MÜMİNE SULTAN (Mevlâna’nın Annesi)
İslâmın büyük Peygamberi “Kadın, Allah yolunda erdir, ona kadın demek revâ değildir” buyurmuş. Bu sırlı buyruktan aldığımız neş’e ve Mevlâna’nın annesi olması sebebiyle bu konuya Mümine Sultan’ın özlü hayat hikâyesiyle başlıyoruz.
Mümine Hatun, Belh Emîri Rükneddin’in kızıdır. Bunlardan daha önemlisi bir nur kaynağı olmasıdır. Mevlâna gibi Pîri, bir Allah sevgilisini can evinde besleyip geliştirecek imana ve şansa sahiptir. Seçilmiş, kutlu bir varlık olduğu için ulu bir zâta, Bahâeddin Veled’e (Sultânu’l-Ulemâ) zevce olmayı Allah kendisine nasip etmiştir. Belh’te evlenen bu iki bahtlının ilk çocukları Alâeddin’dir. Muhammed Celâleddin (Mevlâna) ikinci evlat olarak dünyayı şereflendirmiştir.
Mevlâna, Mesnevî’nin bir beytinde: “Kadın Hak nurudur, sevgili değil, sanki yaratıcıdır, yaratılmış değil” buyurur. Bu mübarek kelâm, Allah’ın Hâlikiyet sıfatının kadında tecelli ettiğinin Pîr’in ağzından açıklanışıdır. Seçilmişlerden seçilmiş, nurlardan daha nur olan Mümine Sultan çevresini aydınlatırken, sevgili oğlu, müstesna insan Mevlâna’yı içindeki nur kaynaklarıyla beslemiş, büyütmüştür.
Sultânu’l-Ulemâ’ya kadın; gönüller sultanı Mevlâna’ya ana olan evliyalar güzeli Mümine Hatun, ailenin Karaman’da bulundukları dönemde vefat etmiş ve Karamanlıların Ak Tekke dedikleri zâviyeye defnedilmiştir. Mevlâna’nın kardeşi Alâeddin de burada vefat etmiş ve aynı türbeye defnedilmiştir. İki ulu ere hizmet eden Mümine Hatun “Mâder-i Sultân” (Sultan’ın Annesi) diye ün salmıştır. Ne yazık ki hayatı hakkında çok az şey bilinir. Fakat veliyye bir kadın oluşunda rivayetler çoktur.
Ak Tekke, diğer adlarıyla Valide Sultan Camii veya Mader Sultan Türbesi imanlı orta Anadolu kadınlarının, evliyaya gönül verenlerin ve bilhassa Mevlâna âşıklarının ziyaretgâhıdır.
Valide Sultan Camii oldukça geniş bir avlu içindedir. Tam bir kavis gibi kemerlenmiş sade ve zarif kapısından içeri girilir. İleri doğru dikdörtgen şeklinde olan sol taraf, tahta parmaklıkla namaz kılınan kısımdan ayrılmıştır; üstü sandukalarla örtülü kabirlerle kaplıdır. Mihrap hizasında camiin doğu güney tarafında küçük bir oda gibi etrafı çevrili olan ve böylece diğer yatırlardan ayrılmış bulunan sanduka Belh Emiri Rükneddin’in aziz kızı Mümine Sultandır. Bu ulu Hatunun kabrine yakın “Sır Ebesi” diye anılan fakat kime ebelik yaptığını bilemediğimiz bir kadın kabri daha vardır. Vaktiyle semâhâne olarak da kullanılan ve bugün namaz kılınan kısmı ayıran bölmeden geriye doğru, iki sıra hâlinde üstü sandukalarla örtülü başka kabirler mevcuttur. Bunlar Çelebilere aittir. Müezzin mahfilinin altındaki yatır ise Mevlâna hazretlerinin kardeşi Alâeddin’indir.
SULTÂNU’L-ULEMÂ (BAHÂEDDİN VELED)
(Mevlâna’nın Babası)
Sultânu’l-Ulemâ diye ülkelere nâmı yayılan Bahâeddin Veled, Belh bilginlerinden Hüseyin Hatibî’nin oğludur. Annesi ise hükümdar Alâeddin Muhammed Harezmşah’ın kızı Melike-i Cihan, Emetullah Hatun’dur.
1125’de dünyaya gelen Bahâeddin Veled iki yaşında iken babasını kaybetmiş, annesi tarafından ihtimamla yetiştirilmişti. Harizmşah sülâlesinden olan akrabaları kendisini padişahlık tahtına oturtmak istedilerse de Baha Veled kabul etmedi. Kendini dinî ilimlere adadı. Büyük babası Ahmet Hatibî’den ve Necmeddin-i Kübrâ’dan feyiz aldı.
Âriflerin Menkıbeleri’ni yazan Ahmet Eflâkî, Baha Veled’e “Sultanü’l-Ulemâ” unvanının verilme sebebini, Belhli üç yüz âlimin rüyada Hz.Peygamber’den aldıkları emir ile olduğunu anlatır.
Bu rüyayı gören ünlü âlimler sabahleyin Bahâeddin Veled’e mürid olmuşlardı. O günden sonra da Bahâeddin Veled “Sultânu’l-Ulemâ” (Âlimlerin Sultânı) diye anıldı.
Sultânu’l-Ulemâ’nın mânevî büyüklüğü, eşsiz bir müderris oluşu; ilmi, irfanı, kerametleri Horasan’da yayılınca çekememezlik, kıskançlık ve dedikodu baş gösterdi. Hasetçiler Sultana kadar gidip;
-Halk, Baha Veled’e çok bağlandı. Yakında tahtınızı elinizden alır, tarzında bir kışkırtma yaptılar. Bu habere çok üzülen ve çare arayan Muhammed Harizmşah, elçilerinden birini Bahâeddin Veled’e gönderdi:
-Şeyhimiz Belh ülkesini kabul ederse padişahlık onun olsun. Bana da başka ülkeye gitmem için müsâde etsin. Bir ülkede iki baş olamaz, diye haber ulaştırdı.
Baha Veled son derece müteessir olarak;
-Biz dervişiz, dervişlere saltanat münasip değildir. Gönül hoşluğu ile biz sefer edelim de Sultan kendi dostlarıyla baş başa kalsın, diye karşılık verdi.
Üç yüz mürid, üç yüz deve yükü kıymetli kitap, ev eşyaları, azıkları ve bunları taşıyacak kervan hazırlandı. Fakat Bahâeddin’i çok seven ve ondan ayrılmak istemeyen Belhliler feryada başladılar. Bir kaynaşmanın başlamasından korkan Harizmşah, Sultânu’l-Ulemâ’ya derhâl haberciler göndererek özür diledi. Kendisi de bir akşam veziri ile birlikte yatsı namazından sonra Baha Veled’in huzuruna vardı. Kararını bozması için bizzat yalvardı; lâkin karar, karardı.
1190 (?) yılında halkın gözyaşları arasında yola çıkan kervan, her geçtiği yerde sevgi ve hürmetle karşılanıyor, hüzünle uğurlanıyordu. Bu uzun yolculuğun mühim duraklarından biri Bağdat’tı. Baha Veled ve kafilesi Bağdat’ta iken Cengiz idaresindeki Moğol ordusunun Horasan şehirlerini tahrip ve yağma ettiği haberi geldi; Belh de kuşatılmıştı.
Bağdat’tan sonra Hicaz’a giden, oradan Şam’a geçen kafile yine bir müddet konakladıktan sonra Şam’dan da hareket etti. Artık Rûm’a (Anadolu) geliyorlardı. Malatya şehrinden çıkıp Erzincan civarından geçerlerken Melik Fahreddin’in âriflerden olan hanımı İsmetî Hatun bir ata binerek Bahâeddin Veled’i karşılamaya koştu. Şehirlerinde oturmaları için pek çok yalvardı. Sultânu’l-Ulemâ;
-Bu şehirde bir medrese yaptırırsanız, bir müddet kalmak mümkün olur, buyurdu.
Uyanık kalpli, âşık gönüllü İsmetî Hatun’un emri ile derhâl Erzincan‘ın Akşehir’inde bir medrese inşaatına başlandı ve kısa zamanda tamamlandı. Sultânu’l-Ulemâ dört sene o medresede ders verdi. Sonra yine yollarına devam ettiler. Konak, konak Lârende’ye (Karaman) geldiler. Lârende şehrinde yedi sene kalan Bahâeddin Veled, oğlu Mevlâna Celâleddin’i Semerkantlı Koca Şerefeddin Lâlâ’nın kızı Gevher Bânu ile evlendirdi. Yine Lârende’de pek üzücü iki mühim hadise oldu: Bahâeddin Veled kıymetli hanımı Mümine Sultan’ı ve birinci oğlu Alâeddin’i kaybetti. Bu vefatlardan sonra kervan yine hazırlandı. Kafile, son durakları olan Konya’ya hareket etti. Selçuklular’ın başşehrinde yer yerinden oynuyor, herkes gelenleri karşılamaya hazırlanıyordu.
Sultan Alâeddin Keykûbad, Bahâeddin Veled’e sarayından bir yer hazırlatmış orada alıkoymak istiyordu. Fakat ünlü bilgin Altın Aba Medresesi’ni tercih etti. 1208’de(?) artık menzile ulaşmışlardı.
Sultan Alâeddin Keykûbad;
-İmamlara medrese, şeyhlere hânkâh, emîrlere saray, tüccarlara han, gariplere kervansaray münasiptir, buyurarak sarayda oturma teklifini kabul etmeyen Baha Veled’e kırılmamış, maiyeti ile birlikte müridi olmuştu.
Sultânu’l-Ulemâ, ekseriya halkın gönlündeki sırları söylerdi; mizacı yumuşak ve nazikti. Çok riyâzet ve çok ibadet ederdi. Müridlerinden biri, neden kendisine bu kadar ezayı revâ gördüğünü sormuştu. Aldığı cevap şu oldu :
-Bunların hepsi çocuklarımız ve dostlarımız içindir.
Baha Veled daima mezarlıkları gezer. Ve
-Ey, Rabbim! Bizi güzel huyla huylandır. Iztıraplara dayanıklı et, diye dûa ederdi.
-Gündüzleri mezarlıkları gezin, geceleri yıldızları seyredin. Bu, Peygamberimizin vasiyeti ve âdetidir, buyururdu.
Baha Veled :
-Ben yaşadıkça ve mânâ meydanında at koşturdukça benim gibisi zuhur etmez. Dünyadan göçüşümü bekleyin. Sonra oğlum Celâleddin’in nasıl bir insan olacağını, benim mertebemden daha yüksek bir mertebeye çıkacağını görürsünüz, buyururdu.
Konya surları yapılmadan çok evveldi. Şimdiki Yeşil Kubbe’nin (Kubbe-i Hadrâ) olduğu yerde küçük bir tepe vardı. Bir gün Baha Veled oraya gitmiş, gezinti esnasında müridlerine ;
-Benim, oğlumun, onun evlâtlarının mezarları burada olacaktır, demişti. Sözü tahakkuk etti. O tepenin yeri Sultânu’l-Ulemâ’ya sevgili ve eşsiz oğlu Mevlâna Celâleddin’e torunlarına ve sevgi ile kendilerini onlara, onların yoluna katanlara hârikûlâde güzel bir türbe oldu.
Baha Veled’in vefatından sonra Selçuklu Sultanı Alâeddin’in mühim bir sıkıntısı olsa şeyhinin Türbesine koşar mutlaka ferah bularak dönerdi.
Bugün, Sultânü’l-Ulemâ’nın Yeşil Kubbe altındaki kabrinin üzerinde Selçuklu tahta işlemeciliğinin şâhâne örneklerinden olan çok heybetli bir sanduka vardır.
SEYYİD BURHÂNEDDÎN-İ TİRMİZÎ
(Mevlâna’nın Hocası)
Seyyid Burhâneddîn-i Tirmizî, Sultânu’l-Ulemâ’nın Horasan’daki müridlerindendi. Bahâeddin Veled’e intisap ettikten sonra bir müddet kırlara düşüp, tecelli nurlarının çokluğundan kararsız olmuştu. Riyâzeti pek sever, daima perhiz yapar, nadiren yemek yerdi. Kalplerdeki sırları söylediği için Horasan, Buhara, Tirmiz ve civarında “Seyyid-i Sırdân” diye tanınırdı. Baha Veled’in Horasan’dan göç edişinden sonra Tirmiz’e gitmiş ve orada inzivaya çekilmişti.
Seyyid, günlerden bir gün kuşluk vaktinde birdenbire; “Eyvah! Şeyhim bu toprak âleminden göçtü” diyerek feryat ile ağlamaya başladı. Günlerce ıstırabını, kederini teskin edemedi. Sonra bir gece rüyasında Sultânu’l-Ulemâ’yı gördü. Şeyhi hiddetle bakıyor;
-Burhâneddin, nasıl olur da bizim Hüdevendigârı (Mevlâna) yalnız bırakır, yanına gitmezsin? Bu atabeklik vazifesine yakışmaz, diyordu. Uykudan üzüntü ile uyanan Seyyid Burhâneddin hemen hazırlanıp, birkaç yakını ile birlikte yola koyuldu ve 1211 senesinde Konya’ya ulaştı. O sırada Mevlâna Celâleddin yedi sene boyunca oturdukları Lârende’ye bir seyahat yapmıştı. Hüdâvendigâr’ı bulamayan Seyyid-i Sırdan bir mektup yazarak dönmesini rica etti. Mevlâna mektubu alınca öpüp, gözlerine sürdü ve derhâl Konya yolunu tuttu.
Kavuşma çok heyecanlı oldu; her ikisi de kendilerinden geçtiler. Seyyid Burhaneddin, delikanlı Celâleddin’in bilgide eşi olmadığını görmüş; bâtınında da işlenmemiş mâdenler bulunduğunu keşfetmişti. Sevgiyle yürüyen hocalık-talebelik devresi tam dokuz yıl sürdü.
Seyyid, Mevlâna’nın büyüklüğünü çok iyi biliyor, onu çok seviyordu. Bunun için ;
-Benim onun üzerinde hakkım vardır; ama onun benim üzerimdeki hakkı binlerce misli fazladır, buyuruyordu. Dokuz sene tamam olduktan sonra yine bir sevgi havası içinde Seyyid zaman zaman Mevlâna’dan Kayseri’ye gitmek için izin istemeye başladı. Mevlâna’nın gönlü ise bir türlü gitmesine rıza göstermiyordu.
Bir gün Mevlâna dostlarından bir grup Seyyid’i bir katıra bindirerek bağlara götürmüşlerdi. Kayseri yolculuğunu düşünen Burhâneddîn-i Tirmizî birdenbire hayvanın sıçraması ile yere düştü ve ayağı kırıldı. Şehre döndükleri zaman sitemli bir tebessümle Mevlâna’ya;
-Ne güzel mürid; mürşidinin ayağını kırıyor! dedi. Sonra;
-Niçin gitmeme izin verilmiyor? diye sordu.
Mevlâna bu soruya soruyla karşılık verdi;
-Neden beni bırakıp gitmek istiyorsun?
Cevap şu idi:
-Buraya kuvvetli bir arslan yöneldi (Şems-i Tebrizî); olabilir ki birbirimizle geçinemeyiz. Benim görevim artık bitti. Bunun için gitmek istiyorum.
Seyyid Burhâneddîn Kayseri’yi seviyordu. Oraya yerleşecek, inzivaya çekilecek, köşesinde gece gündüz Hak’la bir olacaktı. Nihayet Mevlâna’nın müsâdesiyle, o zaman Darü’l-Feth denilen Kayseri’ye yollandı.
Hayatının geri kalan günlerini Kayseri’de geçiren Burhâneddîn-i Tirmizî, 1220 senesinde bir gün, hizmetine bakan müridinden bir testi sıcak su getirmesini istedi. Su gelince, müride;
-Kapıyı kapa ve garip Seyyid göçtü diye dışarda selâ ver, buyurdu. Suyu getiren mürid, çıkar çıkmaz, efendisi ne yapacak diye, içerisini gözetlemeye başladı. Seyyid abdest almış, elbisesini giymiş, odanın bir köşesine kıvrılmıştı.
-Ey, bana bir emanet veren hâzır ve nâzır Allah! Lûtf edip bu emaneti al. İnşaallah beni sabredicilerden bulursun (Kur’an, XXXVII, 102), âyetini okuyarak ruhunu Hakk’a teslim etti.
Seyyid-i Sırdan’ın vefat haberi etrafa yayılınca büyük küçük herkesi hüzün ve acı kapladı. Hâfızlar Kur’an okuyor, şeyhler zikrediyor, selâlar veriliyordu. Seyyid bu şekilde toprağa verildi.
Sahip Şemseddin, Seyyid’in Türbesini yaptırdı. Fakat çok kısa zaman içinde türbe harap oldu. Tekrar yaptırıldı; yine yıkıldı. Bir gece Sahip Şemseddin, Seyyid’i rüyasında gördü; üzerine türbe yapılmasını istemiyordu. Bir müddet sonra Mevlâna’ya mektup gönderildi. O zaman otuz dört yaşında olan Hüdâvendigâr dostlarıyla beraber Kayseri’ye geldi; Burhâneddin-i Tirmizî’nin kabrini ziyaret etti.
Seyyid Burhaneddin'in türbesi bugünkü şekliyle, 1892'de Mesnevi şarihi ve zamanda Ankara Valisi olan Abidin Paşa'nın yardımıyla yapılmıştır.
ŞEMS-İ TEBRİZÎ
(Mevlâna’nın Can Yoldaşı, O’nu Aşk Yoluna Düşüren Velî)
Babası Bahâeddin Veled’in vefatında yirmi dört yaşında olan Mevlâna, sultanın emri ile babasının yerine oturtuldu. Seyyid Burhâneddin’in Konya’ya gelmesine kadar, dinî ilimleri öğretme vazifesine devam etti.
Mevlâna’nın ilk mürşidi babası idi. Sonra dokuz sene Seyyid Burhâneddîn-i Tirmizî’den feyz aldı.
Mevlâna, o zamanın ilim ve irfan merkezi olan Hâlep ve Şam’da ders görmüş, zâhir ve bâtın ilimleriyle mücehhez bir âlim, bir zâhit olmuştu. Bilgide, keşifte, keramette, güzel söz söylemede, güzel huyda eşi yoktu. Akıllara hayret veren zekâ ve irade sahibi idi. Mollâ-yi Rûm diye nâmı dillere destandı. Bütün hayatında öğrenmekten ve öğretmekten zevk almıştı. Kitaplarına düşkünlüğü son derecede idi. Ders verdiği medreseler, hayranları ile dolup taşıyordu.
Bu vaziyet, Tebriz’li Şems’in Konya’ya vâsıl oluşuna kadar beş sene sürdü; sonra her şey birdenbire değişti. Bu değişme, Şeyh-i Ekber’in senelerce evvel görüp söylediği gibi Mevlâna’nın aslında uçsuz bucaksız bir umman oluşunun icabı idi.
O Ne Kutlu Bir Gündü
1224 senesinin bir Cumartesi günüydü. Mevlâna’nın etrafını talebeleri sarmış, hürmet ve sevgilerinden yaya yürüyorlardı. Birdenbire önüne kalenderî kıyafetli bir derviş çıktı. İleri atılarak Mevlâna’nın katırını çevikliği ile durdurdu. Gözleri alev alev parlıyordu. Sordu :
-Ey, madde ve mânâ altınlarının sarrafı! Muhammed Mustafa mı büyük, Bayezid-i Bistamî mi?
Mevlâna irkildi :
- Bu nasıl suâldir? Elbette Muhammed Mustafa bütün enbiyâ ve evliyânın serveri ve lideridir.
Derviş :
-Evet; ama, Muhammed (a.s.); “Yarabbi, seni tenzih ederim. Biz seni lâyıkı ile bilemedik” buyurdu. Bayezid ise; “Kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim, cübbenin içinde Hak’tan gayrı varlık yok” dedi.
Mevlâna cevaben;
-Bayezid bir Hak tecellisine mazhar olunca kabının darlığından taştı. Hz. Muhammed ise hangi mertebeye varsa evvelki makamlardan istiğfar ediyor, “Ey bizim düşünce ve idrâkimizden olan Allah! Biz seni lâyıkı ile bilemedik.” diyordu, dedi.
Yabancı derviş bir çığlık kopardı. Mevlâna katırdan aşağı atladı. Ortalığı telâş ve uğultu kaplamıştı. Birbirlerine büyük bir cezbeyle bir “ân”da bağlanan bu iki ulu zât beraber Gevhertaş Medresesi’ne geldiler. Bir hücreye girdiler. Bir rivayet; kırk gün, bir rivayet üç ay kimseyi içeri almadılar. İstiğrak, semâ, Hak sohbeti ve visâl orucu ile ruhânî günler geçirdiler.
Bu derviş, Şems-i Tebrizî idi. Mevlâna, vaktiyle Şam’da Hz.Şems’e rastlamış, fakat yüzü kapalı olan Şems’i bir görüp bir kaybetmişti. Ezel sevgisiyle ruh dostunu şimdi çok iyi tanıyordu ve; “İyd-i ekber ki Şems-i Tebrizî’dir; o bayramın büyük kurbanı ben oldum” buyuruyordu.
Mevlâna ile Şems-i Tebrizî’nin Konya’da birbirlerine kavuştukları yere Marace’l- Bahreyn yani, “İki denizin kavuştuğu yer” denildi.
Şems-i Tebrizî Kimdir?
Mevlâna’nın ilim, irfan ve aşktan ibaret hayatından gücümüz nispetinde bahsederken Şems’in sırlı hayatından biraz olsun söz açmadan geçmek imkânsızdır.
Şems-i Tebrizî, 1164’de Tebriz’de doğmuştur. Ecdâdının İran Türklerinden olduğu söylenir. Adı Şemseddin Muhammed, babasının adı Ali’dir. Dedesi ise Melek Dâd-ı Tebrizî’dir.
Şems, çocukluk dönemlerinden sonra Tebriz şehrinde sepet ören Ebu Bekr-i Zenbilbâf’ın müridi oldu. O günleri kendisi şöyle anlatır :
-Çocuktum, melekleri ve gayb sırlarını müşâhede ediyor, bütün insanların bunları gördüklerini zannediyordum. Sonra görmediklerini anladım. Şeyhim Ebu Bekr beni, onları söylemekten alıkoydu. Babam;
-Bu, bizim Şemseddin’e tâat ve riyâzetle değil ezelden beri verilmiştir, derdi. Velâyetleri şeyhimden aldım; fakat bende şeyhimin ve kimsenin görmediği bir şey vardı. Onu şimdi Mevlâna gördü.
Ne güzel söylenmiş bir beyit vardır :
Kadr-i dürr-ü gevheri âlem bilür
Âdemi amma yine âdem bilür
(İnci ve cevherin kıymetini dünya bilir
Ama, insanı ancak insan bilir)
Hz. Şems’in makamı o dereceye ulaşmıştı ki şeyhi ile kanaat edemez olmuştu. Aşkı, vecdi hudutsuzdu. Bir yerde karar kılamazdı. Kara bir keçe giyer, günlerce oruçlu gezerdi. Yedi günde bir, yarım ekmeği kelle suyuna tirit yapar, yalnız onu yerdi. Senelerce seyahat etti. Bir kervansaraydan bir kervansaraya konardı. Bu sebeple ve mânâ âlemindeki seyrinden dolayı kendisine, Şems-i Perende (Uçan Şems) dendi. Âriflerin bâzıları ona Kâmil-i Tebrizî veya Seyfullah (Allah’ın kılıcı) da derlerdi.
Şems, kabına sığamayacak kadar taşkın bir ruha; hiçbir kayıt ve çerçeveye girmeyen coşkun, sûfiyâne bir cezbeye sahipti. Sabrının, kararının tükendiği, sırlarına mahrem bir dost aradığı bir gece;
-Ey Rabbim! Kendi örtülü velîlerinden benim sohbetime tahammül edecek birini karşıma çıkar, diye niyaz etti. Elbette Hak katında dûası makbul idi. Rûm ülkesine gitmek, Mevlâna Celâleddin’i bulmak için ilham aldı. Lâkin o mübarek yüze kavuşmanın bir de şükran borcu olacaktı. Uçan Şems de kendi “başını” şükrâne olarak adadı.
İşte böylece, Mevlâna âleminin “şemsi” Konya’ya aşk ve ateşle vardı. Şekerciler (Şeker-furûşân) Hanına yerleşti. Sonra Mollâ-yi Rûm’un yolunu beklemek için, Altın Aba Medresesi’nin önüne gitti ve daha önce bahsedildiği gibi “iki derya” kavuştu.
Hüdâvendigâr’ın aziz oğlu Sultan Veled, babasının Şems ile olan karşılaşmasını Hz. Musa ile Hızır’ın buluşmasına (Kur’ân, XVIII, 64–80) benzetir. Şems’in yüzünü görünce;
-Sırlar ona güneşin doğuşu gibi açıldı; görülmemişleri gördü, der. Sonra ilâve eder:
-Mevlâna üstad bir şeyh idi, yeniden mürid oldu. Nihayete ermişti, baştan başladı. Herkes ona tâbî idi, o Şems’e tâbî oldu.
Mevlâna’nın Şems’e tâbi oluşu ve en ağır imtihanları geçirişi hiç şüphesiz kabının enginliği icabı idi. Mevlâna, “Mü’min, mü’minin aynasıdır” hadisine göre bir ayna gibi Hz. Şems’te gördüğü kendi güzelliğine, aslına âşık olmuştu. Allah Kur’an’da : “Beni sevmek isteyen sana (Peygambere) muhabbet etsin” buyurmuştu. Velîler, Peygamberlerin vârisi olduğuna göre velîler velîsi Şems’e aşk, aslında Allah’a olan aşkın bir tezahürü idi.
Artık Mevlâna kayıtsız şartsız, her ne bahasına olursan olsun, Hz.Şems’e tâbî idi. Sabrı ile en çetin imtihanları başarıyordu. İhtimal ki bu sebeple;
-Dost bize zehirle dolu bir kadeh getirdi; zehir onun elinde olduğu için o zehri zevk ve sevinçle içtik, demişti.
“Aşk şehidi nasıl olur, söyle, diyen olursa, tıpkı buna benzer diye ona benim canımı göster” buyurmuştu. Aşk dâvasının elbette ki çetin, nefse ağır gelen imtihanları vardı. Nitekim, insan ruhunu tam mânâsıyla saf bir hâle getirmek için nefsin gururunun kırılması lâzımdı. İşte en ağır imtihanların neticesinde Hz.Şems, Mevlâna’nın ayaklarına kapanıp ;
-Başlangıcı olmayan, başlangıcın sonu olmayan sonun hakkı için diyorum ki, dünyada baştan sona kadar senin gibi gönül tutan bir sultan, bir Muhammedî yürekli ne gelmiş, ne de gelecektir, dedi ve o anda baş koyup kendisi Mevlâna’ya mürid oldu.
Bütün Konya şaşkındı. Mevlâna’nın ne hocalığı, ne vaazı, ne de kitaplarına olan düşkünlüğü kalmıştı. Halk dedikoduya başladı. Talebeler;
-Şems, Hüdâvendigâr’ımızı bizden ayırdı, diye kıskançlığa düştüler. Dünya böylesine bir aşkı anlamaz, kaldıramazdı. Hâlbuki biraz evvel de arz etmek istediğimiz gibi, Şems, Hakk’ın tecellileriyle dolu Hak velisi idi. Onu sevmek, Hakk’ı sevmekti. Onunla sohbet, Hak’la sohbetti. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de : “Ey, iman edenler, Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyordu. “Sâdıklar” velîlerdi. Fakat, hamlar, ancak zâhiri gören zâhirperestler, insandaki mânâyı göremediler. Bunun için Mevlâna bir beytinde : “Sabah kuşları onun ziyâsını görmeye tahammül edemezler, nerde kaldı ki gece kuşları onu görmeye tamah etsinler” buyurmuştu...
Şems-i Tebrizî’yi ve Mevlâna’yı anlamayanlar da, gün geçtikçe işi büyüttüler. 1225 yılının bir Perşembe günü dedikoduların artmasıyla ortadan kayboldu. Mevlâna’nın emri ile her taraf arandı. Hiçbir iz bulunamadı. Mevlâna, büyük bir keder içinde idi. Kıyafetini değiştirmiş, mâteme bürünmüştü. Istırabından gazeller söylüyor, muhitinden ayırmadığı neyzenlere ney üfletiyor, semâ ediyordu. Uyku, durak bilmiyordu. Zaten Mevlâna’nın istirahat ettiği vâkî değildi.
Şems Konya’yı terk ettikten sonra doğru Şam’a gitmiş bir han köşesine yerleşmişti. O da Mevlâna’nın hasretiyle yanıp tutuşmakta idi. Nihayet dayanamayarak Hüdâvendigâr’a bir mektup gönderdi. Mevlâna, hiçbir kelimenin izah edemeyeceği bir şekilde sevince gark oldu. Semâ etti ve hemen gazel tarzında bir cevap yazdı; oğlu Sultan Veled’i Şems’i geri getirmesi için Şam’a gönderdi.
Bir ay sonra Şems-i Tebrizî, Sultan Veled’in refakatinde Konya şehrine giriyordu. Yol boyunca Sultan Veled, bütün ısrarlara rağmen, hürmet ve sevgisinden yayan yürümüştü. Mevlâna’ya müjdeciler koşturuldu. Âşıkların sultanı şükran hisleriyle namaz kılıyor, semâ ediyordu. Sonra bekleyiş helecanlarına takati kalmadı. Yollara çıktı; kafile göründü. Konya bayram havası içinde idi. Tebrizli Şems’in büyüklük ve kudretine inananlar karşılamaya iştirak etmişlerdi. Dedikodu yapanlar ise pişmanlık hisleri içinde idiler. Şems ve Mevlâna kucaklaştılar. İnsanları çok iyi tanıyan, Muhammedî-meşrep olan Hz.Şems, pişmanlık duygusuyla önünde eğilenleri çoktan affetmişti. Nâzikâne muamelesi ve hekîmâne sözleriyle hissiyatının ulviyetini göstermişti.
Mevlâna, Şems-i Tebrizî’yi bu ikinci sefer gelişinde kendi çocukları gibi bakıp büyüttükleri güzel Kimya Hatun’la evlendirdi. Belki de bu evlilikle onu Konya’ya bağlamak istiyordu.
Günler tekrar, sohbet, semâ, istiğrak ve murâkabe ile geçiyordu.
Şems-i Tebrizî’nin Mevlâna ile olan mânevî alışverişinin eskisinden fazla, daha derinlerde olduğunu gören fesat kişiler, kıskançlık ve kötü görüşlerinden ortalığı tekrar karıştırmaya başladılar. Nihayet 1227 senesinde bir gece Hz.Şems’in ortadan kaybolmasına sebep oldular.
Menâkıb kitaplarının bazısında Şems’in, çekemeyenleri tarafından şehit edildiği; bazısında da izinin bulunmadığı yazılıdır. Bu kayboluş olayının rivayetleri çeşitlidir. Doğrusunu Allah bilir. Bizce mühim olan, Hz. Şems’in vazifesini tamamlamasıdır.
Şems’in kayboluşundan sonra Mevlâna yine her tarafı aratmış; bizzat Şam’a gitmiş, boş dönmüştür.
Mevlâna, Şems’in lâfını edenlere, “Filân yerde gördük” diye konuşanlara üstündeki cübbesini bağışlıyor;
-Bu senin yalanına armağan; doğru olduğunu bilsem canımı verirdim, diyordu. Güzel gözleri uykusuzluk ve gözyaşından kan içindeydi. Gazellerinin, rubailerinin en yanıklarını;
“O ebedi dirinin öldüğünü kim söyledi?
Ümit güneşinin söndüğünü kim söyledi?
O güneş düşmanı dama çıkıp;
İki gözünü kapadı ve güneş battı...” diye söylüyordu.
SALÂHADDİN-İ ZERKÛB
(Mevlâna’nın Şems’ten sonraki Yakın Dostu, Halifesi ve Dünürü)
Mevlâna’nın kutlu çevresinde müstesna bir yeri olan Salâhaddin Feridûn Zerkûb, Konya’da bir göl kenarında kurulmuş olan Kâmile köyündendi. Fakat Şems-i Tebrizî gibi aslen Tebrizli olduğu söylenirdi. Ümmî idi, yani okuma yazma bilmezdi. Buna rağmen son derece zeki ve anlayışlı idi. İlim ve irfan âşığı idi. Bu aşkla genç yaşta Seyyid Burhâneddin Tirmizî’nin müridi olmuştu. Şeyhine hizmet eder, sohbetlerini kaçırmazdı. Seyyid Burhâneddin Kayseri’ye gittikten sonra Salâhaddin de gönlünde açılan ayrılık acısıyla Konya’da duramamış, anasını, babasını ziyarete köyüne gitmiş, orada evlenmişti. Bir müddet sonra yine Konya’ya döndü. Bir gün Cuma namazına gitmişti. Mevlâna camide ders veriyor, Seyyid Burhâneddin’den bahsediyordu. Âşık ruhlu Salâhaddin, birdenbire Mevlâna’nın zâtında Seyyid’in hâl ve nurunu gördü; vecd ve istiğrak içinde feryat ederek minberin önüne atıldı, Hüdâvendigâr’ın ayaklarına kapandı. O andan itibaren içinde Mevlâna’ya karşı büyük bir sevgi ateşi belirdi ve dostlarının en bağlılarından oldu.
Şems-i Tebrizî Konya’ya gelip iki denizin birleşmesi misâli, Mevlâna ile mahrem sohbetlere koyulduğu zaman Salâhaddin-i Zerkûb, iki ulu zâta kendi hücresini tahsis etmiş, hizmetlerine de kendisi bakmıştı.
Salâhaddin’in en mühim hususiyetlerinden biri de dinlemekti. Mevlâna’nın huzurunda daima diz üstü oturur, kollarını yenlerinin içine sokar, başını kalbinin üzerine eğer, onun sohbetini dikkatle dinlerdi. Ancak kendisinden bir şey sorulduğu zaman da ârifâne cevaplar verirdi.
Şems-i Tebrizî’nin gidişinden sonra bir gün Mevlâna, Konya çarşısında dalgın dolaşmakta idi. Yolu kuyumcuların olduğu tarafa düştü. Salâhaddin’in bu çarşı içinde bir dükkânı vardı. Çırakları ile içerde altın dövüyorlardı. Bir çok çekicin âhenkli vuruşundan öyle bir mûsikî meydana geliyordu ki, dükkanın önünde Mevlâna durakladı. Sesleri dinledi; heyecanı artıyor, dayanılmaz vecd hâlini alıyordu. Bir eliyle feracesinin yakasını tuttu ve semâ’ya başladı. Çarşı halkı şaşkın seyrediyordu. Bu hâli gören Kuyumcu Salâhaddin, çekici bıraktı. Kalbinde coşa gelen aşk ve şevk şûlesiyle çıraklarına;
-Siz devam edin, altınların ziyan olmasına bakmayın, dedi; dışarı fırladı, koştu, Mevlâna’nın ayaklarına kapandı.
Mevlâna semâ esnasında şu gazeli söylüyordu :
Yekî gencî pedîd âmed der în dükkân-ı Zerkûbî
Zihî sûret, zihî ma‘nî, zihî hûbî, zihî hûbî
(Bu kuyumcu dükkanında bir hazine göründü.
Ne hoş sûret, ne hoş mânâ, ne güzellik, ne güzellik...)
O gün öğleden ikindiye kadar âşıklar sultanı semâ’ya ara vermedi. Öyle ilâhî bir âlemdi ki Mevlâna’nın bu semâı Kuyumcu Salâhaddin’in gönül gözünden perdeleri kaldırıyor, mânâ göklerinde uçuyordu. Bir ân geldi, fânî cihanın bütün maddesiyle alâkası kesildi. Varlığı eridi, gitti; sırf ruh kaldı. Mânevî hazineye müstağrak oldu. İşte o zaman;
-Yağma, ey ahâli, yağma! diye seslenmeye başladı.
Pek kısa zamanda dükkânındaki altınlar kapışıldı. Zahirî varlığını, bulduğu mânevî ve ebedî hazine uğruna yağma ettiren Salâhaddin’in servetinden ortada eser kalmadı.
Vaktiyle Seyyid Burhâneddin’in feyzi ile olgunlaşan Salâhaddin, Mevlâna’nın aşk ateşiyle bir anda pişmişti.
Kuyumcu Salâhaddin yukarıdaki olaydan sonra Mevlâna’ya şöyle diyecektir :
-İçimde nur kaynakları varmış da haberim yokmuş. Onları öyle bir uyandırdın, coşturdun ki...
Kuyumcu Salâhaddin’in nur kaynakları coşmuş taşmıştı. Ya Hüdâvendigâr’ın hâli nice idi? Âşıklar sultanı da Hz.Şems’in yüce mânâsını Salâhaddin’de bulmuş, onu gönül tahtına oturtmuştu. Erlerin eri olan Salâhaddin’i “Hak velîsi, zamanın Bayezid’i, devrin Cüneyd’i, Hızır kademli, İsa nefesli, Hak dinin Salâh’ı, iki âlemin Kutbu” diye övüyordu.
Tebrizli Şems’in kayboluşundan sonra Mevlâna, kendine tâbî olanlarla meşgul olma işini ve irşâd vazifesini 1229 senesinde Salâhaddin-i Zerkûb’a bıraktı ve onu Şeyh yaptı.
Seyyid Burhâneddin, Hz.Şems ve Mevlâna gibi üç büyük irfan güneşinden feyz alan Şeyh Salâhaddin, dinî usullere son derece riayet ederdi.
Mevlâna Şeyh Salâhaddin’e olan sevgisinden oğlu Sultan Veled’i Şeyhin kızı Fatma Hatun’la evlendirmişti. Bu suretle arada zahirî bir bağ ve akrabalık kurulmuştu. Keramet ehli ve kâmile bir hanım olan Fatma Hatun’un Hediye isimli bir de kız kardeşi vardı. Mevlâna onu da pek sever, “Fatma benim sağ, Hediye ise sol gözümdür” derdi. Hediye Hatun da Nizameddin-i Hattat ile evlendirilmişti.
Böylece on sene geçti. Riyâzet ve mücahededen pek zayıflayan Şeyh Salâhaddin günün birinde hastalandı. Mevlâna hemen her gün ziyaretine geliyor, başucunda oturuyordu. Nihayet Şeyh Salâhaddin;
-Bana müsaade et de dedi, artık bu dünyadan göçeyim, dedi.
Mevlâna bu yalvarışa boyun eğdi. Bir gazel yazıp gönderdi ve ziyaretini kesti. 1239 senesinde Şeyh Salâhaddin’in canı maksuduna erdi.
Cenaze, vasiyet ettiği gibi, kudümler, defler çalınarak, neyler üflenerek kaldırıldı.
Salâhaddin’in ölümüne son derece üzülen Mevlâna, onun için şu gazeli söylemiştir.
“Hakikatte sen bir kişi değildin, yüz cihandın. Dün gece gördüm ki senin gittiğin o cihan bıraktığın bu cihana ağlıyordu.
...
Yazık, yazık, pek yazık oldu. Böyle gören göze, şüphe gözü ağlamaktadır.
Ey, Şah Salâhaddin! Ey, çabuk uçup giden devlet kuşu. Yaydan fırlayan ok gibi uçup gittin. O yay da ağlamaktadır şimdi.
Salâhaddin’e ağlamayı herkes bilmez. O ağlamayı, kimlere, hangi insanlara ağlanacağını bilen bilir.”
HÜSÂMEDDİN ÇELEBİ (AHÎ TÜRKOĞLU)
(Mevlâna’nın Hâlifesi, Mesnevî’nin Kâtibi)
Hz. Mevlâna’nın kalbinde ikinci ayrılık yarası açan Şeyh Salâhaddin’in vefatından sonra, Mevlâna irfan şûlelerinin âhengini temin etmek vazifesini Çelebi Hüsâmeddin’e tevdi etti.
Hüsâmeddin Çelebi, Hz.Şems ve Mevlâna tarafından çok sevilmiş şanslı bir kişi, seçilmiş bir mânâ adamıydı. Hâlifelik sırası Şeyh Salâhaddin’den sonraydı. Fakat Mevlâna Celâleddin’e sorarsanız, Hz.Şems de dahil, mânâda hepsi BİR’di, hepsi aynı nurdandı.
Hüsâmeddin Çelebi’nin babasının adı Mehmed, büyük babasının adı Hasan idi. 1204 senesinde Konya’da doğmuş, çocuk denecek yaşta yetim kalmıştı. Zamanının şeyhleri kendisine pek ilgi gösterirler, meclislerine davet ederlerdi. Böylece daha çocukken birçok büyüklerin sohbetlerinde bulundu. Sonra Mevlâna Celâleddin’in huzurunu kendisine gönül durağı seçti ve bu da son menzili oldu.
Hüsâmeddin Çelebi, bütün varlığını, Hz.Ebubekir’in malını Hz.Muhammed uğruna feda etmesi gibi, Mevlâna yolunda, Mevlâna sevgisinde feda etti. Bir gün lalaları geçim vasıtası mal mülk kalmadı diye kendisine târizde bulundular. O ise evin eşyalarını da satmalarını emretti. Günün birinde :
-Artık bizden bir şey kalmadı, diye karşısına gelen lala ve hizmetkârlarına;
-Âlemlerin Rabbine hamd olsun. Allah’ın elçisine uymak müyesser oldu. Sizleri de Mevlâna’nın aşkı ile âzâd ettim, dedi.
Mesnevî Yazılıyor
Bir gece Mevlâna ile yalnız kaldığı saatlerde Çelebi huzuruna gelip dedi ki :
-Feridüddîn-i Attâr’ın İlâhinâmesi ve Mantıku’t-Tayr’ı gibi bir kitap yazılsa, bütün insanlar arasında hâtıra olarak kalır. Âşıklara yoldaş ve ulu bir rehber olur. Bu kulunuz ister ki değerli dostlar, yüzlerini Mevlâna’mızın kutlu yüzüne çevirsinler ve başka bir şeyle meşgul olmasınlar.
Mevlâna, Çelebi’yi dinliyor ve gülümsüyordu. Hüsâmeddin Çelebi susunca, mübarek sarığının içinden bükülü bir kâğıt çıkarıp uzattı. Mesnevî’nin ilk on sekiz beyti hazırdı .
Böylece Çelebi’nin eline verilen on sekiz beyitle Mesnevî-i Şerîf başlamış oldu. Sonra, yıllarca sürdü. Sohbet ederken, semâ ederken, yolda, bağda, medresede, gece sabahlara kadar, hangi saatte ve nerede olursa olsun Hüsâmeddin Çelebi karşısında, aşkla, şevkle yazıyordu. Bunu ancak Hüsâmeddin Çelebi gibi sevmesini bilen, Mevlâna’da aşkı ile yok olan bir bahtlı yapabilirdi. Böylece VI ciltlik dünya edebiyatının bir şâheseri ve ruhânî hayatın yol göstericilerinden biri olan MESNEVÎ yaklaşık sekiz yılda tamamlanmış oldu. Bu büyük aşka ve çok şerefli çalışmaya mukabil Mevlâna, Mesnevî’yi “HÜSÂMÎNÂME” diye sıfatlandırdı ve ciltlerin başında Çelebi’yi: “Hak ziyası Hüsâmeddin, yıldızların nuru şah Hüsâmeddin, gönüllerin hayatı Hüsâmeddin” diye övdü.
Yıl 1273’ü gösterdiği vakit Mesnevî’nin söylenip-yazılması tamamlanmış; Mevlâna da arzuladığı Sevgili’sine kavuşmuştu. Müridler Mevlâna’nın makamına oğlu Sultan Veled’i geçirmek istiyorlardı; O ise bu makama Hüsameddin Çelebi’nin lâyık olduğunu ve onun oturması gerektiğini söylüyordu. Hüsâmeddin Çelebi de ısrarlara dayanamayarak bu makama oturmuş müridleri ve halkı irşâdla Mevlâna’nın vazifesini devam ettirmeye başlamıştı. Bu mübarek vazife 10 yıl kadar sürecek ve Çelebi ileride tesis edilecek Mevlevîlik Tarikatı’nın ilk ve Mevlâna soyundan olmayan tek şeyhi olarak tarihe adını yazdıracaktı.
Bir gün Çelebi müridleriyle birlikte Meram’daki bağlara gitmişti. Bir derviş şehirden geldi;
-Mübarek Türbenin alemi düştü ve bir çatlak açıldı, diye haber getirdi. Çelebi teessüre kapılıp;
-Dönelim, ömür kadehimiz dolmaya başladı. Göç zamanı yaklaştı. Dost, vuslat müjdesini verince ayaklarımızla değil, başımızla sürünerek gitmemiz gerekir, diyerek ağlamaya başladı. Böylece âşıklar mahzûn ve kederli olarak evlerine döndüler.
Hüsâmeddin Çelebi birkaç gün hasta yattıktan sonra, H. 683 (M.1284)Şaban ayında Allah’ın rahmetine kavuştu.
Yaklaşık yirmi altı bin beyitlik altı cilt Mesnevî’yi, dünya tarihinde hiç görülmemiş bir şekilde gece gündüz demeden kaleme alan; on sene irşâd makamında kalan Hüsâmeddin Çelebi, Yeşil Türbe’nin giriş kapısına yakın bir yerde yatar.
SULTAN VELED
(Mevlâna’nın Oğlu ve Mevlevîliği Tesis Eden Kişi)
Mevlâna ve yakınları tarafından Bahâeddin diye çağrılan Sultan Veled, 25 Rebîulâhir, 623 de (24 Nisan 1226) Lârende’de (Karaman) doğdu. Mevlâna sevgili oğluna, babası Sultânu’l-Ulemâ’nın adını (Bahâeddin Veled) taktı. Sultan Veled’in annesi, bilindiği gibi, Lâlâ Şerefeddin’in kızı Gevher Banû idi. Küçük yaşta annesiz kalan Sultan Veled, velîye bir kadın olan dadısı Kirâmana ve üvey annesi Kerra Hatun’un annesi tarafından büyütüldü. Mevlâna da sevgili oğlu ile pek meşgul olur; onu daima kucağında uyuturdu. Gençlik çağında ise kendisini görenler, Mevlâna’nın kardeşi zannederlerdi. Bu benzeyiş için Hz. Pîr oğluna;
-Sen insanların iç ve dış yaratılışları bakımından bana en çok benzeyenisin, derdi.
Sultan Veled de bu alâka ve benzeyişten asla şımarmaz, kibirlenmez; bilâkis tevâzunun timsali bir insan olduğunu her hâliyle gösterirdi.
Oğlunun yetişmesine âzami dikkati sarf eden Mevlâna, diğer oğlu Alâeddin’le birlikte Sultan Veled’i Şam’a tahsil için gönderdi.
Sultan Veled, Mevlâna’nın sevdiklerine son derece sevgi ve hürmet gösterirdi. Yirmi yaşında iken Şems-i Tebrizî’ye mürid olmuştu. Sonradan babasının emri ile Şems’i alıp Konya’ya getirmek için Şam’a gitmiş, dönüşte bütün yol boyunca yürümüştü. Şems’in ısrarlarına rağmen;
-Padişah at üzerinde, kul at üzerinde nasıl olur? diyerek yaya kalmayı tercih etmişti. Hiç şüphesiz bu bir Velî terbiyesi idi.
Sultan Veled, kayınpederi olan Salâhaddin Zerkûb’a da aynı hürmet ve muhabbeti gösterirdi. Velîler velîsi Şems’in kayboluşundan sonra, Salâhaddin Zerkûb’a tâbî olmuştu.
Mevlâna, evlat sevgisinin yanı sıra mânâ birliği ile de sevdiği oğluna;
-Bahâeddin, daima cennette olmak istersen herkesle dost ol. Hiç kimseye kin gütme, buyururdu. Sultan Veled, mayasındaki aşk, iman, şefkat ve tevazû gibi güzel hasletlerden başka bu nasihat ve görenekle yetişiyordu. Âşıkların, âriflerin sultanı, biricik babasının kıymetini ise pek iyi biliyordu. Bunun için;
Mevlâna’dır evliya kutbu bilin
Ne kim ol buyurdise anı kılın
Allahdan rahmettir anın sözleri
Körler okusa açıla gözleri
diyordu.
Bir bahar günü, Meram bağlarına gidilmiş, semâ edilmişti. Mevlâna vecd içinde gazeller söylemişti. Bir aralık Sultan Veled coşkunlukla;
-Sübhanallah ! Konya’nın ne hoş manzarası var. Rahmet nurları ışıldıyor, dedi. Mevlâna;
-Evet, vallahi Konya mübarek bir şehirdir; onu sana bağışladım. Bizim mübarek Türbemiz, büyük Mevlâna Bahâeddin’in kemikleri, çocuklarımız, bizden sonra gelenler, muhiplerimiz bu şehirde oldukça bu şehir zevâl bulmayacak. Boş da kalmayacak. Şehir halkı emin olacak, buyurdu.
Mevlâna’nın vefatından sonra yedi gün geçmişti ki Çelebi Hüsâmeddin Sultan Veled’in önüne gelerek;
-Mevlâna’mız cemâl ve visâl âlemine gitti. Biz yetimleri de size tevdî etti. Buyurunuz, pederinizin makamına geçiniz. Hâiz olduğunuz irfan ve kemal ile bu makâmın ehlisiniz, dedi.
Sultan Veled de Çelebi Hüsâmeddin’in ellerine sarılarak;
-Pederimin hâlifesi ve dostların ulusu sizsiniz. Hüdâvendigâr’ın yadigârısınız. Pederim, bütün ashâb ve evlâtlarının umurunu size tevdî etmişti, diye cevap verdi.
Böylece Sultan Veled, babasının makâmına Çelebi Hüsâmeddin’i geçirdi ve senelerce Çelebi’ye tâbi oldu. Çelebi’nin vefatından sonra pek çok kişinin yalvarıp yakarmasıyla ancak Mevlâna’nın makâmına geçti.
Sultan Veled de babası Mevlâna’nın Seyyid Burhaneddin’e, Hz.Şems’e, Salâhaddin Zerkûb’a ve Hüsâmeddin Çelebi’ye bağlanması, onları övmesi gibi Çelebi’den sonra Bektemüroğlu Şeyh Kerimeddin’e bağlanmıştı.Yedi yıl sonra, 691 yılı Zilhicce ayında (M.1284) Şeyh Kerimeddin vefat etti ve Mevlâna Türbesi’ne defnedildi.
Sultan Veled, açık üslubuyla babasının sözlerini açıklar, Hadisleri, Âyetleri tefsirde fevkalâde başarılar gösterirdi. Mevlevî semâına âyin şeklindeki düzeni, Sultan Veled vermiş; ayrıca Mevlevîliği yaymak için birçok şehirlere seyahat etmişti.
Sultan Veled, irfan dolu hayatının son deminde, Kasım 1312 Cumartesi gecesi ağlayan yakınlarına şöyle demişti :
-Kılıç kınından sıyrılmadan kesmez. Siz de bizim kılıf gibi olan vücudumuzun harap olmasından müteessir olmayın. Biz her ne kadar gözü perdeli olanlardan gizli kalırsak da mânevî dostlarımızın yanındayız. Sizin hareketlerinizi idare etmekten geri durmayız.
Mevlâna’nın velî oğlunu sevgili ve eşsiz babasının yanına defnettiler. Halk, yedi gün Türbenin üzerinden bir nurun yükseldiğini gördü.
Sultan Veled’in üç mesnevisi, divanları ve bir de Ma’ârif adlı mensûr tasavvufî eseri vardır. Mesnevilerinin isimleri de İbtidânâme (Velednâme), Rebâbnâme ve İntihânâme’dir.
Sultan Veled’in, Şeyh Salâhaddin Zerkûb’un kızı Fatma Hatun’dan Emir Ârif Çelebi, Mutahhara Âbide Hatun ve Şeref Ârife Hatun, sonradan aldığı Nusret ve Sünbüle Hatunlardan Şemseddin Emir Âbid, Salâhaddin Emir Zâhid, Hüsâmeddin Emir Vacid isimli çocukları olmuştur. Mevlâna’nın kutlu nesli Sultan Veled’den devam etmiş ve bu sülâleye “Çelebiler” denmiştir.
ULU ÂRİF ÇELEBİ
(Mevlâna’nın Torunu, Mevlevîliği Anadolu’nun Birçok Yerine Yayan Kişi)
Sultan Veled’in ışıklı hayatının nihayet bulmasından sonra, yerine oğlu Ulu Ârif Çelebi geçti.
Sultan Veled’in eşi Fatma Hatun’un daha önce doğan çocukları yaşamamıştı. Bu hamileliğinde de yine bundan korkuyordu. Fakat, Mevlâna’nın gönderdiği müjdeli bir haber Fatma Hatun’un korkularını giderdi.
Ârif Çelebi, 1272 de dünyaya geldi. Bu mesut haberi alan Mevlâna, hemen Fatma Hatun’un yanına koştu; gelininin başına paralar serptikten sonra, çocuğu istedi. Mübarek feracesine sararak alıp götürdü. Epey bir zaman sonra geri getirdi. Yavruya kendi adı ile anne tarafından dedesinin adı olan Muhammed Celâleddin Feridun adını verdi. Sonra;
-Bu çocuğu Emir Ârif diye çağırın. Bana da babam, “Hüdâvendigâr” derdi, adımı söylemezdi, buyurdu ve şu gazele başladı :
Feridun kutlu olsun bize; din padişahı olsun,
Gökteki ay gibi parlasın, aydın bir hâle gelsin.
Şekerlerle dopdolu mısır tarlası gibi tatlılaşsın,
Kutluluk meydanından topu çelsin;
Eyeri vurup yağız devlet atına binsin.
Ay gibi ikbal burcundan doğan bu Feridun baştanbaşa sevgidir.
Hamd olsun Allah’a; devlet köşkünde rütbesi, mansıbı artar.
670 yılında bir Salı günü anasından doğdu.
Zilkade’nin sekiziydi; öğleyi iki saat geçmişti.
Hüsrevler soyundandır.
Şirin gibi sevgili olur elbet.
Ana tarafından da soylu bir padişahtır ;
Baba tarafından da.
Kara gözleri huriler gibi cennetten gelmiştir.
Ergenlik çağına gelip yetişince bu şiirimi görür, beğenir.
Dilerim, binlerce yıl yaşasın.
Feridun, sen de bu dûaya candan âmin de.
Bir gün de Mevlâna bu kutlu torununu sevip okşarken, Sultan Veled’e;
-Bahâeddin, bu çocukta yedi velînin nurunu görüyorum : Babam Bahaeddin’in, Seyyid Burhâneddin’in, Şems-i Tebrizî’nin, Şeyh Salâhaddin’in, Çelebi Hüsâmeddin’in, benim ve senin, buyurdu.
Şimdi, Ulu Ârif Çelebi’nin çocukluk günlerini düşünürken Menâkıbu’l-Ârifîn’den şu satırları aktaralım :
“Ârifin beşiğini Mevlâna’nın yanına getirdikleri zaman Mevlâna mübarek eliyle üzerindeki örtüyü kaldırıp inayet nazarları ile mütemadiyen beşiğin içine baktı. Bu kundak çocuğu da Hakk’ın inayeti ile büyük babasına karşı bir takım hareketler yapmaya başladı. Mevlâna, Ârif, “ALLAH” de, buyurdu. Hemen söylemek kudretini veren Cenab-ı Hakk’ın dile getirmesiyle İsa’nın dili gibi fesahatle “Allah” demeye başladı. Öyle ki çevredekilerin hepsi bunu işitip feryat ettiler. Bir kısmı o hâlin dehşetinden bayıldı...”
Ulu Ârif Çelebi büyüdükçe hâli, tavrı, yürüyüşü, semâı velhâsıl her şeyi Mevlâna’ya çok benziyordu. Fakat meşrebi Şems-i Tebrizî gibi celâlli idi. Kendisine hürmet ve aşk derecesinde sevgi gösterenlerden biri de babası Sultan Veled’di. “Velî’yi velî bilir, ârifi ârif anlar” gereğince gerçeği görüyor, oğlunu evlat sevgisinin çok fevkinde seviyordu.
Emir Kayser-i Tebrizî’nin kızı Devlet Hatun’la evlenmiş olan Ulu Ârif Çelebi çok seyahat ederdi. Hemen bütün Anadolu’yu gezmiş, Irak ve Tebriz’e kadar gitmişti. Sohbetlerinde;
-Peygamber ve velîler mucize ve keramet için değil, insanları Hakk’a davet için bu âleme gelmişlerdir. Fakat bedbahtların inkârları sebebiyle olağanüstü şeyler gösterirler ki başkaları ibret alsın, buyururdu. Yine buyururdu ki :
-Mevlâna’nın kutsî ruhunun hakkı için söylüyorum, ben kendimi göstermeyi asla sevmem. Keramet de hiç hoşuma gitmez; ama bazı zaman vâkî olan şeyler dostları teşvik içindir.
Âriflerin menkıbelerini toplayıp Menâkıbu’l-Ârifîn’i, yazan Ahmed Eflâkî de Ulu Ârif Çelebi’nin müridlerinden idi. Mevleviliğin ilk dönemleri hakkında bizleri aydınlatan bu güzel kitabı, Ârif Çelebi’nin emri ile yazmıştı.
Bir gün Ulu Ârif Çelebi Lârende’den Aksaray kazasına gitmişti. Semâ meclisleri tertip ediliyor, kendisine türlü ikramlarda bulunuluyordu. On gün kadar kaldıktan sonra bir gece uykusunda pek çok ağladı. Sabahleyin sebebini soranlara bir çardakta oturduğunu ve görülmemiş bir bahçeyi seyrettiğini, bahçede dedesi Mevlâna Celâleddin’i gördüğünü anlattı. Mevlâna yedi velînin nurunu taşıyan torununu davet ediyordu. Ulu Ârif Çelebi o davetin tesirinden ve bahçenin güzelliğinden ağlamıştı. Bu rüyadan sonra hemen Konya’ya hareket etti. Şehre varınca kendisinde bir kırıklık, bir keyifsizlik peyda oldu. 719 Hicrî (M.1320) yılının Zilkade ayında bir Cuma günü güneş doğarken Türbenin kapısında Mevlâna’nın şu sözlerini söyledi :
“ Bu dünyadan kurtulmanın zamanı geldi. Burada bana hem-derd kalmadı. Benim hem-derdim babam ve Hüdâvendigâr idi. Hüdâvendigâr’ın yüzünü arzuluyorum. Mutlaka gideceğim.”
Rahatsızlığına aldırmayarak o gün Cuma namazına gitti. Baba ve dedesini ziyaret etti. Şimdi gömülü olduğu yere uzanıp yattı. Bir zaman sonra kalkıp buyurdu ki :
-İnsanın toprağı gömüldüğü yerden alınmıştır. Beni buraya gömün...
Ertesi gün rahatsızlığı biraz daha arttı. Etrafında ağlayanlara;
-Gelişimiz sizin için olduğu kadar gidişimiz de sizin içindir, diyordu. “Bütün hâllerinizde sizinle beraberim. Tam bir huzurla beni yolcu edin.”
Ulu Ârif Çelebi’nin hastalık müddeti bir ay sürdü. Mevlâna’nın dünyadan göçüşünden evvel olduğu gibi yine o günlerde Konya’da deprem oluyordu. Zilhicce ayının yirmi dördüncü Salı günü çocukları Şahzâde Bahaaddin Emir Âlim ve Muzaffereddin Emir Âdil yanında idiler. Onların Hüdâvendigâr’a ait olduklarını, vasiyete ihtiyaçları olmadığını söyledi. Ahmet Eflâkî’ye Türbesi’nin hizmeti ile meşgul olmasını, menkıbeleri toplayıp yazmasını tembih etti. Öğle ile ikindi arası Kur’an okuyarak kırk dokuz yaşında aslına göçtü (M. 5 Kasım 1320).
Tam kış ortasıydı. Konya’nın meşhur soğukları ortalığı kırıp geçiriyordu. Yerler ve sular donmuştu. Buna rağmen hâlkın ekseriyeti cenazede bulundu. Çelebi, yanık bir merasimle baba ve dedesinin yanına Yeşil Türbe’ye defnedildi.
ÂTEŞ-BÂZ-I VELÎ
(Mevlâna’nın ve Dergâh’ın Aşçısı)
Konya’da Âsitane ve Huzûr-ı Pîr diye anılan Mevlâna Dergâhı’ndan başka merkeze bağlı beş Mevlevî Tekkesi daha vardı. Bunlardan en önemlisi Şems ve Âteş-bâz Zâviyesi idi. Mevlevî Tekkeleri Âsitâne ve Zâviye olarak iki kısma ayrılırdı. Zâviyeler, Âsitâneden daha küçük sayılırdı. İşte hayatından ancak birkaç çizgi ile bahsedebileceğimiz Âteş-bâz-ı Velî Konya’da, Meram tarafında, kendi adını taşıyan Zâviyenin civarındaki Türbede medfûndur.
Rivayetlere göre, Âteş-bâz-ı Velî, Mevlâna hazretlerinin aşçısı idi. Mutfak, Mevlevîlikte pek mukaddes bir yerdi. Dervişliğe “ikrâr” veren hamlar orada olgunlaşır; çiğler orada pişer, kemâle ererdi.
Mevlevîler arasında nakledildiğine göre, Âteş-bâz bir gün odun kalmadığını Hz.Pîr’e arz etmiş. “Kazanın altına ayaklarını koy” cevabını almıştı. Emre uyan, madem ki böyle dendi, olmaz olmaz, diye düşünen Âteş-bâz iki baş parmağından çıkan alevle kazanı kaynatmıştı.Ve ondan sonra ismi ateşle oynayan mânâsında “Âteş-bâz” kalmıştı. Asıl adı Şemseddin Yusuf idi. Mevlâna’nın sevgili babası Sultânu’l-Ulemâ ile Horasan’dan geldiği söylenirdi.
Âteş-bâz-ı Velî, Sultan Veled zamanında dünyadan göç etmişti. Meram civarında, Âşıkan(Aşkan) durağında, bahçeler ve iğdelikler arasından geçilerek gidilen Türbesinin cephesindeki kitabenin Türkçe’si şöyledir :
“Bu kabir, kutlu şehit rahmetli İzzeddin oğlu, milletin ve dinin Şemsi, Yusuf Âteş-bâz’ın kabridir. Altı yüz seksen dört yılı Receb’in yarısında Allah rahmetine ulaştı. Allah yarlıgasın.”
RUH VE FİKİR DÜNYAMIZDAN BİR VELİ: SADREDDİN KONEVÎ
Gülçin Şenel
Kulağım senin yâdının sadasını saklamaktadır
Ki o, bahçeye şiddetli yağan bir yağmur serper
Böylece, kalbimin korusuna girmişsin; şaşılmasın:
Pek çok kimse kalbe kulaktan girer
Sadreddin Konevî
Sadreddin Konevî, gönül ve fikir dünyamızın teşekkülünde önemli emekleri olan bir mütefekkir, bir mutasavvıf; bir gönül ve fikir adamı… Biz onu, Muhyiddin-i Arabî’nin üvey oğlu olarak tanıyorduk ve sadece Muhyiddinî Arabî’nin hırkasının ve elyazmalarının bulunduğu türbesinden ve kütübhanesinden haberdadık. Doğrusunu söylemek gerekirse, onun pekçok eseri olduğunu ve Muhyiddin-i Arabî’nin eserlerinin en önemli şarihlerinden biri olduğunu bilmiyorduk. Geçtiğimiz yıl, hemen hemen “bütün eserleri”nin, Ekrem Demirli tarafından tercüme edildiğini ve İz yayınları tarafından yayınlandığını öğrenince, ne kadar şaşırdığımızı tahmin edersiniz. Ekrem Demirli ile bir ropörtaj vesilesi ile görüştüğümüzde, bizim şaşkınlığımızı pekçok kişinin yaşadığını, bu eserlerden uzun yıllardır kimsenin haberi olmadığını söyledi. Konya’nın Hz. Mevlana ile “meşhur” olduğunu, fakat onun çağdaşı olan Sadreddin Konevî’nin unutulduğunu vurguladı. Ekrem Demirli’nin vurguladığı önemli bir şey daha vardı: “Sadreddin Konevi, Muhyiddin-i Arabî’nin düşüncelerini “sistematik” olarak açıklayan çok önemli bir mütefekkirdir.”
Bu büyük mütefekkir ve mutasavvıfın hayatına ve eserlerine kısaca göz atalım.
SADREDDİN KONEVİ KİMDİR?
Asıl ismi Muhammed bin İshak, künyesi Ebü’l Meâlî, lakabı Sadreddin’dir. 1210 tarihinde Malatya’da dünyaya gelir. Kimi rivayetlere göre ise Konya’da dünyaya gelir. Ancak Muhyiddin-i Arabî, Sadreddin Konevî’yi Malatya’da bulduğunu dile getirmiştir. Babası İshak Efendi, Anadolu Selçukluları nezdinde yüksek makam sahibi bir zâttır. Sadreddin Konevî daha küçükken vefat eder, küçük Sadreddin’i üvey babası Muhyiddin-i Arabî yetiştirir ve terbiye eder. Uzun yıllar Konya’da yaşamış ve orada vefat etmiş olduğu için, Konevî lakabıyla anılmaktadır.
Muhyiddin-i Arabî, Sadreddin Konevî’nin ruh ve fikir dünyasını şekillendiren ilk hocası, ilk şeyhi ve babasıdır. Vefatından sonra, fikirlerini, “varisi” olan Sadreddin Konevî şerh ve izah etmiş, onun fikirlerine, bir “anlayış uslubu”, sistemli bir düşünce biçimi getirmeye çalışmıştır.
Muhyiddin-i Arabî ile Sadreddin Konevî arasında has ve hususî, manevî bir ilişki vardır. Muhyiddin-i Arabî, Sadreddin Konevî’yi nasıl bulduğunu, “menâkıb-ı seniyye”sinde şöyle anlatmaktadır:
“Ol vakit ki, Tunus’tan Rûm’a (1) hicretle emrolundum. Cenab-ı İzzet’e teveccüh edip (yönelip-çevrilip) dedim ki:
-Sefine’ye girmezem, ta bilmeyince hicretten murad nedir ve varisim olup, benden istimdad (yardım isteyen) kim etse gerektir?
Hitab geldi ki:
-Varisin Sadreddin Konevî ve hicretten murâd, ona ilm-i ledünnîdir.” (2)
Muhyiddin-i Arabî, bunun üzerine Malatya’ya gider, küçük Sadreddin’i bulur, dul annesiyle evlenerek çocuğu himayesine alır. Daha sonra Konya’ya yerleştikleri sanılmaktadır.
BİR RİVAYET
Sadreddin Konevî, daha küçük yaşlarda, üvey babası Muhyiddin-i Arabî’nin eğitiminden ve terbiyesinden geçer. Onun maddi ve manevî tesiri altında büyür. Onun irşadı ile marifet sırlarına ererek, Konya’da yetişmiş en büyük mütefekkir ve mutasavvıflardan biri haline gelir. Şöyle demektedir: “Ben, iki dananın sütünü emmişim. Biri şeyh Muhyiddin-i Arabî, diğeri Hazreti şeyh Evhaüddin Kirmanî.”
Sadreddin Konevî, Muhyiddin-i Arabî’den gerek feyz, gerek düşünce yoluyla aldığı eğitimi, binbir meşakkat ve zorluğa katlanarak elde eder.
“Rivayetlere göre, Muhyiddin-i Arabî, ona, riyazet yoluyla nefsini terbiye etmesi için yemek vermezmiş. Annesi, bu duruma içten içe üzülür, ana yüreği onun aç susuz kalmasına razı olmazmış. Birgün komşuları ona, “sen zengin ve soylu bir adamın hanımıydın, şimdi ise mağribli bir dervişin hanımı oldun, durumun nedir?” diye sorunca, dayanamaz ve içini döker: “İyiyim hoşum ama, efendim oğluma yemek vermiyor ve onu bana bile göstermiyor” diye yakınır. Muhyiddin-i Arabî bu yakınmaları duyar. Akşam yemekten sonra hanımına, yedikleri tavuğun kemiklerini getirmesini ister: “Allah’ın adıyla ayağa kalk ey tavuk” der. Tavuk ayaklanıp gider. Sonra hanımına dönüp der ki, “Sadreddin ne zaman ki bunu yapar, işte o zaman tavuk yiyebilir”. (3)
AZ UYUMAK İÇİN
Musa Sadrî’nin Sadreddin Konevî menakıbında, nasıl çalıştığı ve az uyumak için nasıl bir yöntem bulduğu anlatılır:
“Uykuları azaltıp, çalışacak vaktini çoğaltmak için şöyle bir yönteme başvurmuştur: Kendisi, uzun ve sağlamca bir iple bağlı olan sepet içine girmiş, ipi minare gibi yüksekçe bir yerden aşırıp, bizzat içinde bulunduğu sepeti yukarı çekmiş ve sonra da bunun ucunu kendi eliyle sımsıkı tutmaya başlamıştır. Tabiatıyla ipin ucu bırakıldığı takdirde sepet de yere düşecektir. Buna mani olmak, ancak uyanık kalmanın sonucu olduğundan, Konevî dahi böyle bir usûlle devamlı uyanık kalmanın yolunu bulmuş, uykusuzluğa kendini alıştırmıştı. Konevî uykuların azaltılmasının, ruhların olgunlaşmasında bir ölçü olduğunu söyler.” (4)
MEVLANA İLE DOSTLUĞU
Sadreddin Konevî’nin Celaleddin Rûmi (Mevlana) ile de yakın münasebetleri olmuş, birbirlerinin sohbetlerine katılmış ve birbirlerine hürmet etmişlerdir. İbn-i Mevlana Celaledddin-i Ali şöyle demektedir:
“Hatta, Celaleddin rûmi’ye “Mevlana” ismini tesmiye eden, bizzat Sadreddin Konevî’dir. Binaenaleyh, Sadreddin Konevî mevlevî tarihinde pek muhterem bir zattır. Sadreddin menakıbnamesinin bir mevlevi derviş tarafından yazılması ve Şeyh Ahmet Remzi Dede tarafından gayet latif bir ifade ile tercümesi, o ilk samimi meveddet ve muhabbetin hâlâ devam eden manevî bir cilvesidir.” (5)
Bir rivayette de şöyle bir hadise anlatılmaktadır:
“Bir defâsında Mevlânâ Sadreddîn-i Konevî'nin dergâhına gitmişti. Karşılıklı durmuşlar, hiç konuşmuyorlardı. Bu sırada Sadreddîn Konevî'nin hizmetini gören dervişlerden olan Hacı Mâruf Kâşifî içeri girdi. Bu hizmetçi defâlarca yaya olarak hacca gitmişti. Pekçok velînin sohbetinde bulunmuştu. İçeri girince, Mevlânâ Celaleddin'e; "Fakr nedir?" diye bir suâl sordu. Fakat Mevlana hiç cevap vermedi.Bunun üzerine tekrar; "Fakr nedir?" diye sordu. Yine cevap vermedi. Tekrar tekrar sorunca, Mevlânâ kalkıp gitti. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî huzursuz olup; "Ey pîr-i ham! Neden vakitsiz suâl sorarsın? Sordun cevap verdiler. Tekrar neden sordun?" deyince, derviş; "Ne cevap verdiler?" dedi. "Fakrın târifini yaptı. O; "Allah'ı tanıyınca, dil tutulur." hadîs-i şerîfi gereğince cevab verdi. Şimdi lâyık olan şudur ki, derviş, şeyhi huzûrunda tam bir teslimiyetle bulunmalıdır..." (6)
Hazret-i Mevlana’nın vasiyeti gereği, O’nun cenaze namazını da Sadreddin Konevî kıldırmıştır.
ESERLERİ
Sadreddin Konevî tasavvuf terbiyesi ve düşüncesi üzerine 10’a yakın eser kaleme almıştır. Eserlerini o zamanın adeti olduğu üzere Türkçe değil, Arabça ve Farsça yazmıştır. Bunlardan Türkçe’ye tercüme edilenleri ise şunlardır:
Fatiha Suresi’nin Tefsiri, Kırk Hadis Şerhi, İlahî Nefhalar, Sadreddin Konevi ve Nasuriddin Tusi Arasındaki Yazışmalar, Füsus-ul Hikem’in Sırları, Marifet Yolcusuna Kılavuz, Vahdet-i Vücut ve Esasları, Miftahu’l Gayb, Esma-i Hüsna Şerhi…
Sadreddin Konevî eserlerinde, Muhyiddin-i Arabî’nin eserlerine atıflar yapmış, izahlar getirmiş, onun düşüncelerini sistematik bir temele oturtmuştur. Muhyiddin-i Arabî’ye manevî ve derin bağlılığı, onun eserlerini anlamak ve anlatmak için gösterdiği çabadan bellidir. Ve vasiyetinde, altını çizerek, Muhyiddin-i Arabî’nin düşüncelerinin “varisi” olduğunu söyler. Kendi vefatından sonra kimsenin bu sırları kurcalamamasını, üzerinde çok düşünmemesini, açık ve sarih olanlarla yetinmelerini vasiyet eder. Tek bir kişiyi müstesna kılar ki, o da Hz. Mehdi’dir.
Ünlü vasiyetnamesinde şöyle demektedir:
“Dostlarıma da ancak yaşanılmak sureti ile bilinebilen zevki marifetlere, anlaşılması güç ve kapalı olan bilgilere dalmamalarını, ister benim, ister şeyhim'in (Allah ondan razı olsun) sözleri olsun, onların sadece sarih ve açık olanları ile yetinmelerini bunların dışında kalan açık ve sarih olmayanların te’vilini düşünmemelerini vasiyet ederim. BENDEN SONRA BU YOL KAPATILMIŞTIR. ONLAR HİÇ KİMSENİN, KENDİ SÖZLERİ OLARAK SÖYLEYİP NAKLETTİKLERİ SÖZLERE İTİBAR ETMESİN. SADECE ONLARDAN KİM İMAM MUHAMMED MEHDİ’YE YETİŞİRSE O'NA BENİM SELAMIMI ULAŞTIRSIN. VE BAŞKASININ DEĞİL, YALNIZCA O'NUN HABER VERDİĞİ ŞEYLERİ, BİLGİLERİ ALSIN.” (7)
VEFATI
Sadreddin Konevî, 673 yılında, Konya’da vefat etmiştir. Türbesi, Selçuk tarzı, ağaç direklerden yapılmıştır. Sade bir palamut ağacının gölgesinde bulunan türbesinin üstü açıktır. Asırlardır buraya yağan yağmur ve kar, türbenin aslî yapısını bozmamıştır.
Konevî Camii’nin avlusunda bulunan türbesinin yanında bir de kütübhanesi vardır ki, bu kütübhanede 258 cilt eser bulunmaktadır. Bunların bir kısmı Muhyiddin-i Arabî’nin elyazması eserleri, bir kısmı ise, kendi eserleridir. Çeşitli Tasavvuf, Hadis, Fıkıh kitabları da bulunmaktadır. Ancak kütübhanenin en kıymetli eseri, Muhyiddin-i Arabi’nin kendi hattıyla yazdığı “Fütuhat-ı Mekkiye” isimli yazma eseridir. Yine bu kütübhanede, Muhyiddin-i Arabî’nin, üvey oğlu Sadreddin Konevî’ye hediye ettiği “hırkası” bulunmaktadır.
Mevlana’dan 8 ay sonra vefat eden Sadreddin Konevî’nin türbesini, 1889 ylında, II. Abdülhamid, şahsî parasıyla imâr ve ihya etmiştir.
Türbenin hizmetkârlarından birisi şöyle bir hadise aktarmış:
"Zamânın devlet erkânından yüksek rütbeli bir subay türbeyi ziyârete geldi. Câmide namaz kıldıktan sonra, Sadreddîn-i Konevî'nin nefsini terbiye etmek için yaptırdığı çilehânesini ziyâret etmek istedi. Kapısını açtık. Yalnız bir kişinin namaz kılabileceği büyüklükteki, feyz, bereket, huzûr ve saâdet mekânı olan çilehâneye girdi. Uzun bir secdeden sonra Cenâb-ı Hakk'a yalvarmaya başladı. Daha sonra kabr-i şerîfin yanına Sadreddîn-i Konevî'nin huzûruna gelip, Allah'a, O'nu vesîle ederek uzun bir duâ etti. Biz de âmin dedik. Duâ bitince bize dönerek; "Bizler, ellerimizdeki silâhlar ve diğer askerî güçlerimizle, memleketimizin görünürdeki bekçileriyiz. Fakat huzurunda bulunduğumuz Sadreddîn-i Konevî ve onun emsâli olan büyükler, bu memleketin hakîkî kumandanlarıdır. ALLAH'IN YARDIMI VE BUNLARIN MÂNEVÎ DESTEKLERİ OLMADIKÇA, BİZİM GÖRÜNÜRDEKİ GÜÇ VE KUVVETİMİZİN HİÇBİR TESİRİ OLAMAZ. ONUN İÇİN BİZ, BİR MEMLEKETE VARDIĞIMIZ ZAMAN, ÖNCE O MEMLEKETİN MÂNEVÎ KUMANDANLARINI ZİYÂRET EDERİZ." (8)
Dipnotlar
1- Burada “rûm”dan kasıt “Anadolu” olmalıdır. Nitekim metnin devamından bu anlaşılmaktadır. Türdav Osmanlıca-Türkçe lugatında da “Rûm”un mânâları arasında “Anadolu” zikredilmektedir. (G.Ş.)
2- Sadreddin Konevî, Marifet Yolcusuna Kılavuz, İz Yay., İstanbul 2002, s. 123
3- A.g.e., s. 127
4- A.g.e., s. 130
5- Marifet Yolcusuna Kılavuz, s. 18
6- Dr. Ahmet Şeref Can, Şeyh Sadreddin Konevi, Konya 1995
7- “Sadrüddin Muhammed el- Konevi Vasiyetname, İstanbul, Şehit Ali Paşa Ktp. nr. 2810”den aktaran Muhammed Ali Taş.
8- Dr. Ahmet Şeref Can, Şeyh Sadreddin Konevi, Konya 1995
Hakk Nûr'u Hâle Ziyası
Çelebi Hüsâmeddin Hz.
-A. Selâhaddin Hidâyetoğlu Çelebimize-
Çok değerli aziz dostlar; Bundan kısa bir zaman evvel, Em. Yrd. Doç. Dr. A. Selâhaddin Hidâyetoğlu Çelebimizi ziyaret maksadıyla Konya'ya gitmiştim. Kendileri çok ciddi rahatsız olmalarına rağmen, lütfederek bendenizle birlikte Huzûr-ı Pîr'e geldiler. Çelebi Hüsâmeddin Hazretlerinin sandukası önünde niyaz ederken bendenize; yâ hû Çelebi Hüsâmeddin'i anlatan bir yazı yazsana diye öylesine içten ve samimi bir teklifte bulundular ki; bir anda ne diyeceğimi şaşırdım. Zamanın Cüneyd'i, devrin Bâyazid'i, Hak dininin kılıcı, güzellikte eşsiz, büyük Mevlânâ âşığı, Hz. Pir'imizin bizzat medhü senasını yaptığı bu ulu zat hakkında fakirinizin ne sözü olabilirdi ki; Yüreğimi titreten bu teklif, Huzûr-ı Pir'de Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'nin sandukasının önünde, Ulu Arif Çelebinin soyundan gelen A. Selâhaddin Çelebi tarafından yapılmıştı. Kısa bir sessizlikten sonra endişeyle eyvallah efendim diyebildim. Fakirin endişesini gören Selâhaddin Çelebimiz; Korkma Yâ Hû; İnciler zaten hazır, sen sadece tek tek ipe dizeceksin.
Arş hazinelerinin anahtarı, yer hazinelerinin emini, yer yüzünde sünnet ve farzlarla kaim Tanrı velîsi, Kıyamet gününde muhiplerin şefaatçisi olan ve Kürt olarak uyudum, Arap olarak kalktım sözünü söyleyen terkîm edilmiş şeyhe (Cenâb-ı Hakk ondan ve onun seleflerinden razı olsun, ne güzel selef, ne de güzel halef...)
Hakkın ve dinin kılıcı, asrın Bâyazid'i, zamanın Cüneyd'i, kalplerin emini; Ahî-Türkoğlu diye tanınan Ûrmiyeli Hasan oğlu Muhammed'in oğlu, Çelebi Hüsameddin Hazretleri'nin Soyu, 1107 yılında Bağdad'ta vefat eden Tâc-ul- Arifin Ebül-Vefâ-ı Kûrdî'ye ulaşmaktadır. Dedeleri. Ürmiye'den Anadolu'ya göçmüş, Konya'ya yerleşmişlerdir. Babası Ahî Muhammed, Konya ve çevresindeki ahî teşkilatının reisi olduğu için "Ahî-Türk" adıyla tanınmıştır. Bundan dolayı. Çelebi Hüsameddin Hazretleri'ne Ahî-Türkoğlu denmiştir. Çelebi Hüsameddin Hazretleri çocuk yaşlarında babasını kaybetmiş, fütüvvet erbabı Konya ahileri onu, babasının postuna oturtmuşlardı. Daha o günlerde Hz. Mevlânâ'ya içten bir sevgi besleyen, fırsat buldukça medresedeki derslerine, daha sonra da semâ ve safa meclislerine katılan Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri, bulûğ çağına erince, bütün ahiler ve dostlarıyla birlikte Hz. Mevlâna'nın hizmetine girmiş, Hz. Şems'ten ve Selâhaddin'den feyz almış, Şeyh Selâhaddin'in vefatından sonra da Hz. Mevlâna'nın yakını ve halîfesi olmuştu. Bununla da kalmamış, Konya'da Ahî teşkilâtının riyasete düşen payını, kendi mallarını da katarak Hz. Mevlâna'nın önüne sermiş, nesi var, nesi yoksa, Hz. Mevlâna'nın yakınlarına ve müridlerinden ihtiyacı olanlara harcanmasını niyaz etmişti. Bundan böyle, Çelebi Hüsameddin'in Konya Meram bağlarındaki konağı, Hz. Mevlânâ dervişlerinin bir idare yeri olmuştu. Hz. Mevlâna da eline ne geçmişse olduğu gibi Çelebiye göndermiş, bu idarenin, başına Çelebiyi getirmişti. Gençliğinde iyi bir tahsil gören Çelebi Hüsameddin Hazretleri, Konya'da birkaç yüksek medresenin öğretmenliğini de yapıyordu. Hz. Mevlâna'nın aşk ve gönül zincirine bağlanıp bu zincirin sağlam bir halkası olduktan sonra da, onun manevî terbiyesi altında pişmiş, "Hâmil-i esrarı ve haznedâr-ı maârifi" olmuştu. Hz.Mevlânâ, onu Hâle ziyası, Hakk nuru, ruh cilâsı, dinin ve gönlün hüsâmı cömert Hüsameddin gibi çeşitli vasıflarla övmüş, Hz. Şems'ten ve Selâhaddin'den sonra gönlünde en önemli yeri bu değerli dostuna vermişti. Öyle ki Hz. Mevlânâ, onsuz bir yere gitmez, onsuz konuşmaz, neşelenmezdi. Şems, bu defa da, Çelebi Hüsameddin Hazretleri'nden tecelli etmişti. Hz. Mevlânâ bütün sevdiklerini onda, onun yakınlarında buluyor ve görüyordu. Bir gün Çelebi Hüsameddin Hazretlerinin bağında otururken, yanındakilere Hazreti Şems'ten bahsetmiş ve onu övmüştü. Mecliste bulunan müderris Bedreddin, Hazreti Şems'i göremediğine üzüldüğünü belirtince, Hz. Mevlânâ, Çelebi Hüsâmeddin'i kasdederek, Şems'e erişemediysen, öyle birisine eriştin, öyle birisine kavuştun ki saçının her telinde yüz binlerce Şems asılı... demiş ve heyecanlanarak semâ'a başlamıştı.
Ancak Çelebi Hüsameddin Hazretleri'nin bulunduğu mecliste rahat, bulup, huzur duyan, coşup mânâlar saçan, hakikat ilminden bahisler açan, Hz. Mevlânâ, Şeyh Selâhaddin'den sonra kendisine hemdem ve halîfe olarak Çelebi Hüsameddin Hazretleri'ni seçerek dostlarına şöyle demişti: Ona baş eğin, önünde âcizcesine kanatlarınızı yere indirin! Bütün buyruklarını yerine getirin; sevgisini canınızın tâ içine ekin. O rahmet mâdenidir, Allah nurudur.
Sultan Veled Hazretleri İbtidâ-Nâme adlı eserinde, konuyla alâkalı olarak şöyle demektedir: Bütün dostlar, onun lütuf suyuna testi kesildiler. Şemse ve Şeyh Selâhaddin'e yapmış oldukları aşağılık hareketlerden kurtulmuşlar, edeblenmişlerdi. Haset etmeden itaat ettiler. O topluluktan hiç biri baş çekmedi; her biri canla başla kabul etti. Hazretin buyruğu üzerine, bütün dostlar Çelebi Hüsameddin Hazretleri'ne itaat ederek değer verip sevdi saydı.
On beş sene Hz. Mevlâna'nın şerefli sohbetinde bulunan Çelebi Hüsameddin Hazretleri, Mevlânâ'dan sonra da on sene irşad makamında, Hz. Pir'in postunda oturmuş; Mesnevi-i şerifin yazılmasının yegâne sebebi, bu ilmi ledün deryasının canı, ruhu, sözü sohbeti olmuştur. Hz. Pir'imiz Mesnevî'nin birinci cildinde Hüsameddin Çelebiyi işaret ederek şöyle buyurmuştur. Şaşılacak ve nâdir söylenecek hikâyeleri, hayırlı ve büyük sözleri, delâlet incilerini, zâhidler yolunu, lafzı az mânâsı çok olan bu manzum Mesnevî'yi, dayandığım, güvendiğim zâtın bedenimde ruh gibi hâkim bulunan kişinin dileği ile uzatmak ve etraflıca yayıp genişletmek için çalıştım, çabaladım. O zat Hakk dininin Hüsâmıdır. Allah ondan razı olsun. Mesnevî'yi söylerken kendine Hüsâmeddin Çelebiyi muhâtab alan Hz. Pir'imiz Mesnevî-i Şerife; Hüsâmi-nâme demiştir. Hz. Mevlânâ'nın Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'yle birlikte geçen gökyüzüne has aşk ve muhabbet günlerinin en güzel yadigârı, hiç şüphesiz Mesnevî-i Şerîf'dir. Rivayete göre; Çelebi Hüsâmeddin, Hz. Mevlânâ'ya gönül verenlerin, devamlı Hakîm Senâ'i (525/1131)'nin Hadîka'sını, Feridüddin-i Attar (627 /1230)'ın Mantuku't- Tayr adlı eserini okuduklarını görüyor, bu hâle gönlü razı olmuyordu. Bir gece Hz. Mevlânâ'yla yalnız kalınca kendini rahatsız eden bu durumdan söz açarak, benzer bir kitap yazarsa ihvanın yalnız Mevlânâ Hazretlerinin sözleriyle meşgul olacağını, esasen Dîvân'ı nın yeni gazellerle hayli büyüdüğünü, Senâ'i'nin, Attar'ın eserleri gibi Sûfîlik yollarını, hakîkatlarını, inceliklerini gösteren bir kitap yazma zamanının geldiğini arz ederek, artık bundan sonrası Hüdavendigâr'ın lütuf ve inayetine kalmıştır dedi. Bunun üzerine Hz. Mevlânâ hemen mübarek sarığının içinden küllî ve cüz'î bütün sırları açıklayan bir cüz çıkartıp Çelebi Hüsâmeddin'in eline verdi. Bunda Mesnevî-i Şerifin başında bulunan ilk on sekiz beyit yazılı idi.
Hz. Mevlânâ Çelebi Hüsâmeddin Hazretlerine ilk on sekizlik beyitleri uzatırken bundan sonrasını da, sen yazarsan bende söylerim dedi. Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri bu müjdeli habere canla başla razı oldu. Hz. Mevlânâ; bu fikir sizin mübarek kalbinize gelmeden böyle manzum bir kitabın yazılmasını ve parlak mânâ incilerinin delinmesini gayb ve şahadet âleminin bilgini Rahman ve Rahîm olan Allah gayb âleminden onu kalbime ilham etmişti. Şimdi gel kendi himmetinin semâsının yüceliklerinde uçabildiğin kadar uç ve tamamiyle Muhammed'e uyarak hakîkatlar mi'râcı tarafına bir yürüyüver, bizim iç âlemimiz, senin âhengine uysun, harekete gelsin, bu mânâların kelimelerine başlasın buyurdular. Böylece Mesnevî-i 'Şerif yazılmağa başlandı. Eflâki, Mesnevinin yazılıp tamamlanmasını anlatan bahiste şöyle demektedir: Mevlânâ Hazretleri, asil kişilerin sultânı Çelebi Hüsâmeddin in cazibesi ile heyecanlar içinde Semâ ederken hamamda otururken, ayakta, sükûnet ve hareket hâlinde dâima Mesnevî'yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlayarak gün ağarıncaya kadar bir biri arkasından söyler yazdırırdı. Çelebi Hüsâmeddin de bunu sür'atle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlânâ'ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsâmeddin beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar Mevlânâ'ya okurdu.
Yine böyle sabahlara kadar süren bir çalışmanın sonunda; Hz.Mevlânâ Hüsâmeddin Çelebinin yorgun yüzüne büyük bir şefkatle bakarak, şu Mesnevi beyitlerini söylemişti:
Gene sabah oldu. Ey sabahları hazırlayan ve koruyan Allah'ım bize çok hizmeti dokunan Hüsâmeddin Çelebiden sen özür dile. 'Akl-ı Küll'ün 'cân'ı da özür dilesin. Sabahın nuru parladı. Bizde nurunla nurlandık, feyz aldık da bu sabah vaktinde senin mansur şarabını içmekteyiz. [Clt.1.1807]
Sanki Cenâb-ı Hak, Çelebi Hüsâmeddin Hazretlerini bu mübarek kitabın yazdırılması için yaratmış, ona bu uğurlu vazifeyi takdir buyurmuştu. Nitekim Hz. Mevlânâ da, Mesnevinin çeşitli yerlerinde şöyle buyurmuştur:
Ey Hakk ziyası Hüsâmeddin! Benim bu Mesneviden maksadım sensin. Mesnevi, dalları, gövdesi ve kökü ile tamamıyla senindir. Onu sen kabul etmişsin. Bir şeyi padişahlar kabul edince artık o reddedilmez. Mesneviden maksadım; senin sırrındır. Onu meydana getirmekteki maksadım senin sesini duymaktır. Bence senin sesin Hakk'ın sesidir.[C\t.4.754-759] Ey Hüsâmeddin! Harfleri, kelimeleri bir araya getirerek şekil suret meydana getirmek bizden, onlara ruh vermekte senden. Hayır yanlış söyledim, bu da senden o da senden. [Clt.4.3826]
Ey Hakk âşığı olan Hüsâmeddin, sen öyle üstün bir ersin ki, Mesnevi senin nurunla aydınlandı, parlak bir hâle geldi de ayı bile geçti. Ey kendisinden bir çok şeyler umulan büyük insan, senin himmetinin, kereminin bu Mesnevî'yi nerelere kadar götüreceğini Allah bilir. Bu Mesnevinin boynunu bağlamış, onu bildiğin yere çekip götürüyorsun. Mesnevi yürüyor fakat bunu çekip götüren ortada görünmüyor. Görünmüyor ama herkese değil, gönül gözü kapalı olanlara görünmüyor. Mademki Mesneviye başlamaya sen sebep oldun, o hâlde bu artarsa uzarsa yine sen artırır, uzatırsın. Eğersen böyle istiyorsan elbette Allah'ta böyle istiyor demektir. Çünkü Allah takva sahiplerinin arzularını yerine getirir. 1 [Clt.4.1-6]
Ey Hüsâmedin senin manevî üstünlüğün akılların erebileceği dereceyi çoktan geçti. Akıl seni anlamakta âciz kaldı. Ey Hüsâmeddin, sen Hakk'ın nurusun, O nedenle Hakk yoluna düşenlerin ruhlarını Mesneviyle çeker Hakk'a götürürsün. [Clt.5.15-23]
Hz. Mevlânâ Mesnevinin altıncı cildini Hüsâmeddin Çelebiye armağan ederken, asırlar ötesinden sanki bu günleri işaret ederek şöyle buyurmuştur:
Bu altı cilt Mesnevi ile dünyanın altı cihetine nûr saç da, onun etrafında dolaşmayan da, Mesneviden haberi olmayan da ondan nur alsın. Mesnevi ile nurlansın. Ey Hüsâmeddin sen bir mânâ güneşisin, onun için sana 'Ziya' dedim. Bu iki söz 'Hüsam ve Ziya' senin vasıflarındır. [Clt.4.16]
Hz. Mevlânâ'ya göre hakîkatlar memesinden mânâlar sütünü emip çıkaran Çelebi Hüsâmeddin'dir. Yine Mesnevisinde bu mânâya şöyle işaret eder. Bu söz can memesinde süttür. Emen olmadıkça güzelce akmıyor. Dinleyen susuz ve arayıcı olursa, va'z eden ölü bile olsa söyler. Dinleyen yeni gelmiş ve usanmamış olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir. Kapımdan içeri nâmahrem girince harem halkı perde arkasına girer gizlenir. Zararsız ve mahrem biri gelince de kendilerini gizleyen mahremler yüzlerindeki peçeyi açarlar. Bütün güzel, hoş ve yaraşan şeyle gören göz için yapılır. Çenginzir (en ince) ve bam (en kalın) nağmeleri nasıl olur da sağır kulak için terennüm edilir? Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı. Koku duyan için yarattı; koku almayan için değil.
Böylesine eşsiz bir gönül muhabbetiyle, çok dikkatli bir çalışmanın sonunda 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, (1264-1268) yılları arasında sona erdi. Sahih Ahmed Dede'de (1742-1813) Mecmûatü't Tevârihi'l Mevleviyye adlı eserinde, Mesnevî-i Şerif yazılmaya başlandığında Hz. Mevlânâ'nın 55. Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'ninde 37 yaşında olduğunu söylemektedir. Konya'da ki Mevlânâ müzesinde bulunan, büyük boy ve altı cilt bir arada olan altın varaklarla süslü Mesnevî-i Şerifi Hüsâmeddin Çelebi, 1278 yılında, yâni Hz. Mevlânâ'nın vuslatından tam beş yıl sonra, Konyalı Hattat Abdullah oğlu Muhammed'e yazdırmıştır. Bu büyük hizmetiyle de yüzyıllar sonra bile Mesnevinin doğru bir şekilde Hakk âşıklarına ulaşmasına vesile olmuştur.
Eflâkî'ye göre; Bir gün Muîneddin Pervane büyük bir toplantı tertip etmiş ve memleketin bütün büyüklerini ve ileri gelenlerini çağırmıştı. Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'nin olmadığı bu toplantıda, Mevlânâ Hazretleri mânâlar saçmağa başlamamış ve hiçbir kelime söylememişti. Pervane durumu ferâsetiyle anlayarak, kendi kendine: Çelebiyi mutlaka çağırmak lâzımdır dedi ve Mevlânâ Hazretlerinden Çelebi'yi bağdan getirmeleri için izin istedi. Hz. Mevlânâ, Büyük bir memnuniyetle iyi olur çünkü hakîkatların memesinden mânâlar sütünü emip çıkaran odur. Buyurdu. Kısa bir zaman sonra Çelebi Hazretleri bütün dostlarıyla birlikte gelince, Pervane onları karşılamağa koştu ve Çelebi Hazretleri'nin elini birkaç kere öpüp başına koydu. Hz. Mevlânâ da, Çelebi Hüsâmeddin'i görünce hemen yerinden kalktı ve ona: Merhaba benim canım, imanım, Cüneyd'im, nurum, efendim, Tanrının sevgilisi, Peygamberlerin maşuku diye iltifatlarda bulundu. Çelebi de mütamâdiyen Mevlânâ Hazretleri'nin önünde yerlere kadar eğilerek niyaz etti. Pervâne'nin içinden Acaba Mevlânâ'nın buyurdukları bu sıfatlar Çelebi Hüsâmeddin'de var mıdır? Yoksa Mevlânâ tekellüfte mi bulunuyor diye geçti. Çelebi Hazretleri hemen Pervâne'nin elini sıkıca yakalayıp ona: Muîneddin! bu sıfatlar bende yoksa da mademki Mevlânâ Hazretleri buyurmuştur, öyledir ve bende dediğinden yüz kat daha mevcuttur. O, derhâl yok olan o hâli var edip vermeğe, müridin canında artırmağa ve bir inayet nazarıyla insanı hidâyete ulaştırmağa ve kemâle erdirmeğe kadirdir, dedi.
Kırk yıl boyunca Hz. Pir'in şerefli hizmetinde bulunan Sipehsâlâr da risalesinde; Hz.Mevlânâ'nın hiçbir halîfesine, Çelebi Hüsâmeddin'e ettiği iltifat kadar iltifat etmediğini belirterek, görenlerin Mevlânâ'yı onun müridi sanırdı demektedir. Gerçektende "Mesnevi" dibacesinde Hz. Pir'imiz Çelebi Hüsâmeddin'e hitaben; Efendim, dayancım, güvencim, cesedimde ruh gibi hakim, bugünümün de azığı, yarınımın da. Arifler ulusu ve muhtedası, hidâyet ve yakîn ehlinin imamı, halkın feryadına yetişen, kalblerin ve akılların emini, Tanrının halkı arasında emaneti, mahlukatı içinde güzidesi, Peygamberine olan vasiyetlerinde ve safîsinin indindeki sırlarında seçilmişi, Arş hazinelerinin anahtarı, yeryüzü definelerinin emini, faziletler sahibi, gönlün dinin hüsâmı, diyerek, Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'ne eşsiz bir övgüyle kıymet verip yüceltmiştir. Mesnevi'nin dibacesinde ki bu sözler, yüz yıllar sonra bugün bile aşk yoluna bîgâne olanları hayretler içinde bırakıp şaşırtabilir.
Hz.Pir'imizin, Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'ne gösterdiği yakınlığı verdiği çok yüksek değeri mübarek elleriyle yazmış olduğu mektuplarında da çok açık bir şekilde görmek mümkün.
Her cümlesi, her satırıyla gönüllerimizi titreten, aşkın, sevginin, saygının, bağlılığın, sadakatin, emsalsiz bir örneği olan mektuplarında Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'ni; Şeyhler şeyhi, Din Hüsâm'ı, kalblerin emini, şeyhlerin büyüğü, zamanın Cüneydi, vaktin Bayazidi, gerçeklerle yücelmiş, gerçekler güneşi, hidayet imamı, gibi yüksek vasıflarla anarak, bu değerli dostunu gönlünden yansıyan duygularıyla en yüksek makamlarla yad etmiştir.
Hz. Mevlânâ'mız Mecdeddin (Atabek)e yazdığı bir mektupta Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'nden söz ederken, "Ulular ulusu, Tanrıdan en fazla çekinen, en çok korkan, Hakk'ı arif olan, gaybın emini, zamanın Cüneyd'i, Allah velisi Hüsâmeddin, diye övmede, yazmış olduğu başka bir mektupta ise: Yeni ay güzeldir, alımlıdır, parmakla gösterilir ama dolunay oluşu bir başka şeydir. Bu duacının, Şeyhlerin, Abdal'ın efendisine, kalblerin eminine, zamanın Cüneydıne, yâni Hüsâmeddin'e Allah bereketini dâim etsin bağlılığı sizce de malumdur, diyerek Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'ne bağlılığını eşsiz övgülerle bir kez daha tasdik edip en açık bir şekilde ortaya koymuştur.
Gülen gül, gülmezde ne yapar? Miskle bayrak bağlayıp yüceltmezde ne eder? Beytiyle başlayan, Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'ne husûsen yazmış oldukları mektupta ise: Yüce Tanrı'nın seçtiği, kendi kerem ve lütuf sıfatlarının elbisesini giydirdiği, başına 'Biz bilerek onları, âlemlere seçtik, üstün ettik' tacını vurduğu kişi, kulu okşayıp yetiştirmez, küçükleri besleyip geliştirmez de ne eder? Allah âlemler üstünde gölgesini dâim etsin.Yüz kez, halkı da tanık tutum, Yaradanı da, o kendisine hizmet edilesi zât ne düşünürse benim de son düşüncemdir. O ne buyurursa, ne söylerse o söz benim sözümdür dedim. Allah bizim can dileklerimizi yerine getirmek istedi de, onun kutlu şeklini düzdükoştu. Canımızın ne dileği varsa, şüphe yok ki, kedisine hizmet edilesi Hüsâmeddin'in sözlerinden, işaretlerinden parıldar. Allah kendisine hizmet edilmekten alıkoymasın onu. O dilek isterse görünüşte meydana gelsin, olsun, isterse olmasın; böyledir bu. Siz ne buyuruyorsanız, birisi çıkarda, bunu Mevlânâ söylememiştir, Çelebi söylüyor derse, yanlışa düşmüş, hata etmiş, suç işlemiştir.
Görüldüğü gibi Hz. Pir'imiz bu mektupta Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'yle kendisi arasında hiçbir fark olmadığını özleri gibi sözlerinin de bir olduğunu açıklarken, mektubun devamında Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'ne hasretini dile getirerek; Binlerce selâmdan şükürden sonra bilin ki: Sizi görmek isteği günden güne artmaktadır. Kutluluğunuza dua etmekteyim; hayır duanızla oyalanmaktayım, diyerek kedisini çok özlediğini görüşmeyi pek arzuladığını en âşıkane bir şekilde anlatmaktadır . Dîvân-ı Kebir'de; Dâima gülüp duran gül gülmezde ne yapar? Beytiyle başlayan bir gazel bulunmaktadır. Belki de Hz. Mevlânâ bu gazelin ilk beytiyle gönül dostuna seslenmiştir. Gazel özetle şöyledir:
Dâima gülüp duran gül gülmez de ne yapar ?
Güzel kokular yayan misk kokan yaprağını, yaprak gibi açmaz da ne yapar?
Gülmekte olan nar, çatlayarak ağzını açtıktan sonra derisine sığmaz da ne yapar ?
Zavallı gölge güneşin nurunu görünce secdeye kapanmaz da ne yapar?
Âşık sevgilisinin gömleğinin güzel kokusunu duyunca kendi gömleğini yırtmaz da ne yapar ?
Sevgilim; bana acır da benim mezarımın yanından geçersen ölmüş bedenim dirilmez de ne yapar?
Hz. Pir'imiz; Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'ne yazmış oldukları başka bir mektup'a ise, Yüceler dolunay gibi bir esenlik sana; Ter-ü taze gül gibi kokan bir esenlik... Şebboy gibi kokular yayan esenlik... Taze hurma gibi tatlı, hoş bir esenlik. Beyitleriyle başlamıştır. Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'ne karşı özlemini dile getirme, sözle ifâde etme, üslûp, belagat, samimiyet, bakımından emsalsiz bir örnek olan bu mektup özetle şöyledir:
Yüce Tanrı gizli şeyleri bilir ya; ben de bilirim ki, "Allah tanıklık eder" Vâdesi hükmünce, Allah vakit gelince ben tanıklık etmesem de her şeye tanıklık eder; hele Hak ve Din Husâmı'nın duyan, lütuf ıssı bulunan kulağına sabah, akşam, boyuna tanıklık etmededir; tanıklığı hiç kesilmez. Allah bereketini dâimi etsin; ömrünün uzunluğuyla, işinin yüceliğiyle âlemleri faydalandırsın. O aklı başında uyanık bir erdir; sözlerinde de olgundur, işlerinde de, hâllerinde de, bilgide de, kullukta da. Parlak duyucudur; aklı başında uyanık. Hilm ve kerem ısısıdır; parlayıp duran ebedî ışık. Yücedir, zariftir; hâzırdır, nazırdır; ebedîdir, bir olan Allah'a mensuptur. Bana hem oğuldur, hem baba; hem ışıktır, kem göz; hem görünendir, hem görüş. Selâmlarımı, duâlarımı yele sunar da yollarım; özlemimi, görmeyi pek istediğimi seher yelinin eline verir de, onunla gönderirim; onunla arz ederim. And olsun O Allah'a ki, ululuğu yüzünden yüceliği, üstünlüğü, gökyüzü küpüne bile sığmaz; Özlemime dâir arz edeceğim sözler, yazacağım yazılar; Parmaklarımın anlatışına sığmaz.
Hz. Pir'imiz daha nice gönül alıcı sözlerden sonra Çelebi Hüsameddin Hazretleri'ne mektubunun maksadını, yine bu can dostuna duyduğu bağlılığı arz ederek şöyle anlatıyor: Bu günlerde duymuşsunuzdur, özü doğru kişilerden biri, bir davet tertipliyor. O aziz mizacınızın nazikliği, latifliği yüzünden davetlerde hazır bulunmaktan kaçarsınız ama, sizin kutlu huzurunuz olmaksızın da bu davete icabet etmek istemiyorum. Hani; 'Gönül huzuru olmadan namaz olmaz' denmiştir.
Sevgi, saygı, sadâkat, aşk ve bağlılığa sınır olmadığını gösteren, ne kadar zarif, ne denli naif bir mektup. Gönülden yansıyan dostluk duygularının doruğa çıktığını, yüz yıllar sonra bile her kelimede hissedip büyüleniyorsunuz. Hani gönül huzuru olmadan namaz olmaz denmiştir. Bir insan dostuna, sevgi, saygı ve bağlılığını belli etmek için bu sözlerin ötesinde acaba ne söyleyebilir ?
Hz. Pir'imiz tüm bu övgüleri yetersiz buluyor da bakınız neler söylüyor: Ey Hakk ziyası cömert Hüsameddin, gökler de, unsurlarda senin gibi mânevi bir padişah doğurmadı. Senin benzerin olmadığı için, sen can âlemine de, gönül âlemine de nâdir olarak gelirsin. Bu yüzdendir ki, can da gönül de, senin gelişine karşı bir şey yapamazlar da utanırlar kalırlar. Nice defalar, ben geçmiş zamanlarda gelmiş kâmil insanlardan, velîlerden söz açtım. Onları övdüm ama, bütün övgülerimde hep sen vardın. O meth etmelerden maksadım hep sendin. Aslında ben hep seni övdüm. Bütün o övüşlerin hiç biri sana lâyık değildir. Bu övgüler senden utanırlar. Fakat fakir elinde ne varsa onu sunar. Allah da onu kabul eder. Allah âciz kulunun aczini hoş görür. Ey adı güzel Hüsameddin, ben seni bu övgülerle kısaca andım. Kısaca övdüm. Bu kısa övüşü kuş da bilir balık da. Hasetçilerin âh-ı sana dokunmasın, sana diş bilemesinler diye, seni gizlice ve kısaca övdüm.
Hz. Pir'imizin böylesine âli övgüsüne aşk ve muhabbetine mahzar olarak, bu ulvî dostlukla şereflenen Çelebi Hüsameddin Hazretleri; Hz. Mevlânâ'dan sonra on yıl kadar Hz. Pir'in postunda oturarak karanlıkları aydınlatıp, etrafına ledünnî inciler saçmıştır. 683 yılı Şaban ayının onikinci Çarşamba günü mânâ göğünden bir yıldız daha kaymış, her fâni gibi bu yüce dost da vuslat-ı rahmana kavuşmuştur. Hiç şüphesiz dünya durdukça Hz. Mevlânâ'yla birlikte Çelebi Hüsameddin Hazretleri'nin de sadâkati, aşk ve muhabbeti, yapmış olduğu yüksek hizmetleri; Hakk âşıklarının başında manevî bir taç olarak sonsuzluğa kadar yaşayacaktır.
Bu gönüller sultanının vuslatına âit tafsilâtı yine Eflâki'den şöyle öğrenmekteyiz.
Çelebi Hazretleri bir gün tüm Mevlânâ âşıklarıyla birlikte, Meram'daki Hüman denilen bağında Semâ ve sohbet ile büyük bir zevk ve neşe içindeyken, Konya'dan birisi gelip türbenin kubbesinde ki alemin düştüğünü haber verir. Bu haber, Çelebiye pek fena tesir eder. Birdenbire tüm neşesi kaçarak mahzunlaşır. Onun bu teessürü dostlarını da etkileyip ağlatır. Bir müddet sonra Şeyhin göçüşünden beri kaç yıl geçti hesap edin diye sorar. On yil geçti, on birinci yıla bastık derler. Çelebinin hâli büsbütün değişir, tüyleri ürperir, beni eve götürün, ömür kadehi doldu, göç zamanı yaklaştı der. Evine götürürler, birkaç gün hasta yattıktan sonra da, düşen alemin yerine konduğu gün vuslata erer.
Âşıklar Kâ'besi'nin etrafında her dem tavafta olan bu değerli gönül sultânının cenaze namazını Sultan Veled Hazretleri kıldırmıştır. Hz. Pir'imizin ön tarafına sırlanan Çelebi Hüsâmmeddin Hazretleri'nin şimdi türbe içinde bulunan merkadin üstünde tuğlayla yapılmış ve alçıyla sıvanmış bir sanduka bulunmaktadır. Sandukanın baş tarafında, önde ve alçıyla sandukaya tesbit edilmiş bulunan mermer levhada, sülüs yazıyla Arapça bir kitabe vardır. Türkçesi şöyledir: Burası şeyhler şeyhinin, ariflerin uydukları zâtın, hidâyet ve yakıyn imamının, arş hazinelerinin anahtarı, yeryüzü definelerinin emini, zamanın Cüneydı, devrin Bâyazid'i olan faziletler sahibi, Tanrı ışığı Hasan oğlu Ahî Türk diye tanınmış Muhammenin oğlu Hüsâmeddin Hasanın türbesidir. Tanrı ondan da razı olsun, onlardan da. Asıl bakımından Urumiyelidir, ve Kürd olarak yattım, Arab olarak kalktım diyen şeyh'e mensuptur. Tanrı ruhunu kutlasın, altıyüz seksen üç yılı Şaban ayının on ikinci çarşamba günü göçtü. Yedi satır tutan bu kitabedeki satırlar Mesnevi dibacesinde Hz. Mevlâna'nın Çelebi Hazretleri hakkında yazdığı sözlerden alınmıştır. Sultan Veled Hazretleri tarafından hazırlandığı sanılmaktadır. Hz. Mevlâna'nın kırk yıl samimiyetle hizmetinde ve sohbetinde bulunan gönüller kumandanı Sipehsâlâr; Risâle'sinde, Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'nin değerini şu cümlelerle belirtmektedir: Hakikatte Hüdâvendigâr Hazretleri'mizin tam mazharı Çelebi Hüsameddin idi ve bütün Mesnevî-i Şerif onun ricası ile yazılmıştır. Bütün tevhid ve aşk ehli, kendilerine bahşedilen Mesnevinin yalnızca yazılması hususunda, kıyamete kadar Çelebi Hüsameddin'e teşekkür etseler yine şükran borçlarını ödeyemezler. Hz. Pir'imiz de, Ey Hakk ziyası Hüsameddin, Mesnevinin sana binlerce şükrü var. Sana dualar etmek, sana şükretmek için Mesnevi ellerini açmıştır. Diye buyurmuştur. [Clt.4.8]
Mesnevî'nin bile el açıp hizmetine şükürler ettiği bu değerli gönül sultanına, Sipahsalar'ın buyurduğu gibi biz âciz kullar kıyamete kadar ne şükran borcumuzu ödeyebiliriz, ne de bu iki kutlu velinin ilâhî sevgilerini dile getirip söyleyebilir, kaleme getirip yazabiliriz. Acziyet içerisinde gönül verdiğimiz aşk ve muhabbetlerine lâyık olmayı niyaz ederken, sonsuz bir ummandan damla misâli de olsa, bu yazının hazırlanmasına vesile olan; A. Selâhaddin Hidayetoğlu Çelebimize de sevgilerimle şükranlarımı arz ederim.
KAYNAKLAR:
Can Şefik, Mesnevi C\\\. 1.3.4. İst. 1997
Can Şefik, Mevlânâ Hayatı Şahsiyeti Fikirleri İstanbul 1995
Can Şefik, Dîvân-ı Kebir'den Seçmeler İstanbul 2000
Eflâkî, Ariflerin menkıbeleri. Tahsin Yazıcı Ankara 1954
Gölpınarlı Abdulbâki, Mevlânâ Celâleddin Mektuplar İst. 1963.
Gölpınarlı Abdulbâki, Mevlânâ'dan sonra Mevlevîlik İnkılâp 1983
Gölpınarlı Abdulbâki, Mevlânâ Celâleddin İnkılâp 1999
Hidayetoğlu A. Selâhaddin, Mevlânâ Hayatı ve Şahsiyeti Konya 1996
Sultan Veled, Ibtida-Nâme Abdulbâki Gölpınarlı Çevirisi Ankara 1976
Sipehsâlâr M. Bahari tercümesi
Sahih Ahmed Dede, Mecmûatü-t Tevâhi-l- Mevleviyye İnsan Yayınları. Hazırlayan Cem Zorlu. İstanbul 2003.
Önder Dr. Mehmet, www kalbinsesi.com
Önder Dr. Mehmet, Yüzyıllar boyunca Mevlevîlik Dönmez yayınları Ankara 1992
ŞEYH-ül   EKBER   MUHYİDDÎN   ibn ARABÎ
[ Kaddesallahu    Sırrıhulaziz ]
On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Endülüs'te ve Şam taraflarında yaşamış büyük velîlerden. İsmi, Ebû Bekir Muhammed bin Ali olup, künyesi Ebû Abdullah'tır. İbn-i Arabî ve Şeyh-i Ekber diye meşhûr olmuştur. Âilesi meşhûr Tayy kabîlesine mensuptur. Cömertliğiyle meşhûr Adiy bin Hâtem'in kardeşi Abdullah bin Hâtem'in neslindendir. 1165 (H.560) senesinde Endülüs'teki Mürsiyye kasabasında doğdu. 1240 (H.638) senesinde Şam'da vefât etti. Kabri Şam'da olup sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.
Küçük yaşında ilim tahsîl etmeye başlayan Muhyiddîn-i Arabî, sekiz yaşındayken babasıyla birlikte İşbiliyye'ye gitti. Pekçok âlimin ilim meclislerinde bulunup, ilim öğrendi. Keskin zekâsı, kuvvetli hâfızası ile dikkatleri çekti.
Muhyiddîn-i Arabî pekçok ilimleri tahsîl etti. Filozof İbn-i Rüşd'le görüştü. 1194 (H.590) senesinde Endülüs'ten ayrılarak Tunus'a, 1195'de Fas'a gitti. Karşılaştığı birçok âlimle sohbet edip, ilim meclislerinde bulundu. 1199 senesinde tekrar Endülüs'e dönüp Kurtuba'ya geldi. 1201 senesinde tekrar Endülüs'ten ayrılıp doğuya gitmek üzere Tunus'a geçti. Hacca giderken Mısır'a uğradı. Oradan Mekke-i mükerremeye giderek hac farîzasını yerine getirdi. İki yıl kadar Mekke'de kalıp, Medîne-i münevvereye geldi ve sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti.
Endülüs'te, Fas'ta, Tunus'ta, Mısır ve Mekke-i mükerremede kaldığı zamanlarda hadîs ilmini ve diğer ilimlerden bir kısmını; İbn-i Asâkir ve Ebü'l-Ferec ibn-il-Cevzî, İbn-i Sekîne, İbn-i Ülvan, Câbir bin Ebû Eyyûb gibi büyük âlimlerden öğrendi. Gittiği yerlerde büyük âlimler ile görüşüp, onlardan ilim öğrenmek sûretiyle, fen ve din ilimlerinde en iyi şekilde yetişti.
Tefsîr, hadîs, fıkıh, kırâat gibi pekçok ilimlerde büyük âlim oldu. Tasavvufta, Ebû Midyen Magribî, Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ, Ebû Abdullah Temim, Ebü'l-Hasan ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı, yüksek derecelere kavuşup, meşhûr oldu. Mekke'de bulunduğu sırada Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserini yazdı.
Gavs-ül-a'zam Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretleri, bir gün en önde gelen talebelerinden Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ'yı yanına çağırarak; "Benden sonra, benim künyem olan Muhyiddîn isminde, Allahü teâlânın çok sevdiği evliyâsından bir kimse gelecektir. Bu hırkamı ona teslim edersin." buyurdu. Yûnus bin Yahyâ, uzun yıllar sonra talebesi olan Muhyiddîn-iArabî'ye, hocasının vasiyeti olan o hırkayı teslim etti. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, zamânında, ilminden ve feyzinden istifâde etmek için kendisine mürâcaat edilen belli başlı büyük âlimlerden oldu.
Şam, Irak, Cezîre ve Anadolu taraflarına seyâhat etti. Konya'ya gelip, Selçuklu Sultanı tarafından çok ikrâm ve hürmet gördü. Sultanlardan kendisine birçok tahsisat tâyin olunduğu ve hediyeler gönderildiği halde, hepsini fakirlere dağıtırdı. Sofiyye-i âliyyeden ve kelâm âlimlerinden olan Sadreddîn-i Konevî'nin hocası ve üvey babası oldu.
Hocasının üstâdı olan Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hırkasını üvey oğlu ve talebesi olan Sadreddîn-i Konevî'ye giydirdi.
Konya'da bir müddet kaldıktan sonra Haleb'e giden Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, 1215 senesinde tekrar Konya'ya döndü. Aynı sene içinde Sivas'a, oradan da Malatya'ya gitti. 1230 senesinde Şam'a giderek oraya yerleşti.
Büyük âlimler, Muhyiddîn-i Arâbî'nin hâl, makam ve ilim bakımından pek yüksek olduğunu kabûl ettiler. Evliyânın büyüklerinden Ebû Medyen Magribî ona; "Âriflerin Sultânı" demişdir. Şeyh Safiyyüddîn bin Ebû Mensûr onun hakkında; "O, şeyhdir, imâmdır. Hem de tam kâmil ve hakîkatı bulanlardandır. Onu üstün irfan sâhiplerinin başında saymak lâzımdır. Öyle açık gönül âlemi vardı ki, özüne erip, bulduğu her şeyi oradan geçirir ve bulurdu. Keşf âlemi açık ve aydınlıktı. Kavuştuğu hâllere gelince, ancak "Hârika" diye vasıflandırmak mümkündür. En tatlı feyizler onun gönlüne akardı. Hak âlemine yaklaştıran merdivenlerin en üst basamağında onun da yeri vardı. Bilhassa velâyet ahkâmına dâir tasavvuf deryâsında pek uzun kulaçlar atardı. O ummânın da süratli bir yüzücüsü idi. Ve nihâyet o, bu yolda vaz geçilmez bir zât idi. Böyle kabûl edip, onun şânını bu şekilde yüceltmek ona lâyıktır." derdi.
Talebelerinden Sadreddîn-i Konevî şöyle anlatmıştır: "Hocam İbn-i Arâbî, geçmiş peygamberlerin ve velîlerin ruhlarından istediği ile rüyâsında veya uyanık iken görüşürdü."
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri şöyle anlatır:
"Bir gün Tunus Limanında idim. Vakit geceydi. Kıyıya yanaşmış gemilerden birisinin güvertesine çıktım. Etrâfı seyretmeye başladım. Denizin üzerinde ay doğmuş, fevkalâde güzel bir manzara teşkil ediyordu. Bu manzarayı, cenâb-ı Hakk'ın her şeyi ne kadar güzel ve yerli yerinde yarattığını tefekkür ederken dalmıştım. Birden ürperdim. Uzaktan, uzun boylu, beyaz sakallı bir kimsenin suyun üzerinde yürüyerek geldiğini gördüm. Nihâyet yanıma geldi. Selâm verip bâzı şeyler söyledi. Bu arada ayaklarına dikkatle baktım, ıslak değildi. Konuşmamız bittikten sonra, uzakta bir tepe üzerindeki Menare şehrine doğru yürüdü. Her adımında uzun bir mesâfe katediyordu. Hem yürüyor, hem de Allahü teâlânın ismini zikrediyordu. O kadar güzel, kalbe işleyen bir zikri vardı ki, kendimden geçmiştim. Ertesi gün şehirde bir kimse yanıma yaklaşarak selâm verdi ve; "Gece gemide Hızır aleyhisselâm ile neler konuştunuz? O neler sordu, sen ne cevap verdin?" dedi. Böylece gece gemiye gelenin Hızır aleyhisselâm olduğunu anladım. Daha sonra Hızır aleyhisselâm ile zaman zaman görüşüp sohbet ettik, ondan edeb öğrendim.
"Bir defâsında deniz yolu ile uzak memleketlere seyahate çıkmıştım. Gemimiz bir şehirde mola verdi. Vakit öğle üzeriydi. Namaz kılmak için harâb olmuş bir mescide gittim. Oraya gayr-i müslim bir kimse de gelmiş etrâfı seyrediyordu. Onunla biraz konuştuk. Peygamberlerden meydana gelen mûcizelerle, evliyâdan hâsıl olan kerâmetlere inanmıyordu. Biz konuşurken, mescide birkaç seyyah geldi. Namaza durdular. İçlerinden biri, yerdeki seccâdeyi alıp, havaya doğru kaldırıp yere paralel durdurdu. Sonra üzerine çıkıp namazını kıldı. Dikkatlice baktığımda, onun Hızır aleyhisselâm olduğunu anladım. Namazdan sonra bana dönerek; "Bunu, şu münkir kimse için yaptım" dedi. Mûcize ve kerâmete inanmıyan o gayr-i müslim, bu sözleri işitince insâf edip müslüman oldu."
Zenginlerden biri, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine kıymetli bir ev bağışlamıştı. İbn-i Arabî hazretleri bu evde oturuyordu. Bir gün bir fakir gelip dedi ki: "Allah rızâsı için bana bir şey ver." Muhyiddîn-i Arabî hazretleri de buyurdu ki: "Bu evden başka bir şeyim yoktur. Al onu sana vereyim. Senin olsun." Böyle söyleyip, evi o fakire verip terketti.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, İmâm-ı Gazâlî'ye muhabbet ve bağlılığından, Şam'da Gazâliyye Medresesinde çok oturur, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin eserlerini okurdu. Bir gün müderris derse gelmedi. Muhyiddîn-i Arabî orada idi. Fakîhler kendisine; "Efendim, bugün bize dersi siz veriniz." deyip ısrâr ettiler. O da; "Ben Mâlikî mezhebindenim. Mâdem ki çok ısrâr ediyorsunuz akşamki dersinizi söyleyiniz" buyurdu. İmâm-ı Gazâlî'nin fıkha dâir Vesît kitabından bir yer gösterdiler. Muhyiddîn-i Arabî onlara ders verdi, uzun uzun îzâh ve açıklamalar yaptı.
Bir kimse, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin büyüklüğüne inanmaz, ona buğzederdi. Her namazının sonunda da, ona on defâ lânet etmeyi kendisine büyük bir vazife kabûl ederdi. Aradan aylar geçti, adam öldü. Cenâzesinde Muhyiddîn-i Arabî de bulundu. Cenâzenin affedilmesi için cenâb-ı Hakk'a yalvardı. Definden sonra arkadaşlarından biri, Muhyiddîn-i   Arabî'yi evine dâvet etti. O evde bir müddet murâkabe hâlinde bekledi. Bu arada yemekler gelmiş, soğumuştu. Ancak saatler sonra murâkabeden gülümseyerek ayrıldı ve yemeğin başına gelip buyurdu ki: "Bana her gün namazlarının sonunda on defâ lânet okuyan bu kimse, af ve magfiret edilinceye kadar Allahü teâlâya hiçbir şey yememek ve içmemek üzere ahdetmiştim. Onun için bu hâlde bekledim. Yetmiş bin Kelime-i tevhîd okuyarak rûhuna bağışladım. Elhamdülillah, Rabbim dileğimi kabûl buyurdu. Artık yemek yiyebilirim."
Muhibbüddîn-i Taberî, vâlidesinden şu hâdiseyi rivâyet etti: "Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, bir gün Kâbe-i muazzamada, Kâbe'nin mânâsı hakkında bir vâz veriyordu. İçimden onun söylediklerini inkâr ettim. O gece, mânevî mânâda Kâbe'nin Muhyiddîn-i Arabî'nin etrâfında dönerek, onu tavaf ettiğini gördüm."
Şihâbüddîn Sühreverdî ile Muhyiddîn ibni Arabî yolda karşılaştılar. Bir saat kadar sonra bir şey konuşmadan ayrıldılar. Daha sonra Sühreverdî'ye denildi ki: "İbn-i Arabî hakkında ne dersin?" buyurdu ki: "Hakîkatler deryâsı, kutb-ul aktab ve gavs'dır."
İbn-i Arabî'ye Sühreverdî'den sorulunca buyurdu ki: "Baştan ayağa kadar sünnet-i seniyye ile doludur."
"Ruhlar ile nasıl görüşüyorsunuz?" diye sordular. Onlara verdiği cevapta; "Üç şekilde: 1) Rüyâ yoluyla, 2) Onların rûhâniyetlerini dâvet edip görüşerek, 3) Bedenimden rûhumu ayırıp, rûhumla onların yanına giderek" buyurdu.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri kendinden nasîhat isteyen bir kimseye buyurdu ki:
"Ey nefsinin kurtuluşunu isteyen kimse! Herşeyden önce sana lâzım olan, sana kendi ayıb ve kusûrlarını gösterecek, seni nefsine itâattan kurtaracak bir rehber , bir mürşid lâzımdır. Şâyet böyle bir zâtı aramak için uzak memleketlere gideceksen, sana bâzı nasîhatlerde bulunayım. O zâtı bulduğun zaman, huzûrunda, edebli ol. Sakın hatırına o zâta karşı îtirâz gelmesin. Hâlini ondan gizleme ve onun yerine oturma. Elbisesini giyme. Onun huzûrunda, kölenin, efendisinin huzûrunda oturuşu gibi otur. Sana emrettiği şeyi yap. Sana emrettiği şeyi iyice anla ve iyi öğrenmeden o işin peşinde koşma. Ona bir rüyânı veya başka bir hâlini arz ettiğin zaman, ona cevâbını sorma, ona düşman olandan Allah için uzak dur. O düşman ile berâber olma. Arkadaşlık etme. Mürşidini seveni sen de sev ve ona yardımcı ol.
O zâta, hiçbir işinde îtiraz etme. "Bunu niçin böyle yaptın? " deme. Sana ne iş vermişse yap. Oturduğunda onun senin oturuşundan haberdâr olduğunu unutma. Edebi aslâ terketme. Yolda giderken onun önünde yürüme. Devamlı ona bakma. Çünkü böyle yapmak, hayâyı azaltır, ona karşı hürmeti kalbten çıkarır. Ona olan sevgini, onun emirlerine uyup, yasak ettiklerinden sakınmak sûretiyle göster. O zâta yemek ve yiyecek takdîm ettiğin zaman, diğer lâzım olan şeyler ile berâber önüne bırak, kapının yanında edeble dur. Eğer sana seslenirse cevap ver. Yoksa yemeğini yiyinceye kadar bekle. Yemeğini yiyip sana sofrayı kaldırmanı söylediği zaman hemen kaldır. Sofrada bir şeyler kalıp, senin yemeni emrettiği zaman, îtiraz etmeden ye. Başkasına verme.
O zâtın denemesinden çok sakın ve kork. Çünkü bâzan onlar, talebelerini denerler. Onunla berâber olduğunda pek dikkatli ol. Eğer senden o zâta karşı edebe uymayan bir husus meydana gelip, onun bundan haberi olduğu hâlde, sana müsâmaha gösterdiğini, seni cezâlandırmadığını görürsen, bil ki o seni denemektedir. O zât, bulunduğu yerden çıkıp gitmek istediği zaman, gittiği yeri sorma. Ona, işleri hususunda sana görüşünü sormadan, görüş beyân etme. Şâyet seninle istişâre ederse, ona uygun şekilde sana göre de muvâfık olduğunu söyle. Haddizâtında onun seninle meşveret etmesi, senin görüşüne muhtac olduğundan değil, sana olan sevgisindendir.
Böyle bir zâtı aradığın müddet içerisinde, şunlara dikkat et: İlk yapacağın şey; tövbe etmek, üzdüğün kimseleri râzı etmek, üzerinde hakkı bulunanlara haklarını geri vermek, günah ve isyân içerisinde geçen ömrün için ağlamak, ilim ile meşgûl olmaktır.
Abdestsiz olma. Abdestini şartlarına uygun al. Abdestin bozulunca, hemen abdest al. Abdest aldığın zaman iki rekat namaz kıl. Cemâatle beş vakit namaza ve evinde nâfile namaza devâm et.Abdesti en güzel ve şartlarına uygun olarak al. Her hareket ve işine Besmele ile başladığın gibi, abdest almaya da Besmele ile başla. Ellerini, dünyâyı terk etme niyeti ile yıka. Ağzına gelince, ağzı yıkarken okunan duâları oku. Tevâzu ve huşû içerisinde, kibir hâlinden sıyrılmış bir vaziyette burnuna su al. Yüzünü hayâ ederek yıka. Ellerini, dirseklere kadar tevekkül hâli üzere yıka. Başını, kendini alçaltarak, muhtaç kabûl eden kimsenin tavrı ile mesh et. Kulaklarını, en güzel ve doğru sözleri dinlemek için mesh et. Ayağını da Rabbinin nîmetlerini müşâhede etmek için yıka. Sonra Allahü teâlâya hamd ü senâda bulun. Resûlullah'a salâtü selâm oku.
Namaz kılarken, Allahü teâlânın huzûrunda durur gibi dur. Yüzün ile Kâbe-i muazzamaya döndüğün gibi, kalbin ile de Allahü teâlâya dön. Kul olduğunu, Rabbine ibâdet ettiğini düşünerek, hürmetle tekbîr al. Rükû'dan kalkınca, secdede ve diğer bütün hareketlerinde, Allahü teâlânın kudreti ile yaşadığını düşün. Selâm verinceye kadar ve selâm verdikten sonra bu düşünce üzere kal. Evine girdiğin zaman da iki rekat namaz kıl.
Acıkmadıkça yeme. Yemeği doymadan bırak. Fazla su içme. Yemek yerken, lokmayı ne büyük ne de küçük al. Lokmayı ağzına koymadan önce Besmele-i şerîfeyi oku. Yemekten sonra Allahü teâlâya hamd ü senâda bulun."
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri velîlik yolundaki yüksek derecesini ifâde ederek buyurdu ki:
"Allahü teâlâ bana öyle nîmetler ihsân etti, bildirdi ki, istersem kıyâmete kadar gelecek bütün velîleri, kutubları, isim ve nesebleriyle bildirebilirim. Fakat bâzıları inkâr ederler de, mânevî kazançlarından kaybederler diye korkuyorum."
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri kendisinden yüzlerce sene sonra ortaya çıkacak olan telgrafın çalışma tekniğini bildirdi.Edison'u (1847-1931) dahi "Üstâdım" demek mecbûriyetinde bıraktı. Fâtih SultanMehmed Hanın İstanbul'u fethedeceğini, Yavuz SultanSelîm Hanın Şam'a geleceğini keşf yoluyla haber verdi.
Şeceret-ün-Nu'mâniyye fî Devlet-il-Osmâniyye isimli eserinde; "Sin, Şın'a gelince, Muhyiddîn'in kabri meydana çıkar." buyurdu. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, Şam'da, kalbi para sevgisiyle dolu bir grup kimseye; "Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır." dedi. Orada bulunanlar bu sözü anlayamadılar. 1240 (H.638) Rabî'ul-âhir ayının 28. Cumâ günü, yetmiş sekiz yaşında iken Şam'da fânî dünyâdan âhirete irtihâl etti. Sâlihiyye'de defnolundu. Şam halkı, onun büyüklüğünü anlayamadıkları için kabrinin üzerine çöp döktüler. Osmanlı SultânıYavuz Selîm Hân Şam'a geldiğinde; "Sin, Şın'a gelince, Muhyiddîn'in kabri meydana çıkar." sözünün ne demek olduğunu anladı. Kabrini araştırıp buldurdu. Çöpleri temizleterek, kabrin üzerine güzel bir türbe, yanına bir câmi ve imâret yaptırdı. Ayrıca Muhyiddîn-i Arâbî'nin vefâtından önce ayağını yere vurarak, "Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır" buyurduğu yeri tesbit ettirip, orayı kazdırdı. Orada küp içinde altın çıktı. Bundan, "Siz, Allahü teâlâya değil de, paraya tapıyorsunuz" demek istediği anlaşıldı.
Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin, onu çok seven bir hizmetçisi vardı. Onun vefâtından sonra gece gündüz ağlardı. Bir gece hizmetçinin kapısı açıldı. İçeriye Muhyiddîn-i Arabî sağlığındaki hâliyle girdi. Hizmetçisine; "Ağlamayınız." diyerek onu teselli etti.
Büyük âlimlerden birisi Kâbe-i muazzamaya gelmiş tavâf ediyordu. O esnâda ihrâmını giymiş bir kimsenin ayağa kalkmadığını gördü ve kendi kendine; "Benim gibi bir âlime hürmet etmemek ne ayıp şey." dedi. Biraz sonra büyük bir câmide vâz verecekti. Câmi çok kalabalıktı. Bütün cemâat onun vâzını dinlemek için bekliyorlardı. Büyük âlim ağır ağır kürsüye çıktı. Fakat hiçbir şey söyleyemedi. Aklındaki bilgiler o anda silinmişti. Bir an aklı durur gibi oldu. Ter içinde kaldı. "Bugün biraz rahatsızım, konuşamayacağım." dedi ve kürsüden indi. Evine gidip; "Yâ Rabbî! Ne gibi bir hatâ ettim, ne gibi bir kusûr işledim de bunlar başıma geldi." diye Allahü teâlâya yalvarıp ağladı. O gece rüyâsında Muhyiddîn-i Arabî'yi gördü. Hatâsının ona karşı olan düşüncesi olduğunu anlayıp pişman oldu. Muhyiddîn-i Arabî'yi aradı fakat bulamadı. Ümitsiz bir halde otururken kapısı çalındı. Gördü ki, Muhyiddîn-i Arabî hazretleri karşısında durmaktadır. "Buyurun." deyip içeri aldı ve af diledi. Muhyiddîn-i Arabî onun özrünü kabûl etti. Allahü teâlâya onun için duâ etti. O âlim kimsenin ilmi, kendisine iâde olundu.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri her işini Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için yapardı. Allahü teâlânın rızâsına ve mârifet-i İlâhiyyeye kavuşmak için İslâmiyete tam uymak gerektiğini belirtirdi.
"İslâmiyetin emirlerinden bir emri yapmayanın mârifeti sahîh değildir." buyururdu.
Muhyiddîn-i Arabî; "Ârifin niyeti, maksadı olmaz" buyuruyor. İslâm âlimleri bu cümleyi şöyle açıklamaktadırlar: "Allahü teâlâyı tanıyan kimse, belâdan kurtulmak için bir şeye başvurmaz demektir. Çünkü, derd ve belâların sevgiliden geldiğini, O'nun dileği olduğunu bilmektedir. Dostun gönderdiği şeyden ayrılmak ister mi ve o şeyin geri gitmesini özler mi? Evet duâ ederek, gitmesini söyler. Fakat, duâ etmeğe emr olunduğu için, bu emre uymakdadır. Yoksa, gitmesini hiç istemez. O'ndan gelen her şeyi de sever, hepsi kendine tatlı gelir. Evet, çünkü sevgilinin düşmanlığı, düşmanlar içindir. Dostlarına düşmanlığı, görünüştedir. Bu ise merhametini, acımasını bildirmektedir. Böyle düşman görünmesinin, sevene nice faydaları vardır, bu anlatılmakla bitmez. Bundan başka, dostlarına düşmanlık gibi görünen işler yapması, bunlara inanmıyanları harâb etmekte, onların belâlarına sebeb olmaktadır."
Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri hadîs ilminde sâhib-i isnâd ve fıkıh ilminde ictihâd makâmında idi. Buyururdu ki: "Peygamber efendimiz; "Hesâba çekilmeden evvel, hesâbınızı görünüz." emri ile, bâzı meşâyıh, her gün ve her gece yaptıkları işlerden kendilerini hesâba çekiyor. Ben, hesâbda onları geçtim ve işlediklerimle berâber, düşündüklerimde de hesâbımı görüyorum."
Dört mezhebin âlim ve ârifleri, Muhyiddîn-i Arabî'yi hep medhetmişlerdir. İmâm-ı Şa'rânî El-Yevâkit vel-Cevâhir'inde ondan uzun uzun bahsetmekte, Şeyh Abdülganî Nablüsî ve Ârif-i billah Seyyid Mustafa Bekrî, onun için ayrı birer kitap yazmışlardır. Abdülganî Nablüsî'nin eseri Er-Redd-ül-Metîn alâ Müntakıs-il-Ârif Muhyiddîn, Seyyid Mustafa Bekrî'nin eseri, Es-Süyûf-ül-Haddâd fî A'nâki Ehl-iz-Zendeka vel-İlhâd'dır. Şihâbüddîn Sühreverdî, Şeyhülislâm Zekeriyyâ, İbn-i Hacer Heytemî, Hâfız Süyûtî, Ali bin Meymûn, Celâlüddîn Devânî, Seyyid Abdülkâdir Ayderûsî, İbn-i Kemâl Paşa, Kâmûs sâhibi Necmüddîn Fîrûzâbâdî hep onu medh etmişlerdir.
Osmanlı Devletinin yetiştirdiği âlimlerin en büyüklerinden olan İbn-i Kemâl Paşa hazretleri, İbn-i Arabî hakkında sorulan bir suâle şöyle cevap vermiştir: "Kullarından sâlih âlimler yaratan, bu âlimleri peygamberlerine vâris kılan Allahü teâlâya hamd olsun. Dalâlette olanlara doğru yolu göstermek için gönderilen Muhammed Mustafâ'ya, O'nun Ehl-i beytine ve dînimizin emirlerini tatbikte gayretli olanEshâbına salât ve selâm olsun. Ey insanlar, biliniz ki; Şeyh-i âzam âriflerin kutbu, muvahhidlerin imâmı, Muhammed bin Ali ibniArabî et-Tâî el-Endülüsî, kâmil bir müctehid, fâzıl bir mürşîd, hayret verici menkıbeler, garip hârikalar sâhibi bir âlimdir. Çok talebesi olup, âlimler, fâzıllar indinde makbûldür. İbn-i Arabî'yi inkâr eden hatâ etmiştir. Hatâsında ısrâr eden sapıtmıştır. Sultânın onu edeblendirmesi ve bu bozuk îtikâddan sakındırması lâzımdır. Zîrâ, Sultan iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak ile memurdur ve vazifelidir.
İbn-i Arabî'nin birçok eseri vardır. Füsûs-i Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinin bâzı meseleleri lafz ve mânâ bakımından mâlûm olup, emr-i ilâhîye ve şer'i Nebevî'ye uygun, bâzı meseleleri ise, zâhir ehlinin idrâkinden hafîdir (gizlidir). Bunu ancak ehl-i keşf ve bâtın (gönül ehilleri) bilirler. Meram olan mânâyı anlayamayan kimsenin, bu makamda susması gerekir. Zîrâ Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: "Hakkında bilgi sâhibi olmadığın bir şeyin ardınca gitme, çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur" (İsrâ sûresi: 36). Allahü teâlâ doğru yola götürendir."
İmâm-ı Süyûtî, Tenbîh-ül-Gabî kitabında, Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin büyüklüğünü vesîkalarla isbât etmektedir. Ebüssü'ûd Efendi fetvâlarında da, ona dil uzatılamayacağı yazılıdır.
Bununla berâber, îmân, îtikâd ve ibâdet bilgilerine tam vâkıf olmayanların ve tasavvufun inceliklerini iyi bilmeyenlerin, Muhyîddîn-i Arabî'nin kitaplarını okumaları ve sözleri üzerinde düşünmeleri, çok defâ zararlı olmaktadır. Geçmiş asırlardaki velîlerin ve âlimlerin bâzıları da, onun sözlerini anlamakta acze düşmüşler ve yanlış yollar tutmuşlardır. Ayrıca vahdet-i vücûd bilgisi ve mertebesi çok yüksek ve kıymetli olmakla berâber, nihâyetin nihâyeti değildir.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, 1230 (H.627) senesinde Şam'da iken, bir gece mânâ âleminde Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz elinde bir kitap tutarak; "Bu Füsûs-ül-Hikem kitabıdır. Bunu al ve insanların faydalanması için muhteviyâtını açıkla." buyurdu. Muhyiddîn-i Arabî de Sevgili Peygamberimizin mânevî işâretine uyarak, emir ve ilhâm ile, kitabın ihtivâ ettiği hususları ne eksik, ne de fazla yazdı. Bu kitapta kısa bir başlangıç vardır. Ve ismi bildirilen her Peygambere aleyhimüsselâm, bir hikmet verildiği bildirilmiştir. Çok kıymetli bir kitaptır. Sonra gelen âlimler, bu kitabın kırktan fazla şerhini yapmışlardır.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, evliyâ-i ârifînin en büyüklerinden olduğu gibi, zâhir âlimlerin de büyük imâmlarındandır. Sultan Melik Muzaffer Behâüddîn Gâzî'ye icâzet (diploma) verdiği, Câmiu Kerâmât isimli kitapta bildirilmektedir. Yine aynı kitapta, üstâdlarının isimleri uzun uzun yazılıdır. Bu kitapta, yazdığı eserlerden iki yüz otuz dört tânesinin ismi bildirilmekte, hepsi bu icâzette yazılmış bulunmaktadır. Eserlerinden bâzıları şunlardır: Fütûhât-ı Mekkiyye, Et-Tedbîrât-ül-İlâhiyye, Et-Tenezzülât-ül-Mevsûliyye. El-Ecvibet-ül-Müsekkite an Süâlât-il-Hakîm Tirmizî, Füsûs-ül-Hikem, El-İsrâ ilâ Makâmil Esrâ, Şerhü Hal'in-Na'leyn, Tâc-ür-Resâil, Minhâc-ül-Vesâil, Kitâb-ül-Azamet, Kitâb-ül-Beyân, Kitâb-üt-Tecelliyât, Mefâtîh-ül-Gayb, Kitâb-ül-Hak, Merâtibü Ulûm-il-Vehb, El-İ'lâm bi-İşâreti Ehl-il-İlhâm, El-İbâdet vel-Halvet, El-Medhal ilâ Ma'rifetil-Esmâ, Künhü mâ lâ Büdde Minh, En-Nükabâ, Hilyet-ül-Ebdâl, Esrâr-ül-Halvet, Akîde-i Ehl-i Sünnet, İşârât-ül-Kavleyn, Kitâb-ül-Hüve vel-Ehâdiyyet, El-Celâlet, El-Ezel, Anka-i Mugrib, Hatm-ül-Evliyâ, Eş-Şevâhid, El-Yakîn, Tâc-üt-Terâcim, El-Kutb, Risâlet-ül-İntisâr, El-Hucb, Tercümân-ül-Eşvâk, Ez-Zehâir, Mevâkı-un-Nücûm, Mevâiz-ül-Hasene, Mübeşşirât, El-Celâl vel-Cemâl, Muhâdarât-ül-Ahrâr ve Müsâmerât-ül-Ahyâr. Buhârî, Müslim, Tirmizî'nin eserlerini muhtasar hâle getirmiştir. Sırrü Esmâillah-il-Husnâ, Şifâ-ül-Alîl fî Îzâh-üs-Sebîl, Cilâ-ül-Kulûb, Et-Tahkîk fil-Keşfi an Sırr-is-Sıddîk. El-Vahy, El-Ma'rifet, El-Kadr, El-Vücûd, El-Cennet, El-Kasem, En-Nâr, El-A'râf, Mü'min, Müslim ve Muhsin, El-Arş, El-Vesâil, İ'câz-ül-Lisân fî Tercemetin an-il-Kur'ân".
MUHYİDDİN ibn ARABÎ [K.S.]'in NASİHATLERİ
SÖZLERİ DOĞRUDUR
Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, Hızır aleyhisselâm ile karşılaşmasını şöyle anlatır: "Hocalarımdan Ebü'l-Abbâs Mürsi hazretleri bir zâtı anlatıyordu. Ben, hocamın bu zât hakkında beslediği hüsn-i zanna hayret etim. O kimsenin bâzı uygun olmayan hareketlerinin olduğunu söyledim. O gün evime giderken, yolda bir kimse ile karşılaştım. O zâtın yüzü nûr ile dolu olup, ayın on dördü gibi parlıyordu. Bana selâm verdikten sonra; "Ey Muhyiddîn! Üstâdın Ebü'l-Abbâs'ın o zât hakkındaki sözleri doğrudur. Onu tasdîk et." buyurdu. Ben hayret etmiştim. Geriye dönüp hocama durumu anlattım. Bana; "Sana söylediğim sözün doğru olduğunu isbât etmek için Hızır aleyhisselâmdan yardım istedim" buyurdu. Bunun üzerine hocama îtirâz şeklinde hiçbir sözde bulunmayacağıma söz verdim ve tövbe ettim."
ALLAH EMREDERSE   ATEŞ YAKMAZ
Bir gün sohbetine inkârcı bir felsefeci gelmişti. Bu felsefeci, Peygamberlerin mûcizelerini inkâr ediyor, filozof olduğu için her şeyi felsefe ile çözmeye kalkışıyordu. Soğuk bir kış günüydü. Ortada, içinde ateş bulunan büyük bir mangal vardı. Filozof dedi ki: "Avâmdan insanlar, İbrâhim aleyhisselâmın ateşe atıldığı ve yanmadığı kanâatindedirler. Bu nasıl olur? Zîrâ ateş herşeyi yakar kavurur. Çünkü yakma özelliği vardır." Devâm edip bir takım sözler söyleyince, Muhyiddîn-i Arabî hazretleri; "Allahü teâlâ, Enbiyâ sûresinin 69. âyet-i kerîmesinde meâlen: "Biz de: Ey ateş İbrâhim'e karşı serin ve selâmet ol! dedik" buyurmaktadır." dedi. Ortada bulunan mangalı alıp, içindeki ateşi filozofun eteğine döktü ve eliyle iyice karıştırdı. Bu hâli gören filozof donup kalmıştı. Ateşin, elbisesini ve Muhyiddîn-iArabî hazretlerinin elini yakmadığını ve tekrar mangala doldurduğunu görünce iyice şaşırmıştı. Ateşi tekrar mangalı doldurup, filozofa; "Yaklaş ve ellerini ateşe sok!" deyince, filozof ellerini uzatır uzatmaz, ateşin tesirinden hemen geri çekti. Muhyiddîn-i Arabî bunun üzerine; "Ateşin yakıp yakmaması, Allahü teâlânın dilemesiyledir." buyurdu. Filozof onun bu kerâmetini görünce, Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.
KAZDIĞI KUYUYA DÜŞTÜ
Evi, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin türbesine çok yakın olan Ahmed Halebî, bizzat gözleriyle gördüğü şu kerâmeti anlattı: "Bir gece yatsı namazından sonraydı. Muhyiddîn-i Arabî hazretlerini kötüleyenlerden biri, elinde bir ateşle türbeye doğru yaklaştı. Maksadı sandukasını yakmaktı. Hemen ateşi atacağı zaman, ateş söndü ve kabr-i şerîfinin yanıbaşında, ayaklarının altında bir çukur açıldı ve adam âniden çukurun içinde kayboldu. ..."
1) Tenbîh-ul-Gabî
2) El-A'lâm; c.6, s.281
3) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.11, s.40
4) Lisân-ül-Mizân; c.5, s.311
5) Şezerât-üz-Zeheb; c.5, s.190
6) Kâmûs-ül-A'lâm; c.5, s.4, 233
7) Fevât-ül-Vefeyât; c.3, s.435
8) Zeyl-i Ravdateyn; s.170
9) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.118
10) Mîzân-ül-İ'tidâl; c.3, s.659
11) Nefehât-ül-Üns; s.621
12) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.188
13) Tabakât-ül-Müfessirîn; c.2, s.202
14) Et-Tefsîr vel-Müfessirûn; c.2, s.407
15) Tabakât-ı Evliyâ; s.469
Necmüddin   Kübra
[Kaddesallahu Sırrıhulaziz]
Türk dünyasında yaşayan tasavvufi hayatın " insana yönelik" ve " aksiyoner" karekteri ile sosyal hayatın tam ortasında yeraldığını; hatta, sosyal hayatı yönlendırdığine daha önce işaret etmiştik. Böylece genel kanaatin aksine Türk sufisi "pesifist" temayülleri olan "miskin bir mistik" değil; tesbih çekebildiği kadar kılıç da çekebilen, gönülleri olduğu kadar kaleleri de fethedebilen bir "mücahid"dir. Yaygın kullanılan deyimlerle ifade edersek, "cihad-ı ekber" olan nefs ile savaşı yapma azmindeki bir mürşid için daha kolay olan "cihad-ı asgar"dan yüz çevirmek yani Allah yolunda savaşmaktan geri kalmak düşünülemez. Bunun en güzel örneğini göstersnlerden birisi Türkistan'lı şeyh ve adıyla anılan Kübreviyye tarikatinın kurucusu Necmüddin Kübra'dır.
Orta Türkistan'da, Aral gölü civarındaki Harezm bölgesinde 1145'de doğan Necmüddin Kübra, doğduğu bölgedeki eğitiminden sonra, önce Mısır, daha sonra da Tebriz ve Nişabur'da hadis, fıkıh, kalem gibi İslam'ın zahiri ilimlerini tahsil etti. Tebriz'de iken tasavvufi düşünce ile karşılaşan Necmüddin Kübra olgunluk döneminde tamamen tasavvufa yöneldi ve nihayet doğduğu topraklarda irşad ile görevlendirilerek Harezm'de irşad ve tebliğe başladı.
"Velitraş" (=veliyontucu) namıyla da tanınan Necmüddin Kübra himmeti büyük bir mürşiddir; bu lakab O'na da himmeti ile her bağlısını kısa sürede erdirmesi sebebiyle verilmiştir. Coşkulu bir sufi olan Necmüddin Kübra vecd halinde iken bakışları kime ulaşsa manevi derecelere ulaştırırdı. Bir rivayete göre birgün dostları ile zikir halkasında otururlarken bir kartalın bir serçeyi pençesine almakta olduğunu gördüler. Hazret-i Şeyh'in nazarı ilişen serçe kartalı kanadından tutarak yere çaldı. Bu vakayı işaret eden Yunus Emre tasavvufi hikmetler ve remizlerle dolu bir şiirinde:
"Bir sinek bir kartalı
Salladı vurdu yer.
Yalan değil gerçektir
Ben de gördüm tozunu.."
diyerek Necmüddin Kübra'nın himmetinin büyüklüğünü işaret etmektedir.
Daha sonra bahsedeceğimiz şehadetine kadar Harezm bölgesinin manevi başbuğu olarak yaşayan Necmüddin Kübra bugün bile Türkistan'daki en verimli İslami merkezlerden olan Harezm bölgesinde sünni İslami geleneğin sarsılmaz bir şekilde kökleşmesini sağlamıştır. Bir rivayete göre Harezm bölgesinin en büyük alimlerinden olan ve "Mefatih-ül Gayb" adlı şaheser tefsirin müellifi olan Fahrüddin Razi ile bir sohbetinde O'na "Hakk'ı ne ile bilirsin?" diye soran Necmüddin Kübra, Razi'den "Yüz kadar burhan (=delil) ile " şeklindeki cevabı alır.Şeyh, cevaben "Delil bir konudaki şüpheyi gidermek içindir; Allah benim kalbime öyle bir nur vermiş ki, onun yanına asla şek ve şüphe yanaşamaz" der. Bunun üzerine devrin en ünlü zahir alimi olan İmam Fahrüddin Razi, Necmüddin Kübra'ya bağlanır ve müridi olur. B öylece Harezm bölgesinde zahir ve batın ilminin iki zirvesi kavuşmuş olur. Harezm bölgesi o günden bu yana bütün Türkistan'ın en önemli ilim merkezi olarak varlığını günümüze kadar sürdürmüştür.
İbn Batuta Seyahatnamesinde anlatıldığına göre İslami uygulamalarında titizlikleriyle tanınan Harezmşahlar döneminde yaşayan Necmüddin Kübra saray sultanları ile mesafeli bir ilişkide ve irşad çalışmaları sırasında herhangi bir engelleme ile karşılaşmamıştır. Ancak Harezmşahlardan Sultan Muhammed'in sonradan pişman olarak Necmüddin Kübra'dan özür dilemesine yolaçan bir komplo ile Şeyh'in halifesi Mecdüddin Bağdadi'yi öldürtmesi üzerine Harezmşahlarla arası açılan Necmüddin Kübra'nın bedduasını alan Harezmşahlar bundan sonra tasavvuf geleneğinde "Evliya bedduasını almış sülale " olarak anılmıştır. Rivayete göre özür dileyen Sultan Muhammed'e bildirdiği gibi bu cinayetten sonra Moğol istilasına uğrayan Harezm bölgesinin uğradığı felaketlerle Şeyh'in bedduası vesile olmuştur.
Kaynaklarda "Seyyid-ül Şüheda ve'l Evliya" (Şehidlerin vee Velilerin Efendisi) olarak da zikredilen Necmüddin Kübra'nın nitelikleri arasında "Kınayanın kınamasından korkmama" özelliği vurgulanmaktadır. Cihad-ı ekber'in en büyük fetihlerini yaşayan Necmüddin Kübra, cihad-ı asgar gerektiğinde nasıl davranılacağını, Harezm bölgesinin uğradığı Moğol saldırısında ortaya koyduğu dişe diş mücadelesi ile göstermiştir.
Bütün kaynakların ittifak ettiği şekilde Moğol küffarı ile cenk ederken şehid olan Necmüddin Kübra'nın şehadetini anlatan eserde:" ...Küffar Harezm'e geldiğinde Şeyh beraberlerindekinei biraraya topladı, 600 kişi kadardılar. Bu sırada Şeyh'in bedduasına uğramış olan Harezm Sultanı şehri terkeylemişti.Küffar sultanı yakalamak üzere Harezm'i kuşattığında Şeyh önde gelen müridlerini çıkardı ve "Tez kalkınız ve beldelerinize gidiniz, doğudan çıkan bu yalın ateş batıya kadar yaklaşmıştır ve bu bir büyük fitnedir ki ümmet içre onun misli görülmemiştir"dedi. Buna karşılık da bazı müridleri "Ne ola ki, Hazret-i Şeyh bir dua eylesede bu fitne müslüman yurtlarından defolsa..." Şeyh buyurdu ki " Bu bir hükm-ü kazadır ki def'i mümkün değildir." Bunun üzerine hep beraber Horasan taraflarına çekilmeyi teklif ettiğinde Şeyh buyurdu ki "Ben burada şehid olmak dilerim ve bana başka yeregitmeye izin yoktur." Müridlerin bir kısmı Horasan taraflarına doğru yöneldiler. Şeyh ardakalan müridlerini çağırarak " Geliniz, Allah yolunda O'nun ismini yüceltmek için savaşalım" dedi . Ve hanesine girip saglamca kuşandı, önü açık bir hırka giydi ve her iki koltuğunu taş ile doldurdu; eline bir sapan alarak dışarı kafirlerin karşısına çıktı hiç bir taşı kalmayana kadar küffara karşı savaştı. Bu sırada kafirler de Şeyhi ok yağmuruna tutmuştu. Bir ok mübarek sinesine dokunmuştu. Çekip çıkardı ve onun üzerine düşerek vefat eyledi.(1221) Derler ki şehid olduğu vakitte bir kafirin perçemini tutmuş idi. Şehadetten sonra kimse onu Şeyh'in elinden kurtaramadı. Akıbet o kafirin perçemini kestiler..." Babası Bahaeddin Veled ve dostu Şems-i Tebrizi'nin mürşidi Baba Kemal Cendi'nin de şeyhi olan Necmüddin Kübra'nın şehadetine işaret eden ve bağlılığını Hazret-i Şeyh'e ulaştıran Mevlana Celaleddin-i Rumi:
"Biz şöyle bir izzet kerem kavmindeniz;
Her nefes bize hoşça kadeh sunarlar
Biz kıymetsiz müflislerden değiliz ki;
Bize efsun edip de zayıf tutalar.
Biziz bir elde iman şarabı içen:
Bir elde kafir perçemini tutanlar..."
mısraları ile nefs tezkiyesi ile küfre karşı savaşın birlikteliğini dile getirmektedir.
Mevlana'nın babası Bahaeddin Veled vee Necmüddin Daye gibi müridleriyle o yıllarda Türkleşme sürecini yaşayan Anadolu'da gelişmekte olan tasavvufi hayatı derinden etkileyen Necmüddin Kübra, tarikatının Anadolu'da yaygınlaşmamasına karşılık bugün de Orta Türkistan'da Harezm merkezli olarak yaşayan Kübreviyye tarikatı yoluyla Türk dünyasında kalıcı tesirlerini icra etmeye devam etmektedir.
TASAVVUFΠHAYAT
“Sevgili dostum, iyi bil ki Allah sevdiği ve razı olduğu için seni başarıya ulaştırdı.Murad ve mürîd O’nun nurudur.Allah hiçbir kimseyi karanlıkta bırakmamış, hiç kimseye zulmetmemiştir. Çünkü hepsinde kendisinden bir ruh, bir akıl bulunduğu gibi hepsi için de “kulak, göz ve gönüller” (Ahkaf, 46/26) yaratmıştır.” (S.93)
“Zikir ateşi, “herşeyi yakıp yok eden”, (Müddessir, 74/28) bir ateştir. Girdiği evde (kalbde) şöyle der: “Ben varım artık benimle başka hiçbir şey olmayacak”. Bu ise “La ilâhe illellah” (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur) anlamındadır.Evde odun varsa onu yakar, odun ateş olur.Şayet ev karanlık ise zikir nur olur, karanlığı yok eder, evi nura boğar. Evde nur olunca ona zıt ve rakip olamaz, aksine zikir, zâkir (zikreden kişi), meşkur (zikredilen, Allah) dost olurlar”Nur üstüne nur” (Nur, 24/35) olur o zaman.” (S.95)
“Meleklerin gelişi umumiyetle insanın arkasından, bazan da üstündendir. Melekler topluluğundan ibaret olan sekînette (Bakara, 2/248; Tevbe, 9/26) böyledir.Sekînet kalbe iner. O zaman kalpte bir rahatlık, doygunluk ve tatmin bulursun.”
“Bunda Peygamberin seninle beraber olduğunun alâmet ve işareti ise gayr-ı ihtiyarî olarak dil ile O’na olan salat ve selâmın devam etmesidir.”(S.99)
“Yine birgün seher vakti halvette zikrederken meleklerin tesbihini işitmiştim. Hakk Taâlâ sanki dünya semâsına inmiş, melekler de; babası kızıp kendisini döveceğini anlayan çocuğun “tevbe, tevbe” deyip korktuğu gibi korkan ve kurtuluşu taleb ve arzu eden hallerle sözlerini süratle söylemeye başlamışlardı.
Korku halleri şiddetlenen meleklerin “Ya Kadîr, Ya Kadîr, Ya Kadîr Ya Muktedir”, diye yalvarmalarını duydum.” (S.99-100)
“Saf hâtır-ı Hakk ise ilhamla olur, ilham sahihtir. Gelen ilhama akıl, nefs, şeytan, kalp ve melek itiraz edemez, onu reddedemez.
Bu ilhâm bazen gaybet hâlinde iken gelir. O zaman daha net bir şekilde hissedilir ve zevk hâline daha yakın olur.
Bundaki sır ve incelik, Hakkânî havâtırın ilm-i ledünn (marifet, keşf, ilham...) olmasıdır. Yani ilham gerçekte hâtır değildir,Allah’ın ruhlara “elest bezmi”nde “Ben sizin Rabbınız değil miyim”diye hitabettiği (A’raf, 7/172) ve “Allah Adem’e bütün isimleri öğretti...” (Bakara, 2/31), âyetinin işaret ettiği ezelî ilimdir. Ruhlar da bunu böyle öğrendi. Ruhlar, ilm-i ledünnîyi şu anda da öğrenmek durumundadırlar. Ancak bu ilim, bazan vücut ve varlık karanlığı ile örtülür.” (S.100)
“Bir kere gaybet hâlinde iken Hz.Peygamberi_ yanında Hz. Ali olduğu halde _gördüm. Hemen koşup Ali’nin elini tutup musafaha ettim. O anda bana ilham geldi: Resûlullah’tan gelen haberlerde şöyle bir şey işitir gibi oldum: “Kim Ali ile musafaha ederse Cennete gider” Döndüm Hz.Ali’ye “Bu hadis sahih midir?” diye sormaya başladım. “evet Resûlullah (s.a) doğru söylemiştir. Benimle musafaha eden Cennete girer”, dedi.” (S.100-101)
“Tâbi ve uydu ruhlar şerefli ruhlardan bilgi alırlar. Bu öğrenme şu anda da devam etmektedir. Fakat bu şehadet âleminde değil gayb âlemindedir. Velîlerin ruhlarının peygamberlerin ruhları karşısındaki durumu gibi.”
“Ebu Hasan Harakani (öl. 425/1033) şöyle diyor: “Bir gün öğle üzeri arşa yükseldim, tavaf etmeye başladım. Bin veya bine yakın tavaf ettim. Bu esnada arşın etrafında, tavaflarını beğenmediğim halde benim tavaflarımın süratinden şaşıran sakin ve mutmain bir topluluk gördüm ve sordum:
-Kimsiniz, tavafınızdaki bu soğukluk ve ağırlık nedir?
-Biz meleğiz dediler, biz nuruz, tabiatımız böyledir. Bundan daha farklı bir şey yapmaya gücümüz yetmez, dediler. Bu defa onlar:
-Sen kimsin, tavafındaki bu sürat ve hareket nedir?
-Ben dedim, insanoğluyum. Bende nur ve nâr özelliği vardır.
Süratim ise şevk ateşinin sonucudur.” (S.101)
“Yüce Allah bazan, işindeki incelik ve hikmetin gereği olarak şeytan vasıtası ile kullarını kurb makâmına ulaştırır. Bu şöyle olur: Şeytan halka karşı riya gayesi ile o kulların kalplerine ibadet sevgisini yerleştirir.Böylece onlar da halkın iltifatı için ibadet ederler. Halkın onlara iltifatı ve ilgisi arttıkça ibadete olan rağbetleri de artar.Bunun tadını aldıktan sonra gerçek kulluğun deryasına dalarlar. Diğer taraftan ibadet sadece Hak için olmak ister, başka türlü olmaktan imtina eder. İşte bu şekilde zikirlerle Hakk’a ibadet etmenin lezzetini tadarlar.”(S.102)
“Birgün halvette yalnız olarak zikirle meşgul olurken şeytan geldi. Halvet ve zikir hayatımı karıştırıp bozmak için hile ve tuzaklarını artırdı. O anda elimde bir himmet kılıcı hasıl oldu. Ucundan kabzasına kadar üzerinde: “Allah”, “Allah”kelimeleri yazılı idi. O kılıçla, insanı meşgul eden ve Allah’ı zikirden alıkoyan hâtıraları kovuyordum.
O anda kalbime “Hıyelu’l-merîd ale’l-mürîd” (Azgın şeytanın mürid için kurduğu tuzaklar) ismi ile halvette bir kitap yazmak hatırıma galdi, (kalb hâtırı). Şeyhim izin vermeden böyle bir eser yazmam sahih olmaz, dedim. Benim şeyhim arasındaki rabıtanın sıhhatli olması sebebiyle sesini işittim. Şöyle diyordu: “Bu hâtırı bırak.. Şeyhime gaibte (rabıta yolu ile) danıştım. Allah bundan uzaktır bu hâtır şeytandandır. Şeytan, kendisine merid (azgın ve inatçı gibi çirkin ve kötü) bir isim verdi. Böylece şeytan kendine sövmez (kötü isim vermez) zannettin onun böyle yapacağını uzak bir ihtimal saydın. Gayesi seni (kitap yazmakla) meşgul edip Hakk’ı zikirden alıkoymak ve işini sarpa sarmaktır.”
“Gönlünün fezasında veya kalbinde bir hâtır hissettiğin zaman hemen şeyhinle müşavere et. O, bu hâtır-ı Hakk’tır derse, bil ki, o öyledir. Bu hâtır-ı nefsdir ve şudur, budur dediği zaman iyi bil ki onun söylediği doğrudur. İşte zevke ulaşıncaya kadar senin için kaide bu yol ve usûldür.” (S.103)
“Tasavvufî hayatın başlangıcı sonuna nisbetle böyledir. Şüphesiz ki onun da başı hastalık sonu sıhattır. Zira başlangıçta kalp hastadır. Hassas ve titiz tabib durumunda olan şeyh tarafından tedavi edildiğinde sıhhate ve selâmete kavuşur. Bu sebeple (ibtida halindeki sâlik) başlangıçta ibadetteki lezzeti acı, günahtaki acılığı da tatlı bulur.”
“Velayet mertebesine ulaşan havvastan (namaz ve oruç gibi) günlük ibadet yapma sorumluluğu kalkar mı?.
Teklifin, meşakkat mânasına gelen külfetten alınmış olması mânasında evet, düşer. Zira velîler külfet ve meşakkat söz konusu olmaksızın ibadet ederler, tersine ibâdetten zevk alır, bundan hoşlanırlar. (Bu anlamda teklif düşer)” (S.104)
“Şüphesiz ki namaz bir münacaattır. Lâkin âbid şeytana muvafık, Rahman’a muhalif olduğu sürece münacaatın lezzetini tadamaz, aksine ona yük olur meşakkat veriri. Zira muhalifin münacaatı beden için zor ve güçtür.Fakat âbid Rahman’a muvafakat, Şeytan’a düşmanlık etti mi, onun hakkında münacaattır. Lezzetlerin en iyisi de budur. Namaz, sevgili ile sohbet halini alır.En lezzetli şey işte budur.”
“Hadramî’nin şöyle dediği rivayet edilir: “Bir kısım insanlar ‘benim hululî’ olduğumu söyliyorlar. Ben ise kullardan tekliflerin düşeceğini söylüyorum. Peki Allah’tan başka bir varlık görmediğim halde nasıl ‘ben hululî’ olabiliyorum? Çocukluğumdan bugüne kadar hiç kaçırmadığım virdim ve zikrim olduğu halde teklifin düştüğünü nasıl söyleyebilirim? Evet ama ben şunu demek istiyorum: Allah’ın has kullarının ibadetinde külfet yoktur.”
“İnsan uyuduğu, az da olsa vücudun ağırlıklarından kurtulduğu ve vücut denizi ile duyguları kapandığı zaman, göz, kulak, tatma, ağız, el, ayak ve diğer bir beden nevinden, gayb âlemine başka duyu organları açılır. (O bu organlarla ) görür ve işitir. Gaybdan yemek alır ve yer. Bazen yemekten sonra uykudan kalktıktan sonra bile ağzındaki bu yemeğin tadını bulur. Konuşur, yürür, tutar, uzak yerlere gider, uzaklık onun için engel teşkil etmez. Ve o vücut, bu vücudumuzdan daha mükemmeldir.” (S.105)
“Muhayyile gücü bir mânayı, o mânaya lâyık bir kıyafet içinde tahayyül eder, tasavvur gücü o mânaya sûret ve şekil verir, Meselâ adî bir düşman köpek suretinde, haysiyetli bir düşman aslan şeklinde, büyük bir adam dağ biçiminde, padişah deniz tarzında , faydalı bir adam meyveli ağaç şeklinde, faydasız adam meyvesiz ağaç biçiminde, fayda ve rızık yemek halinde, dünya necaset ve koca karı vaziyetinde... tasavvur edilir, böyle suretlerde görülür. Tabir ilmindeki sır işte budur.” (S.106)
“İlk İstiğrak, ziriden vücudun istiğrakıdır. Bu da sadecce vücut ve varlıktaki habis ve pis parçaların yok edildiği, tayyib ve iyilerinin bırakıldığı zaman vukua gelir. O zaman varlığın zikrini işitirsin. Her parça ve zerreden, borazanın üflemesi veya davulun sesi gibi zikir sesini duyarsın. Bunların zikri tam düzgün olunca, bu ses bal arısının vızıltısı haline gelir.” (S.107-108)
“Düzgün hale gelmeden (İstikâmet) evvel, zikir baş dairesinde vukua gelir. Çünkü baş yüksek yerdedir. Oradan, kös, boru ve debdebe sesleri işitirsin. Zikir bir sultan ve kraldır. Debdebe ve şaşaası her gittiği yerde kendisiyle beraberdir. Nice kereler bu durum, delirme ve ölüm tehlikesi oluncaya kadar devam eder. Fakat sâdık kimselere böyle durumlar zarar vermez.”
“Yine halvette zikrederken, şiddetli bir baş ağrısı ile beraber, bu tip sesler duydum. Halbuki ben, bu hususta sâdık ve samimi idim, o huzurdaki ayakların toprağına kendimi feda etmiştim.
Bu ses ve sıkıntıları şeyhime anlattım. “Ölmeden ve aklını oynatmadan önce hemen halvetten çık, zikri bırak”, dedi. Ben, “Yolda iken ölmem, herhangi bir (tasavvufî makâmda ve) konakta ,iken ölmemden daha iyidir”, dedim. Bunun üzerine şeyh: “Ben şu andaki iç durumumdan haber veriyorum. Yok eğer bu yolda canını feda etmeye samimi olarak azmetmiş isen, bu gibi şeylere neden aldırıyorsun”, şeklinde karşılık verdi.
Bu durum ve sıkıntılar-Allah bu düğmeyi çözünceye kadar- bir hafta devam etti. Zikir tekrar başıma doğru indi, yerleşti. Mutluluk, nefsin istekleri, ruhların lezzetleri ve kalplerin güzellikleri zuhûr etti.” (S.108)
“Bu davul ve boru seslerini muteakıp çeşitli tonlarda sesler duyarsın. Su şırıltısı, rüzgâr sesi, yanmak üzere olan ateşin çatırdısı, geyik sesi, at ve yavrusunun uyurken çıkardığı ses, fırtınalı havalarda rüzgârın salladığı ağaç yapraklarının çıkardığı ses... vs. gibi.”
“Yer, gök ve ikisi arasındaki şeyler bu unsurlardandır. İşte bütün bu sesler, sözkonusu cevherlerin, unsurların zikirlerinden ibarettir. Bu sesleri işiten kimse Allah’ı her lisanla (bütün varlıkların çıkardıkları seslerle) tesbih ve takdis etmiştir.” (S.108)
“İkinci İstiğrak. Bundan sonra zikir, başın yan tarafından daireye benzer yuvarlak bir kapı açar. Buraya yukardan önce bir karanlık, sonra bir ateş daha sonra bir ateş daha sonra da bir yeşillik iner. Karanlık vücudun karanlığı, ateş zikrin ateşi, yeşillik ise kalbin yeşilliğidir.”(S.109)
“Kalp bu esnada ferahlık hisseder (bağlarından çözülür). Sıhhatlı olması halinde Rabb (c.c)a rağbet eder. Bu istiğrak fenâ anlamındaki istiğrak değil, kalpte meydana gelen zikrin istiğrakıdır. Kalp, bir kuyu, zikir ise içindeki suya sarkıtılan ve su çıkarılan, boşaltan bir kova gibi hissedilir. Bu anda organlarda uçma (hissi) meydana gelir, alışılmışın dışında zaruri hareketler görülür, titreyen kişinin (refleks) hareketleri gibi.”
“Sen ne zaman zikirden susarsan, sükût haline geçersen, göğüsteki kalp zikir taleb etmek için harekete geçer. Tıpkı ana karnındaki çocuğun hareketi gibi.”
“Kalbin zikri, arı vızıltısına benzer. Ne çok yüksek perdeden karışık bir ses ne de aşırı derecede alçak ve gizli bir ses!” (S.109)
“Kalbte meydana gelen zikrin alâmet ve işareti, önünde süratli bir şekilde nur saçan bir menba müşâhede etmendir.” (S.109)
“Bir başka alâmet ve işareti şudur: Zikir sağ tarafı, açar ve orayı damgalar. Tıpkı sende bir çıban çıktığı zaman bıraktığı iz gibi bir işaret bırakır. Ve oradan zikir nurları fışkırır. Sonra bu iz döne döne kalpteki zikir işinin yanına varır, zikirle beraber kalp hizasına varır. Oradan yandan arkaya doğru bir dönüş yapar.”(S.109)
“Üçüncü İstiğrak. Zikrin sırra düşmesidir Bu da Mezkûra (Allah’a) ulaşan zâkirin zikirden gayboluşudur. Onda gark, olması ve aşk şaşkınlığı içinde bulunmasıdır.
Bunun alâmetlerinden biri, sen zikri bıraksan bile zikrin seni bırakmamasıdır. Bu sana gaybet hâlinden huzûr haline geçişini hatırlatmak için zikrin sende, iç dünyanda uçmasıdır. Bir başka alâmeti de zikrin başını ve diğer organlarını bağlamasıdır.”
“Şu halde huzûr hâli olmaksızın harflerle yapılan zikre, dilin zikri; kalpteki huzûrun zikrine kalbin zikri; mezkûrda huzûrdan gaybet zikrine sırrın zikri denir.”(S.110)
“Zikrin –sadece dil ile söylense bile – büyük bir saltanatı (ve kudreti) vardır. Fakat vücut ve varlığın perdeleri, zikir saltanatının perdelerinden daha kalın ve kuvvetli olduğu için onun yanında zuhûr etmesi mümkün değildir. İşte Seyyar, uyku veya gaybet hâli ile vücudu sözkonusu perdelerden soyununca vücudun bu zayıf halinden istifade ile zikir sultanı ortaya çıkar.” (S.110)
“İyi bil ki, seyr ü sülûkun sonunda yüzde zuhûr eden bir takım daireler vardır. Her sağa ve sola bakanda görülen nurdan yapılmış iki göz dairesi bunlardandır. İki göz ile iki kaş arasından zuhûr eden Hakk’ın nuru dairesi de bunlardandır. Yalnız bu dairenin – gözde olduğu gibi- ortasında nokta yoktur.” (S.111-112)
“Birgün halvette iken gaybet hâline girdim. Sonra yükseltildim, doğan bir güneşin önüne kadar getirildim. Onun şiddetli ve büyük kuvvetine göğüs gerdikten sonra güneşe sokuldum. Sonra bunu şeyhim Ammar Yasir’e (Öl.582/1186) sordum. “Allah’a hamdolsun” dedi. “Ben de bu gece ikimiz birlikte Mekke’ye gittiğimizi gördüm. Güneş göğün tam ortasında olduğu bir sırada Mekke’de Harem-i Şerifte bana şöyle dedin:
-‘Ey Şeyh ben kimim?’ ‘Beni tanıyor musun?’
-‘Sen kimsin’, dedim. Bunun üzerine sen:
-‘Ben gökteki şu güneşim’ diye karşılık verdin.”
“Kudsî ruh latîftîr, semavîdir. Himmet kuvveti ile dolup taştığı zaman, semâya bitişir ve semâ onda garkolur.” (S.112)
“Gaybet hâlinde iken müşâhede ettiğin gökyüzünü; semâyı şu gördüğün semâ zannetme. Gayb âleminde daha latîf daha yeşil, daha saf daha parlak sayısız ve hesapsız gökler vardır.
Kendi iç saflığını artırdıkça ve ilerlettikçe gökyüzü de sana daha açık, güzel ve saf görünür. Bu durumun Allah’ın safasını seyredinceye kadar devam eder. Allah’ın safasında seyr, seyr-ü sülûkun sonudur. Aslında Allah’ın safasının sonu yoktur.”
“İyi bil ki Allah’ın bir takım mahdar (mazhar, meclâ ve tecelligâh) ları vardır. Bunlar sıfatların tecelli ettiği yerlerdir. Bir mahdarı, öbür mahdardan hâlinle ayırdedebilirsin. Bu makâma yükseldiğin zaman, elinde olmaksızın dilinden o mahdarın ve mazharın onunla ismi ve sıfatı çıkıverir. Sonra mahdarı ve mahdarın sıfatına ulaşırsın.” (S.113)
“Hakk’ın her sıfatından da kalbin bir hissesi vardır. Dolayısıyla bu sıfat kalpteki nasip ve bölümü vasıtasıyla tecellî eder. Bu suretle sıfatlar sıfatlar için, zâtlar zâtlar için tecellî eder.” (S.114)
“Yüz dairesi saf ve temiz hâle gelince- su kaynağının parlaklığı ve berraklığı gibi-nur saçar. İki kaş ve iki göz arasında olan bu nur kaynağı sebebiyle Seyyar nur kaynağını kendi yüzünde hisseder. Daha sonra yüz tamamen nura garkolur, önünden yüzünün hizasına kadar olan kısmı böylece nurdan bir yüz olur.”
“Daha sonra bu saflık ve safiyet bütün bedeni kaplar ve önünde kendisinden nurlar çıkan bir şahıs müşâhede edersin. Seyyar bu anda, vücudunun her yerinden bu şekilde nurlar fışkırdığını hisseder. Nice kereler olur ki bütün benlik perdeleri ortadan kalkar. İşte o zaman bütün bedeninle bütünü ve küllü görürsün.”
“Basiretin açılışı gözden başlar. Sonra sırayla yüz, göğüs, daha sonra ise bütün vücutta ortaya çıkar. Önündeki bu nuranî şahıs sûfilerce “mukaddem”, “şeyhu’l-gayb”, ya da “mizanu’l-gayb” diye isimlendirilir.” (S.115)
“İyi bil ki, melek, nefis ve şeytan senden ayrı ve senin dışında bir varlık değil, aksine sen onlarsın. Bunun gibi, yer, gök, Kürsî, Cennet,Cehennem, hayat, ölüm...de senin dışında olan şeyler değil, sende bulunan şeylerdir. Seyredip saflaştığın zaman bu (sır) sana açıklanacak inşaallah.”
“İyi bil ki “Allah yerin ve göklerin nurudur” (Nur, 24/35). Peygamberin nuru O’nun izzet nurundan, velîlerin ve müminlerin nuru ise peygamberin nurundandır. Demek ki nur ancak Allah’ındır. Şu iki âyetin sırrı da budur: “İzzet isteyen kimse bilsin ki izzet (şeref, kuvvet) Allah’ındır” (Fatır, 35/10); “...Şeref Allah’ındır, Peygamberlerinindir, müminlerindir” (Münafikûn, 63/8)”
“Alın hizası bu noktaların görülmesine tahsis edildiği için ancak orada görülebilir. Çünkü görüş buradan yapılmaktadır.” (S.116)
“Gayb âleminde Allah Taâlâ’nın yazdığı kitaplar vardır. Bir kısmı noktalarla, bir kısmı hareketlerle, bir kısmı da harflerle yazılmıştır.”
“Seyyar önce-Kur’ân gibi-yazılan, anlaşılan ve idrâk edilen kitaplar görür. Sonra sır vaki olur. Onu bazan da vücut ve varlığın unutturucu karanlığından dolayı onu anlıyamaz. Sonra kare ve daha başka şekilde hareketlerle yazılan kitaplar görür. Onları anlar ve okur, böylece ilm-i ledünnîyi öğrenir. Tekrar vücuduna döndüğü zaman hepsini unutur. Fakat kalbindeki bu anlayışın tatlılığı devam eder.” (S.117)
“İyi bil ki, Seyyarlardan herbirine ism-i âzamlardan bir tane verilmiştir. İsm-i âzam kalplerden fışkırır. İsm-i âzam âyetlerin bütününün bir araya gelmesiyle hasıl olur. Âlem-i gayb ve âlem-i şahadetteki bütün delillerin ortaya çıkış nisbetine göre ism-i âzamın harflerinden biridir.”
“Mahabbet marifetin (bigi) meyvasıdır, çünkü bilmeyen sevemez. O’nun bize olan mahabbeti bizim O’na olan muhabbetimizden daha öncedir. Kişi sevdiği şeyi sık sık zikreder ve anar.” (S.118)
“Zât tevellî edince heybetiyle tecellî eder. Bunun üzerine Seyyar ufalır, yok olur. Küçülür ve ölecek gibi olur. O anda şöyle bir ses işitir: “Ahad, Ahad.... (“Bir,Bir!.). Zâtından fânî olunca O’nunla bâkî olur ve O’nunla yaşar.”
“Bazan Seyyar gaybet hâline girer, o zaman Hakk O’nu kendisine yükseltir. O’da kendinde rubûbiyeti tadar. Bu zevk bir anda olur. Allah’ın (azze ismuhu) bu zevki kuluna taddırması makâmların ve kerâmetlerin en yükseğidir.”(S.119)
“İstihlâk mahabbetin eseridir. Mahabbette ilk adım nefs için mahbûbun arzu edimesidir. Sonra nefsin kendisine fedâ edilmesidir. Daha sonra ikiliği unutmasıdır. En son merhale ise vahdaniyyette fenâ bulmasıdır. Mahluklarda kesintisiz ve sürekli bir hâl olmak üzere bir hâl olarak biz işte bunu tattık.”(S.120)
“Mahabbetin sonu aşkın başlangıcıdır. Mahabbet kalp için, aşk ise ruh içindir.”
“Bu işin sonu nedir? Cevabı şudur: Bu işin sonu baş tarafa dönmektir. Ve bu işin başlangıcı cinsin kendi cinsini taleb ve arzu etmesidir. Bu ise o cinsten (O’ndan) bir nur ve lutufdur. Bu da şehvete temennî, yüreğe (fuad) irâde, kalbe (gönüle) sevgi, ruha aşk, sırra vuslat, himmete tasarruf, sıfata saflık, zatta fenâ ve onunla bekâ, hâlini meydana getirir.”(S.121)
“Güç, kuvvet ve takat süfilere göre mal ve hâl ile olur.Hâl, şehvetin nefsin, kalbin veya ruhun kuvvetidir. Mal ise bilindiği gibi sadece nefis ve şehveti takviye eden bir şeydir.”
“Nefis ve şehvetin de bâkî olma özelliği var mı ki bunu aynı tasnife soktunuz? Cevap olarak deriz ki: Nefis bu gayeyi kendisine gaye edinirse, tezkiye edilir, temize çıkar. Temizlenen kendini kınar (nefs-i levvâme), kınayan zikreder, tatmin olur ve kalbe dönüşür. Şehvet te bunun gibidir. Fânîden bâkîye indiği sürece kalbte şevk, özlem ve rağbet hâline gelir. O zaman kalbten at iniltisine benzer bir ses işitir. Bu nefse takvanın ilham edilmesinin ve şeytanın müslüman oluşunun sırrıdır.” (S.122)
“Kalp ve ruh, ikisi sadece Hakk’ı arayan, O’na âsi olmayan ve O’nun emrettiğinin dışında bir şey yapmayan Hakk’ı talebte cehd sarfeden iki haktır.”
“Hâl, yolculuğun sebepleri, (âlet ve edevatı) makâm ise yoldaki konaklar gibidir.”
“İşe yeni başlayan kimse yol çocuğudur. Ortada olan olgun kişidir. Sonra olan ise şeyhtir, ihtiyardır.”
“Yavrunun kanadı, orta yaşlının kanadı gibi, orta yaşlının kanadı da müntehinin kanadı gibi değildir.”
“Yavrunun kanatları havf-recâ, orta yaşlının kanatları kabz-bast,ihtiyarın kanatları ise üns ve heybettir.” (S.123)
“Onlardan sonra marifet, mahabbet fenâ-bekâ, vasl-fasl, sahv-sekr, mahv-isbat kanatlarına yükselir (ve bu kanatlarla uçar)” (S.123-24)
“Çocukların âdetî böyledir. Bir müddet karakışa benzeyen havfta, bir müddet cehenneme benzeyen recanın sıcaklığında, kalırlar bir müddet orada müstakim ve düzgün hale gelirler. Bu onların zaaf ve eksikliklerinden ileri gelir.”(S.124)
“Kabz ve bast orta yaşlı kimsenin iki kanadı haline gelmiş ve onun işlerini dengeleyen bir terazi gibi olmuş, ikisi arasında bir yol teşkil etmiş ondan sağa veya sola sapmak Seyyar için bir sıcaklık veya soğukluk halini atmıştır. Zira bunun sebebi her ikisinde yani kabz ve bastın havf ve recadan, -derece yönünden-bir mertebe üstün oluşudur.Sebebi de şudur: Havf ve recanın sebebi ilimdir, kabz ve bastın sebebi ise Seyyardaki kadîm kudretin tasarrufudur.” (S.124-125)
“Bu meydana girişin ilk günlerinde kalp bazan-iz ve eseri yüzde görülecek şekilde- bast hâlinde, bazan da yine izleri yüzde tezahür edecek şekilde kabz hâlinde olur. Bu, kabz ve bast meydanındaki telvîn makâmıdır. Müstakîm olan kimse burada hem kabz hem de bast hâli içinde olur. Fakat cahil bir kimse onu gördüğünde sadece kabz hâlinde olduğunu, hâlden anlayan bir kimse onu gördüğünde hemen onun içinde bast cevheri bulunan bir kabz hali dolabı olduğunu alnından okur.”
“Ceberut ve kibriya sıfatları onları yüceltir onlar ise, cemâl ve rahmet sıfatlarını gizlerler. Sanki hatırlama, ağır davranma ve vakardaki şiddetten dolayı zincirle bağlanmış gibi bedenleriyle kabz halindedirler. Rüzgârın estiği bir yerde güzel koku satan kimse gibi de ruhlariyle bast halindedirler.” (S.125)
“Cemâl sıfatların celâl sıfatlara nisbeti sûret ve dış güzellikleri yönünden kadın-erkek arasındaki güzelliğe benzer. Mâna itibariyle ise, durum bunun tersidir, (Erkek kadından, celâl cemâlden daha güzeldir).”
“Cüneyd Bağdadî şöyle diyor: “İçinde olduğumuz durumu sultanlar bilseydi, o hali elde etmek için muhakkak bize kılıçlarıyla savaş açarlardı”. (S.126)
“Orta yaşlı zat bu iki kanatla şeyh meydanına doğru uçar. Ve orada kabz bast, heybet üns ile yer değiştirir. Heybet ve üns kabz ve bastın bir üst derecesidir.”
“Şeyh olan kimse dahi bu iki kanatla sırat-ı müstakîm ve istikametten sapabilir, sağa sola kayar. Bu onun telvini ve temkînidir. Telvîn bazan, kerem, lutuf, rahmet ve fazl gibi cemâl sıfatlarının tecellisi ile olur. Bu halde şeyh ünse gark olur. Bazan da kuvvetli bir tutuş, satvet, izzet, büyüklük, yücelik, güç, kudret gibi celâl sıfatlarının tecelli etmesiyle olur. O zaman da şeyh heybet hâline gark olur.”
“Hem korkan (haif) hem ümid eden (râci) İslâm makâmındadır. Kabz ve bast hâlinde olan iman ikân makâmındadır. Üns ve heybet sahibi muttaki bir âriftir.”
“Heybet ve ünsten, mahabbet ve marifet kanatlarına ve fenâ-bekâ kanatlarına yükselir.”
“Kabz ve bast ise sıfatların meyvesidir. Onun için bu noktada Seyyar orta yaşlı bir kimse durumundadır. Zira sıfatlara vâsıl olmuştur.” (S.127)
“Havfın tam ve mükemmel oluşu devamlı ilimle, kabz ve bastın tamamlılığı ise devamlı olarak yapılan sabır ve şükre bağlıdır. Üns ve heybetin mükemmel oluşunun sebebi de devamlı rızâ ve tefvîz dir.”
“Marifet ve mahabbet kanatları aynı yerde ve aynı hizada beraberce bulunmazlar. Daima marifet kanadı mahabbet kanadından öndedir.”(S.128)
“Her irfan kendi gücü oranında mahabbet ve şevki beraberinde getirir.”
“Seven kimse sevgide fâni olunca, sevgisi, sevgilisinin sevgisi ile birleşecek ve bütünleşecektir. Artık o zaman ne kuş ne de kanat vardır. Bu takdirde onun uçuşu ve sevgisi –kulun Allah’a olan mahabbeti ile değil- Hakk’ın kendisine olan mahabbeti ile Hakk’a aittir.”
“Hâl seni bir makâmdan diğer bir makâma nakleden şeydir. Makâm ise yorulduğun zaman oturduğun ve dinlendiğin yerdir.”(S.129)
“Vakit keskin bir kılıçtır. Şayet keskin olmasaydı düşünüp taşınıncaya kadar seni beklerdi. Halbuki zaman keskin bir kılıç gibi geçip gidiyor, hükmünü icra ediyor.
Sûfî ibnu’l-vakt tır, vaktin oğludur. Çünkü onunla beraber döner. O, geçmişe de bakmaz geleceğe de. Çünkü onun maziye veya müstakbele bakması geçmişi veya geleceği düşünmesi şu andaki vaktinin boşa harcanması demektir.”
“Murâkebe sevgili olan Hakk ile sûfînin karşılıklı birbirini gözetlemesi demektir.”
“Hayır, şer, başkasına kulak verme ve yönelme nevinden kulun yaptığı her şeyi
Hakk Taâlâ gözetlemekte ve denetlemektedir. O Rakîbtir.”
“Sûfî de belâ ve dostluk nevinden üzerime ne gelecek diye Hakk’ı gözetlemekte onun rakîbi olmaktadır. Bunları, yolun başında sabır ve şükürle, yolun ortasında şükür ve isâr ile, başka bir zaman da bütün bunları tek bir hal olarak karşılar (ve lutfun da kahrın da hoştur, der).” (S.130)
“Allah kendisine dönenlerin kalblerini, kendisinden gelen bir nur ile bağlar, o zaman Seyyar kendisi ile gökyüzü arasındaki rabıtayı, sanki ikisi bir şeymiş gibi tadar.”
“Küçükken ıssız bir evdeki bir kısım eşyayı beklemek için orda tek başına gecelemiştim. Eve hırsız girecek, diye durmadan şeytan vesvese, nefsim ise vehim veriyordu. Halbuki kapılar da kapalı idi. Ben de gaybî duyguların ortaya çıkışı, hislerin yanılması ve korkunun şiddetinde olacak ki hırsızın var olduğunu zannettim. Sanki adamın tıkırtısını duyuyordum. Kapının yanına geldi, kapıyı çaldı, kapalı olduğunu anladı, sonra sürgü ile oynamaya başladı, nihayet kapıyı açtı ve içeri girdi. Aklım başımdan uçtu, bayıldım. Ertesi gün öğleyin aklım başıma geldiği zaman kendi kendime “bana ne oldu”, dedim. O anda gece hırsızı eve girişini ve bazı eşyayı alışını hatırladım. Hemen eşyaya baktım. Hepsi yerli yerinde. Kapıya koştum o da kapalı. O zaman bunu himmetimin yaptığını anladım.
Çok korkulduğu zaman, (hayalî) korkunç şahısların zuhur etmesinin ve görünmesinin sırrı, bu sır (ve vehim)dir.”
“Cem’iyet kalbin Arşa ulaşması, başka bir ifade ile Arşın kalbe kavuşmasıdır. Veyahutta yolun ortasında ikisinin karşılaşmasıdır. (Cem’iyetu’l-cemiyet). Cemu’l-cem ise kalp ve arşın Hakk’ta yok olmasıdır. Bu ise Hakk’ın her ikisi üzerine istiva etmesidir.”
“Allah’ın Arşı istiva etmesi (Bk. Furkan, 25/59; Taha 20/5) kalpleri istiva etmesine göredir. Şu kadar var ki Arşı istiva etmesi celâlî, kalpleri istiva etmesi ise cemâlîdir.” (S.131)
“Bu da “Rahman ve Rahîm”in mânasıdır. Rahman Arşa istiva eden, Rahîm kalpte tecellî edendir.” (S.131-132)
“Rahman kelimesini söylediğin ve bir başkasından işittiğin zaman, büyüklük, yücelik,kudret, azamet, kuvvetlice yakalama ve tutma gibi bütün celâl sıfatlarının toplamını o kelimede bulur ve hissedersin. Aynı şekilde rahîm kelimesini söylediğin veya başkasından duyduğun zaman ise, nimet, selâmet, âtıfet, kerem, lutuf, rahmet gibi cemâl sıfatlarının tümünü tadar ve hissedersin.”
“Ruhlar, sırların mahalleri ve halk ile Hakk arasındaki alâkalar ve bağlar haline getirilmişlerdir. Bu kâinat ile onu meydana getiren (mükevvin ile mükevven) arasındaki bir iştir.”
“Bu söylediğim mânayı Allah’ın şu ifadesi sana daha iyi açıklar: “...Sana ruhun mahiyetinden sorarlar. De ki, o Rabb’imin emrinden ibarettir....” (İsrâ, 17/85)
Bu ifade, ruhun mânası konusunda bir sükût ve susma değil, aksine onu bir tefsirdir. Fakat Allah, ile peygamber ve müminler arasındaki sırdan dolayı cevap vermekten susmaya benzer.”(S.132)
“Bu makâma ulaştığım ruh levhimde yazılan ilk yazı şu idi: “Bismillahirrahmanirrahim” Besmeledeki “Allah” kelimesinin mânası “Rahman ve Rahim” diye açıklanıyordu. Yani marûf (bilinen) cemâl ve celâl sıfatlarıyla mevsuftur.”
“Birgün gaybet halinde iken Resûlüllah ve ashabını görür gibi oldum. Sordum: “Ya Resûlallah Rahman’ın anlamı nedir?” Resûlüllah cevaben: “O Arşa istiva edendir” (Taha 20/5; Furkan, 25/59) dedi. Bu defa: “Peki Rahîm ne demektir?” buna karşılıkta: “O müminler için Rahîmdir” (Ahzab, 33/43) diye bana âyetlerle karşılık verdi.”
“Bazan şiddetten sonra ferahlık, heybetten sonra üns, kabzdan sonra bast, fetretten sonra rağbet, hâllerinden sonra, Allah’a yönelen kimse için vech-i kerimin bütün daireleri sanki tesbih imiş ve tesbih ediyormuş gibi ortaya çıkarlar. O zaman Allah’ın mübarek vechinin nurları tecelli eder.”(S.133)
“Halvette bulunan zâkir, zikre başlar ve zikri de kalbe ulaşır basireti ve kalb gözü açılır, halvetle ünsiyet eder sadece zaruri ihtiyaçları için halvetten çıkar, sonra tekrar halvete girer ve zikre başlarsa çekirge sürüsü gibi zikir orduları Seyyara hücum ederler. Bunlar, arı vızıltısına benzer bir ses çıkarırlar. Ordu, Seyyarın arkasından dolanarak onu sarar, çepeçevre kuşatır. Tıpkı ateşin odunu kuşattığı gibi.”
“Bir gün ona giden yoldaki engelleri ve perdeleri kendi irâdem olmadan aşıp geçtim. Daha doğru bir ifade ile, bu perdeler ötesi âleme geçirildim ve orada ölümün tadını tattım.”(S.134)
“Sonra tekrar vücuda (normal hâle) döndüm. Bütün yorgunlukları atmış müsterihdim. Şevk, yakîn kulluk ve hayret ile dolu idim.”
“Kalb ve ruh toprağa ait parça (ve ağırlıklardan) kurtulduğu ve ruhî kuvvetlerle takviye edildiği müddetçe Seyyar da oturma, uykusuz kalma ve zikir yapma hâline devam eder. Uyumak için yanını yere koyup yattığı zaman bile, kesinlikle bilir ki, yerde yatmış olmakla beraber Aziz ve Celîl olan Allah’ın zikri ile oturmaktadır. Bu hale son derece taaccup eder.”
“İşte bunun gibi kim zikir için ayakta durmayı âdet haline getirir, sonra oturursa, kendisini devamlı ayakta hisseder. İşte o zaman Hay ve Kayyûm (Bk. Alu İmran 3/2; Bakara, 2/255) olan, kendisini bir uyku ve uyuklamanın olmadığı (Bakara, 2/255) zat ona tecellî eder. İşte “daimâ kâim olan” “kıyamı dâim olan”da böyledir. (Seyyar, Allah’ın Kayyûm, daimâ kaim, Hay ve uyumayan vasıflarının mazharı olur).”
“Seyr hayatının başlangıç ve bitiş mertebeleri arasındaki Seyyarın durumuna gelince: Yatırılmaz ve çok uyutulmaz. Kendi irâde ve isteği ile yattığı zaman ise üstünden etrafını çepeçevre saran zikir askerlerini görür. Onların arı vızıltısına veya rüzgar sesine benzeyen seslerini işitir. Artık bu seslerden uyku kaçtığı için uyuyamaz. Bu durum zâhirî duyguların zayıf, bâtınî hislerin, kalbî duyguların kuvvetli olduğu zaman meydana gelir.”(S.135)
“Bununla beraber şeyh bazan sadece müridin işini tamamlamak veya bazı faydalar için onu halvete sokar, bazan da herhangi bir fayda gözeterek halvete başlatır. Meselâ müridin içi kötü şeyla dolu olur, şeyh de bu gibi şeyleri, halvet sopasından başka bir vasıta ile söküp atmaya kâdir olamaz, onun için müridi halvete sokar.”
“Halvete ilk olarak girdiğim zaman içimde bir nevi riyâ ve şöhret duygusu, bu tarikatı minberlerden insanlara anlatma ve aktarma arzusu vardı”
“Sonra anlayabildiğim kadarıyla “Bu yol doğrudur” diye bende bir keşif meydana geldi. Fakat halvetin temeli bozuktu. Çünkü gayem sahih ve niyetim sadık değildi. Halvetin dışında bir miktar kitaplarım vardı, onları düşünür dururdum. Bu kitaplar onbir kerre beni halvetten çıkardılar.” (S.136)
“Ruhumu ele aldım ve kendi kendime: ‘İşte o budur al onu’ dedim. Kitaplarımı vakfettim elbiselerimi hediye ettim. Paraları tasadduk edip dağıttım. Dünyayı arkama ittim kıyameti önüme getirdim. Ar ve namus elbiselerini çıkardım, insanlar hakkımda şöyle düşünsünler diye: “Perişan ve zelil oldu, boyun eğdi veya aklını yitirdi, olacağı bu idi zaten”. Kendimi şeyhin önünde teneşir tahtasındaki ölü gibi hissettim. Şöyle dedim: “Şimdi kabre gireceğim ve kıyamet kopmadan oradan çıkamayacağım”. Nihayet, geriye kalan üzerimdeki bu elbise benim kefenimdir. Şayet halvetten çıkmak için aklıma bir şeyler gelir ve bunlar da kuvvetlenirse-insanların yanına çıplak çıkmaktan haya edip çıkmamak için –şu üzerimdeki elbiseyi yırtar parça parça ederim. O zaman sadece halvethânenin duvarları benim için elbise vazifesini görür. Bütün bunlar kurtuluş ve necata karşı olan aşırı şevkimin neticesidir.
İşte bu düşüncelerle girdiğim halvetten şeyhimin izin ve müsadesi olmadan çıkmadım, ayrılmadım.”(S.136-137)
“Şeyhim Ammar Yasir, bana şöyle demişti: “Halvete girdiğin zaman sakın nefsinle konuşma. Kırk günlük halveti tamamlayıncaya kadar buna uy. Nefsiyle konuşan kimse daha ilk gün halvetten çıkarılır. Eğer konuşacaksa nefsine şöyle desin: ‘Burası kıyamet gününe kadar senin kabrindir. Bunu iyi bil’”
Sonra sözüne şunu ekledi: “Bu çok ince bir noktadır ve bununla ancak (Hakk’a) ulaşanlar ikaz olunur.”
“Halvete ısındığı zaman onun zıddı olan şeylerden sıkılır. Bundan sonra kendisi için halvete girdiği zatın zikri ile ünsiyet kurar. Bu Hakk Sübhanehu ve Taâlâ’nın zikridir. Bazan zikir ünsün önüne geçer. Fakat umumiyetle birlikte yarışır ve yekdiğerini takib ederler.” (S.137)
“Zikirle meşgul olan Seyyar kendisine şöyle seslenilen bir makâma ulaşır: Zikrin, seni nasıl zikrettiğini görmek için zikretme. Çünkü o mezkûrdur. Zâkir değildir. İnsan devamlı olarak Hakk’ın mezkûrüdür. Ancak Allah ile aralarındaki koyu karanlıklar ve kesif perdeler sebebi ile bunu işitememekte ve duyamamakta. Onlar işitmezler ve bu hâli hissetmezler.”
“Mürid, zikirde istiğrak hâline ulaştığı zaman sûlükü inkıtaa uğrayanların kaldıkları yerde kalmasın, diye zikri bırakmasını şeyh ona emreder.”
“Seyyar dil ile yaptığı zikirle uzun bir zaman geçirdikten sonra, kalbin bu zikirden bıkıp usandığı bir noktaya ulaşır. Artık dil ile yapılan zikir.kalbi karıştırır, teşvişe uğratır. Onun için dili, zikretmekten alıkoyar, kalbteki huzuru devam eder senelerce dil ile zikredemez.Bu şahıs mümin, mukîn ve mutkındır. Ancak, farz namazları kalp takvası ile fiilen eda eder. Çünkü kalp, farzların terk edilmesi yolunda asla fetva vermez. Hiçbir zaman şüpheli konularda da fetva vemez.” (S.138)
“Biri semâya çıkan, diğeri oradan inen iki soğukla, dâhil ve bâtın serinler, harareti gider. O zaman Seyyar, soğukta donuk bir hale gelir. Bu af soğukluğu ve serinliğidir. Neşe, sevinç, hafiflik ve rahatlık içinde ve kötü olmayan, iyi olan bir şekilde Seyyar donar. Bu donukluğa elbiselerin çokluğu veya evin sıcaklığı fayda vermez. Hatta ateşe de girse durum değişmez.”
“Namaz aydınlığı ve neşesi bu ateşin-tamamını değilse bile-bir kısmını söndürür öbürlerine kâfi gelmez. Onların sönmesi için kısas, had, keffaret ve hepsine tevbe etme soğutucularına ihtiyaç vardır.” (S.139)
“Yakıtı, taş kesilen kalpler ve insanlardan meydana gelen ateş tutuşturulunca, kalbin sahibi Rabbını unutur ve böylece ateş yiyeceğini ve yakıtını temin eder.(Bk. Tahrîm, 66/6). Ateş doyunca heyecanı sukûnet bulur, o zaman günahkâr olan durumunu hatırlar, bâtıldan yüz çevirip Hakk’a yönelmeye gayret eder.” (S.139-140)
“Bu soğukluk da bir cüzdür, onun da yok olmayan bir küllü vardır. Ancak bu da külle katılır. O kül Cehennemdeki Zemherîr (soğuk yer) dir.”
“Halvet, zikir, oruç, temizlik, susma, nefyu’l-havâtır (hatıraları kovma, ve yok etme),râbıta ve arzuları tevhid etmekle kalbin aynası bu pastan temizlenip parlatılır.”
“Zikir ateştir, törpüdür ve çekiçtir. Halvet, demirci ocağıdır. Oruç ise iç ve dış temizlik, cilalama âletidir. Susma ve nefyu’l-havâtır Seyyara gelen karanlık vâridleri yok etmektir. Rabıta talebedir, istekleri tevhîd etmek de öğretmendir.”(S.140)
“Bie defasında Mağrib’de iken birine âşık olmuştum. Himmetimi (ve manevi gücümü) onun üzerine musallat kıldım. Himmetim onu aldı, bağladı ve benim dışımdaki herşeyden menetti. Fakat başka râkibleri bulunduğu için sustu, açık açık konuşamadı. Bununla beraber lisan-ı hâl ile benimle konuşmaya başladı. Konuştuğunu anlıyordu. Aynı şekilde ben de onunla konuşuyor ve bunu anlıyordu. Bu iş, ben o, o ise ben oluncaya kadar devam etti. Ve aşk ruhun mutlak saflığına düşmüş oldu.
Ruhu, bir seher vakti bana geldi, yüzü toprağa sürmekte idi. “Ey şeyh elamân, elamân! Beni öldürdün, yetiş!” diyordu. Ne istiyorsun, dedim. “Gelip ayağını öpmek için beni çağırmanı istiyorum” dedi. İzin verdim. İstediğini yaptı. Sonra yüzünü kaldırdı gönlümden kâm alıp rahatlayıncaya kadar kendisini öptüm!” (S.140-141)
“İsteseler de istemeseler de canlıların nefislerindeki zikir, alıp verdikleri nefeslerdir. Çıkan ve giren her solukta Allah (c.c)ın ismi vardır. Bu da “he” sesidir. Çıkan “he” nin kaynağı kalptir, inen “he” nin kaynağı ise Arştır. “Hû” kelimesindeki vav ise ruhun ismidir.”
“Şeyhlerden biri-Sehl b. Abdullah Tüsterî (Öl. 283/986) olduğunu zannediyorum-müridlerine şöyle demişti: “Size bir belâ ve musîbet geldiği zaman sakın oh! demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir ‘Âh’ deyin. Bu Allah’ın ismidir” “vah”, “vah” da böyledir. Çünkü bu, “Hû”nun ters dönmüş şeklidir.”
“Dil bir harf ile zikretmek için kâfi gelmez. Çünkü lisan çift olan şeylerdendir. (küçük dil, büyük dil). Kalb ise böyle değildir. Zikr için bir harf ona kâfidir. Çünkü kendisi de herkesin göğüs boşluğunda bir tanedir.”
“Allah kelimesindeki “he” bu “he” dir. Elif ile lâm harf-i tariftir. İkinci lâmın şeddesi tarifi kuvvetlendirmek içindir. Bu durumda sondaki “he” ile tarif lâm’ı sakindir. Arapça gramerine göre iki sâkin harf yanyana gelince birincisi kesre ile harekelenir. O zaman Elihe olur. Ama bu takdirde fiile benzer ve vezninden çıkar. Daha sonra bir “lâm” ilave edilir ve bu lâm kardeşi olan öbür lâm’a eklenir ve birinci aslına uygun olarak cezm edilmiş halde kalır, ikincisi harekelenir. Bütün bunlar İsm-i a’zamın “h” olduğuna dikkati çekmek içindir.”
“”He”sakindir dedik, zira onun aslı kalbtendir. Kalp daire biçimindedir. “He” harfinin yazılıştaki şeklinin yuvarlak oluşu bu mânaya işaret etmektedir. Daire, merkezi ve aslı olan noktadan ayrılmaz, hareket etmez. Kalp dairesinin merkez noktası ise Hakk’tır” (S.141)
“Sözkonusu ettiğimiz “ha”, ağzımızla telaffuz ettiğimiz “he” değildir. Çünkü bu “he” “h” ve “elif”ten meydana gelen iki harftir. Bununla biz aslı itibariyle bie olanı, dilden değil kalbteki aslı yönünden tek olanı ve çiftler âlemine katiyyen çıkmayanı kasdediyoruz. Çünkü kalp, birlerle çiftler arasında bir vasıtadır. Bununla ismi aziz olan Allah’ın şu büyük sırrı ortaya çıkıyor: “Herşeyden çift çift yarattık ki iyice düşünesiniz. O halde hemen Allah’a kaçınız” (Zariyat, 51/49,50). Yani ikiliklerden birliğe koşunuz.”
“Kalp kelimesinin sözlük anlamı bir şeyin, şekil ve mâna yönünden ortası ve özü (adl) demektir. Burada “he” harfi de-ebced hesabıyla-beş rakamının ismidir. Beş ise tek rakamlı harflerin (1-9) tam ortasında yer alır (19). Beş vakit namazın sırrı da buradan zuhûr ediyor. “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur”hadisi de öyle (20)”
“Hüviyet ikidir: O’nun hüviyeti, senin hüviyetin. Kendi hüviyet ve kişiliğini yok edersen O’nun zâtı ile bâkî olursun. “Lâ ilâhe illâllah” sözünün mânası da budur. Yani O’nun hüviyetinin dışında gerçek hüviyet yok.”
“Kendi hüviyetini yok ettiğin oranda O’nun hüviyeti seni bürür. Böylece, önce –iyi olsun kötü olsun – kendi sıfatlarının hüviyetleri fâni olur. O zaman O’nun cemâl ve celâl sıfatları seni bürür.”(S.142)
“Allah’ın kelâm ve sözü, gayb âleminde elbiseden soyununca, Seyyar sanki kulağının zarı patlıyormuşçasına birtakım sesler işitir. Seyyar o anda- istese de istemese de-kendinden geçer ve secdeye kapanır. Sonra Hakk’ın cemâli ona ulaşır ve onu isbat eder, var kılar (mahv-isbat). Bu durum Seyyarın takatı ve manevi gücü oranında olur. Allah, kelâmındaki tecrid halini devam ettirirse Seyyar ölür (ilâhî kitabı, çıplak bir şekilde dinlemeye takat getiremez).Hz.Musa (a.s)’ın durumu ona keşfen gösterilir. İsmi aziz olan Allah Hz. Musa’ya şöyle demişti: “Biz seninle onbin insanın kuvvetiyle konuşuruz. Bunu biraz daha çoğaltsaydık muhakkak ölürdün.”
“Tusterî demişti ki: “Ah Allah’ın ismidir. Sebebini anlatmıştım. Oh şeytanın ismidir.” Çünkü hı’nın çıkış yeri kalp dediğiniz kurb makâmından uzaktır.”(S.143)
“Nefis rahatı bulunca istirahat eder, keyflenir ve: “Oh! der, yan gelip yatar. Çünkü şeytanın sevgilisi ve dostu bu kelimedir. Kadehleri kardeşinin ve dostunun ismi ile yudumlar. Kendisine musibet ve belâ oku isabet edince yine oh der. Halbuki nefs-i mutmainne ise bilakis darda kaldığı zaman “Allah, Allah”der.”
“Bu isim, yani “ha”, İsm-i azam’a bitişecek kadar bir noktaya ulaşır. İsm-i azam’ın başlangıcı da Allah’tandır. Çünkü Allah kelimesi bütün cemâl ve celâl sıfatlarını içine alan zat ismidir. Fakat daha sonra keşfin artmasıyla mânası açıklık kazanır, Allah kelimesinin harfleri azalır ve o zaman sen “hû”dersin ve hû hazır, yakîn ve sabit olan Zat’a işarettir. (gâibe işaret değildir)”
“Zaman zaman isim denizine düştüğü vakit Seyyarın kalbinden – kendi irâde ve isteğine bağlı olmadan – bir sayha ve ses çıkar. İlk zamanlar bu göğüsteki bir hıçkırık gibidir. Sonra (He harfi) kuvvetlenir ve İsrafil’in sûrunun nefesi gibi Seyyarıveya başkalarını öldürebilecek bir makâma yükselir.”(S.144)
“Cüneyd Bağdadî (Kaddesellahu sırrehu)ye dervişlerin sayhalarından soruldu. Şöyle cevap verdi: “O İsm-i azam’dır. Onu kim inkâr eder veya kötü görürse kıyamet günündeki sayhanın lezzetini bulamaz.”(S.145)
“Hüzün mutlak susmadır. Onda sayha yok, sadece nefes darlığı hastalığına tutulan bir kimse gibi soluk alır-verir. Sadece korku sebebiyle uzun uzun nefes alıp vermeler vardır.”
“Hüzün, arzu edilen bir şey elden kaçırıldığı zaman sözkonusudur. Bunun hakikatı kalbin sevgiliye özlem ve hasret duyması gibidir. Ancak o halinde, özlem duyduğuna vasıl olduğu için artık için özlem duymaz. Ama ayrıldığı zaman ayrılışı sebebiyle hüzünlenir. Hüzün elbisedir veya dış kabuktur. İç ve öz ise ya özlemdir veya özleyendir. Başka bir benzetişle hüzün lokmadır. Âşık o lokmayı yiyen kimsedir veya hüzün şarabtır. Aşk veya âşık bunu içen kimsedir.”
“Özleyenin özlemi sürekli olarak hüznün lokma ve suyu ile kuvvetlenince hemen ülfet ve dostluğa adımını atar. Onun sayhası ve feryadı, kendi irâdesi dışında ona doğru adımını atmış olmasındandır. Bunun gibi bütün kuşlardan çıkan sesler göğüslerindeki özlemden kaynaklanır. Bu sesler, ya öncesinde hüzün bulunmayan bir zevk ve safanın eseridir, veya öncesinde güçlendirici bir hüzün bulunan haz ve zevkin neticesidir.”
“Bu Allah ile üns ve bast hâlinin ondan da öte O’nunla olan ferah ve sevincin bir neticesi ve meyvesidir.”(S.146)
“Gaybet hâlinde iken bazı semâlar görülür, onlarda yıldızlar, güneşler,aylar vardır. Hepsi yakînin sebeplerindendir.”(S.147)
“Cesedlerden önce ruhların bir araya toplanması, yine cesedlerden önce birbirlerini ziyaret etmelerinin sırrı, ruhların cesede olan üstünlüğüdür. Bütün isanlar için durum böyledir. Ancak zevki bozulanlar bunu hissedemezler. Varlık hastalığının basirete çökmesi sebebiyle gözü kör olanlar da bunu göremezler. Bu ruhların meclisinden ancak gücü nisbetinde nasibini alır. Meğer ki, insanlardan herbiri, ruhların birleşmesinden kendi miktarlarınca pay almış olsunlar.”(s.147-148)
“Avam akılla hatırlar ve dille zikreder. Avama mezkûr hücûm edince, şu atasözünü söylerler: Dostunu ve sevdiğini zikrettin, o halde kuru üzümü hazırla! Bunun mânası şudur: O seni ruhu ile ziyaret etmiştir veya sen onu ruhunla ziyaret etmişsindir, ziyaret yakında şahıslar ve bedenler arasında vaki olacaktır.”
“Şeyh bizim olduğumuz şehre yaklaşınca onun vakar, bölge ve himmeti bir dağ gibi üzerime çöktü. Bu durum karşısında hiç kımıldayamadım. O anda bana bunun Şeyh olduğu, misafir olarak gittiği köyden dönmekte olduğu ve buraya yaklaştığı ilham edildi. Ve arkadaşlara: “Haydi geliniz, Şeyhimiz geliyor karşılayalım”, dedim. “Sana bunu kim haber verdi”, dediler. Ben de “O’nun vakarı üzerime düştü”, deyince alay edercesine güldüler. Benim ciddî olduğumu gördüklerinde ise bu söylediğimin gerçek olup olmadığını denemek için yola düştüler. Şehrin dışına çıkar çıkmaz ata binmiş olan Şeyh, güneş gibi bir tepeden üzerimize doğdu.”(S.148)
“Onun himmeti ile ruhlar-isteseler de istemeseler de- huzura gelirler. Sonra hâli ilerler ve ölülerle dirilerin ruhlarını ayırdeder. Nebîlerle şehidlerin ve diğer insanların ruhları arasındaki farkı görür.”
“Gaybet hâlinde iken din âlimlerinden birini gördüm. Gökyüzü berrak ve yıldızlarla dolu idi. Âlim, “Bu güneş ve yıldızların mânasını anlıyor musun?” dedi. Buyurun söyleyin dedim. Şöyle dedi: “Allah gece ve gündüz kullarına bakar, O’nun gece bakışı yıldızlar, gündüz nazar etmesi ise güneştir”. (S.149)
“Bir başka gaybet hâlinde de gökyüzü Kur’an kitabı gibi ortaya çıktı. Dört köşe şekiller ve noktalarla şöyle yazılmıştı:
Bu Taha suresinin şu âyeti idi: “...Gözümün önünde büyüyesin diye senin üzerine benden bir sevgi koydum...” (Taha, 20/39-40)
Bunu anlıyor ve okuyordum. Bunun, tanıdığım bir kadına dair olduğu bana ilhâm edildi. Kadının ismi Benefşe (menekşe) idi. Gayb âlemindeki ismi ile, “İsteftiyn”idi.” (S.149-150)
“Seyyar makbul haline gelince gayb âleminde ona isim ve künye veririler. Şeytanın ismi ile Allah Taâlâ’nın ism-i azam’ı ona tarif edilir.
Benim gaybtaki ismim Kanterûn’dur.”
“Gaybet hâlinde olduğum bir sırada Resûlüllah’ı, yanında ikinin ikincisi (Hz.Ebu Bekir) olduğu halde (Bk. Tevbe, 9/40) benimle oturur bir vaziyette gördüm. O kadar ki dizi dizime değdi. O anda bana, her gün Kur’an-ı Kerîm’den O’nun için okuduğum çeşitli virdlerimin olduğu ilhâm edildi. Hemen virdimi okumaya başladım. Bitince, bunu çok iyi bulduğunu ifade ederek: “İşte böyle gündüzün hadis dinle ve gece Kur’an-ı Kerîm oku” dedi.
Daha sonra kendisinden künyemi sormam ilham edildi ve sordum: “Ya Resûlallah, benim künyem Ebu’l-Cenâb mıdır, yoksa Ebu’l Cennâb mıdır? Benim nefsim Ebu’l-Cenâb (yücelik babası) şeklinde olmasını istiyor”. “Hayır” dedi. “Künyen Ebu’l-Cennâb (korkanların babası)dır”.dedi. O zaman yanındaki arkadaşı da, “Evet ya Resûlallah o Ebu’l-Cennâb’tır”. İşte bu iki isim dünya ve âhiretin sırrına sahiptir. Ebu’l-Cenâb deseydi ben dünyaya sahip olacaktım. Ebu’l-Cennâb dediği için, Allah’ın izni ile ikisinden de uzak kalıyorum.”(S.150)
“Şeytanın ismine gelince. Yine bir gaybet hâlinde iken şeytanı gördüm ve tanıdım. Fakat doğru söyleyip söylemediğini denemek için tanımamazlıktan geldim ve ona sordum: “Kimsin ve adın nedir?”.
-Garip bir adamım, ismim de Yunak
-Hayır sen Azâzilsin. Dediğim zaman derhal üzerime atıldı ve:
-Evet ben Azâzîlim, ne yapacaksın? “ (S.150-151)
“Bu olay Peygamberin şu hadisi ile tefsir ve izah edilmiştir: “Şeytan, kan gibi,insan oğlunun damarlarında dolaşır. Dikkatli olunuz ve bu yolu oruçla daraltınız”(22). Şu hadisin mânası da bunu izah eder: “İman çıplak (bir insan gibi)dir. Elbisesi takvadır. Takva, şeytan çekişmesi karşısında gönüllere bir sığınaktır.”
“Nefis ölmeyen bir yılandır. “Ef’â” denilen zehirli yılan buna güzel bir misâldir. Bu yılan kesilse, başı ezilse, yumuşak bir şekilde dövülse, sonra derisi bedeninden soyulsa, eti pişirilse, yense ve bu derisinin üzerinde birkaç yıl geçtikten sonra güneşin altına konsa hemen hareket etmeye başlar. Nefs de tıpkı bunun gibidir.”(S.151)
“Ölmüş olan nefse hevâ, şehvet ve şeytanlık ateşi vurduğunda hemen canlanıp, harekete geçer. Sonra nefs vücudun organlarına zulm etmeye devam eder, organlardaki gücünü ve gıdasını geri alır ve nihayet ayağa kalkar.”(S.151-52)
“Herşeyden sonra Allah’ı gördüm, sonra onu herşeyle beraber gördüm. Daha sonra ise herşeyden önce O’nu gördüm” (S.152)
“VELÎNİN ALÂMETLERİ”
“1. Allah tarafından mahfûz olması”
“2. Allah Taâlâ’nın çeşit çeşit lutuflarıyla onu talepetmesi ve araması.”
“Üzerinde kötü bir şey cereyan etmeden önce bahşedilen ikram mahiyetindeki bu nevi lutuflar hadsiz ve hesapsızdır.”
“Çoğu kere kötü işlerin neticesinde meydana gelen yakîn hâlî, iyi işlerin sonunda hasıl olan yakînden daha kuvvetli olmaktadır.”
“İşte bunun gibi, kendi uykusunda veya kardeşinin uykusunda Rabb’i bir Seyyarı azarlar veya kendisine bir uğursuzluk ve musibet isabet ederse-Allah’ın ihsanında bulamayacağı –yakîn derecesini bulur. Zira ihsan ve ikram O’nun sıfatlarındandır. Halbuki ceza onun sıfatı değildir.” (S.153)
“3. Duasının kabul edilmesi”
“Bu konuda da Allah’ın velîleri kısım kısımdır. Kiminin duasına anında, kimininkine üç günde, bazısınınkine bir haftada, bir ayda, bir senede, bundan daha az veya daha uzun bir zaman içinde icabet edilmiş olabilir. Bu zamanlama onların menzil ve makâmları ile ilgilidir. Buradaki “dua”dan kastımız da sadece, “Rabbım şunu, şunu yap” şeklinde olan dua değildir. Bu; sadece kalbindeki duaya delil teşkil eder.”
“4. Bir başka alâmeti kendisine İsm-i azam’ın (en büyük isim) verilmiş olmasıdır.
“Velîlerden herbirine Allah’ın isimlerinden bir İsm-i azim (büyük isim) verilir. Velî de onunla O’na dua eder. O da kulunun duasına icabet eder.”
“Bağdat Şunuziyye mescidinde halvette iken üzerinde “ifteh bihanin” kelimesinin yazılı olduğu bir kağıt gördüm. Hemen bu kelimeyi bir kağıda yazarak tekkenin hizmetçisine götürdüm ve “İşte Allah’ın en büyük ismi”, dedim. Başını önüne eğdi ve içinden bir şeyler fısıldamaya başladı. Bir müddet sonra evinin kapısını bir adam çaldı, izin verdik, girdi. Adamın nereden geldiğini anlıyamadık. Yanımıza bir kağıt bıraktı ve gitti. Elimizle yokladığımızda bir de ne görelim, 10 dinar. Hizmetçi düştü bayıldı. Bir saat sonra hayrette ve şaşkın bir şekilde ayıldı “Ne oldu sana”, dedim. “Az önce bu Allah’ın en büyük ismidir dediğin zaman şüphe etmiştim. Ve kendi kendime şöyle demiştim: Ya Rabbi gerçekten bu İsm-i azam’sa şu anda bana on dinar gönder, dervişlere dağıtayım”. Gerisi malum”(S.154)
“Tekke hizmetçisi bir müddet sonra bana şöyle bir şey anlatmıştı: Uykudaki adamın gördüğü gibi şahısları görmüşüm. Onların melekler olduklarını zannetmişim. “Biz filan kimseye İsm-i azam’ı verdik”, demişler ve benim ismimi vermişler. Hizmetçi daha sonra şöyle dedi: “Seni kıskanarak onlara şöyle dedim: İyi ama onu bana değil ona verdiniz”. Şöyle karşılık verdiler: “O pek çok müşâhede ve riyâzet yapmaktadır. Sen ise böyle bir şey yapmadın. Sen de Allah için mücâhede yoluna girersen ona verdiğimizi sana da veririz”.
Velîye İsm-i azam verildiği gibi gayb âlemindeki isim ve künyesi ile melek, cin gibi ruhanî varlıkların isimleri de tarif edilir.”(S.154-155)
“Bil ki Seyyar ancak kendisine “kün” (ol) emri verildiği zaman velâyetle vasıflanır.” (S.155)
“Velî irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok ettiği zaman kendisine “kün” emri verilir. Seyyar irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok edince irâdesi Hakk’ın irâdesi olur. Artık Hakk’ın her istediği, kulun da istediği şey, kulun her istediği de Hakk’ın irâde ettiği şey hâline gelir.” (S.155-156)
“ “Kâf” ve “Nun”dan meydana gelen “kün” emrini Allah’ın telaffuz etmesi caiz değildir. Bu bir işi süratli olarak yapma anlamındadır. Ve bu kelimedeki “kâf” kevn (dünya)in kâf’i “Nun”ise O’nun nurudur.”
“ “İftah bihanin”, “Yunak”, “Kanterûn”, “İsteftîyn” kelimelerinin anlaşılan bir takım mânaları vardır. Ancak bunu zevk hâl ile işiten kimse bilir. Meselâ “İftah bihanin” “Yunak” hilede lutf ve latife yapan, mânasına, “Kanterûn”, vâridlerin kabulune düşkünlük gösteren mânasına “İsteftîyn” ise zamanın Aişe’si anlamına gelmektedir.
“Diyorsun ki İfteh bihanîn İsm-i azam’dır. Peki o zaman iftah bihanin anlamına nasıl gelebiliyor? İsm-i azam’ın mânası olması nasıl sahih olur?
Biz deriz ki: “Bunu bir zevk ve tadma yoluyla öğrendik. Şöyleki Allah’ı zikir, kalbe vâki olana kadar Allah’ı zikrettik ve sustuğumuz zaman kalbten hıçkırık sesine benzer bir ses duyduk. Sonra azamet ve kibriya vâridleri, kalbin celâli ve cemâli tecellilere mazhar olması, zâhir ve bâtın âyetlerin ona zuhûr etmesi, sebebiyle kalb kuvvetlenince bu hal arttı.”
“ “İftah bihanin” (inilti ve özlem ile aç) ifadesinin mânası işte budur.”
“Herşeyin İsm-i azam’ı onun yakîni celâl sıfatlarının menzillerini ve cemâl sıfatlarının mazharlarını tanıması miktarınca olur.”(S.156)
“Tevekkül, Seyyarın va’d ve vaîd konusunda Allah’a güvenmesi, kendisine gelecek olan hiçbir şeyin elden kaçmayacağına inanmasıdır. Böylece onu üzmez. Elde ettiği şeyden dolayı da sevinmez.”
“Seyyar kendisine kötülük yapan şahsı Allah’a havale eder. Çünkü hakettiği cezanın miktarını ancak O bilir. Kendisine iyilik yapıldığında da durum böyledir.”
“Zikir, sırra (ruha) vaki olunca, Seyyarın sukût halindeki zikri, iğne batırılarak dilde yapılan nakışlar gibi olur veya bütün yüzü dil haline gelir ve ondan feyezan eden, taşan bir nur ile zikreder.”
“Seyyar, saf hale gelip kendisi için himmet eli ortaya çıkınca, kaybettiği bu elden bedel başka eller bulur. Bu kalbin elidir. Orada (gönül âleminde) gaybta alır, gayba verir ve gaybtan yer.”(S.157)
“Sâdık, ihlâslı ve âşık olan Seyyarın, maksut ve matluba ulaşmasına hiçbir şey perde ve engel olamaz.”
“Hakk Sübhanehu ve Taâlâ hazretleri şehadet ve gayb âlemlerinde delil ve âyetlerle perdelenmiştir: Gayb âleminde batınî âyetlerle, şehadet âleminde ise zafirî âyetlerle.”
“Seyyar, marifetini gaybî âyetlerin zuhûru ile arttırır. Daha sonra azamet ve kibriyanın hücümlarında gaybî âyetlerin yok oluşu (fenâ) ile ve marifetini çoğaltır.” (S.158)
“Zat ve sıfatın tecellisi ise gaybî âyetlere oranla hârikulâde olur.”
“Artık zâhirî âyetlere baktığı zamanki hayreti, keşf âleminde gaybî âyetlere baktığı zamandaki hayreti nisbetinde olur. Z3at ve sıfatlar tecellî edince de nisbet yine böyle olur.”
“Tarikatta sülûk etmeyen, gayb âleminde iyi ve kötü şeyleri görmeyen, heybet, ölüm ve fenânın büyük taarruzlarına göğüs germeyen kimsenin şeyh olması, insanları bu konuda terbiye etmesi asla doğru değildir. Meczûbun şeyhliği de doğru değildir.”
“Fakat maksuda giden yolu tadmamıştır. Dolayısıyla onun şeyhliği ve mürşidliği sözkonusu olamaz. Çünkü şeyhlik yol bekçiliği ve yol göstericiliğidir.”
“Seyyar, zâhirî ve batınî âyetlerden hazzını alıp zat ve sıfatların tecellisine mazhar olduktan sonra hayret hâline ulaştığı ve O’na olan iştiyakı daha da arttığı zaman, artık yer ve gök, - kendisinin içinde mahkûm ve mahbus olarak kaldığı- bir hapishâne, bir zindan bir kuyu, bir hisar, bir kale hâline dönüşür.”(S.159)
“Başlangıcı uykudur, sonra- uyku ile uyanıklık arasında olan- vakıadır. Bunu, hâlet, onu vecd ve vicdanın galebeleri, bunu kudreti müşahede ve sonra kudretle ittisaf, bütün bunlardan sonra da tekvin takib eder.”(S. 160)
“Allah Taâlâ’nın, kendisinden gelen elçilerinin ardı arkası kesilmez. Haşa ki böyle bir şey ola. Aksine her an ve her zaman elçi gönderir. Bunlar O’nun lütûfları, işaretleri, uyarmalarıdır.” (S.160-161)
“Bunlar Allah’a yönelenler için sadece bir misâldir, bununla bu zevki tadanların zevki, âşıkların âşkı, âriflerin nuru, sevenlerin ateşi, özlem duyanların sürati, vecd hâlini yaşayanların vecdi, mücâhede edenlerin, keşf ehlinin meyveleri, münacaat edenlerin sırları ve necata erenlerin uslûbu bilinir.”(S.161)
.

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

July 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

July 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

July 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

July 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

July 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

July 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

July 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

July 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

January 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

July 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

July 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

February 06, 2009