Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Yazarlar Cemiyeti Misafir Yazar Galata Mevlevihanesi Müzesi
  • Galata Mevlevihanesi Müzesi

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    Galata Mevlevihanesi Müzesi

    Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk sözkonusu olabilmektedir. Rezervasyon talep formunu doldurup yollayabilir ya da  info@rumimevlevi.com e-posta adresine rezervasyon talep formunda istenen bilgileri email olarak yollayabilirsiniz. İstenen bilgiler: Tarih; Ad-Soyadı; Kişi sayısı; Cep telefon numarası?

     

    ***

    Galata Mevlevihanesi II. Bayezid döneminde 1491 yılında Afyon Mevlevihanesi Şeyhi Divane (Semai) Mehmed Dede tarafından İskender Paşa’nın Galata sırtlarındaki av köşkü üzerinde kurulan İstanbul’un ilk Mevlevihanesidir. Günümüze ulaşan en eski taşınmaz 1649 tarihli Hasan Ağa Çeşmesi’dir. İsa Dede’nin meşihat döneminde 1765 deki büyük Tophane yangınında hasar gören Mevlevihane aynı yıl Sultan III. Mustafa (hd. 1757-1774) tarafından Sultan Yenişehirli Osman Efendi bina emini tayin edilerek onartılmıştır. 1791 de Şeyh Galib’in meşihata atanmasıyla Sultan III. Selim’in (hd.1789–1807) gerçekleştirdiği yenileme sonucunda Mevlevihane ana hatlarıyla bugünkü yerleşim düzenine kavuşmuştur. Mevlevihaneyi oluşturan yapılar 19. yüzyıl içinde son şeklini almıştır. Sultan II. Mahmud döneminde (hd.1808–1839) Halet Said Efendi’nin imar faaliyetleriyle inşa edilen Şeyh Galip Türbesi, Sebilküttab binası ve bitişiğindeki Cümle Kapısı Osmanlı ampir üslubunun en erken örnekleridir. 1824 de yangın geçiren Mevlevihane’de Mescid, Matbah ve dokuz hücre yanmış, Kudretullah Dede’nin Sultan II. Mahmud’dan ricası

    üzerine 1835 onarımıyla mevlevihane yeniden inşa edilmiştir. Cümle kapısı dış yüzündeki Sultan II. Mahmud tuğralı kitabe bu sırada konulmuştur. Sultan II. Mahmud’un kızı Adile Sultan’da Mevlevihane’ye Sarnıç, Şadırvan ve Çamaşırhane inşa ettirmiştir. Sultan Abdulmecid döneminde 1851–52 yıllarında Hasan Ağa Çeşmesi ve Matbah ihya edilmiş, 1859–60 onarımıyla , Selamlık ve Dedegan Hücrelerinin bulunduğu Semahane binası bugünkü şeklini almıştır.13 Aralık 1925 ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin kapatılmasıyla Semahane binası uzun süre 35. İlkokul olarak kullanılmıştır. 27 Aralık 1975 günü “Divan Edebiyatı Müzesi” olarak ziyarete açılmıştır.Uzun bir sessizlik döneminden sonra 2005 yılı başında Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün denetiminde sponsorluk yoluyla Semahane binasını kapsayan restorasyon çalışmaları başlamış, 20 Mayıs 2007 günü müze ziyarete kapanmış , Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Müzenin bir an önce ziyarete açılması için yapılan başvuru üzerine, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansınca 2009 yılı içinde Halet Said Efendi (Kudretullah Dede) Türbesi ve Şeyh Galip (İsmail Ankaravi) Türbeleri restore edilmiş, 2010 yılında Hamuşan Mezarlık Haziresi restorasyonu gerçekleşmiş, 2010-2011 de Müze Çevre Düzenlemesi ve Teşhir Tanzim Projesi uygulanmış.21.11.2011 tarihinde müze olarak ziyarete açılmıştır .

     

    SUFİZM

     

    İslamiyet'in doğuşundan yaklaşık iki asır kadar sonra, genişlediği coğrafyalarda asırlardan beri kendi kültür ve gelenekleriyle yaşayan milletlerin İslamiyet'in kontrolüne girmesiyle birçok farklılıklar oluşmaya başlamıştır. Bunun neticesinde Hicretin 5. ve 6. asırlarında İslam coğrafyasında muhtelif mezhepler ve meslekler görülmeye başlamış, hükümdarın şahsi ve siyasi ihtirasları bunların ortaya çıkmasını kolaylaştırmıştır. İran, Hint, Yunan filozof ve fikirleri ile kısmen Hıristiyanlığın etkisiyle içinde İslami unsurun ana prensiplerini içermesi şartıyla ortaya çıkan tasavvuf inancı, az zamanda bütün İslam memleketini kaplamıştır. İlk "sufi" olarak nitelendireceğimiz kişi Suriye'de ilk zaviyeyi kuran Küfeli Ebu Haşim olmuş, sonra Süfyan-ı Servi (öl. H.168 - M. 784), eski Hıristiyan keşişlerinin yerleştiği Mısır'dan yetişen Zu'n-Nun (öl. H.245 - M.859-60), Horasanlı Bayezid-i Bestami (öl. H.261 - M. 874-75), hakkında her türlü fikir yürütülen Hallac-ı Mansur (öl. H.309 - M.921-22) sonra Cüneyd-i Bağdadi gibi birçok mutasavvıflar görüşlerini bütün engellemelere ve isnatlara rağmen yaymaktan geri durmamışlardır .

     

    TÜRKLERDE SUFİZM

     

    Türkistan'da Horasan bölgesi eski İran geleneklerini bünyesinde saklamakta iken, İslamiyet'ten sonra tasavvuf oluşumlarının başıca merkezlerinden belki de en önemlisi olmuştur. Hicri 3. asırda Herat, Nişapur, Merv kentlerinden önemli mutasavvıflar yetişmiş, 4. asırda bu kentlere Buhara, Fergana gibi Türkistan kentleri de eklenerek buralarda Şeyhlere rastlanır olmuştur .Hatta Fergana'da Türkler kendi Şeyhlerine Hz. Peygamber'in sahabelerinden Şeyh Aslan Baba'dan dolayı Bab veya Baba namını vermişlerdi. (Rivayete göre sahabelerden Aslan Baba'nınHz. Peygamber'in işareti üzere 400 veya 700 yaşadığı, sonucunda görev olarak Yesi'ye (veya Sayram'a) gelerek Hoca Ahmed Yesevi'yi manevi terbiyesinden geçirdiğine inanılmaktadır )

     

    Esasları Hz. Ebubekir veya Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Peygambere eriştirilen Sufiliğin yayılması, tekkelerin siyasi kuvvetler tarafından resmen tanınması, devlet adamları ve hatta sultanların şeyhlere riayet etmeleri, onlara yüksek manevi nüfus vermiştir. Dini hükümlere bağlı ve onları aşk ve hararetle savunan Karahanlılar ile Selçuklular âlimlere, şeyhlere karşı büyük bir hürmet ve bağlılık göstermişlerdi. İslam akidelerine çok bağlı kaldıklarından Hanifilik'i o kadar kuvvetle kabul etmişlerdi ki, esasen Türk milletinin içtimai vicdanından doğan bu temayül, bir taraftan İslam'ın içindeki ayrılık, rafizilik ve i'tizalin gerçekleşmesine mani olmuş, diğer taraftan Türkler arasında gelişen tasavvufi fikirlerde şer'i esaslara derin ve samimi olarak uyma görülmüştür. İlahiler, şiirler okuyan, Allah rızası için halka iyiliklerde bulunan, onlara cennet ve saadet yollarını gösteren dervişleri, eskiden dini bir kutsiyet verdikleri ozanların yerine koyarak onlara "Ata" yada "Bab" adını vermişlerdir .

     

    TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLUŞU

     

    6. asırda Sibirya'dan Baykal Gölü'ne kadar geniş bir alanda, Göktürkler adında büyük bir hakanlık kuran Türkler, bir taraftan Çin'i, diğer taraftan Sasani Hükümdarlığı ve Bizans imparatorluğu ile ilişkiye geçmişlerdir. Göktürkler 581 de doğu ve batı olarak ikiye parçalanmasıyla gücünü yitirmiş, bu arada Emir Kuteybe komutasında Orta Asya içlerine kadar ilerleyen Arap-Emevi (Emevi dönemi 661-750) orduları Mavera'ün-Nehr'e ulaşmış ve güç kaybeden Göktürkler her ne kadar karşı koysalar da İslam ordularının ilerlemesini durduramamışlardır. Sonuç olarak Mavera'ün-Nehr İslamlaşarak İslam medeniyeti içine girmiştir .  Türklerin kitleler halinde Müslüman olmaya başlaması Abbasiler döneminde (750-1258)  Samaniler döneminde gerçekleşmiştir. . 961-962 (H.350) de Karluklar, Oğuzlar ve batı Türklerinden 200.000 çadırın İslamiyet'i topluca kabul ettikleri 10 asır Türklerin Müslümanlığı kabul ettikleri tarih olarak kabul edilmektedir .

     

    TASAVVUF VE TARİKAT

     

    Yeni fethedilen topraklarda mevcut olan hukuki düzenle karşılaşan İslamiyet hukuk sitemi, şeriat ilkelerini kesin kurallara bağlama gereği duymuştur. Diğer taraftan bu topraklardaki çeşitli uygarlıkların kurumlarıyla karşılaşıp onları özümseme zorunluluğundan ortaya çıkan tasavvufun evriminde gelişen farklı örgütlenmelerden oluşan "tarikatlar", din ilkelerinin yasalara dönük dış yüzü ile değil de, kişilerin iç dünyasına dönük yönü ile ilgilenen "tasavvuf" yeni bir düşünüş ve davranış biçimi olarak "yol" oluşturmuştur. Bu "yol"a tabi olanlara da "Sufi" adı verilmiş, şeraitin ibadet ve muamelat ilkelerini düzenleyen "zahir" (dış görünüş) ilmine karşılık, "batın" (iç yüzü) ilmini benimsemişlerdir . Tasavvufun örgütlenmesiyle ortaya çıkan Arapça "tarikat"ın, Türkçe anlamı da "yol" demektir . Tarikatta çıkılan bu manevi yolculuğa "Seyri Sülük" denilmektedir.

     

    TARİKAT YAPILARI

     

    Tarikatlarla birlikte ritüellerini gerçekleştirebilecekleri, kurumsal ihtiyaçlarına karşılık verebilecek dini içerikli mimari mekânlar da doğal olarak ortaya çıkmış, ihtiyaçlar doğrultusunda gelişerek kendilerine özgü biçimler almıştır. Bu mimari mekanlar her tarikat için farklılıklar göstermesine rağmen pek çok noktada ortak yönleri bulunan ve aynı adlarla anılan mimari unsurlardır.Tekke: Tekke kelimesinin kökü Farsça "dayanmak, dayanılacak yer, Zikir ve ders için toplanılan yer" anlamındaki "tekye" sözcüğünden gelmektedir .Türkiye'de dervişlik kurumu ile ilgili yapılar için kullanılan tekke tabiri diğer İslam ülkelerinde kullanılmaz. Tekkeler kuruluşları icabı bağlı bulundukları tarikat mensuplarının kendi gelenek, töre ve ilkelerince toplandıkları ibadet, ayin ve törenlerini gerçekleştirdikleri yapılardır. Bu toplantılar ve ayinler tarikatın kendine özgü kurallarınca bir takım batini ve gizemli eylemler oldukları durumlarda yalnız o tarikatın mensuplarına açık oturumlar olabildikleri gibi; tekkelerdeki müzikli, rakslı ayin ve sohbetlerin büyük kısmı halkın ziyaretine açık olmuştur.

     

     

    Doğal olarak yeni müritler kazanmak için propaganda niteliğinde de olan bu dışa açılma toplumun çeşitli kesimlerinden kişiler için gündelik yaşamın sıradanlığından sıyrılabilmenin veya manevi bir tatminin ihtiyacına cevap vermekteydi .

     

    Tekke kurumu bir tarikat zümresinin örgüt ve yerleşme merkezi olmasının yanı sıra, aynı zamanda bir kültür merkezi, bir ziyaret ve konuk evi; bazen türüne göre düşkünlere bakım evi özelliğinden ilgilenenlere spor kulübü niteliğine kadar değişik görevleri de olan; dinsel-mistik içeriği olduğu kadar, toplumsal işlevleri de üstlenmiş bir kuruluş olarak tanımlanabilmektedir .

     

    Zaviye: Tarikat yapılarından söz edilirken daima "tekkeler ve zaviyeler" diye bir niteleme yapılmaktadır. Zaviyeler en anlaşılabilir tabirle en küçük tekke yapısı olup daima kırsal alanda yaygın yaşamın olmadığı yerlerde kurulmuşlardır .

     

    Tekkede şeyhler ve dervişler belirli bir disiplin sistemi içinde bir arada yaşayıp, tekkeye devam eden kişinin aile yaşamı tekke dışında kalırdı. zaviyeler ise tek kişinin yönetiminde, aynı zamanda ailesinin yakınlarının ve müritlerinin ikametgâhı niteliğindeydi. Zaviyelere devletçe bağışlanmış olan arazi ve mülk kuşaktan kuşağa geçmekte, yani hem mülkiyet hem de yönetim açısından özerklik arz eden bir kurum olmuştur . Ancak zaviyeler zamanla belli bir evrim sürecinden geçtikten sonra vakıflarla desteklenip, nicelik ve nitelik olarak büyüyerek önemli bir tarikat merkezi halini alıp bir tekkeye dönüşebilmekteydiler.

     

    Hankah: Bir tarikata özgü yapılar içinde diğer şubelere göre üstün olan merkeze ve o tarikatın büyüklerinden birinin veya tarikat kurucusunun (Pir'in) gömülü bulunduğu yapıya "hankah" denilmektedir. Farsça "hângâh veya "hânegâh" kelimesinden gelmekte olup "pir makamı" denilen büyük tekeyi ifade etmek için de kullanılır".  Türkiye dışındaki İslam ülkelerinde hicri 2.yüzyıldan itibaren ortaya çıkmaya başlayan tarikat yapılarının genellikle "hankah" olarak vasıflandırıldığı görülmektedir .

    Dergâh ve Asitane: Bir tarikata özgü yapılar arasında belirli makam ve önem farklarını belirtmek açısından kullanılan iki deyimdir. "Dergah" Farsça kapı, "Asitane" ise eşik anlamına gelmekte olup mimari içerik taşımadığı halde mecazi anlamda mimari tabir olarak kullanılmışlardır. Bu mecazi terimlerden asitane, bir tarikatın çeşitli yapıları arasında diğerinden üstün kabul edilen yani en büyük dergah manasını ifade eder. Dergah ise önem bakımından daha alt düzeyde zikir ve toplantı yapısı olarak tekke terminolojisinde yer almaktadır. Bu terminolojiye göre "asitane" ile "hankah" aynı nitelikte ve değerde yapılar olup tarikatın merkez tekkesinin belirtilmesi için kullanılması, bunun dışında irili ufaklı şube yapıları için genel olarak "dergâh" denilmesi doğru olacaktır. Dergâh tanımı makam ve önem derecesi belirtilmeden kullanılmakta ve bir değer ölçüsü sıfatı bulunmamaktadır .Mevlevilerce tarikatın en kutsal yapısı olarak kabul edilen Konya Mevlevihanesi ve Mevlana Türbesi, "Huzur-u Pir" "Merkad-ı Mevlana" gibi deyimlerin yanı sıra Mevlana kapısı anlamına gelen "Dergâh-ı Mevlana" olarak ta anılmaktadır.Desteklenip, nicelik ve nitelik olarak büyüyerek önemli bir tarikat merkezi halini alıp bir tekkeye dönüşebilmekteydiler .

     

    Mevleviliğin Mekânsal Karşılığı: Mevlevihaneler

     

     

    Diğer tarikatlara ait tekke yapıları ile Mevlevihaneler arasında mekân açısından birçok ortak benzerlik olmasına rağmen ritüellerindeki farklılıklarından dolayı fonksiyonel değişiklikler görülmektedir. Mesnevi okunması, sema mukabelesi ve 1001 süren Mevlevi çilesi gibi Mevleviliğe mahsus adap ve erkâna uygun işlevler, Dedegan odaları, semahane, Matbah-ı Şerif, Meydan-ı Şerif gibi özgün mekanlarının oluşmasını gerektirmiştir. Ancak bu mimari unsurların Mevleviliğin ortaya çıkışı ve gelişimi içinde ne zaman ortaya çıktıkları bilinememektedir. Esas unsurlar olan 1001 günlük çile ile sema mukabelesinin son şeklini ne zaman aldığı ve fonksiyonlarının icrası için ilk Matbah-ı Şerif ve Semahane yapılarının ilk ne zaman inşa edildiği dahi ortaya konulamamıştır .

     

    Mevlevihanelerde harem, selamlık, sema'hâne, türbe mescit, meydan, matbah ve derviş hücreleri bulunmaktadır. Dergâha, "cümle kapısı" denilen kapıdan girilir. Şeyhin evi olan harem dairesi diğer yapılardan uzak bir yerde ve ayrı bir kapısı bulunmaktaydı. Şeyhin misafirleri kabul ettiği birkaç odadan meydana gelen selamlıkta mutlaka bir kahve odası ve meydancı hücresi bulunurdu. Meydanı şerif sabah namazından sonra toplanılıp o günkü işlerin konuşulduğu büyükçe bir oda olup genellikle hücrelere yakın bir yerdedir. Yine hücrelere yakın Matbah yemek pişirilen ocaklı kısım olmasından başka canların istirahat ettikleri yerdir. Semahane ayrı bir yapı ve çoğu defa türbeyle aynı çatı altındadır . Ancak işlevlerin yürütülmesini sağlayan belirttiğimiz mekânlar dışında her yapı unsuru Mevlevi tekkelerinde olmayabilir. Örneğin Üsküdar Mevlevihanesi kuruluş amacı Anadolu'dan gelen veya Anadolu'ya giden dervişlerin konaklaması için yapıldığından derviş yetiştiren mekân yani Matbah-ı Şerif'i yoktur. Ayrıca Türbe altta Semahane üstte olarak iki katlı inşa edilen Türbe-Semahane yapısı muhtemelen yer sıkıntısı nedeniyle bu şekilde yapılandırılmıştır) tek örnektir.

     

    Abdullah Yeğin, Yeni Lûgat, (İstanbul: Hizmet Vakfı Yayıncılık, 1997), 707.

    Doğan, age, 59, 60.

    Doğan, age, 71.

    Doğan, age, 165.

    Doğan, age, 168, 169.

    Doğan, age,, 173.

    Doğan, age, 72.

    Doğan, age, 77, 78.

     

    Matbah-ı Şerif

     

    Matbah sözcük karşılığı olarak yemek pişirilen yer anlamında olup Mevlevi tekkelerinde eğitim ve öğretimin yapıldığı, canların manevi anlamda piştiği olgunlaştığı mekândır. Tarikata girmek isteyen nevniyaz adı verilen can "Derviş" olana kadar geçirdiği 1001 günlük çileyi burada geçirir, "dede" unvanını alırdı. Matbahta canlar Ser-tabbah (aşçı Dede), Kazancı Dede, Halife Dede ve diğer dedeler tarafından eğitilerek yol, yöntem, erkân, adap ve sema öğretilirdi Matbah ocaklar, saka postu, somathane ve nevniyazlara sema yapılmasının öğretildiği sema talim ve meşk yeri olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Matbah'ın girişinde yemeklerin piştiği ocakların bulunduğu ilk kademede tarikata girmek isteyen muhiblerin üç gün sebat ederek kaldıkları, 1001 günlük çilesine başlamaya ikrar verdikleri yani kendisini bu "yol"a adayacağına söz verdikleri  "saka postu" yer almaktaydı. Bu "yol"a girerek gerçeğe olan susuzluğunu giderecek ve daha sonrada başka aşıklara su verecek olmasını mecazi anlamda ifade ettiğinden buraya "saka postu" denilmiştir . Matbah'ta ocakların bulunduğu bölümden yüksekte "somathane" adı verilen tekkenin yemekhanesi bulunurdu. Matbahta ocaklarda yemekler pişince; Kazancı Dede niyaz ederek kazanın kapağını açıp gülbang çeker, yemekler somathanenin sekisine dizilip yuvarlak biçimli tahtadan sofra kurulurdu. Bazen de yemeklerin dışında kahvaltı, çerez gibi yiyecekler için kullanılan "elifi somat" denilen uzunlamasına yere serilen, kullanıldıktan sonra tomar gibi dürülerek kaldırılan meşin sofra kullanılırdı .Ortadaki tahta sofranın çevresine "dolaylı havlu" denilen uzunca bir bez, sofranın kenarını bir karış örtecek ve diğer yarısı oturanlar tarafından dizlerine alınacak şekilde serilir, etrafına da postlar dizilirdi. Sofra kurulurken yemek vaktini haber vermekle görevli derviş önce şeyhin dairesinin önünde, sonra derviş hücrelerinin bulunduğu koridorda "Hu! Somat'a sala" diye bağırarak yemeğe davet ederdi. Yemek bittikten sonra dua edilip gülbank çekildikten sonra hep birlikte kalkılır, Matbah'ta görevli dede ve canlar dışında Matbah boşaltılırdı .

     

    OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA MEVLEVİLİK

     

    Mevlevilik, 14. yüzyılda Anadolu'da Kütahya, Edirne, Afyon gibi önemli merkezlerde örgütlenerek bir tarikat olarak etkin olmuştur. 1453 de İstanbul'un fethiyle başlayan yeni dönemde siyasi ortama uygun olarak Osmanlı Devleti içine girmesi yani İstanbul'da kurum olarak yerleşmesi ve böylece gelişmesi gerekmekteydi. Bu misyon hareketi Sultan II. Bayezid döneminde 1491 de dönemin devlet ricalinden İskender Paşa'nın Galata sırtlarındaki av köşkünde Divane (Semai) Mehmed Çelebi tarafından Galata Mevlevihanesi'nin kurulmasıyla olmuştur.

     

    Halk arasında Kulukapısı Mevlevihanesi, Galib Dede Dergâhı olarak da bilinen ve İstanbul'un ilk mevlevihanesi  olan Galata Mevlevihanesi'nin kurulması ile İstanbul'da Mevleviliğin kurumsallaşması Osmanlı toprakları içinde Balkanlar ve Akdeniz coğrafyasında hızla yayılmasına ve yapılanmasını sağlamıştır. Bu yeni dönemde İstanbul Mevlevihaneleri ve Mevleviliği devlet yönetiminde söz sahibi olarak Anadolu Mevleviliğinden farklı payitahta özgü Mevlevi kültürü yapılanması oluşmuştur.

     

    Mevleviliğin kurumsal yapılanması içinde Mevlevi tekkeleri Konya'dan "çelebilik makamı" tarafından atanmış şeyhlerle yürütülmüştür. İlk dönemlerde İstanbul'daki Mevlevihane şeyhleri, daha önce Anadolu ve Rumeli'de meşihat görevi üstlenmiş şeyhler arasından atanırken, posta geçen bu şeyhler sadece meşihat süresince faal olabilmişler, kendi halifelerini yetiştiremediklerinden kültürel bir devamlılık sağlanamamıştır. Farklı kültürlerden gelen her şeyhin farklı üslubu birbirini izlemiştir. Bu atama sistemi İstanbul'a özgü Mevlevi kültürünün doğuşunu geciktirse de imparatorluk merkezi ile taşra arasında iletişimi sağlamış, nüfuslu şeyh ailelerinin ortaya çıkması önleyerek çelebilik makamı ve siyasi otorite açısından avantaj oluşturmuştur .

     

    İSTANBUL MEVLEVİLİĞİ

     

     

    17.yüzyılın ilk çeyreğinde Galata Mevlevihanesi postnişini Furuncuzade Sırrı Abdi Dede'nin meşihatının Bostan Çelebi (ö.1630) tarafından kaldırılması ile Galata Mevlevihanesi'nden ayrılan Abdi Dede'nin Kasımpaşa Mevlevihanesi'ni kurması, kendinden sonra da tekkenin ailesine mensup şeyhler tarafından yönetilmesiyle İstanbul'daki ilk "şeyh aileleri" dönemi başlamıştır. Kasımpaşa Mevlevihanesi'nde başlayan bu sistem Galata Mevlevihanesi'nde Gavsi Ahmed Dede ailesi, Beşiktaş Mevlevihanesi'nde Eyyubi Mehmed dede ailesi, Üsküdar Mevlevihanesi'nde Abdullah Necip Dede ailesi ve en derin iz bırakan Yenikapı Mevlevihanesi Ebubekir Dede ailesi ile gerçekleşmiştir. 17.yüzyıldan 20.yüzyıl başına kadar geçen dönem içinde şeyh aileleri kendi kültürünü yerleştirmiştir.

     

    Şeyh ailelerinin 17. yüzyıldan itibaren aşamalı olarak nüfuz kazanması ve modernleşme yanlısı bir politika izleyerek Osmanlı Sarayı'nın desteğini arkalarına almaları Konya'daki çelebilik makamını adeta bir tasdik merciine indirgemiştir. Kültürel açıdan ise İstanbul'un gündelik hayatıyla yoğrularak rafine bir Mevlevi estetiğinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Şeyh Galip, İsmail Dede Efendi gibi kıymetli şahısların yetişmesinde, bu kültürel zeminin payı büyük olmuştur .

     

    Mevlevilerin devlet içinde aktif olarak görünmeleri kendisi de Mevlevi olan III. Selim'in 1789 da tahta geçmesiyle olmuştur. Bu dönemle Osmanlı içindeki modernleşme ve batılılaşma uygulamalarının yapılanmasında Mevlevileri ön planda görülmektedir. Sultan III. Selim'in dostu olan divan şairi Şeyh Galib'in 1790 da Galata Mevlevihanesi postnişinine atanmasından vefatına 1798 (H.1213) e kadarki döneminde Mevlevihane altın devrini yaşamıştır.

     

    19. yüzyılda Yenikapı Mevlevihanesi'nin özgür fikirlerin tartışıldığı modernleşme yanlısı bir kuruma dönüştüğünü görmekteyiz. Öyle ki Tanzimat'ın iki büyük sadrazamı Keçecizade Fuat Paşa ve Ali Paşa Yenikapı Mevlevihaneleri muhiplerindendir. I. Meşrutiyet'in ilk tartışıldığı yer yine Yenikapı Mevlevihanesi olmuş, Yeni Osmanlılar hareketi içinde yer alan postnişin Osman Selahaddin Dede, diğer anayasacı aydınlar gibi V. Murad'ı desteklediğinden Yenikapı Mevlevihanesi Sultan II. Abdulhamid tarafından sürekli gözaltında tutulmuştur .

     

    Birinci Dünya Savaşı sırasında çelebilik makamında olan Veled Çelebi'nin önderliğinde kurulan "Mücahidin-i Mevleviyye" alayına Veled Çelebi komutan tayin edilmiş, Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Abdulbaki de binbaşı rütbesiyle bu alayın kumandan vekili olmuştur . Veled Çelebi 1908 ile Çelebilik Makamına atandığı 1910 yılına kadar Galata Mevlevihanesi potnişinliğine vekalet etmiş olup Cumhuriyetin kurulmasından sonra da İzbudak soyadını alarak Türk Dil Kurumu'nun kurucuları arasında bulunmasının yanı sıra uzun süre milletvekilliğinde bulunarak Türk kültürüne büyük hizmetlerde bulunmuştur.

     

    Sonuç olarak 1491 de Galata Mevlevihanesi'nin kurulmasından Cumhuriyet döneminde 1925 de Tekkelerin kapatılmasına kadar geçen süre içinde İstanbul Mevlevihaneleri özellikle şeyh ailelerinin oluşmasıyla devlet ricali içinde etkin olmuş, her ne kadar Konya Çelebilik merkezli görünse de İstanbul Mevleviliği, Mevleviliğin gelişiminde ve devlet içinde söz sahibi olmasıyla ön plana çıkmıştır.

     

    GALATA MEVLEVİHANESİ MÜZESİ TARİHÇESİ

     

    1207

    Mevlana'nın doğumu.

     

    1491

    (H.897) Afyon Mevlevihanesi Şeyhi Sultan-ı Divane (Semai) Mehmed (Çelebi)

    Dede'nin Galata Mevlevihanesi'ni kurması.

     

    1548

    Mesnevihan Mahmud Dede'nin 1548 de vafatı ile Halveti

    zaviyesi ve medresesi olarak kullanılmıştır.

     

    1509

    Büyük İstanbul depreminden etkilenmesi muhtemeldir.

     

     

    1608

    Sırrı Abdi Dede'nin meşihatı ile Halveti tekkesinden Mevlevi tekkesine

    dönüş ve onarım.

     

    1609

    Bostan Çelebi tarafından Sırrı Abdi Dede'nin azli ve İsmail Ankaravi (Rusuhi) Dede'nin meşihat makamına atanması. Abdi Dede'nin

    Kasımpaşa Mevlevihanesi'ni Kurması.

     

    1631

    İsmail Rusuhi'nin vefatı ve Hüseyin Adem Dede'nin meşihatı.

     

    1649

    Matbah Emini Hasan Ağa'nın Mevlevihane'de kendi adını taşıyan çeşmeyi yaptırması.

     

    1650 (H.1061)

    Matbah Emini İsmail Ağa'nın Mevlevihanede imar faaliyetleri.

     

     

    1667 (H.1077)

    Sultan IV Mehmed döneminde Vani Mehmed Efendi tarafından

    tarikatların faaliyetleri yasaklanmıştır.

     

    1683 (H. 1095)

    Tarikatlar yeniden açılıyor. 18 yıl geçiyor.

     

     

    1673-1697

    Gavsi Ahmed Dede'nin meşihatı ile Galata Mevlevihanesi'nden şeyh

    aileleri dönemi başlıyor.

     

    1745

    Hazirede medfun olan Humbaracı Ahmed Paşa'nın vefatı.

     

    1765-1766

    İsa Dede Meşihatında (1761-1771) Büyük Tophane yangını ile zarar

    ören Mevlevihane'de Sultan III. Mustafa tarafından Sultan Yenişehirli

    Osman Efendi'yi bina emini tayin ederek imar faaliyetleri.

     

    1791-1799

    Şeyh Galib'in meşihatı

     

    1791-92 ve 1795-96

    Şeyh Galip dönemi imar faaliyetleri.

     

    17 Mayıs 1817

    Mahmud Dede Beşiktaş Mevlevihanesi şeyhliğine atanması

     

    27 Mayıs 1817

    Kudretullah Dede'nin meşihatı.

     

    1819

    II. Mahmud dönemi, Halet Said Efendi imar faaliyetleri.

     

    1824 - 1835

    1824 de yangın geçirerek mescid, matbah ve 9 hücre ortadan kalkmıştır.

    Kudretullah Dede'nin ricası ile Sultan II. Mahmud'un emriyle imar faaliyetleri.

     

    1847

    II. Mahmud'un kızı Adile Sultan tarafından sarnıç, şadırvan ve

    çamaşırhane inşası.

     

    1851-52

    Sultan Abdulmecid, Hasan Ağa Çeşmesini onartıp, Matbah'ı inşa

    ettiriyor.

     

    1859-60

    Sultan Abdulmecid Semahane, Selamlık ve Dedegan Hücrelerinin

    bulunduğu ana yapıyı bugünkü şekliyle inşa ettiriyor.

     

    1871

    Kudretullah Dede'nin vefatı üzerine Halet Efendi'nin baş taşının

    bulunduğu hazireye gömülüp türbenin üstü kapatılıyor.

     

    1925

    13 Aralık 1925 ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine

    ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair kanun.

     

    1925

    İstanbul Vilayeti Meclisi Umumisinin Galata Mevlevihanesi'nin

    mektep ittihazına dair 25 Kasım 1925 tarihli Kararı.

     

     

    1932 - 1946

    (Ahmet) Cemal ÖZAYDIN'ın (doğ. 1892 - öl. 1970) Polenezköy'den

    35. İlkokul'a (Galata Mevlevihanesi) atanarak Okul Müdürlüğü.

     

    1942

    İbrahim Müteferrika'da olmak üzere 17 mezarın nakli.

     

    1945-47

    TTOK İstanbul Muhibler cemiyetri ve Reşid saffet Atabinen'in

    çalışmaları. Hazire üzerine Belediye tarafından Beyoğlu Evlendirme

    Dairesi (Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi) inşası.

     

    2 Ekim 1946

    Müze olması için Maarif Vekâleti'ne devir için Bakanlar Kurulu Kararı

     

    1946

    Topkapı Sarayı Müzesi'ne bağlanıyor. Ancak lojman olarak kullanılıyor

     

    1966

    Milli Eğitim Bakanlığı'nın 8 Şubat 1966 gün ve 730.35 - 682 sayılı

    emirleriyle kurulan İstanbul Türbeler Müzesi Müdürlüğü'ne bağlanması.

     

    1967

    Galata Mevlevihanesi'nin tamir ve restoresi için 18 Aralık 1967 günlü ihalesi.

     

    27 Aralık 1975

    Divan Edebiyatı Müzesi olarak ziyarete açılması.

     

    01 Ocak 2005

    Vakıflar Bölge Müdürlüğünce yürütülen restorasyon faaliyetleri.

    Müzenin adının Galata Mevlevihanesi Müzesi olarak değiştirilmesi.

     

    01.01.2005 - 09.06.2009

    Vakıflar Bölge Müdürlüğünce Semahane binasındaki

    restorasyonun bitirilerek, eksik olarak Kültür Bakanlığı'na bırakılması.

     

    Mart-Aralık/2009

    İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından Türbelerin

    restorasyonu.

     

    2010  İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından Hamuşan

    haziresinin onarımı ve Müze Teşhir Tanzim Projesi'nin başlaması.

     

    01 Mart 2011    Galata Mevlevihanesi Müzesi'nin ziyarete açılması.

     

    M. Baha Tanman, "Galata Mevlevihanesi", Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. 3, (İstanbul: Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı ortak yayını, 1994), 362.

     

    Işın, Aşk Ocağında, 56-57.

    Işın, Aşk Ocağında, 57.

    Işın, Aşk Ocağında, 64.

    Işın, Aşk Ocağında,, 63-64.

    Gölpınarlı, Mevlana'dan Sonra,.278.

     

    Mevlevihaneler sadece sufizm alanı ile sınırlı kalmamış sanat alanında da derin izler bırakmıştır. Bu bağlamda birer güzel sanatlar akademisi görevi görmüştür. Edebiyattan felsefeye, musikiden güzel yazı sanatına (Hüsnü Hat), ebrudan ciltçiliğe ve hatta saatçiliğe kadar pek çok sanat alanını Mevleviler başarıyla icra etmişlerdir. Ancak Mevlevililer bu çabalarını bir sanat esri ibda etmek amacıyla değil; bunu bir hayat tarzı olarak benimsemişlerdir. Nefis ve sanat terbiyesi bir arada verilmiştir.

     

    MUSİKİ

     

    Mevlevilikte musiki denince Türk müziğinin en büyük formu olan Mevlevi ayinleri akla gelir.  Mevlevi ayinleri Mevlevi tarikatında sema töreni sırasında çalınıp okunurdu. Ayinlerin güftesi Mevlana'nın şiirlerinden, Mesnevi veya Divan-ı Kebir'deki farsça gazellerden , ayrıca tasavvuf şairlerinin şiirleri de kullanılırdı. Mevlana'dan sonra en çok Sultan Veled'in güfteleri bestelenmiştir.Ayin, Sema'nın dört bölümüne karşılık, "selam" denilen dört parçadan oluşur. Her selam birkaç beytin bestesi ile söz ve saz terennümlerinden oluşmaktadır.Ayin mutlaka "devrikebir" usulünde bir peşrevle başlar. Birinci selamda Devrirevan, Devrihindi, Düyer, Ağır Düyek; 2. Ayinde Ağırevfer; 3. Ayinde Devrikebir usulleri çok kullanılır. 3. Selamın sonlarında Aksaksemaî'ye girilir ve bir saz semaisi parçası icra edilir. Sonra Yürüksemaî (en hareketli bölüm) gelir ve 3. Selam biter. 4. Selamda tekrar sükûnet başlar. Ayin son peşrev ve son Yürüksemaî ile sona erer.Mevlevi mukabelelerinde ayinler; neyzen, kudümzen, naathan ve ayinhan'lar dan oluşan ve mutrıb adı verilen saz heyetince icra edilir. Mevlevi musikisinde kullanılan müzik aletlerinin en başta geleni şüphesiz Ney'dir. Ritmin çok önemli bir unsur olması dolayısıyla da ritim sazı olarak baş saz kudüm dür. Rebap ise Ney ve kudümden hiç ayrılmaması gereken bir sazdır elbette. Tambur, kemençe, hatta ud ve kanun da artık kullanılmakta olup, kudüme ilâve olarak halile ve bendir de ritim saz olarak bu musikide yer almaktadır.

     

    Rauf Yekta Bey (1871-1935)

     

    Galata Mevlevihanesi 'nin son Neyzenbaşısı olup Ataullah Dede'nin (1845-1911) öğrencisidir. 1871 yılında İstanbul' da Aksaray'da doğdu Simkeşhane İlkokulu, Mahmudiye Rüştiye'si ve Yüksek Lisans Mektebi'nde okuduktan sonra 1884'te on üç yaşındayken Sadaret Divan-ı Humayun  Kalemi Kâtip Yardımcısı adıyla Devlet Memuru oldu. Otuz sekiz yıl bu dairede kalarak 1922'de emekli olmuştur. Rauf Yekta Bey Galata Mevlevi hanesi şeyhi Ataullah ef.(1854-1911) Yenikapı Mevlevihane'si Şeyhi Celal Efendi (1849-1907) ve Bahariye Mevlevihane'si Şeyhi devrin üç büyük Mevlevi Şeyhi tarafından yetiştirilmiştir. Bu şeyhler, doğu müziğinin eski kitaplarda kalan ve unutulmuş olan sırlarını gün ışığına çıkararak modern bir Türk Müzikoloji ilminin kurulması yönünde Rauf Yekta Bey'in önünü açmışlardır. O çağa kadar usta çırak ilişkisine sıkışarak kaybolup giden musiki ilmini modern ölçülerde bir müzikoloji şekline sokmuş olup ilk Türk müzikoloğu olarak kabul edilmektedir. Sadeddin Arel ve Dr. Suphi Ezgi izleyicilerdir. Kemal Batanay, Sadeddin Heper, Mesut Cemil ,Vecdi Seyhun öğrencileridir.8 Ocak 1935 de öldüğünde aralarında Yegâhmakamında bir de ayin bulunan50 kadar besteye imza atan Rauf Yekta Bey 1922'de Paris'te yayınlanan Livagnac müzik ansiklopedisine yazdığı Türk Musikisi maddesiyle emsalsiz bir belge bırakmıştır. Bugünçalınıp okunabilen 400 yıllık tüm Mevlevi musikisi onun tespit ve nota çalışmalarıyla ayakta kalmıştır. Mezarı Beylerbeyi Nakkaşbaba Mezarlığı'ndadır.

     

    Cam Sanatı: Sultan III. Selim (1789-1807) zamanınmda cam sanatını öğrenmesi ve bilgisini geliştirmesi amacıyla Mevlevi Mehmed Dede'yi Venedik'e göndermiştir. Mehmed Dede döndükten sonra Beykoz'da ufak bir atölyede cam sanatını icra etmeye başlamış ve zamanla gelişen cam atölyeleri ve ustaların camlara Türk sanatının inceliklerini, estetiğini ve ruhunu katmasıyla "Beykoz Camları" adıyla bir ekol oluşmuştur.  Çeşm-i bülbül tekniğinin uygulanarak işlenen cam vazo ve kâseler bu sanatın en güzel örnekleri arasındadır.

    KATİ: Herhangi bir düz veya boyanmış kağıdın (mesela ebrulu bir kağıdın) yada derinini oyulmasıyla yapılan sanata katı'denir. Katı' sanatında, kesilip çıkartıldıktan sonra başka bir yere yapıştırılan kısma "erkek oyma", içi oyulmuş kısma ise "dişi oyma" adı verilir.Cilt sanatının şemse ve köşebent tarzındaki ince ve zarif motifleri, hüsn-i hat örnekleri, vazo desenleri tek çiçekler,buketler, tabiat manzaraları ve tasvirleri oyma sanatında en çok rastlanan şekiller olarak, cilt kapaklarında, murakka' kıt'alarda, albümlerde ve el yazması eserlerin süsleri arasında görülür.

     

    Katı' sanatının kâğıt üzerindeki en eski örneklerine İran'da rastlanmış olup ülkemize gelişi XVI. yüzyılın başlarındadır. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman devrinde katı', önemli bir sanat dalı olarak tezhipten sonraki en önemli süs sanatı olmuştur. Kati sanatıyla uğraşanlara "Katı'an" (Oymacılar) denmiştir.

     

    XVII. yüzyıl başlarında Türk kati sanatının en önemli sanatkarlarından biri Bursalı Mevlevi Fahri Dede'dir.  XVII. yüzyılda Anadolu'ya gelen Batılı seyyahların beraberlerinde götürdükleri bazı eserler yoluyla, katı' tekniği Osmanlılar kanalıyla Avrupa'ya geçmiştir. Nitekim XVI. yüzyıl sonlarıyla XVII. yüzyıl başlarında Batı'da kâğıt oymalarına karşı büyük bir ilgi başlamıştır. Bu sanatı benimseyen Avrupalılar, bir süre sonra silhouette (gölge) adını verdikleri kendi tarzlarını geliştirmişlerdir.

     

    Ciltçilik, hattatlık, ebru gibi klasikleşmiş Türk sanatlarının gerilemesine paralel olarak Katı' sanatı da gerilemiş yok olmaya yüz tutmuştur. Bütün klasik Türk-İslam sanatlarında olduğu gibi, oldukça sabır ve dikkat isteyen bu sanatın temsilcileri az da olsa günümüzde çalışmalarına devam etmektedir. Son dönem kati sanatkarları arasında Ord.Prof.Dr A. Süheyl Ünver, Necmeddin Okyay, Sami Okyay, Sacit Okyay, Gülbün Mesara, Meliha Altay, Doç. İslam Seçen'i sayabiliriz.

     

    CİLTCİLİK: Bir mecmua veya kitabın yapraklarını dağılmadan ve sırası bozulmadan bir arada tutsabilmek için yapılan koruyucu kapağa "cilt" denilmektedir. Bu kapaklar çoğunlukla deriden yapıldığından Arapça'da deri anlamına gelen "cilt" denilmiştir. Anadolu Selçuklularına ait en erken cilt örnekleri 12. Yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir. Türk cilt sanatında zeyzinat zamanın ahşap, çini, taş, maden ve minyatür sanatındaki motiflerle paralellik gösterir.

     

    Cilt a) arka ve ön kapak, b) mikleb, c) sırt, d) iç kapak'tan oluşur.

     

    SAATÇİLİK:

     

    Osmanlı döneminde mekanik saat geleneğinin olmamakla birlikte münferit, mekanik saat üretebilecek sanatkâr ruhlu ve işin her türlü ağırlığını omuzlayacak kuvvette büyük ustalar, az olmakla birlikte, neyse ki azlığını tedavi edercesine yüksek kabiliyette çıkmıştır. Bunlar her usta sanatçı gibi dünyanın neresinde olursa olsun birbirinin devamı, tamlayıcısıdırlar. İmparatorluk süresince 16.yüzyıldan itibaren  Ceneviz kolonisinin yaşayıp saatçilik yaptığı dönemden Galatakâri saatlerle başlayan süreç, saraylar eksenli yarı tamirci yarı saat yapımcısı bir usta tipi oluşturmuş özellikle Mevlevihanelerden yetişen bazı büyük ustalarla doruğa ulaşmıştır. Topkapı Sarayı koleksiyonunda bulunan 1650 tarihli Şeyh Dede yapımı koyun saati ile en eski örneğine ulaştığımız Osmanlı saatçiliği 19.yüzyılda Yenikapı Mevlevihanesi'nden Ahmet Eflâki Dede ile doruğa ulaşmıştır. Onun yetiştirdiği Mehmet Şükrü, Mehmet Muhsin gibi yine Mevlevi çok mahir ustalar ile bugün bizlere yalnız Osmanlı mekanik saatçiliğinin yüz akı olmakla kalmayıp dünya için kıymettar eserler bırakmışlardır.

     

    Ecnebi Misafirler Mahfeli

     

    Ertesi gün Mevlevileri, yani Pera'daki dervişleri ziyaret ettim; bunların kendine özgü giysileri ve güzel, havadar bir tekkeleri vardı. Ruhanilerden  (Rufailerden) daha yüksek bir mertebelerde oldukları belliydi. Tekkenin girişi, kabristanın yakınındaydı ve Pera'nın ana caddesine bakıyordu, avluda serviler vardı. Esas tekke, dans edilen tapınak binasından ayrıydı. Beni oraya yaşlı bir Ermeni götürdü. Avlu tapınağa girmeye cesaret edemeyen kadınlarla doluydu. Açık pencerelerden genç dervişlerin dönme talimleri yaptıklarını gördüm. Avluda duraklayınca nöbet tutan askerler bize işaret ettiler; ancak çizmelerimizi çıkarmak zorundaydık, sonunda salonu dolaşan, hasır kaplı alçak bir balkona alındık. İçerde her şey temiz ve güzeldi. Açık pencereden görünen Üsküdar ve uzaktaki Anadolu Dağlarının Manzarası, bu güzelliğe bir hayli katkıda bulunuyor, her bir pencere, harikulade bir panorama sunuyordu. Girdiğim balkon Türklerle doluydu, ancak beni yani bir yabancıyı görünce herkes açılıp birbirlerini iterek benim için alçak tahta perdeye yakın bir yer açtılar. Burada ve her yerde karşılaştığım Türk kibarlığını övmeliyim.Ayin başlıyordu. Bir grup derviş içeri girdi, yalın ayaktılar ve kocaman yeşil cübbelere bürünmüşlerdi;bir arşın yüksekliğinde, siperliksiz, beyaz, keçe külahlar balarını örtüyordu.

    En yaşlılarından biri, uzun beyaz sakallı bir derviş, salonun ortasında durup kollarını birbirine kavuşturduktan sonra bir dua okudu. Duaya ağır ve tekdüze bir müzik eşlik ediyordu: Adeta bir fıskiyenin tekdüze şırıltısını andıran, iki notadan çalan bir ney ve tek notalı bir kudüm sesiydi. Diğer dervişler yaşlı dervişin etrafında yavaş yavaş dönüyorlardı. Cübbelerini çıkarmışlar, üzerlerinde kolları dar ve uzun, önü açık, koyu yeşil renkte birer mintan ile aynı renk ve kumaştan yapılmış, ayak bileklerine kadar uzanan, geniş kırmalı bir etekle kalmışlardı. Kollarını açarak kendi etraflarında hep aynı yönde dönmeye başladılar; etekleri huni şeklinde havalanıyordu.Dairenin ortasında bir derviş hep aynı noktada, kendi etrafında hep aynı yönde dönerken etrafındakiler, daireyi çepeçevre dönerek dans ediyorlardı. Uzun sakallı ihtiyar da sakin sakin dairenin dışındakilerle içindeki iki derviş arasında gidip geliyordu. bu dans, gezegenlerin yörüngesini temsil ediyormuş.Üstteki kapalı balkondan ağır ve tekdüze bir şarkı duyuluyor; kudüm ve ney, uyutucu müziğine, dans edenler ise hep aynı tempoda, aynı yönde dönmeye devam ediyordu; yüz ifadeleri hiç değişmediğinden, solgun benizleriyle cansız birer kukla gibiydiler. Birdenbire kudüme sertçe vuruldu ve dervişler sanki şimşek çarpmış gibi yerlerinde hareketsiz kaldılar, kısa bir dua mırıldandılar, tekdüze müzik yeniden başladı, herkes yine kendi etrafında, hep aynı yönde dönmeye koyuldu. Seyretmek insanın başını döndürüyordu; durmadan dönüyor, dönüyorlardı. Aralarından biri sendeleyince ney ve kudümün temposu hızlandı ve sendeleyen daha hızlı dönmeye başladı, şans giderek şiddetleniyor ve hızlanıyordu, artık dayanılacak gibi değildi!Bu dans tam bir saat sürdüyse de hiç korkunç bir tarafı yoktu! Neredeyse zarif bile denilebilirdi; ancak insan olduklarını unutup dans edenleri kuklalar olarak farz etmek gerekiyordu; hafif tekdüze bir müzikle birleşen dans, bir asude mecnunluk yaratıyor, insanı susmaktan çok duygulandırıyordu. Bütün olay, her ne kadar manen yükseltici, ıslah ve terbiye edici olarak nitelendirilmezse de bana bir çeşit bale izlenimi vermişti. Buna karşın Üsküdar'daki dervişlerin dansı, belleğimde bir tımarhane gibi kaldı."

    Hans Christian Andersen, Dervişlerin Dansı (1941)

     

    18. ve 19. yüzyıllarda İstanbul'a gelen Avrupalı ressamların yapmış oldukları Mevlevihane, semazen ve derviş resimlerinin mulajları.

    - Jan Babtiste Van Mour (ö.1737)

    - Francis Simith (1769)

    - J. B. Hilair (1789)

    - A. Brindesi (19.yy.)

    - Faosto Zonaro

    - Presziosi (Env. No. 365)

    -Tanburini

    - A. Bayot (Env. No. 361)

     

    "Hiye" Arapça süs, cevher, insandaki güzel nitelikler anlamlarımlarında olup hat sanatında Hz. Peygamberimizin (SAV) fiziksel özelliklerini, karakterini ve ahlaki niteliklerini anlatan eserlere "Hilye-i Şerif" adı verilmektedir.  Hilye-i Şerif şekil ve içerik anlamında aşağıdaki bölümlerden oluşmaktadır.

     

    1)    Baş Makam: Besmele yazılır.

    2)    Göbek: Metnin büyük kısmı buraya yazılır. Yuvarlak, oval (beyzi), dörtgen (murabba) şeklinde olabilir.

    3)    Hilal:  Sıvama altın veya altın üzerine süsleme motifler ile bu bölümün her hilyede olması şart olmayıp göbek olarak ta bırakılabilir.  Hz. Peygamberimizin dünyayı nuruyla aydınlattığı için Hilye'nin göbek kısmı güneş ve bunu çevreleyen ay hilal şeklinde tezyin edilir.

     

    Hiye'de tezyinat bakımından en zengin bölüm hilalin dışında kalan dörtgen kısımdır. Bu

     

    kısımda köşelerde;

    4)    Hz. Ebubekir,

    5)    Hz. Ömer,

    6)    Hz. Osman,

    7)    Hz.Ali isimleri sırasıyla yerleştirilir.

    Bazen dört halifenin yerine Hz. Peygamberimizin diğer isimleri veya cennetle müjdelenmiş on sahabenin (aşere-i mübeşşere) ismi yazılabilir.

    8)    Ayet: Bu kısımda Hz. Peygamberimizi konu alan Kuran-ı Kerim ayetleri yazılır. Örneğin;

    "Biz seni âlemlere ancak rahmet olsun diye gönderdik" (Sûre: 21, Âyet: 107)

    9)    Etek: Hilye metninin devamı ve dua kısmı bulunur. Sonunda hattatın ismi ve tarih yazılır.

    10)  Koltuk: Etek kısmının iki yanındaki boşluklara tezyini motifler işlenir.

     

    TÜRK HAT SANATI

     

    Türk hat Sanatı denilince, Türklerin İslamiyeti kabul edişlerinden sonra okuma yazma vasıtası olarak seçtikleri Arap asıllı harflerle vücuda getirilen sanat yazıları anlaşılır. Ancak şunu hemen belirtelim ki Arap harfleri, İslamiyet'in zuhurundan sonra yavaş yavaş estetik unsurlar kazanarak, bu hal VIII. Yüzyılın ortalarından süratlenmiş; Türklerin İslam âleminde oldukları çağda zaten mühim bir sanat dalı haline gelmiştir. Bu sebeple evvela Arap asıllı harflerin bünyesi ve İslam'ın ilk asırlarında gelişmesi hakkında kısa bir bilgi vermek gerekecektir.Yazı sanatının İslam kaynaklarında en özlü tarifi "Hat, cismani aletlerle meydan getirilen ruhani bir hendesedir." cümlesiyle yapılmıştır ve hat sanatı, bu tarife uygun bir anlayış çerçevesinde asırlardır süregelmiştir. Çünkü bu yazı sisteminde harflerin çoğu kelimenin başına, ortasına ve sonuna gelişlerine göre bünye değişikliğine uğrar.Sanat haline dönüşüyle pek kıvrak bir şekle bürünen harflerin, birbirleriyle bitiştiklerinde kazandıkları görünüş zenginliği, hele aynı kelime veya cümlenin muhtelif terkiplerle yazılabilme imkânı, bu yazılara, sanatta aranılan sonsuzluk ve yenilik kapısını açık tutmuştur. Arap hattı, muhtelif devrelerde en fazla işlendiği bölgeye nispetle,İslam öncesi Enbâr, Hîre'de İslâm sonrası da Mekke ve

     

    Medine'de gelişti. İslam'ın kitap haline getirilen ilk metni olan Kur'an, işte bu Mekke ve Medine'de geliştirilen hatla deri(parşomen) üstüne siyah mürekkeple, noktasız ve hareketsiz biçimde yazılmıştı ki, bu ilk örneklerde, elbette sanat mülahazası aranılmamıştır. Zamanla bu yazı iki tarza ayrıldı: Sert köşeli olanı Mushaflara ve kalıcı yazışmalara tahsis edilerek, en ziyade Kûfe'de işlendiği için Kûfi adıyla anılmaya başlandı. Süratli yazılabilen ve sert köşeli olmayan diğer tarz ise günlük işlerde kullanıldı; yuvarlak ve yumuşak karakterinden dolayı sanat icrasına uygun bir hal aldı. Abbasiler devrinde gittikçe gelişen ilim ve sanat hareketleri sayesinde büyük merkezlerde ve bilhassa Bağdad'da kitap merakı ve bunları yazarak çoğaltan "Verrak"lar artmıştı. VIII. asır sonlarından itibaren hat sanatkârlarının güzeli arama gayreti neticesi ölçülü olarak yazı şekillenmeye ve çeşitlenmeye başladı. Bu yazıları ileri bir merhale'ye eriştirenler arasında İbn Mukle(886-940), hattın nizam ve ahengini kaidelere bağladı.İbn Mukle'den sonra hat sanatının öncü isimlerinden olan İbnü'l-Bevvab (ö.1022), İbn Mukle yolunu geliştirdi. Osmanlı öncesi bir diğer öncü isim ise Yâkut el-Musta'sımî'dir O zamana kadar düz kesilen kamış kalemin ağzını eğri kesmekte onun buluşudur ve bu hal yazıya büyük letafet kazandırmıştır. Osmanlı'da Hattat Şeyh Hamdullah (1429- 1520) ile başlayan dönemde yazıya Türk üslûbu kazandırılmıştır. Mushaf yazımında Nesih yazı tercih edilir olmuştur. Ahmed Karahisâri (ö. 1556) ile Yâkut üslûbuna bir dönüş yaşanmışsa da Hattat Hâfız Osman (1642- 1698)'la birlikte tekrar Şeyh Hamdullah yolu revaç bulmuştur. Sırasıyla, İsmail Zühdî Efendi (ö. 1806), Hattat Mustafa Râkım Efendi (1758- 1826), Kazasker Mustafa İzzet (1801- 1876), Hattat Mehmed Şefik Bey (1820- 1880), Mehmed Şevki Efendi (1829- 1887), Hattat Sâmi Efendi (1838- 1912); Hattat Mehmed Es'ad Yesâri (ö. 1798) ve Yesârizâde Mustafa İzzet efendiler gibi isimler sayesinde Türk Hat Sanatında şâheserler meydana getirilmiştir.

    Hat Sanatında Aklâm-ı Sitte denen altı ana yazı çeşidi bulunmaktadır. Bunlar:

    1-    Muhakkak

    2-    Reyhâni

    3-    Sülüs

    4-    Nesih

    5-    Tevkiî

    6-    Rikaâ'dır.

    Bu yazıların dışında Kûfi, Ma'kılî, Divâni, Celî Divâni, Rik'a, Talik ve celi Talik yazıları kullanılmıştır.Hat Sanatında aherli (nişasta ve yumuıta akı ile cilâlanmış) kağıt, kamış kalem ve is mürekkebi kullanılmaktadır. Yine Hat Sanatında Kalem açmak için Kalemtıraş, üzerinde kalem kesmek için Makta, kağıdı tavına getirmek için Mühre gibi aletler kullanılmaktadır.

     

    EBRU

    Geleneksel sanatımız içinde ayrı bir yeri bulunsan ebru'nun Anadolu'da 500 yıldan fazla bir zamandan beri yapılageldiği bilinmektedir.Yapılışı çok zor olmasından dolayı, asırlarca usta çırak ilişkisi içerisinde bir sonraki nesile intikal etmiş olup günümüzde de aynı şekilde yaşatılmaktadır. Ebru kitreli su üzerinde yapılmaktadır. Birkaç gece suda bekletilen kitre, şişerek salep kıvamına getirilir. Tekne tabir edilen ve ebrulanacak kâğıt boyutunda su sızdırmaz malzemeden hazırlanan kabın içine boşaltılan kitrenin üzerine, at kılından ebrucu tarafından sarılan fırçalarla içerisinde sığır ödü bulunan ve suda erimeyen toprak boyalar serpilir. .Boyaların içindeki sığır ödü, boyaların batmadan su yüzeyinde yayılmalarını sağlar.Her düşen damla öncekini iterek kendine bir yer açar. Bu şekilde oluşturulan ebruya  "battal ebru " denir. Yapılan ebru bir tel yardımıyla sağa sola çekiştirilirse "şal örneği ",  "gelgit ebru" gibi şekiller elde edilir. Gelgit ebru üzerine tarak adlı verilen alet ile "taraklı ebru" yapılır.Çiçek yapmak için, önce hafif renkli battal ebrudan bir zemin ebrusu hazırlanır.Üzerine bir iğne yardımıyla sap yapmak üzere yeşil boya damlatılır. İnce bir çivi yardımıyla yuvarlaklar çekiştirilerek sap veyapraklar yapılır. Sonra çiçek renkleri yine iğne ile damlatılır ve çekiştirilerek çiçek şekli verilir.Kitre üzerinde yapılan ebru şekillenince,tekne boyutlarında

     

    kesilmiş kâğıt yavaşça hava kabarcığı bırakmadan tekne üzerine yatırılır. Yapandan taraftaki iki köşesinden tutularak yapana doğru çekilir ve tekneden çıkartılır. Çekerken teknenin kenarındaki mile sürülerek kâğıt üzerindeki fazla kitrenin teknede kalması sağlanır. Bu sıyırma işlemi sırasında kağıt üzerindeki boyaların akmaması için boyaların içindeki su ve öd miktarının çok iyi ayarlanmış olması gerekmektedir.

     

    MUSTAFA DÜZGÜNMAN

    Ebru sanatının en büyük ustalarından biri olan Mustafa DÜZGÜNMAN 1920 senesinde Üsküdar'da doğmuştur. Babası Mehmet Saim DÜZGÜNMAN Aziz Mahmut Hüdai Camii imamlarından olup aynı zamanda Üsküdar'da aktarlık ile meşguldü. Ebru ve cilt sanatına ilgi duyan Mustafa DÜZGÜNMAN o zamanlar Güzel Sanatlar Akademisi'nde ebru ve cilt hocası olan kuzeni Necmeddin OKYAY tarafından 1938 senesinde Akademi'ye kayıt ettirilmiş ve ebru ve geleneksel cilt sanatını öğrenmiştir. Vefatına kadar aralıksız olarak ebru sanatıyla meşgul olmuş olup son dönem en önemli ebru ustalarının başında gelmektedir.Sadece ebru ve cilt sanatı ile uğraşmayan DÜZGÜNMAN, Hafız Muhittin Bey ve Çarşamba Tekkesi Şeyhi Hayrullah Efendi gibi ustalardan dini musikiyi de öğrenmiştir. Bunun yanında usta bir fotoğrafçı idi. 1953-1979 yılları arasında Aziz Mahmut Hüdai Efendi Türbedarlığında bulunmuştur.Klasik Türk ebru sanatını zamanımıza bozulmadan taşımış, bu sanatın yurdumuzda ve dünyada tanınması ve gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur. Aynı zamanda birbirinden değerli ebru sanatçıları yetiştirerek bu sanatımızın unutulmasını önlemiştir. Bununla beraber hocası olan Necmeddin OKYAY'ın bulduğu çiçekli ebruyu geliştirmiş ve bugünkü tarzına getirmiştir. Ayrıca ebru sanatı ailesine papatyalı ebruyu kazandırandırmıştır.Baba mesleği olan aktarlık ile birlikte kesintisiz olarak 52 yıl ebru sanatını meslek edinen Mustafa DÜZGÜNMAN 1952 senesinde Süheyla Hanım ile evlenmiş ve bu evlilikten iki çocuğu vardır.12 Eylül 1990'da vefat etmiş olup kabri Karacaahmmet mezarlığındadır.Ölümünden sonra çocukları tarafından şahsi eşyaları ve ebru malzemeleri vasiyeti üzerine 1991 yılında Galata Mevlevihanesi Müzesi'ne bağışlanmıştır.

     

    Çelebi Mahfeli

     

    Berat: Arapça yazılı kağıt, mektup anlamında olup Osmanlı devlet teşkilatında bazı vazife ve memuriyetlere atananlara, görevlerini icra vermek üzere padişahın tuğrası bulunan yazılı tayin emridir. Beratta hizmetin adı,  yeri, verilen şahsın adı, hizmeti ve niçin verildiği açıkça yazılırdı. Fermanlarla aynı tertipte yazılmakta olup en önemli farklılıkları tuğranın altına yazılan "Nişan-ı şerîf-i âlîşan-ı sâmi-mekân-ı sultanî" ve "tuğra-yı garrâ-yı cihân-sitân-ı hâkani" hükmüdür.

     

    Veled (Çelebi) İzbudak

     

    Son Mevlana Dergâhı Postnişini ve Çelebisidir. Tam adı Mehmed Bahaeddin Veled olup 1867 de Konya'da doğmuştur. Küçük yaşta edebiyata ilgi duymuş, özel olarak Arapça, Farsça ve Mesnevi dersleri almıştır. 16 yaşında Konya Vilayeti Mektubi Kalemi'nde çalışmaya başlamış, Memuriyeti sırasında yanında çalıştığı Ziya Paşa'nın öğrencisi olan Nazım Paşa'nın eğitiminden

     

    geçmiştir.Bu arada Mevleviliğin yanında, Türkçülük ve Türkçelik düşüncesini benimsemiştir. 1889 da İstanbul'a gelerek Bahariye Mevlevihanesi'ne Hüsetin Fafreddin Dede'nin yanına yerleşerek, edebi çalışmalarına devam etmiş, ikdam gazetesinde yazılar yazmaya başlamıştır. Galata Mevlevîhanesi postnişini Mehmed Atâullah Dede'nin iyice yaşlanması ve tekkeyi idarede zorluk çekmesiyle 1908 de Galata Mevlevihanesi postnişinliğine vekâlet etmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne yakınlığıyla bilinmektedir. Kendisi de bir Mevlevi olan Sultan Reşad'ın 17 Aralık 1908 de Sultan II.Abdulhamid'in yerine tahta geçmesinden sonra 28 Haziran 1910 da  Mevlana Dergahı Çelebilik Makamına atanmıştır. I. Dünya Savaşı sırasında oluşturduğu gönüllü Mevlevî Alayı'na miralay rütbesiyle komutanlık etmiştir. Dokuz yıl Çelebilik Makamında kalan Veled Çelebi bu süre zarfında eser telifi ve tahkiklerine devam etmenin yanında meşihat, imamet, mesnevihanlık, müderrislik görevlerini de yerine getirmiş, Karatay medresesinde Farsça dersleri vermiştir. Veled Çelebi 3 Haziran 1919'da Ferit Paşa kabinesi şeyhülislamı Sabri Efendi'nin teklifi, Sultan Vahdettin'in iradesiyle postnişinlikten azlolunmuş, yeni Abdülhalim Çelebi getirilmiştir.Anadolu'da Milli Mücadelenin başlaması ve Ankara'da hükümet kurulması üzerine Anadolu'ya kaçmaya karar veren Veled Çelebi 1921'de Ankara'daki dostu Hamdullah Suphi Bey'e (ö. 1966) çektiği telgraf sonrası buradan gelen müsaade ile kara yoluyla Ankara'ya gelmiş ve Mevlevîhane'ye misafir olmuştur. Bu dönemde Ankara Lisesi'nde Farsça öğretmenliği yapan Veled Çelebi, daha sonra Te'lif ve Tercüme Encümeni'nde Ziya Gökalp ile birlikte çalışmaya başlamıştır. Ankara'ya yerleştikten sonra ailesini getirten Veled Çelebi ikinci dönem Meclisinde Kastamonu Milletvekili olarak görev yapmış (1923-1939), 1925 yılında Abdulhalim Çelebi'nin postnişinlikten azli üzerine bu göreve tekrar getirilmiştir. 16 Kasım 1925 yılında çıkan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması ve Bazı Unvanların İlgası" Kanunu ile bu görevi sona ermiştir. Her ne hikmet ise ilk (Mevleviliğin kurucusu olarak Mevlana'nın oğlu Sultan Veled olarak kabul edilir) ve son Mevlevi şeyhi de Bahaeddin Veled'tir. Milletvekilliği döneminde Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu'nun kurulması görevini üstlenmiş ve Yozgat milletvekili olarak da TBMM'de (1939-1943) görev yapmıştır. Bu arada Veled Çelebi'nin Türk Dil Kurumu'ndaki çalışmalarına da devam etmiştir.4 Mayıs 1953'de Ankara'da vefat eden Veled Çelebi Hacı Bayram Cami'nde kılına namazdan sonra Cebeci Mezarlığına defnedilmiştir. Mezar taşında 1952'de yazdığı şu şiiri vardır:

     

    Geçtim hevesât-ı dünyevîden

    Zevk aldım umur-ı uhrevîden

    Yâ Rab beni bir nefes ayırma

    Kur'an u Hadis ü Mesnevî'den

     

    Mehter, Osmanlı Yeniçeri Askeri Bandosu dünyanın en eski askeri bandosudur. Farsçadaki "mihter" kelimesinden türemiştir.

     

    İslamiyetten önceki Türk devletlerinde, küçük değişikliklerle yer almıştır. Yeniçerilerin olduğu gibi Mehteranın da Piri Hacı Bektaşi Veli olup, her icraattan önce mutlaka Peygamber, Ali ve Hacı Bektaşi Veli adına dua okunması ve marşlarda adlarının zikredilmesi gelenektendir.

     

    Üç önemli sembol yer alır; ocak, sancak ve zafer.

     

    Osmanlı mehterinde; zurna, boru, kurrenay ve mehter düdüğü gibi nefesli, üflemeli, kös, davul, nakkare, zil ve çevgân gibi vurmalı ya da çarpmalı çalgılar yer almıştı. Tüm çalgıların sayısı eşit tutulmuş ve bu sayıya dayanakarak mehterin kaç katlı olduğu belirlenirdi.

     

    Osmanlılar'da, askerî musukiyi icra eden topluluğa verilen isim. Farsça'da mihter olarak geçen mehter kelimesi, ekber (en büyük), âzam (pek ulu) mânâsında bir ism-i tafdildir. Türkçeye bu kelimenin Arapçalaştırılmış şekillerinden mehter, çoğulu olarak da mehterân yerleşmiştir.

     

    Mehteran bölüğü, 1826 yılında Padişah II. Mahmut tarafından Yeniçeri, Ahi ve Bektaşi Ocaklarıyla birlite kapatılmış ve 1908 yılında Enver Paşa tarafından yeniden açılmıştır.

    Yeniçeri ocağının bir parçası Olan Mehterin, hangi tarihte kurulduğu kesin olarak tespit edilememekle birlikte bunun, 14. yüzyılda I. Murat (Hüdavendigar) döneminde Çandarlı Kara Halil Paşa'nın tavsiyesiyle bir ocak halinde kurulduğu söylenebilir.[kaynak belirtilmeli] Bazı kaynaklarda bu kuruluşun 1365 yılında olduğu söyleniyorsa da büyük bir ihtimalle bunun 1362 yılında olduğudur. Özelikle Orhan Gazi’nin Alevî-Bektaşilikle ilgilendiği bilinmektedir. Orhan Gazi yeniçeri teşkilâtı kurulacağı zaman Hacı Bektaş dergahına gelir. Yeni kuracağı yeniçeri ocağı icin dua ister. Hacı bektaş, Pir'i de Bunların adı yeni asker Yeniçeri olsun diyerek Cenabı Hak yüreklerini ak, pazularını kuvvetli, kılıçlarını keskin, oklarını tehlikeli, kendilerini daima galip buyursun diye dua eder. O yüzden yeniçeri ocaklarına Ocak-ı Bektaş-î-yân , kendilerine Taifei Bektaş-î-yân, Güruh Bektaşiye, Zümre-i Bektaşiye gibi isimler vermişlerdir. Osmanlı Devleti, devşirme denilen Hıristiyan çocuklarından oluşturduğu orduyu Hacı Bektaş-ı Veli'nin düşüncelerinden yararlanarak eğitti ve şekillendirdi. Yeniçeri Ordusu denilen bu ordunun ve bağlısı Mehteranın başında bulunan ağa da Bektaşî idi. Bu ordu, 1826 yılına kadar Osmanlı Devleti'nin birinci gücü olmuştur. 1826 yılına kadar Osmanlı Ordusu savaşa gitmeden önce, Yeniçeri ocağından bir müfreze Hacıbektaş'a geliyor, Dergah Avlusu'nda saf tutarak, Hacı Bektaş-ı Veli Evlâdı’ndan postnişi olan zatın da katılması ile:

     

    "Mü’miniz Kalû-Beli’den beri... Hakkın Birliğine eyledik ikrar... Bu yolda vermişiz seri... Nebimiz vardır Ahmed-i Muhtar... La Yezal mestaneleriz... Nur-ı ilahide pervaneleriz... Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile... On iki imam Pir-i tarikat cümlesine dedik beli... Üçler, beşler, yediler... Nur-ı Nebi Kerem-i Ali, Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli... Demine devranına Hü diyelim Hü!"

     

    diye gülbang çekiyorlar (dua ediyorlar) ve Pir'den himmet istiyorlardı. O tarihlerde yaşayan kişilerden aktarılan bilgilere göre Yeniçeriler'in gür sesi Hacı Bektaş-ı Veli’ın her tarafından duyuluyordu. Bir yeniçeri gülbengi (duası) daha:

     

    "Allah Allah İllallah, baş üryan, göğüs kalkan, dide al kan, sine püryan;

    Bu meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran;

    Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan, kulluğumuz, padişaha ayan;

    Sayılmayız parmakla, tükenmeyiz kırmakla;

    Üçler, Beşler, Yediler, Kırklar Nur-û Nebi, Kerem-î Âli, Hacı Bektaş-ı Veli;

    Dem-ü, devranına hü diyelim, Hüüüüüüü."

     

    Mehter teşkilatının başında devletin Emiri Alem denen bir memuriyet makamı vardı.Mehterhane ve onun başı olan mehterbaşı ona bağlı idi.Bütün mehter teşkilatının başı olan Emri Alem Mehter bölüklerine yapılacak teyinleri tastik etmek, Elçi kabul törenlerinde hazır bulunmak, Sancak beyliğine tayin edilen kimseye yeni sancak iletmek ve göndermek gibi selahiyetlere sahipti.

     

    Mehter teşkilatına iki türlü mehterhane (mızıka takımı) bağlı idi

     

    Tabi-ü Alem yani Çalgıcı Mehter (Yeniçeri Ocağına bağlı)

    Esnaf Mehteri (Ahi Ocaklarına bağlı).

     

    Tabi-ü Alem mehteri Saltanat sancaklarını korumaya memur edilen Alemdarlar ile Mehterhaneden meydana gelmiştir.

     

    En başta gelen mehter takımı padişahınki idi. Bu mehtere tabi-ü Alem Hassa adını taşıyordu. Sonra Veziri Azam, kubbe vezirleri, defterdar, reisülküttap, beylerbeyi, sancakbeyleri ile Türkmen beylerinin mehterhaneleri var idi. Bektaşi geleneği olarak hep tek katlı mehter kurulmuştur. Padişah ve Veziriazama ait olanlar dokuz katlıydı.

    Mehterin Batı Müziğine Etkisi

     

    Mehterler mükemmel peşrevler çalardı. Alay düzen peşerevi, At Peşrevi, Hünkar Peşrevi, Elçi Peşrevi bunlardandı. Göç borusu, Benefşei-zar, Şükufei-Zar gibi askeri bestelerimiz ve Cengi Harb gibi hücum havalarımız vardı. Batı müziğinin şahaserlerini yazmış olan Mozart, Bizet gibi besteciler mehter muziğinin etkisinde kalarak Türk Tarzında (Ala Turka) denilen besteler yapmışlardır. Bunlara Mozart'ın Türk Marşını, Bizert'in Arieziyen süitini örnek verebiliriz. Batı orkestraları, zilleri mehterden almışlardır.

     

    Hindistan'daki Türkmen Bey'leri de mehtere benzer takımlar kurmuşlardır.

    Mehterin Kapatılması

     

    1826 yılında Yeniçeri Ocağı bağlantılı Mehterhane ve Ahi Ocakları kapatıldı ve Yeniçeriler kıyımdan geçirildi. 1826 tarihi ayni zamanda Osmanlı topraklarında Bektaşilik tarikatının yasaklanmasının da tarihidir.

     

    Bu ocağın kuruluş sebebi, mevcud askerin azlığına rağmen, fetihlerin çoğalıp sınırların genişlemesi ve eldeki askerin de bu sınırları koruyamaz duruma gelme endişesi idi. Halbuki hem Rumeli’yi elde tutabilmek hem de yeni fetihlerde bulunabilmek için devamlı ve hükümdarın emir komutası altında bir askerî birliğe ihtiyaç vardı. Benzer teşkilatlar, yani esirlerden istifade etme sistemi, daha önceki Türk devletlerinde de vardı. Bu mânada Osmanlıların, Selçuklular ile Memlukluları örnek aldıkları anlaşılmaktadır. Yeniçeriliğin ilk kuruluşunda, orduya bin kadar yeniçeri alınmıştı. Bunların her yüz kişisine komutan olarak daha önce Türklerden meydana getirilen yaya askeri usûlüne uygun olarak bir "Yayabaşı" tayin edilmiştir.

    Mehterin Yeniden Kuruluşu

     

    Mehterhane 1826'da kaldırılarak yerine Avrupai bandolar kuruldu ve Mehteran bölüğü kaybolup gitti. Sonradan 1914 yılında Türkçülük cereyanının kuvvetlenmesi üzerine Enver Paşa'nın emriyle Mehteran-ı Hakaniye adıyla yeniden kuruldu ve askeri müzeye bağlandı.

     

    Bilinen besteciler

    16. yy.

     

    Nefirî Behram

    Emir-i Hac

    Hasan Can

    II. Gazi Giray

    Şah kulu

    Mehmet Paşa

     

    17. yy.

     

    Zurnazen Edirneli daî Ahmed Çelebi

    Zurnazenbaşı İbrahim Ağa

    Hammalî

    Çenkî İbrahim Ağa

    Edirneli Mehmed Çelebi

    Eyyubî Mehmed Çelebi

    Derviş Mehmed Çelebi

    Solakzade Mehmed Hemdemî

    Acemiler (Acemi oğlanlar)

    Kazaklar (İstanbul'a Rusya'dan gelen göçmenler)

     

    18. yy.

     

    Hızır Ağa

    Müstakim Ağa

    Mehterbaşı Ağa (adı bilinmiyor)

    Şah Murad "Sultan IV. Murad"

    Kemanî Hızır Ağa

    Çok sayıda adı bilinmeyen bestekar

     

    Kaynaklar

     

    T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / Mehter ve Tanıtımı

    "Mozart and the Mehter," Turkish Music Quarterly, vol. I, no. 1. (1988).

    Wikipedia

     

    Türkiye Müzik Kültürü

    Türkiye'nin kültürel yapısı, tarihinin derinliklerinden gelen çok zengin ve çeşitli kültürlerin birikiminden oluşmuştur. Türkiye, coğrafi konumu gereği Doğu, Batı, Ortadoğu, Akdeniz, İslam kültürü gibi farklı kültürlerin merkezindedir. Dünyanın en eski yerleşim bölgelerinden biri olan Anadolu, binlerce yıllık geçmişi ve tarihinde var olan bir çok farklı kültürün etkisiyle ender görülen kültürel zenginliğe sahiptir. Bu öylesine bir zenginliktir ki, birbirine çok yakın yerleşim bölgelerinde bile bu zenginliğin yarattığı kültürel farklılıkları görebiliriz.Genel kültürel yapıdaki bu zenginlik doğal olarak müzik kültürümüze de yansımaktadır.yerleşik kültürümüzün içinde üretilen ve yer alan, gelenekselleşmiş müzikleri, "dinsel" ve "din dışı" oluşlarına göre ikiye ayırabildiğimiz gibi, bunları "Halk Müziği / Yerel Müzik" ve "Osmanlı Müziği" başlıkları altında da inceleyebiliriz. Pek çok ortak yönleri bulunan bu iki öbekte yer alan yapıtları, "Çalgı müziği" ya da "Sözlü müzik" oluşlarına göre de sınıflayabiliriz.Tezeneli / Mızraplı Telli Çalgılar

    Bunlara örnek olarak;Ud, Tambur, Çeng, Tar, Kanun, Santur, Kopuz, Bağlama ailesi (meydan sazı, divan sazı, bozuk, tambura, cura, üçtelli, onikitelli, çarta, ırızva) ve benzerleri verilebilir.

    Aerofonlar (Havalı / Üflemeli Çalgılar)

    Çalgının içindeki veya çevresindeki havanın titreşimi ile ses veren çalgılardır.Bunlara örnek olarak; Zurna, Çifte, Mey, Kaval, Sipsi, Çığırtma, Tulum, Ağız Armonikası, Akordeon, Mızıka ve benzerleri verilebilir.

    Mambranofonlar (Derili Çalgılar)

    Bir derinin ses üretmesi ile ses çıkaran çalgılardır. Bunlara örnek olarak; Dümbelek (deblek, darbuka), Davul, Daire, Def, Kudüm, Zilli Def ve benzerleri verilebilir.

     

    idyofonlar (Kendi Tınlar Çalgılar)

    Vurma, çarpma, sallama gibi eylemlerle çalınan, genellikle sert malzemelerden yapılan, bütün gövdelerinin titreşimiyle ses veren çalgılardır. Bunlara örnek olarak; Zil, Maşa, Çalpara (Çalpare), Şakşak (kaşık), Çan, Kastanyet, Çengizili sembalet), Bando zilleri (halile) ve benzerleri verilebilir.

    Geleneksel / Yerel Müzik Çalgıları

    Kordofonlar (Telli Çalgılar)

     

    

    Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi