Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Yazarlar Cemiyeti Misafir Yazar Hz. Muhammed (Adalet) mi, Yoksa Hz. Mevlana (Aşk) mı?
  • Hz. Muhammed (Adalet) mi, Yoksa Hz. Mevlana (Aşk) mı?

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    Hz. Muhammed (Adalet) mi, Yoksa Hz. Mevlana (Aşk) mı?

    Prof. Dr. İlhami GÜLER

     

    -Kur’an-ı Mehcur (25. sure Furkan/30.ayet) (out) mu, Mesnevi-i Meşhur (in) mu ?

     

    11 Eylül saldırısından sonra, ABD ve Avrupa medyasının bir kısmında, bu saldırıyı doğuran sebeplerin üzerine soğukkanlı bir şekilde düşünmeden, kendilerine yönelik herhangi bir özeleştiriyi akıllarına getirmeksizin, faillerin Müslüman olmasından dolayı, Kur’an ve Hz.Muhammed hakkında Hz.İsa ve İnciller ile mukayese ederek birincilerin şiddet içermesi münasebetiyle bir İslam aleyhtarlığı kampanyası başlatıldığı bilinmektedir (İslamofobia). Psikiyatrist Jung’un dediği gibi “Hayatta en acıklı şey; Bir insanın, problemin kendinden kaynaklandığını görememesidir.” Son yıllarda İslam coğrafyasında Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında cereyan eden ve tümünü gayrimüslimlerin başlattığı savaşlarda Müslüman tarafın teçhizatlı düzenli ordular ile değil de, içlerinden bir kısmının “terör”e başvurmasını açıklayan en mantıklı neden, bağlı oldukları kurucu önderin ve kurucu metnin (Hz.Muhammed ve Kur’an) savunma amacı şiddeti/savaşı meşru görmesinden daha ziyade, Müslüman genç kuşaklarda ezilmeden doğan hınç ve taraflar arasındaki güç dengesizliğidir. Saldırganlara karşı direnmek isteyenlerin (direnmek istemeyen/işbirlikçiler için bahane çok) ekonomik, politik ve silah gücünün zayıflığı, onları asimetrik savaşa sürükledi. Nitekim, yeterince silahı ve savaşma azmi olan bir bölgeye (İran) ve bir gruba (Hizbullah) kolay kolay dokunulamaması, bunu göstermektedir. Bu izahatı, teröre başvurmanın psiko-patolojik nedenlerinin de olduğunu inkar etmek için değil; iki yüzlülükten kaçınmak için yapıyorum. “İslam ve terör” üzerine konuşacak insanın, her şeyden önce namuslu ve dürüst olması lazım. İslam coğrafyasında Müslümanlar üzerinde onur kırıcı bir baskı, aşağılama, eziyet ve azap varken, birçok Müslümanın bunları yapanlarla aynı dili kullanması utanç vericidir. Hani müslümanlar bir bedenin azaları gibiydi; hani birinin duyduğu acıyı hepsinin duyması gerekirdi? ABD ve AB yönetimleriyle bu yoğun duygudaşlık ve hemfikirlik neyin nesi? Direnenler yerine, diyalogcuların, işbirlikçilerin İslam’ı temsil ettiğine ve doğru yolda olduğuna nasıl ve kim kolayca karar veriyor?

     

    Yaratılan “İslam korkusu”nun politik arka planını ortaya koymak için, bu konunun tartışıldığı Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinde yaşanan bir olay iyi bir örnektir. Toplantıya “Müslüman” kimliği ile çağrılan bir bilim adamı müsveddesi, devşirme, Suriye kökenli Bassam Tibi konuşurken, üst düzey bir Amerikalı komutan: “Hocam, uzatıp da benim kafamı karıştırma. Bana bir Müslüman ile karşılaştığımda onun iyi bir Müslüman mı, yoksa kötü bir Müslüman mı olduğunu anlayacağım bir ölçü ver” der. Tibi şöyle cevap verir: “Ona İslam nedir?” diye sorduğunda, eğer “İslam, bir inanç sistemidir.” derse, iyi bir Müslümandır; yok eğer “İslam, bir yönetim sistemidir” derse, o, İslamcı, fundamentalist, zararlı (kötü) bir Müslümandır” der (Ali Şahin. Taraf, 18 Eylül 2009). Görüldüğü gibi, Müslüman olma, kendi başına bir “suç karinesi” teşkil etmekte ve egemen seküler-kapitalist felsefe, politik ve kültürel hegomonyası ile bu suçu, suçluyu ve korkuyu yaratmaktadır. Örgütlü güç tekeli olan devlete karşı çıkan herkesin “bağî”, “asi” olması gibi; egemen küresel/ekonomik hegomonyaya karşı çıkan her düşünce ve herkes tehlikeli, zararlı, kötü ve teröristtir. İslam’a arkaik bir kült veya eylemsiz salt bir inanç olarak bakılıyorsa “zararsız/iyi”dir. Türkiye’de İslam ile mücadele “irtica” yaftası üzerinden yapıldığı gibi; dünya egemenlerinin İslam ile mücadelesi de “terörist” yaftası üzerinden yapılmaktadır.

     

    İslam ve Müslümanlar hakkında Batı toplumlarında bugün yapılan değerlendirmeler birbirinden farklılık gösterdiği gibi, tarihte de farklı idi. Hz. Muhammed’e ve ilk Müslümanlara karşı da “Kitab Ehli tek cephe/hepsi eşit değildi” (3. sure Al-î İmran /113. ayet). Son yıllarda bazı ülkelerde Kur’an’ın basımının yasaklanması gündeme gelirken; diğer bazılarında Hz. Muhammed ile ilgili karikatür krizleri yaşandı. Aynı tarihlerden itibaren Amerikan yetkili çevrelerinin Mevlana ve Mesnevi üzerinden bir “Ilımlı (moderate) İslam” projesinin gündeme getirildiği ve Müslüman halklara tavsiye edildiği de bilinmektedir. Bu bağlamda 1882’de parlementoda konuşurken İngiliz Başbakanı Gladston’un Kur’an elinde iken söylediklerini hatırlamamak mümkün değil: “Bu kitap, bu Müslümanların elinde kaldığı müddetçe, İngilizler hiçbir zaman onlara hakim olamayacaklardır. Yegâne çözüm, Müslümanları Kur’an’dan uzaklaştırmaktır.” UNESCO’nun 1973 ve 2007 yıllarını Mevlana’yı, 2009 yılını Hacı Bektaşi Veli’yi, 1991 yılını Yunus Emre’yi anma yılı ilan etmesi de bu bağlamda manidardır. Bununla, kendileri bu zatların öğretisinden bir ilham mı almak istiyorlar; yoksa bu zatlara Aşkın peygamberleri diyerek, Müslümanlara peygamber(elçi) değiştirmeyi mi öneriyorlar, tartışmaya değer önemli bir konudur. Merhumlar, Türkiye’de metfun oldukları için, Türkiye’de birçok muhafazakâr “Mevlana”, “Yunus Emre” ve “Hacı bektaş-ı Veli” gibi sembolik kapitalleri hemen bu Ilımlı İslam projesinin sponsorluğunu gönüllü olarak üstlendi.

     

    Bu vesile ile de Türkiye’de yoğun bir kampanya başlatıldı. Yunus Emre ile tasavvufi halk şiirleri, bağlama ve Eskişehir; Hacı Bektaş-i Veli ile birlikte Makalat, semah ve Nevşehir; Mevlana  ile birlikte Mesnevi, semâ ve Konya yeniden keşfedildi. Cumhuriyet döneminde sicili pek de iyi olmayan bu Konya şehri, giderek aynı diyalogcu ekibin gözünde kutsal(!) görünmeye başladı. Şehir, dinî turizmin yerli ve uluslararası merkezi oldu. Mevlana’nın yeşil kubbeli “türbe”si, neredeyse “Türk Kâbe”(Aşıklar Kâbesi)sine dönüştü. Vaktiyle “Çankaya Köşkünü ve Anıtkabir”i Kâbe’ye alternatif yapmak isteyenler (K. Kamu), olmuştu;  şimdi, daha soft(yumuşak) bir şekilde Konya’yı Medine, Mesnevi’yi de Kur’an meali yapmayı deniyorlar.

     

    Fakat, bu süre zarfında ABD ve baş ortağı İngiltere, İsrail’in güvenliği öncelikli olmak üzere, enerji havzasını/koridorunu kontrol etmek için, başta Irak olmak üzere, Afganistan ve Pakistan’da işgallere ve katliamlara devam ediyordu. Bu topraklarda mücadele ettiği düşman İslam; direnen, kılçıklı, kılıçlı, kemikli, sarıklı, zırhlı “radikal” İslam’dı. Bu İslam anlayışının karikatür, pejoratif (terörist) temsilcisi olan “Talibân” ve onun desteklediği “el-Kaide”, sanki İslam ülkelerine yönelik işgal ve saldırılardan bağımsız olarak, salt İslam’ın iç dinamikleri tarafından oluşturulmuş; sonra da kin, kıskançlık, bağnazlık, ilkellik ve kabalık yüzünden gidip rüyalar ülkesi Amerika’ya ve ortakları İngiltere, Fransa ve İspanya’ya saldırmıştı.

     

    Türkiye üzerinden tedavüle sokulmak istenen, işte bu aksiyon İslamı değil, eylemsiz-inanç İslamı idi. ABD, Ebu Gureyb hapishanesinde, Guantanamo üssünde, Kunduz vadisinde, Afganistan köylerinde… Müslümanlara akıl almaz işkenceler yaparken/yaşatırken; İslam coğrafyasının tümünde operasyonlara ara vermeden devam ederken; Müslümanlara sevgiyi, hoşgörüyü, aşkı öneriyordu. (Mu?) Bara(e)k Obama, gelip Müslümanlara Kur’an’a atıfla barış mesajları veriyor; hükümeti ise, CIA ve FBI aracılığı ile Mevlana ve İbn Arabi’yi, Divan-ı Kebir, Mesnevi, Fütuhat’ul Mekkiye ve Fusus’ül Hikem’i gündeme taşıyor. Amerikan derin devleti, bu meşhur hazretler, onların görüşleri üzerine bu görüşleri benimsemiş çağdaş cemaatler(kült cemiyetler) üzerine Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da ve İspanya’da sempozyumlar tertip ediyorlardı; master ve doktoralar yaptırılıyordu. Amerika’nın birçok üniversitesinde bir taraftan kriminal bir olay olarak fundamental İslam’ı anlamak; diğer taraftan da, ona karşı zararsız bir İslam üretmek amacıyla bir sürü yeni bölüm açıldı ve kürsüler kuruldu. Kiralık (pardon, burslu) birçok Müslüman(!) akademisyene görev verildi.

     

     

    Kur’an’ın 1400 yıl önce, bazı gayrimüslimlerin Hz. Muhammed ve Müslümanlar hakkındaki niyetlerini haber verdiği bir durum adeta yeniden yaşanıyor: “İsterler ki sen onlara yağcılık yapasın (tudhinu), onlar da sana”(68. sure Kalem/9.ayet). Umarım bu işbirliğine girenler, eğer itibar ediyorlarsa, Allah’ın şu uyarısını da dikkate alırlar: “…Onlar, kalplerinde olmayanı dilleriyle size söylerler”(48. sure Fetih/11.ayet).Çünkü, ilişkiye girdikleri insanlar, Kur’an’ın dikkat çektiği gibi (60.sure Saff/9.ayet), ya dinleri yüzünden Müslümanlarla elân savaşanlar ya da Müslümanları geçmişte veya günümüzde yurtlarından/köylerinden/kasabalarından zorla çıkarıp göçe zorlayan devletlerinin siyasi ekipleridir. Allah, defaatle bu tip insanlarla Müslümanların ahlaki ve politik bağlamda “dostluk” ilişkisine girmesini yasaklamıştır. Bu yaltaklanmanın muhtemel nedeni olarak da: “Yoksa, onların nezdinde izzet/onur mu arıyorlar? Oysa, izzet ve şeref ancak Allah’a aittir” (4. sure Nisâ/139.ayet) teşhisinde bulunmuştur. Onların hakim politik kadrosunun Müslümanlara karşı başlattığı dinî düşmanlık (Bush, Haçlı Savaşı’ndan bahsetmiş ve gerekçe olarak da “Bunlar bizim değerlerimizi paylaşmıyorlar” demişti) ve fiili savaş/işgal eylemleri ile insaflı olanlarla akdedilecek anlaşmalar, turizm, kültür, ticari alışverişler, vb. halkların bireysel insanî ilişkileri birbirinden ayrı tutulmuştur (60.sure Saff/8.ayet).

     

    Ilımlı İslam projesine benzer bir taktik, daha önce 12 Eylül darbesinden sonra askeri rejim tarafından Türkiye’de uygulanmıştı. Askerler, yurt dışından yapılan çevirilerle nispeten politikleşmiş İslami grupların ve ülkücülerin önünü açmak için -illegal olmasına rağmen- eski “ militan”ları Adıyaman’da (Menzil Köyünde) ilmi ehliyeti olmayan allahlık bir “şeyh”e otobüslerle taşıyarak onları iradesiz “mürit”lere dönüştürmüştü. 28 Şubat sürecinde de “siyasal İslam’a karşı Hacı Bektaş-ı Velî, Yunus Emre ve Mevlana üzerinden bir “Türk Müslümanlığı” inşa edilmeye çalışılmıştı. Şeriatı ve siyasal islam’ı “Arap işi “ gören bazı Türk allemeleri: “Arap’ın kelamı ve şeriatı varsa, Türk’ün de ‘tasavvufu var” türünden inciler saçma(lama)ya başladılar. Neredeyse her kasabası bir “yatır”a, her köşesi bir “baba ve dede”ye sahip olan Anadolu’nun adı geçen bu üç büyük “veli”sine, olağanüstü büyük tazim gösterilmeye başlandı. Bu arada, bunların “pîr”i sayılan Mâveraünnehirli “Ahmet Yesevi”ye de Türkî Cumhuriyetler için “örnek” ve “model” Türk peygamberi işlevi yüklendi. Kerbela’nın, İranlı Şiilerin ikinci Kabe’si haline dönüştürüldüğü gibi, Hacıbektaş ilçesi ve Konya vilayeti de Türklerin ikinci ‘Medine’sine dönüştü. Tarihte bazılarınca “ Farsça Kur’an” ünvanı verilen Mesnevî-i Şerif’in Kur’an-ı Kerime benzer lüks ciltli baskıları ve yeni çevirileri yapılmaya başlandı. Medya ve edebiyat dünyası, harbi Mevlanacı oldu. İlahiler, çok sesli müzik koroları tarafından seslendirilmeye başlandı. Mistik ve platonik versiyonlarını birleştiren “aşk” romanları bestselır oldu. Anadolu’nun Şaman-mistik genetiği tekrar yeşermeye başladı. Cumhuriyet döneminde teoloji (ilahiyat), saygınlığını kaybettiği için, antropolojik ve sosyolojik açılardan “normal” olarak görülebilecek bu dindarlık ve din yorumu, teolojik kritiğe tabi tutulamıyor. Mevlana hazretlerinin ünü, hz. Muhammed’i solladı. Oysa, örneğin Kur’an, genel olarak peygamberlerin dışında oluşturulan/yaratılan ve büyütülen dinsel kişilikleri ve imajları kutsama anlamında (din-adamı, din-ulusu) kategorik olarak reddeder: “Allah’tan size indirilene uyun; ondan başkasını evliya (dostlar) edinmeyin” (7. sure A’raf/3. ayet). Putlaştırılan bu tip kişilikler: “… insanların kendilerinin veya atalarının yarattığı “isim”lerden başka bir şey değildir; Allah, onların doğruluğu hakkında hiçbir delil indirmemiştir”(7. sure A’raf/71. ayet). İlim sahiplerine olan itibar ise, aslında onların ortaya koyduğu delil ve sezgileri ile yarattıkları sırlı karizmaya değil. Alîm tipi, ayakları yerde ve şeffaftır; veli veya şeyh ise, etekleri havada ve esrarengizdir (kuddise sirruhu). Sanki, otoritelerini mantık ve Arap dilinin gramer kuralları içinde meşru olarak üreten onca fıkıh, kelam (teoloji) ve felsefe ekollerine sahip İslam’ın ana Sünni/Şer’i ekseni (ortodox), yüzyıllarca İslam dünyasında hakim dinî görüş değilmiş gibi; otoritesini her türlü akıl dışılığı, sırrı, gizi, rüyayı, vehmi, hâyâli ve ruhsal çöküntüyü gizleyen, onlara kılıf olan yaldızlı “gönül” ve “kalp”ten alan Türklerin tasavvufu, “hakiki-es-öz” İslam oluyordu. Bu bağlamda “milli” özelliği ile Türk dinselliğinin, ahlâki ve politik bağlamda evrensel bi “ümmet” veya “kardeşlik” nosyonundan hayli noksan olduğu açıktır. Entelektüel çizgi olarak da İbn-i Haldun’un realite ve akla dayanan “umran ilmi” çizgisinden daha fazla, İbrahim Hakkı Erzurumî Hazretleri’nin simya ile kimyayı, astronomi ile astrolojiyi, sihir-büyü ile keramet ve mucizeyi birbirine karıştıran sentezine dayanır.

     

    Bu arada, Türkiye’de yaşanan bu sürece dünya çapında (global, küresel) entelektüel bağlamda modern (evrensel) olanın yerine, postmodern (rölatiflik ve mega öğretilerin yıkımı) yerellik ve etnik-dini milliyetçiliğin eşlik ettiğini unutmamak gerekir. Postmodernizim, Derrida ve avanesi tarafından Nietzsche’nin epistemolojik perspektivizm’inden türetilmiş, fakat onun insan-insanüstü, sarışın yabanıl-solucan üstünlük, sürü, asalet, beğeni, aristokrasi ayak takımı vs. gibi insanlar arasında kendi metafizik değer felsefesine göre yarattığı “mesafe”leri ortaya koyan “çekiçle felsefe yapma”sından uzaklaştırılmış “piç” bir felsefedir. Buradaki “piç” ifadesinin pejoratif bir aşağılama sıfatı olmadığına dikkat edilmelidir. Teorinin nesebini ele verir: Fail/özne (hakikat) belli/ ortada değildir. Nietzsche’nin savunduğu “mesafe” bilinci, aynıyla, fakat farklı bir metafizik değer kriterine göre Kur’an’da mevcuttur. Hâlik-Mahlûk, tevhid-şirk, iman-küfür, cennet-cehennem, doğru(hakikat)-yalan, adalet-zulüm, nur-zulûmat, Hizbullah-hizbuşşeytan, hidayet-dalâlet, Musa-Firavun…vb. Fakat, ontolojik olarak vahdet-i vücud, epistemolojik olarak ilham/sezgi, psikolojik olarak sekr (sarhoşluk), istiğrak (boğulma), ittihat (birleşme), fenâ(yokluk) ve ahlâki olarak sevgi/hoşgörü ve aşkı savunan tasavvuf öğretisi, seven gözleri kör ederek, bütün bu “mesafe”leri flulaştırarak, berhavâ ederek postmodernizmin “ Every thing is go: Her ne olsa gider” mottosuna benzer bir kaos yaratır: “Hema ost: Her şey O’dur ve “Gel, gel; ne olursan ol, yine gel.”

     

    Tanrı’nın rahmeti adına biz burada (yeryüzünde), insanî ilişkilerde (ahlak/hukuk) bin kere (ömür boyu?) tövbe bozmayı kabul edebiliyorsak eğer, denenmenin, teklifin, dinin ve insan olmanın ciddiyeti ve önemi nerede kalıyor? Bu, düpedüz “Ğarur(Şeytan)’un insanı Allah(ın rahmeti) ile aldatması” (31. sure Lokmân/33.ayet) değil midir?  Kur’an’a rağmen, Tanrı’nın rahmetinin ve sevgisinin bu hesapsız, ultra istismarı, tarih boyu ortalığı ahlakî anlamda çamura çevirmiştir ve bu çamura su (höşgörü!) taşımaya devam etmektedir. Elbette ki bunun karşıtı, ortalığı kan gölüne çeviren (örneğin, Emeviler, Haricilik, Kürt Hizbullahı vs.) dinsel fanatizm ve bağnazlık değildir. Bize ya bu ya da o’yu önerenlere; ne bu ne de o deriz. İslam’ın Kurucu Tecrübesi (610-632), sırat-ı mustakim olarak; Sünni ortodoksi ise, politik versiyonu değil, ama teolojik versiyonu ile onun bir yorumu olarak ne ifrat("söz veya işte haddi aşmak, aşırı gitmek) idi ne de tefrit(gevşek ve ihmalkâr davranmak).

     

    İslam’ın yayıldığı coğrafyada erken dönemde geliştirilen kelam ilminin bu coğrafyada mevcut bulunan kadim inançlara akıl üzerinden mücadeleye girişmek zorunda kalması (kuru akılcılık); fıkhın da bu geniş demografinin somut hukuki (şeklî/zahiri) problemleriyle uğraşmak zorunda kalması (kılıkırk yaran şekilcilik, üstüne üstlük, bir de, on ikiye beş kala gemiye binen ve asıl niyetleri kaybettikleri gemi kaptanlığını tekrar geri almak olan Emevi ailesinin yarattığı yozlaşma ve kıtal(Vuruşma, birbirini öldürme.)lerden doğan manevî/ ahlakî boşluğu ikame ve gaspeden bu  “Meyve kurdu”, kendini “Meyve özü” diye takdim etti. Kur’an’ın ve İslam’ın akide(iman) ve şeriat(amel) içinde, yeryüzünde ve insanlar arasında anlam kazanan bütün “maneviyat”ını, Kur’an’ın deyimi ile “Takva elbisesini" (7. sure A’raf/26. ayet) bunlardan sıyırarak, bir içerleme ve uçuklama olarak salt bir tinsellik (inziva), hayattan bir uzaklaşma (zühd)  ve Tanrı’ya doğru dikey bir yolculuk(fenâ, ittihat, vahdet-i vücud) olarak gasp ve  temellük(mülk edinme, sahip olma.) eden bu yabancı kategoriye karşı ulemanın direnişi maalesef başarılı olamadı. Bu savaşın kaybedilmesinde saf değiştiren “Huccetü’l İslam”( İslamın delili) Gazzâlî’yi affetmek asla mümkün değildir. Ahir ömründe eskatolojik bir pragmatizmle inzivâya çekilmesi (dünyadan el etek çekmesi), ancak psikolojik bir “içerleme” olarak algılanabilir. Filozofların Yunan ontolojisini Kur’an’ın metafiziği yerine ikâme etme girişimlerini büyük bir vukufiyetle gören ve bu girişimi başarıyla çökerten (tehafüt) bu şahsın gelip de Hermesçiliğe/agnostisizme kapanması  ibret vericidir. Gazzâlî, İhya’sında dini Kur’an’ın önerdiği gibi, dünya “içinde” bir süreç olarak koyma yerine, mümkün olduğu oranda ona sürtünmeden geçen salt “uhrevi” bir dava olarak koydu. Kelimenin tam anlamı ile “sap ile saman birbirine karıştı.” Bu başarısızlıkta ulemanın payı olduğu kadar, kitlelerin oportünizminin(faydacılık) payını da unutmamak lazımdır. Zira Kur’an, din/denenme davasının sembolik olarak dağların korkudan yüklenemeyecekleri ağırlığından/zorluğundan bahsederken (33. sure Ahzâb/72. ayet); onlar, kitlelere din adına “işin kolayını tutmak’tan, “yaratılanı yaratandan ötürü sevmekten”, “bin kere tövbe bozmaktan” bahsediyorlardı. Allah’ın “Zu intikam: intikam alan”, “Kahhar: kahredici”, “Kadir:güçlü”, “Cabbar: zorlu..” vs. sıfatlarını devreden çıkararak, Rahman, Rahim, Afuvv, Ğafur, Vedud… sıfatları tek taraflı "zayıflatılmış" bir Tanrı tasavvurunu ileri sürüyorlardı. Değil mi ki Allah yaratmış, insanın her türlü pisliği meşrudur; hatta karnındaki mokuna bakmaksızın Tanrı’yla birleşme densizliğine teşebbüs edebilir. Oysa Kur’an ve Hz. Muhahhed, din davasını, her türlü popülizme (ekserunnas 2. sure Bakara /243. ayet, 11. sure Hûd/17. ayet, 12. sure Yûsuf/21. ayet…) veya Allah ile (haşa) izdivaç (Şeb-i Ârus) yaşama ruhsal şehvetine karşı saygılı (huşu), müeddep (muttaki) zorlu/yüksek bir ahlak ve düşünce/eğitim, arınma ve iman davası olarak koymuştu.

     

    Dinin içine yerleşen bu “batınî” öğreti,  zamanla kendini dinin “üstünde” bir din olarak takdim etti. Mevlana: “Mâ zi Kur'an bergüzidem magzrâ Post ra piş-i seghan endahtim (Biz Kur'an'ın özünü, ruhunu, içini ve cevherini aldık. Postunu köpeklerin(fakih ve ulema) önüne attık.)” ve “Aşk ile gelen erenler içer ağuyu nûş ider Topuğa çıkmayan sular(fakih ve ulema), deniz ile savaş eder.( Yunus Emre, 376) deme cesaretlerini gösterebildiler. Kendi vehimlerince İslam’ı/şeriatı kaba ve kalın bulanlar, Allah’a ve Peygamber’e rağmen, ayetlerin ve hadislerin “batın”ından daha hoşgörülü/sevecen ve güleryüzlü bir İslam (tasavvuf) yarattılar. Âdeta haşa: “Allah’a kendi dinlerini öğretiyorlardı” (49. sure Hucurât/16. ayet). Oysa, anavatanı Hindistan olmak üzere, değişik versiyonlarıyla bu öğretinin özü, İslam’dan önce Hermesçilik, Gnostisizm, Yeni Platonculuk, Maniheizm… vb. şekillerinde bu coğrafyada zaten mevcuttu. İşin psikolojik tarafı (kaynağı) ise, Hz. Muhammed döneminde bazı sahabilerde tezahür etmiş ve peygamber tarafından şiddetle yasaklanmıştı. Arap dilinin belâgat ve gramer kuralları ile Kur’an’ın bütünlüğünün kabul edemeyeceği aşırı teviller ve uydurma hadisler ile bu dini meşrebe İslamî/Kur’anî kaynak oluşturma girişimleri ise, erbabınca bilindiği üzere, tek kelime ile komiktir. Bu öğretinin ılımlı bir zühd versiyonunun Hristiyanlıkta yuvalanmış halini Kur’an şöyle yorumlar: “Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla onu kendileri uydurdu; Biz onlara bunu emretmedik. Kaldı ki ona da sadık kalmadılar."(57. sure Hadîd/27.ayet) Ya İslam adı altında “vahdet-i vücud” herzesini görseydi, Allah kim bilir neler derdi.

     

    İşin bu teolojik/politik çerçevesi ve arka planını unutmamak kaydıyla, esas üzerinde durmak istediğim bir diğer husus, “sevgi/hoşgörü/aşk dinî tasavvuf” edebiyatının pratik anlamı ve bunu kullananların samimiyetidir. Türkiye’de İslam ile yürütülen mücadele seksenlere kadar “irtica/şeriat” yaftalaması üzerinden yapılırken; bu tarihlerden sonra, dünyada İslam’ın bir kimlik ve direniş ideolojisine dönüşmesiyle, Batı’nın da etkisiyle “fundamentalist/radikal/siyasal İslam” kavramları kullanılmaya başlandı. Bunun sebebi, dediğimiz gibi, seksenlerden itibaren İslam dünyasında ABD-İsrail-İngiltere eksenli baskı/sömürü ve işgallere karşı Kur’an merkezli antiemperyalist politik bir dalganın yükselmesidir. Bu Kur’an’dan etkilenme, az da olsa Türkiye’de de oldu. Ancak, genel olarak Türk halkının Kur’an ile olan ilişkisi, bir anlama-etkilenme ilişkisinden doğan ahlakî/politik bir dindarlıktan daha ziyade, anlamını bilmeden dinlemeye dayanan taabbudi/ritualistik ve “kutsal-tabu” ilişkisidir. Örneğin Yasin suresi insana “şifa” verirken; mushaf onu “çarpar”. Kur’an’a abdestsiz “dokunulamaz.” Ölümcül hastalar, Kur’an ile ölüme uğurlanır. “Hatim”ler ile de kıyamete kadar ruhları hoş/şâd tutulur. Akif’in dediği gibi;

     

    İbret olmaz bize her gün okuruz ezber de

    Yoksa hiç mânâ aranmaz mı bu ayetler de

     

    Lafzı muhkem yalnız anlaşılan Kur’an’ın

    Çünkü kaydında değil hiç birimiz mananın

     

    Ya açar nazmı celilin bakarız yaprağına

    Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

     

    İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin

    Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için.

     

    Ama “hafızlık” ve “Kur’an Kursu” Türklerde önemlidir. Her çocuk, geçmişlerine bir “Fatiha” hediye edebilmelidir. Güzel sesle Kur’an okuma ve dinleme, anlamını bilerek okuma ve etkilenmeden daha yaygındır. Na’me ile “mukabele” ve “mevlid” okumak, düşünerek “meâl” veya “tefsir” okumaktan daha önemlidir. Son yıllarda “meâl” sayısı hızla artmasına rağmen, Kur’an merkezli bir dinî ve düşünsel hayatın oluştuğunu/geliştiğini söylemek oldukça zordur. Türkiye’de daha ziyade muhafazakâr çevrelerde tarikat-zikir ile birlikte, namaz (Cuma, cenaze, teravih, bayram), oruç, hac, kurban kandil ve mevlid etrafında oluşan anakarakteri alışkanlık, gelenek olan ‘şuursuz’ bir ritüel dindarlığı hakimdir. Her ne kadar mazide “Şeriatın kestiği parmak acımaz” denmiş ve devletin merkezinde ve bazı büyük şehirlerde şer’i versiyon hakim olsa da (din-u(ve) devlet birlikteliği); kırsalda ve taşrada halk, kendini ilmi ve kitabı “şeriat”tan daha ziyade, kendi kadim Şamanizmi ile mezcettiği(karıştırma) “tasavvuf”a yakın görürdü. Zirâ, Batılı bir tarihçinin dediği gibi, Anadolu halkının geçmişi olan Osmanlı, yönetimi itibarıyla olmasa da (kaldı ki, bir çok Padişahın ünlü şeyhlere bağlı olduğu ve Şeyh oldukları bilinmektedir), halkının dinî inancı itibarıyla bir "Derviş Devlet" idi. Yunus Emre’nin: " Gelin işin kolayın tutalım, bu dünya kimseye kalmaz." sözü bu gerçeği ortaya koyar. Ünlü filozof Spinoza da: "Kitleler, sürekli Tanrı’yı kandırma peşindedir." der. Kendini Cumhuriyet dönemi ile birlikte, İslam’ın siyasetsinden(hilâfet) ve hukukundan(şeriât) uzaklaştıran Türkiye, aslında onun Orta Çağda oluşmuş mistik ahlakından ve maneviyatından(tasavvuf/tarikatler) da bunları yasaklayarak uzaklaşmıştı. Peki, ne oldu da, birden devleti siyasi ve bürokratik elitleri, örneğin, şeriata daha sıkı olarak bağlı kalmış şehirli/kültürlü Nakşilik yerine, Orta Çağ koşullarında Yeniçerilerin ve kırsalda okuma-yazması olmayan cahil halk yığınlarının saliki olduğu Bektaşiliği ve üst tabakadan bazılarının saliki olduğu İbn-i Arabi’nin "vahdet-i vücud" teorisine bağlı marjinal Mevleviliği yeniden "keşf" ettiler? Oysa, Yahya kemal’in dediği gibi; “Viyana kapılarına bulgur pilâvı yiyip ardından Mesnevî okuyarak gitmiştir.” dediğinden anlaşılacağı gibi, Osmanlı hanedanları, Mesnevi’yi pilav yedikten sonra "tatlı" niyetine okuyorlardı. Şimdilerde neden bir gözümüzü çağdaşlığımızın başkenti Ankara’dan Çankırı’ya ve Konya’ya çevirmemizi istiyorlar? Folk(halk) İslamın, halk edebiyatının mümtaz yerlerinden bu şahısları koparıp da politikanın, çağdaş dinî düşüncenin ve teolojinin gündemine sokmanın alemi /hikmeti nedir?

     

    Kanaatimce, burada düpedüz bir  ikiyüzlülük, yani münafıklık ve mürailik yapılıyor. Eğer bu muhterem kişilerin öğretisinin özeti Tanrı’ya ve insanlara karşı aşk, sevgi ve hoşgörü ise, halkının büyük bir bölümüyle kavgalı bir devletin siyasi ve bürokratik ekibinin sevgi, aşk ve hoşgörüden bahsetmesinin ne anlamı var? 12 Eylül darbesinden sonra solcusu-sağcısı ile birlikte vatandaşlarını yaygın ve sistematik işkenceden geçiren, uyması gereken asgari hukuk kurallarını yok sayarak kendi vatandaşlarını öldüren, Kürt vatandaşlarını fail-i meçhul cinayetlerle ortadan kaldıran, onlara pislik yediren; başörtülü dindar kızlarına kan kusturan… devlet ve onun bürokratik temsilcileri nasıl Yunus Emre’yi, Mevlana’yı ve Hacı Bektaş-ı Veli’yi kendilerine maske yapabilirler? Gelelim ‘sevgi’li Türk halkına. Osmanlı’dan gelen bir hoşgörüsü olduğu söylenir. Ancak, örneğin Çorum, Maraş ve Sivas’ta kolayca ‘tahrik’lere kapılarak Alevi vatandaşlarını öldüren ve yakan; Bilge(!) köyünde 45 kişiyi boğazlamak üzere sekiz kişinin icmâ(fikir birliği) edebildiği (bu, bir kişinin; ‘cinnet’ geçirmesine benzemez) halkımız ne kadar hoşgörülü? Halkının tamamı ‘gecekondu’; yöneticileri ise ‘imar rantı’ ile kamu malını çalmayı en tabii ‘hakk’ı olarak gören; ihaleden, mafya ve çetecilikten, avantadan para kazanmayı “iş” haline getirmiş insanların sevgiden, aşktan, hoşgörüden bahsetmesi ne kadar anlamlıdır? Trafikte birbirinin boğazını sıkan, kamuya ait yerleri daima “ganimet” veya “çöplük” olarak gören halkımız ne kadar birbirine karşı sevgili veya ilgilidir? Farzı (hukuku/zorunlu olanı) bırakıp da, nafilenin (ihtiyarinin-isteğe bağlı) faziletinden bahsedenin ciddiyeti ve dürüstlüğü olamaz.

     

    Kur’an’a göre, Allah’tan korkmayan (haşyet) ve ona saygı (huşu) duymayan insanların O’nu ve kullarını sevmesi (hubb) mümkün değildir. Demem o ki, her şeyden önce insan, hukuku ve ahlakı iktisab(Kazanma, edinme, edinim) etmelidir. İslam’ın insanlar arasındaki ana “din” davası, -Hristiyanlıkta olduğu gibi- öncelikle sevgi aşk davası değil, hukuk ve adalet davasıdır. Peygamberler tarihi, tozpembe bir aşk ve sevgi tarihi değildir. Hz. Yusuf’un kardeşleri eliyle ihanet ve entrika, peygamber (Hz. Yakub) ocağına taşınmıştı. Hz. İbrahim’in eli baltalı, Hz. Davud’unki ise kılıçlıydı. Hz. Musa, öfkenin, Hz. Muhammed, cesaretin timsalleridir. Tanrı, Kur’an’da müminlerden kendine ve birbirlerine aşık olmalarını değil; onlardan kendini “korku ve umut (havfan ve tamaan)” (7. sure A’raf /56.ayet) ile çağırmalarını ve ona/ buyruklarına itaat etmelerini ister. Yalın olarak Aşk ve Sevgi davasının hayatla örtüşmediğinin tarihsel en büyük örneği Hristiyanlardır. Hep sevgiden, hoşgörüden bahsetmelerine rağmen, kendi müntesiplerine (din savaşları, engizisyon) ve ötekilerine karşı (Haçlı seferleri) en acımasız şiddeti kilise uygulamıştır. Dolayısıyla, şeriatsız bir sevgi iki yüzlülüktür: “Şeriat öldürür, aşk diriltir’ diyenler yalan söylüyorlar. Aşk, insanı mazoşistçe sevdiğinin objesi (nesnesi) yapar. Aşk, sevgide boğulmak veya sevgi ile zehirlenmektir. Aşkta insanın irade hürriyeti ve özgürlüğü tamamen yok olur. Oysa dinin ve şeriatın temeli olarak “ahit/misak,” tarafların özgürlüğünü ve hukukunu garanti eder. Şeriat, hayatı korumak için hukuki olarak, hakkaniyetle katilleri öldürür. Oysa, koşulsuz sevgiden, aşktan hümanizmden bahsedenler, kolayca yargısız infaz edebiliyorlar, fail-i meçhuller yapabiliyorlar. Çünkü şiraze, mikyas ve mihenk yoktur. Hayvanlara karşı son derece müşfik, “karıncaya basmaz” nice sadistler tanıyoruz. 12 Eylül hakimlerinden biri, gözünü kırpmadan idamlara imza atarken, kedisi öldüğünde ağladığı rivayet edilir.

     

    Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Velî sevgiyi ve aşkı samimi olarak öğütlüyor olabilir. Ancak, bugün bizim öncelikle ihtiyacımız olan şey, Kur’an’ın bize defaatle önerdiği/öğütlediği değerler olan adalet, hakkaniyet, dürüstlük ve imandır. Sevgi, her şartta ve halde ‘zorunlu’ bir erdem olmadığı gibi; aslında Kur’an’a göre hem ahlaken hem de psikolojik olarak ‘koşullu’ bir erdem veya duygudur. Her davranışı sevme, ahlakî duygu; her şeyi sevme de, estetik duygusunun çöktüğünü gösterir. Allah, bir sürü pezevengi sevmez. Aşk ise, dinî ve Erich Fromm’un ortaya koyduğu gibi (Sevme Sanatı), cinsî (platonik) anlamlarıyla ruhsal bir hastalıktır ve zararlıdır, kötüdür. Kierkegaard’ın karakterize ettiği gibi, estetik yaşam biçiminin temel parçası, ben’in o anki deneyiminin dolayımsızlığında kendini kaybetme girişimidir (sûfilerin deyimi ile sekr, vecd ve istiğrak). Kendini tutkularına teslim etmiş romantik aşıkta olduğu gibi. Oysa ahlakî (ve de şer’i) olanın paradigması ise, içinde şimdinin geçmiş ve geleceğe bağlandığı, zamana yayılan bir söz verme ve yükümlülük (ahit/akit/misak) durumudur (nikah/evlilik). Aşk, dinî ve platonik anlamda insanî (existansiyel) bir gerçekliktir; fakat mazarratlı bir şeydir. İnsanı deliye çevirir. Mecnun eder. Aklını başından alır. Onu meczub eder. Oysa Allah, insanın aklını başında tutmasını ister; “Canlılar içinde en berbat olanları, akıllarını kullanmadıkları için dinlemeyen (sağır) ve dilsiz/konuşamayan (münzevî ve sarhoş)lardır” (8. sure Tevbe/22.ayet). “Allah, aklını kullanmayanları pislik içinde bırakır” (10. sure Yûnus/100. ayet). Dolayısıyla Allah’a ve ahirete hakkıyla inanan(mümin), adil(muksit), muhsin(ahlaki değer üreten), muttaki(takva üzere yaşayan) ve mücahit(Allah yolunda cihada katılan) olmayanlar, sevgiden (muhabbet) bahis açamazlar. Gerektiğinde savaşmayı göze almak ve sevmek aynı karakterin kârıdır.  Kızma ve öfke kabiliyetini kaybedenlerin sevgisinden hayır gelmez. Bediüzzaman Nietzsche’nin dediği gibi: “Hıncı/öfkesi olmayan, Tanrı olamaz.”  Biz buna “ İnsan da olamaz”ı ekleyelim. İnsanların içine düşürülmüş olduğu zayıflık, zulüm, işkence, sömürü ve katliamlardan yüreği titremeyen ve bu uğurda cehd(Çalışma, çabalama, gayret) ve cihad(Zalime karşı muharebe.) etmeyen kişi nasıl insanlıktan, sevgiden, hoşgörüden bahsedebilir? Sonuç olarak, bugün bize aşktan, sevgiden ve hoşgörüden bahsedenler, Mevlana’dan ve Mesnevi’den dem vuranlar, ya aslında prestij/pazarlama, seyahat/turizm amaçlı olarak ekonomik; veya “Ilımlı İslam” konsepsiyonu aracılığı ile politik menfaat sağlamak istiyorlar ya da meşakkatsiz, mesuliyetsiz, bedelsiz, beleş, “İnandık deyip imtihan edilmeden” (29. sure Kassas/2.ayet) ‘iyi’ Müslüman kimliği edinebileceğini sananlardır. Çok az sayıda bu meşrebin sahici saliki(Bir yola bağlı olan, bir yola giden, bir yol takip eden) varsa, onları istisna edelim.

     

    Velhasıl, bu değerlendirmelere katılmayanların, dini/ideolojik-politik pozisyonlarına göre beni mevcut yaftalardan “irticacı/şeriatçı”, “fundamentalist/radikal İslamcı” ve nihayet belki de, yafta olma yolunda olan “Ergenekoncu”luktan birinin altına yerleştirdiklerinden emin gibiyim. Ben ise “…ve kâle innenî minel muslimîn(muslimîne)- ve "ben, şüphesiz Müslümanlardanım/Allah'a teslim olanlardanım"” (41. sure Fussilet/33.ayet) derim.

     

     

    Prof. Dr. İlhami Güler, Direniş Teolojisi, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2010.

    

    Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi