlevî Şeyhi Nurettin Efendi'ye rastlıyoruz. Bk.s.161); Nail Moralı, Mütarekede İzmir Olayları, Ankara 1973, s.10-14; Yrd. Doç.Dr. Veysi Akın, "İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti'nin Akim Kalmış Bir Teşebbüsü: Paris Sulh Konferansı Heyeti", Pamukkale Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, S. 1, Denizli 1996, s.19; Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Tepekaya,"İzmir'in İşgali Fikrine İlk Tepkiler İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti ve İlhakı Red Heyet-i Milliyesi, Pamukkale Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, S. 1, Denizli 1996, s. 38, 40, 43.

     

    [24] Moralı, a.g.e.s.13-14; Taçalan, a.g.e.s.173; Nuri Efendi'nin, şahsi kırgınlıklara rağmen 14 Mayısta, İzmir'in  işgalinden bir gün önce işgalin haber alınması üzerine yapılan Mekteb-i Sultanî'deki toplantıda da bulunduğu anlaşılıyor. Bk.Tepekaya, a.g.m., s.43.

     

    [25]. Olayların içinde yaşayan biri olarak hatıralarını yazan Nail Moralı'nın, Nuri Efendi ile ilgili düşünceleri olumsuzdur. Nail Bey, Nuri'yle ilgili düştüğü dipnotta şöyle der: "Lazım gelen evsaftan hiçbirisini haiz olmadığı halde mahza kendi reklamını yapmak için Avrupa Heyet-i Murahhasamıza dahil olmak isteyen ve bittabi bu arzusuna muhalefetimizden münfail olan Şeyh Nuri Efendi merhum gerek bu sırada, gerek Vali İzzet Bey zamanında tezvirat ile memleket için pek çok faydalar beklediğimiz bu heyet meselesini akamete uğratmış ve memleketine azim fenalık eylemiştir" Moralı, a.g.e. s.10.

     

    [26] Huyugüzel, a.y.359

     

    [27] Âhenk gazetesinde yer alan bir yazıya göre Nuri Efendi, vefatından sekiz on gün önce hasta hâlinde kibâr-ı sûfiyeden Mağribî Hazretleri'nin "güzeştem" redifli manzumesini tahmise başlamış ve hemen bir gün evvel bitirmiş. Bunun tercümesini de M. Kâmil'den ricâ etmiş. Kâmil Bey'in yaptığı bu tercüme Âhenk gazetesinin birkaç sayısında "edebiyat" başlığı altında yayınlanmıştır. Bk. Âhenk, 26 Ocak 1921/7 Kanun-ı sani 1337, nr.7516; Çalışkan, a.g.t. s.V.

     

    [28] Nuri Efendi'nin vefatı haberi, Âhenk gazetesinde şu şekilde verilmiştir: (Âhenk nr.7488, s.2, 6 Kanun-ı evvel 1336/Aralık 1920; Çalışkan, a.g.t. s.VI-VII; Huyugüzel, s.359)

     

    Zıyâ-ı azîm ve ihtifâl: Evvelki gün saat ikide sevgili şeyhimiz ve fâzıl üstâdımız Nûrî Efendi Hazretleri muhitini öksüz bırakarak âzim-i bekâ oldu. Cenâzesi dün ihtifâlât-ı fâika ile kaldırılarak Hisar Cami-i şerifinde namazı ba'de'l-edâ Dergâh'ta ihzar edilen makbere-i hazînine nakl ve defnedilmiştir.

     

    Merhûm-ımüşarün ileyhe son hürmet-i_teşyîini îfâ için binlerce halk merasime şitâb etmiş idi. Cenâze Dergâh'tan kaldırılarak mevkib-i teşyiin mâtem-i_ihtirâmı üzerinde ebkem bir hitabe-i uhrevî veya bir şi'r-i dilsûz inşâd ederken , dedegânın tehlîl ve tevhidi ve bu tehlîl ve tevhid arasından çıkan münkesir bir feryâd-ı ölümî bâhusus böyle bir fazlın mevte inkılâbı keyfiyetini en gayr-ı kâbil-i tahammül bir fecîa suretinde tasvîr ediyordu.

     

    Evet ölüm mukadder bir haktır. İnsanı hiçbir tedbir, mevtin pençesinden kurtaramaz. Her şey, hayale sığmayan en kavî cellâdından, en âciz zerreye kadar onun O'nun fermanına inkıyâda mecburdur...

     

    Bu böyle olmakla beraber insan bir türlü ölümünden doğan teessüre tahammül etmek kudretini nefsinde bulamıyor. İstiyor ki, iyiler; en uzun bir süre ömür sürsün. Şeyhimiz bir fazl-ı mücessem idi. Hayrı sever, milletini sever, hakkı sever, muhitin itilâsına hizmet etmekten pek zevk alırdı. Bu son günlerde maarif-i İslâmiyenin aldığı şekl-i tezebzüb onu pek dil-gîr etmişti. Daima düşünür ve her şeyi hüsn-i suretle halletmek isterdi. Onun böyle umulmayan bir zamanda ufûlü muhit için olduğu kadar âlem-i şiir ve edep için de büyük bir ziyadır. Onun yerini dolduracak adam belki de yoktur.

     

    Merhûm-ı müşarun ileyhi gâib ettiğimizden dolayı kendimiz muhtâc-ı tesellî ve ta'ziyet olduğumuz hâlde âile-i keder-dîdesine, müridânına, müntesibîn-i şi'r ü edeb ve hâssaten milletimize beyân-ı ta'ziyet eyleriz. Mevlâ garîk-ı rahmet eyleye..

     

    [29] Âhenk, 27 Aralık 1920/9 Kanun-ı Evvel 1336, nr.7491; Çalışkan, a.g.t. s.VIII

     

    [30] Huyugüzel, s.359-360.

     

    [31] İzmir Mevlevî Dergâhı'nın ve Nurettin Dede'nin, bu kültür ortamının hazırlanmasındaki rolünü Remzi Dede (Zeytinoğlu) hatıralarında şöyle anlatmaktadır: Şeyh Nuri Efendi ve babası Halil Âkif Dede güzel şiir söylerlerdi. Olgun, âlim ve feylesof insanlardı. Bizim Neyzen Tevfik, ilk ışığı, İzmir Mevlevî şeyhi Nuri Efendi'den aldı. Şair Ermenekli Rüştü Efendi de feyzini bu Dergâh'a borçludur. Keskin, a.g.t. s.56; Hazar, Aynı gazete; Yücebaş, a.g.e., s.205.; Hilmi Yücebaş, Neyzen Tevfik, Hayatı-Hatıraları-Şiirleri, 6. baskı, Îstanbul 1976, s.4, 77-78, 158.

     

    [32] Özalp, a.g.e.C.II, s.116-117; Huyugüzel, a.g.e. s.504-505. Elkutlu'nun, dayısı İzmir Mevlevîhânesi şeyhi Nurî Dede'nin 1920'de vefatı üzerine, şeyhin oğlu Celâlettin Efendi'nin de yaşının küçük olması sebebiyle Konya'dan gelen emirle bir süre meşîhat makamına nezaret ettiği de ifade edilmektedir.

     

    [33] Huyugüzel, a.g.e. s.360

     

    [34] Ankara 1990, s.150.

     

    [35] Akdoğu, 1997, s.200

     

    [36] Muallim, 18 Nisan 1916/ 5 Nisan 1331, nr.9, s.113. ; Çalışkan, a.g.t., s.6 ; İlknur Sıdıka Baykara, Muallim Dergisi (İnceleme-Metin) E.Ü.Edebiyat Fakültesi TDE Bölümü Bitirme Tezi, Bornova 2000, s.151-152.

     

    [37] Daha önce M. Kâmil Dursun'un, Nurettin Efendi'nin başlattığı bu redifle yazılmış bir gazele bir nazire söylediğini belirtmiştik.  Ayrıca Bakî Dede'nin aynı redifli gazeli için bk. Erdoğan, a.g.e., s.318-319.

     

    [38] Bk. Ünal Şenel, "Manisalı Şairlerin Âhenk Gazetesinde Neşredilen Külâh-ı Mevlevî Redifli Şiirleri", Uluslar arası Mevlânâ Mesnevî Mevlevîhâneler Sempozyumu Bildirileri, Manisa 2006, s.433-439.

     

    [39] Şenel, a.g.m., s.436-439. Makalede, şiirler yayınlanmamış, yalnızca düzyazı olarak günümüz Türkçesine çevirileri verilmiştir.

     

    Bu redifteki şiirlerin bu kadar şöhret ve yankı bulmasının sebeplerini Hüseyin Rifat'ın Eşref'le ilgili hatıralarında bulmaktayız. (Bk. Yücebaş, a.g.e. s. 120-123) Buna göre Eşref'in de İzmir'de olduğu bir akşam Eşref, Celâl Paşa, Kâmil Paşa, Faik Paşa, Tokadizâde Şekip, Nuri Efendi ve Ahmet Esat toplanırlar. ..O günlerde "Külâh-ı Mevlevî" redifli gazele nazire yazmak modası vardır. Ve hemen her gün Âhenk gazetesinden bunlar neşrediliyordu. İzmir'e gelen ve Mevlevî olan Celâl Paşa da bu redifle bir gazel yazmış ve o günkü gazetede neşredilmiştir. Eşref, Paşam nazireniz fevkalâde!.. Lutfetseniz de onu bir kere de ağzınızdan işitsek" diyerek aralıklarla tekrar tekrar üç defa okumasını ister. Ancak Ahmet Esat dayanamaz ve ayağa kalkarak "Külâh-ı Mevlevî, Külâh-ı Mevlevî.. Ben sizin bundaki maksadınızı pekala anlıyor biliyorum. Veliahd Reşad Efendi de Mevlevîdir. ..Böylece zımnen ona olan münasebetinizi anlatmak istiyorsunuz" der. Fakat hafiye korkusu Eşref'in canını yaktığı için (onu da hafiye sandığından) A. Esad'a tabanca bile çeker. Bu durumda eğer bu anekdot doğru ise, bu redifle gazel yazma modası Eşref'in hayatta olduğu yıllarda başlamış ve daha sonraları neşredilmiş olmalıdır. Yahut da önce dostlar arasında yazılan-söylenen bu gazeller sonradan uygun ortam ve serbestliğin oluşmasıyla gazete sütunlarında kampanya hâline getirilmiştir. Eşref'in de bu redifte yazılmış bir manzumesinin bulunması konuyu biraz daha aydınlatmaktadır. (Yücebaş, a.g.e. s.371-372) Şenel'in yazısında (s.439) bir beyitte geçen Sultan Reşad'ın "tâc-ı devlet" diye nitelenmesi de bu durumda açıklık kazanmış oluyor. Külâh-ı Mevlevî ve diğer Mevlevî kıyafetlerinin şiire yansıması için bk. Necip Fazıl Duru, "Şâir Muhayyilesinde Mevlevî Kisvesi", Türk-İslâm Medeniyeti Akademik Araştırmalar Dergisi-Mevlânâ Özel Sayısı-, 2007/3, s. 119-140.

    

    Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi