Mevlânâ’nın izinde bir aşk yolculuğu Yaman Dede’nin hikayesi

“Rüştiye birinci sınıfta iken 13 yaşımda idim. Bu sınıfta Arapça ve Farsça dersleri başlar. Bütün dersleri sevmeme karşın Türk edebiyatı ile birlikte Arapça ve Farsçaya pek düşkündüm.
Rüştiye ikinci sınıfta ders yılının ortalarındayız. Farsça hocamız, Şeyh Sadi’nin Gülistan’ını okuturdu. Arada sırada başka manzumeler de yazdırırdı. Bir gün siyah tahtaya yazdığı birkaç beyit kalbimi tutuşturmaya yetti. O beyitleri bugün gibi hatırlıyorum. Mesnevî’nin ilk beyitleri idi:
Bişnev in çün şikayet mî küned
Ez cüdâyîhâ hikayet mî küned
Kez neyistân ta mera bübrideend
Ez nefirem merd ü zen nalideend
Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyak.
Tahtaya yazılan ‘Mevlânâ’ ismi bana pek tatlı geldi. Okunan beyitler beni derinden sarstı. Son beyit sinemi hakikaten şerha şerha etmişti. O andan itibaren tatlı tatlı yanmaya başladım. Şiddetle yakan fakat anne bûsesi kadar tatlı gelen alevler iç alemimi kaplamıştı.”
Yaman Dede, ya da Müslüman olmadan önceki adıyla Diyamandi Keçeoğlu, Mevlânâ ile tanışmasını bu etkileyici cümlelerle anlatıyordu. O İslam’ın tüm kurum ve değerleriyle ikinci plana itilmeye çalışıldığı bir dönemde yaşadı. Kültürü, edebiyatı, tarihi, hâsılı her şeyiyle İslam ya da onun son temsilcisi Osmanlı’nın neredeyse lanetlendiği yıllardı Diyamandi Molla’nın İslam’ın ulvi ateşiyle yanıp tutuştuğu dönemler... O sıradışı bir insandı. Kayserili bir Hıristiyan Rum genci olmasına rağmen Farsça derslerinde Mesnevî’den ve İslam klasiklerinden beyitler ezberler, din dersine gayrimüslim talebeler girmezken sınıfta oturur ve bir Müslüman gibi ilmihal bilgilerini, Resulullah’ın (sas) hayatını, İslam’ın inanç esaslarını öğrenirdi.
Her şeye rağmen o zamanlar hayatta olan lisan zevki, şiir ve edebiyata olan düşkünlük, bu alanlarda uzman kıymetli zâtların o yıllarda hayatta olması küçük Diyamandi’nin farkında olmadan İslam’a yönelmesindeki etkenler arasındaydı. Yine bir Rum genciydi; ama İslam’a duyduğu sevgi farkında olmadan gün geçtikçe artıyor, içinde filizlenmekte olan iman çiçeği her geçen gün dal budak sarıyordu. İçin için yanan bu iç yangını kimselereanlatamıyordu. Çevresi onu hâlâ Hıristiyan olarak biliyordu.
Din derslerinde ayetler, hadisler ezberleyen, Arapça ve Farsça hocalarından özel dersler de alan Diyamandi, liseyi birincilikle bitirir. Üniversite tahsili için İstanbul’a hareket eder. İstanbul’da Hukuk Fakültesi’ne kaydolan “Yamandi Molla”, okulu bitirdikten sonra devlet kademesinde görev alır. Bu sırada özel hocalardan edebiyat ve İslamî ilimler okumaya devam eder. Kendi ifadesine göre artık hidayeti bulmuş, lisana dökemese bile kalpten Kelime-i Şehadet-i çoktan kabul etmiş ve gizli Müslüman olarak yaşamaya başlamıştır. Meşhur Mevlevi dedelerinden Ahmed Remzi Dede’den Mesnevî okur. Mesnevî’de Mevlânâ’nın mikrobu, aşıyı haber verdiğini görünce aşkı ve hayranlığı kat kat artar. Mikroplardan bahseden beyit şöyledir:
Zerhâ dîdem dehâ nîşân cümle bâz,
Ger begûyem horde, şân gerdad dirâz
(Ağızları hep açık zerreler gördüm/ Onların ne kadar küçük olduğunu söyleyecek olsam uzun gider.)
Genç Diyamandi Mevlânâ’nın hayata gözlerini yumacağı tarihi bir beyitte ebced hesabı ile ifşa ettiğini de görünce artık ona çok daha büyük bir muhabbetle hayran olur. Bu Mesnevî’nin 28’inci beytidir:
Her ki, o ez hem zebanî şüd cudâ
Bî nidâ şüd gerçi dâred sad nidâ
(Her kimse ki, söyleştiği kimseden, muhatabdan uzak düşer/ Yüz sesi, yüz dili olsa da sessiz ve dilsiz kalır)
Ebced değeri Hazret-i Pir’in hicri vefat tarihi olan 672’dir. Mevlânâ, yine bir başka beytinde “Birinci ‘ibret’te benim için ağlayacaksınız” demiştir. “İbret” kelimesinin ebced değeri de yine 672’dir.
Ankara Radyosu’nda çeşitli Mevlevi büyüklerinin hayatını anlatan sohbet programı yaptı. Bu programlar, o dönemin edebiyatseverlerinin dikkâtini çekti. Kısa sürede bu çevrelerde kendine kıymetli bir yer edindi.
Müslümanlığını îlanı
Azınlıklara mensup kız ve erkek liseleri olmak üzere çeşitli okullarda Türk Edebiyatı ve Farsça okutan Yaman Dede, devlet hizmetinden ayrılır, eğitimciliğin yanı sıra serbest avukatlık yapmaya başlar.
Anadolu’nun çeşitli illerinde Mevlânâ ve Mesnevî konulu konferanslar verir. Ancak halen gizli bir mümindir. Namazını en kuytu semtlerin küçük mescitlerinde kılmakta, Ramazan aylarında oruçlarını gizli gizli tutmaktadır. Kızı ve eşi onun İslam’la şereflendiğinden habersizdir. O günleri anlattığı notlarında, “Tam kırk yıl bazen sahursuz bazen iftarsız oruçlar tuttum; ama ailem bunu hiç bilmedi!” şeklinde anlatır. Avukatlıktan çok zamanını okuldaki derslerinde gençliğin Mevlânâ’yı ve manevi aşkı tanımasına sarf etmektedir.
15 Şubat 1942 tarihi onun için dönüm noktası olur. Bu tarihte resmi olarak adını ve dinini değiştirir ve Mehmet Abdülkadir Keçeoğlu adını alır. Ailesi de artık durumu öğrendiğinden onun için ızdıraplı bir dönem başlamıştır.
Ceketini alır ve evden ayrılır
Üsküdar’daki evinde Müslüman olduğunu 1942’nin bir Şubat gecesi çok sevdiği kızı ve eşine açar. Karısı ve kızı o an “eyvah” diyerek feryadı basarlar. Haber Patrikhane’ye kadar ulaşır. Dönemin metropolitleri din adamları, ya Hıristiyanlığa geri dönmesi ya da karısından boşanması konusunda Yaman Dede’ye baskı yaparlar. Dede, zor bir karar alır. Yerde dizlere kadar kar, havanın bıçak gibi kestiği soğuk bir şubat gecesi ailesine: “Aşkımın bedeli bu yaşananlar. Sizler sakın üzülmeyiniz. Aşk, ızdırapsız olmaz. Size acı vermeye hakkım yok. Bu ev ve içindekiler size kalsın. Elveda!” der ve dediği gibi ceketini alır ve ayrılır.
Üsküdar, Selamsız Yokuşu’ndan iskeleye iner. Sabah ezanına kadar o soğukta sokakları ve sahili arşınlar. Sabah ilk vapurla Karaköy’deki avukatlık bürosuna geçer. Birkaç gece burada yatıp kalkar. Dostlarının, öğrencilerinin evlerine misafir olur bazı geceler. O artık “Bahtiyar Bir Sürgün”dür.
Talebeleri her şeyiydi
Bundan sonra İstanbul İmam Hatip Okulu ve Y. İslam Enstitüsü’nde de Farsça dersleri vermeye başlar. Bugün her biri kendi branşında otorite olan Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Prof. Dr. Emin Işık, İstanbul eski Müftüsü Selahaddin Kaya, Osman Nuri Topbaş gibi pek çok öğrenci Farsçayı ondan öğrenir. Mevlânâ’yı onun ağlayarak anlattığı derslerden tanırlar. Allah, Resûlullah, Mevlânâ, Konya, aşk deyince hemen ağlamaya başlayan Yaman Dede, bu kuşağın zihninde derin izler bırakır. Dostlarının tanıştırması ile ilkokul öğretmenliğinden emekli Hatice Hanım’la evlenen Dede, eski hanımı ve kızını zaman zaman telefonla arayarak hediye ve ikramlarda bulunmayı ömür boyu ihmal etmemiştir. Hatice Hanım ise 31 Aralık 1985’te vefat etmiştir.
Hasta yatağında gelen vecd
Bir gün Konyalı merhum Dr. Ali Kemal Belviranlı, dostları diş hekimi Nuri Yılmazgil, Fevzi Özçimi ve M. Şevket Eygi’yle birlikte Dede’yi hasta yatağında ziyaret eder. Dedeye, “Yanan Kalbe Devasın Sen” naatını bestelediğini söyler Ali Kemal Bey. Dede pek memnun olur ve misafirler koro halinde rast makamında bestelenen naatı okurlar. Önce hıçkırıklara boğulan dede, birden yatağından fırlar, cezbeye gelerek, semazenler gibi dönüp kendini duvardan duvara gözyaşlarıyla vurmaya başlar. Olan olmuştur. Yorgun ve bitkin hâli gitmiş, vecd haliyle dönmeye başlamıştır. Muhtereme refikası Hatice Hanım içeri girerek: “Ne olur, lûtfedin. Devam etmeyin. Hastadır, yakında kalb krizi geçirdi, böyle bir hâle tahammülü yoktur.” der. O ziyaretten sonra çok geçmeden de fani dünyadan ayrılır (3 Mayıs 1962).
Sevenlerinin omzunda Kadıköy Osmanağa Camii’nden Çiçekçi Camii’nin hemen kapı karşısındaki Karacaahmet Mezarlığı’nın Eski Üsküdarlılar Mezarlığı bölümü 8. Ada girişine kadar omuzlarda taşınır ve hemen soldaki bölüme defnedilir. Fatihalar yoldaşı, mekânı Cennet olsun. Amin.
Yaman Dede (Diyamandi Keçeoğlu) (1887-1963)
Yaman Dede, 1887 tarihinde Talas’ta doğdu. Babası bir Ortodoks ve iplik/pamuk tüccarı olan Yuvan, annesi Afurani Hanım’dır. Yaman Dede’nin ilk adı Diyamendi Keçeoğlu’dur. Yaman Dede ilkokulu Ortodoks mektebinde okudu. İdadinin üçüncü sınıfında, Farsça dersinde Mevlânâ’nın şiirleri ile tanışan Yaman Dede, Mevlânâ’ya derin bir aşkla bağlandı. 1907 yılında İstanbul’a gitti. İçindeki derin hislerle İstanbul’da Galata Mevlevihanesi’ne devam etti, Ahmet Celalettin Efendi’nin Mesnevî derslerinden ve Kayserili Ahmet Remzi (Akyürek) dedenin sohbetlerinden istifade etti.
1909’da İstanbul Hukuk Mektebi’ne girdi. 1913 yılında mezun olup Beyoğlu 1. Hukuk Mahkemesi’nde görev aldı. 1932 yılında bu görevden istifa edip serbest avukatlığa başladı. İstanbul’un çeşitli liselerinde öğretmenlik yaptı. Yaman Dede 1942 yılında İslamiyet’i kabul etti, Mehmet Kadir Keçeoğlu adını aldı. Şaire Yaman Dede adını Diyamandi’den çevirerek Ahmet Remzi Dede vermiştir. Yaman Dede, 1947 yılında emekli öğretmen Hatice Hanım’la evlenmiştir.
Ölünceye kadar her yıl Konya’ya gidip Mevlânâ’yı ziyaret eden Şeb-i Arus günlerine katılan Yaman Dede’ye yakın dost ve arkadaşları, içinde taşıdığı manevi aşktan dolayı “Yaman Dede” demeyi uygun bulmuşlardır.
Nâtları-Şiirleri
Kalbindeki yangını mısralara dökmekte ustadır Yaman Dede. Dostu Yahya Kemal, onu şu mısra ile övecektir:
Yüz sürdü gerçi pâyine çok Müslüman Dede
Mollâ-yı Rûm görmedi bundan Yaman Dede.
(Gerçi –Peygamberin-ayağının izine çok Müslüman dede yüz sürdü, ama Mevlânâ bundan daha yaman bir dede görmedi.)
Bugün mevlidhan ve tasavvuf musikisi sanatçılarının büyük bir vecd ile söyledikleri meşhur “Yanan Kalbe Devasın Sen” isimli naat onundur.
Mevlânâ’ya ve neye olan tutkusu ile de meşhur Ney şiirini kaleme alır:
İçi boş benzi sararmış ona aşıktır maye
Derdi hicran ile inler eder ah leylaye
Arz eder hıçkırarak aşkını hep Mevlâye
Bak neler söyletiyor Hazreti Mevlânâye!..
Bu cihanın ötesinden geliyor nağmeleri
Kanatır sineyi, kalbi, deler elbet ciğeri
Erişir mi buna kudret, buna insan hüneri
Bak neler söyletiyor Hazreti Mevlânâye!..
(“Bak neler söyletiyor Hazreti Mevlânâye” derken iki anlam vardır. Birincisi neyin Hz. Mevlânâ’ya söyletmesi, ikinci ve ise Hz. Mevlâ’nın (cc) “nây”e söyletmesidir.)
Güzel sözleri
- Allah hep lûtfeder. Kahır gibi görünmesi bizim bakışımızın kötülüğündendir.
- Doktorun ustalığına güvenirsek verdiği ilaç acı da olsa, tatlı da olsa alırız. Allah’ın nimetlerini seviyor, belalarına kızıyorsak O’na güvenmiyoruz demektir!
- Namaz kılmak!... Aman Allah’ım o ne büyük nimettir! Kanımla, gözyaşımla abdest alabilsem, kızgın sac üstünde namaz kılabilsem. Yanarak, kavrularak namaz kılabilsem. Namaz kanadını açmadıkça hakikate uçamazsınız!
- Namazın bir saniyesi yanında tüm kainat bir saman çöpü bile olamaz.
- Dinlerin hakikâtine inenler, Allah’a yaklaşırlar. Hıristiyan ve Yahudiler dinlerini iyi inceleseler yolları mutlaka Aşk-ı Muhammedi’ye çıkar.
Ahmet Kahraman anlatıyor:
“Yaman Dede 1959-1960 döneminde Farsça dersimize geliyordu. Bir gün dersler bitti, okuldan çıktık. Taksim’e doğru gidiyorum. Alman Sefareti (elçiliği) civarında bir mescit var. İşte oradan yukarı doğru tek başıma gidiyorum. Bir baktım Yaman Dede, mescidin duvarına yaslanmış, son nefesini verir gibi bir hali var. Halsiz, mecalsiz, başı hafifçe sağ öne düşmüş, boynu bükülmüş, öyle duruyor. Hemen koşarak yanına gittim ve: ‘Hocam, hayırdır, geçmiş olsun neyiniz var, hasta mısınız?’ dedim. Baktım Hoca ağlıyor. ‘Hocam niçin ağlıyorsunuz, başınıza bir şey mi geldi?’ dedim. Şöyle çok ince, çok tiz, çok gevrek, ipil ipil dökülen bir sesle: ‘Hayır yavrum hayır!’ dedi. ‘Resulullah (sas) aklıma geldiği zaman, kendimi kaybediyorum, ayakta duracak mecalim kalmıyor, ya bir yere dayanmam gerekiyor veya oturmam icap ediyor.” (Bkz, Yaman Dede Belgeseli, Mustafa Özdamar, shf: 191)
Dahilek Yâ Resûlallah
Gönül hûn oldu şevkınden boyandım yâ Resûlallâh
Nasıl bilmem bu nîrâna dayandım yâ Resûlallâh
Ezel bezminde bir dinmez figândım yâ Resûlallâh
Cemâlinle ferah-nâk et,
ki yandım yâ Resûlallâh
Yanan kalbe devâsın sen, bulunmaz bir şifâsın sen
Muazzam bir sehâsın sen,
dilersen reh-nümâsın sen
Habîb-i Kibriyâsın sen,
Muhammed Mustafâ’sın sen
Cemâlinle ferah-nâk et,
ki yandım yâ Resûlallâh
Gül açmaz, çağlayan akmaz, İlâhî nûrun olmazsa
Söner âlem, nefes kalmaz,
felek manzûrun olmazsa
Firâk ağlar, visâl ağlar,
ezel mestûrun olmazsa
Cemâlinle ferah-nâk et,
ki yandım yâ Resûlallâh
Erir cânlar o gül-bûy-ı revân-bahşın hevâsından
Güneş titrer, yanar dîdârının, bak, ihtirâsından
Perîşân bir niyâz inler hayâtın müntehâsından
Cemâlinle ferah-nâk et,
ki yandım yâ Resûlallâh
Susuz kalsam, yanan çöllerde cân versem elem duymam
Yanardağlar yanar bağrımda, ummanlardan nem duymam
Alevler yağsa göklerden ve ben messeylesem duymam
Cemâlinle ferah-nâk et,
ki yandım yâ Resûlallâh
Ne devletdir yumup aşkınla göz, râhında cân vermek
Nasîb olmaz mı Sultânım
haremgâhında cân vermek
Sönerken gözlerim âsân olur âhında cân vermek
Cemâlinle ferah-nâk et,
ki yandım yâ Resûlallâh
Boynu büktüm, perîşânım, bu derdin sende tedbîri
Lebim kavruldu âteşden döner pâyinde tezkîri
Ne dem gönlüm murâd eylerse taltîf eyle Kıtmîr’i
Cemâlinle ferah-nâk et,
ki yandım yâ Resûlallâh
Dahilek: Sana sığındım
Hûn: Hor ve zelil olmak
Şevk: Arzu
Nîrân: Narlar,
ateşler
Bezm:Sohbet meclisi
Figân: Bağırıp,
çağırma
Cemâl: Güzellik,
yüz güzelliği
Ferah-nâk: Neşeli,
sevinçli
Muazzam: Büyük
Sehâ: Cömertlik
Reh (râh): Yol
Reh-nümâ: Yol gösteren
Habîb-i Kibriyâ: Hz.
Peygamberimizin özel
sıfatlarından
Felek: Gök, devir
Manzûr: Bakış
Firâk: Ayrılık
Visâl: Kavuşma
Mestûr: Örtü
Bûy: Koku
Revân: Giden
Dîdâr: Görünme, yüz
İhtirâs: Arzu
Müntehâ: Sona erme
Messeylesem: Dokunsam
Haremgâh: Kişinin
kendisine özel, herkesin
giremediği yer
Âsân: Kolay
Leb: Dudak
Pây: Ayak, takat, iz
Tezkîr: Hatırlamak
Taltîf: İltifat, değer
Kıtmîr: Ashâb-ı Kehf’in köpeğinin adı
Fahri Duran Hoca Yaman Dede’yi anlatıyor
1982’de hacdan karayoluyla dönüyoruz. Halep’te Zekeriya Aleyhisselam’ı ziyaret etmek istiyoruz. Camiye girdik, her direğin dibinde bir adam var. Sesli sessiz kimisi Kur’an okuyor, kimisi ilahi, kaside filan derken, bir de baktık ki, o direklerden birinin dibinde bir adam, bir Arap, Türkçe bir kaside söylüyor ama, yakıyor kavuruyor etrafı. Söylediği kaside şu:
Yak sinemi ateşlere, efgânıma bakma
Ruhumda yanan ateşe nîrânıma bakma
Hiç sönmeyecek aşkıma imanıma bakma
Ağlatma da yak, hal-i perişanıma bakma! Allah, Allaaah. Şaşırdım kaldım. Neyse sonra, adam kasideyi bitirince yanına vardım, bu kasideyi kimden öğrendiğini sordum. “Türk müsünüz?” dedim. Arap’mış. “Peki bu kasideyi nereden öğrendiniz?” dedim. “Burada, Suriye’de.” dedi. Allah Allah, dedim, bu kaside bizim Yaman Dede’mizin. Siz kimden öğrendiniz?”
“Urfalı bir TIR şoförü var, o belletti bana.”
“Allah Allah, dedim, bizim Dede’nin manzumesi Halep’te, Zekeriya Aleyhisselam’ın camiinde hiç Türkçe bilmeyen güzel sesli bir Arap’ın ağzından yakıyor, kavuruyor etrafı. Sübhanallah, sübhanallah.” (a.g.e, shaf: 235)
25.12.2004
Hazırlayan: MUSTAFA AYDIN
Yaman Dedeyi Tanır mısınız?
Mesnevi okumayı tamamladığım günlerdi. Yakın akrabalarımdan bir hanımın evine konuk olduk. Söz Mevlana ve Mesneviden açılınca:”Mesnevi aşığı bir insanın hayatını okuyorum şimdilerde. Siz de mutlaka okumalısınız” dedi ve masada duran roman kalınlığında kitabı elime verdi. Mustafa Özdamar’ın kaleme aldığı adlı eseri birkaç gün içinde okudum. İncelenen hayat;müthiş bir İslamî dönüş hikâyesiydi ve  canlı tanıklarının dilinden aktarılıyordu. Beni çok etkileyen bu Hak aşığını siz değerli kardeşlerime bir nebze tanıtabilirsem kendimi bahtiyar addederim.
Kim Bu Yaman Dede?
Kayseri’inin Talas ilçesinde Rum esnaflardan iplik tüccarı Yuvan Efendi ile Afurani Hanımefendinin oğlu Diyamandi 1887 yılında dünyaya gelir. Henüz on aylık iken ailesi Kastamonu’ya göç eder. İlk tahsilini Rum Ortodoks Mektebinde yapan küçük Diyamandi,1901de Kastamonu İdadisi(lise)ne girer. Yedi yıllık idadiyi birincilikle tamamlar. İdadide arkadaşları kendisine “Yamandî Molla” lakabını takarlar. Bir Rum çocuğuna neden molla lakabı takılmış, gelin Yaman Dedenin kendi ağzından dinleyelim:
Dönüşün Kapısı Farsça Dersi
Rüştiye birinci sınıfta iken 13 yaşımda idim. Bu sınıfta Arapça ve Farsça dersleri başlar. Bütün dersleri sevmeme karşın Türk Edebiyatı ile birlikte Arapça ve Farsça’ya pek düşkündüm. Rüştiye ikinci sınıfta ders yılının ortalarındayız. Farsça Hocamız, Şeyh Sadi’nin Gülistan’ını okuturdu. Arada sırada başka manzumeler de yazdırırdı. Bir gün siyah tahtaya yazdığı birkaç beyit kalbimi tutuşturmaya yetti. O beyitleri bugün gibi hatırlıyorum. Mesnevi’nin ilk beyitleri idi:
Bişnev in çün şikayet mî küned/Ez cüdâyîhâ hikayet mî küned
Kez neyistân ta mera bübrideend / Ez nefirem merd ü zen nalideend
Dinle neyden ki hikayet  etmede
Ayrılıklardan şikayet etmede
Tahtaya yazılan ismi bana pek tatlı geldi. Okunan beyitler beni derinden sarstı. Son beyit ise içimi yaktı. O an içimde yanmaya başlayan aşk ateşini kelimelere dökmekte aciz kalıyorum.
Farkında Olmadan Mümin Olmak
Farsça dersinde başta Mesnevi olmak üzere Şark İslam Klasiklerinden beyitler ezberleyen,Din Dersinden gayrimüslim talebeler muaf olduğu halde sınıfta oturan ve bir Müslüman gibi İlmihal bilgilerini,Rasulullah’ın hayatını,inanç esaslarını öğrenen Diyamandi, farkında olmadan içindeki aşk ile mümin olmuştur. İslam’a duyduğu sevgi gün geçtikçe artmakta,bir taraftan tıpkı Farsça edebi metinler gibi aruz kalıpları ile rubailer,gazeller yazmaya çalışmaktadır. Ancak toplum,okul,arkadaş ve aile çevresinde halen Hıristiyan olarak tanınmaktadır.
Arapça metinlerle birlikte hadisi şerif ve bazı ayetleri de ezberlemeye başlar. Yazdığı beyitler, edebiyat hocasının gözünü doldurur. Hocası bir şiirini şu mısralarla övecektir:
Aferin yavrum güzel,hem de pek güzel,.................Aferin yavrum güzel gerçekten çok güzel
Manevi sûrî füyuzun berter etsin Lemyezel ..........Manevi sevinç ve ilhamlarını artırsın Allah
Liseyi birincilikle bitiren Diyamandi,Arapça ve Farsça hocalarından özel dersler de alır. Üniversite tahsili için İstanbul’a hareket eder.
Genç Bir Avukat
İstanbul’da Hukuk mektebine giren Yamandi Molla,fakülteyi bitirdikten sonra devlet kademesinde görev alır. Bu esnada özel hocalardan edebiyat ve İslamî ilimler okumaya devam eder. Kendi ifadesine göre artık hidayet bulmuş,lisana dökemese bile kalpten Kelime-i Şehadeti çoktan kabul etmiş ve gizli Müslüman olarak yaşamaya başlamıştır. Meşhur mevlevi dedelerinden Ahmed Remzi Dede’den Mesnevî okur. Mesnevide Mevlana’nın mikrobu,serumu haber verdiğini görünce aşkı ve hayranlığı kat kat artar. Hatta Mevlana’nın hayata gözlerini yumacağı tarihi bir beyitte ebced hesabı ile ifşa ettiğine hayretle şahit olur. Mesnevi ve şerhlerini(açıklamalarını) kısa sürede okur.
Bir yandan devlet kademesinde görevine devam ederken diğer yandan şiir çalışmaları sürmekte,
Ankara Radyosunda çeşitli Mevlevi büyüklerinin hayatını anlatan sohbet programı yapmaktadır. Bu programlar, devrin gazete yazarları ve ediplerinin dikkâtini çeker. Kısa sürede edebiyat ve ilim çevrelerinde yer edinir.
Aşıklar Kâbesi
Mevleviler arasında Konya; Aşıklar Kâbesidir. Yaman Dede de kırklı yıllarda sık sık Konya’ya sefer eder. Şeb-i Arus törenlerinin özel davetlilerindendir artık. Biri İstanbul’a gelse ve “Ben Konya’dan geliyorum” dese Yaman Dede “Demek Sultanımızın şehrindesiniz” der; alır,yedirir,içirir ikram eder!... Konya ve Mevlana onun için özel aşk bestesinin vazgeçilmez iki notasıdır.
Müslümanlığını İlanı
1942 yılından itibaren, başta azınlıklara mensup kız ve erkek liseleri olmak üzere çeşitli okullarda Türk Edebiyatı ve Farsça okutan Yaman Dede, devlet hizmetinden ayrılmış, eğitimciliğin yanı sıra serbest avukatlık yapmaya başlamıştır.
Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde Mevlana konulu konferanslar verir. Ancak halen gizli bir mümindir. Namazını en kuytu semtlerin küçük mescitlerinde kılmakta,Ramazanda gizli oruçlar tutmaktadır. Kızı ve eşi inancından habersizdir. “Tam kırk yıl bazen sahursuz bazen iftarsız oruçlar tuttum, ama ailem bunu hiç bilmedi!..” der hatıratında. Avukatlıktan çok zamanını lise derslerine, gençliğin manevi aşkı tanımasına  ayırmaktadır.
15 Şubat 1942 de ismini değiştirir ve Mehmet Abdülkadir KEÇEOĞLU adını alarak nüfus idaresine ismini ve yeni dini İslam’ı tescil ettirir. Bu sırada 55 yaşındadır. Kırk yıldır sakladığı yeni kimliğini kuşanmış, ama o saatten sonra da aile içi sancı başlamıştır.
Ceketi Alıp Çıkmak
Üsküdar’daki evinde bir kış gecesi durumu kızı ve eşine açar. Karısı ve kızı o an feryadı basarlar. Haber Patrikhaneye kadar ulaşır. Dönemin Hıristiyan din adamları, ya Hıristiyanlığa dönmesi ya da karısından boşanması konusunda baskı yaparlar. Karısı bu ikilem karşısında kararlı bir tutum sergileyemez. Yaman Dede, zor ama cesur bir karar alır. Evden ayrılacak, yalnız yaşayacaktır.
Yerde dizlere kadar kar, havanın keskin ayaz olduğu bir Şubat gecesi ailesini toplar ve:“Aşkımın bedeli bu yaşananlar. Sizler sakın üzülmeyiniz. Aşk, ıstırapsız olmaz. Size acı vermeye hakkım yok. Bu ev ve içindekiler size kalsın. Elveda!..”
Ceketini alıp çıkmıştır artık. Üsküdar, Selamsız Yokuşundan iskeleye iner. Sabah ezanına kadar o soğukta sokakları ve sahili arşınlar. Sabah karşıda, Karaköy’deki avukatlık bürosuna geçer. Birkaç gece burada yatıp kalkar. Dostlarının,öğrencilerinin evlerine misafir olur bazı geceler. Kendi ifadesi ile dür artık.
Hocaların  Hocası
Azınlık okulları yanı sıra İstanbul İmam Hatip Okulu ve Y.İslam Enstitüsünde de Farsça derslerine girer. Bugün her biri kendi branşında otorite olan Prof.Dr.Hayreddin Karaman, Prof.Dr.Bekir Topaloğlu, Prof.Dr.Emin Işık,İstanbul Eski Müftüsü Selahaddin Kaya,Osman Nuri Topbaş gibi pek çok öğrenci Farsça’yı ondan öğrenir. Mevlana’yı onun gözyaşları içinde verdiği derslerden tanırlar. Allah,Rasülullah, Mevlana, Konya,Aşk deyince hüzün çöken,hemen ağlamaya başlayan ikinci bir kişinin görülmediği bu zatların beyanlarından anlaşılmaktadır.
İkinci Evliliği ve Vefatı
Dostlarının teşvik ve tanıştırması ile ilkokul öğretmenliğinden emekli Hatice Hanım’la hayatını birleştiren Yaman Dede, eski karısı ve kızını zaman zaman telefonla arayarak hediye ve ikramlarda bulunmayı ömür boyu ihmal etmemiştir.
1962 yılına gelindiğinde çok hasta olmasına karşın Acıbadem’deki evinden Bağlarbaşı’ndaki Yüksek İslam Enstitüsüne derslere gelmeye devam eder. O artık paltosu içinde zayıf, ceset gibi solgun,75 yaşın yorgunluğuyla bedenini sürüyerek yürümektedir.3 Mayıs 1962 Perşembe günü “Ölüm asûde bir bahardır” diyerek Hakka yürür. Öğrencileri ve yüzlerce seveninin omzunda Karacaahmet Mezarlığına defnedilir.
Bir İstirham
Karacahmet mezarlığının Küçük Selimiye Camii karşısındaki kapısından girişte yatar Yaman Dede. İstanbul’da yaşama bahtiyarlığına erenler,ya da yolu bir gün düşeceklere sesleniyorum:
Bu Hak aşığını mutlaka ziyaret ediniz. Küçük Selimiye Camii kapısını arkanıza alıp Karacaahmete girdiğinizde 15 adım yürüyünüz. Durduğunuz zaman solunuzda asırlık bir servinin altında karısı Hatice Hanımla yan yana yatan Yaman Dedeyi göreceksiniz. Siyah,yosun kaplı mezar taşı üzerinde şunları okuyacaksınız:
HuvelBaki
Mevlana Aşıkı Yaman Dede
Hakk’a kavuşmak için ircii emrine etti itaat.1304-3.5.1962
Bütün Hak aşıklarına binlerce Fatiha...
Yaman Dede’den Özdeyişler,İlginç Özellikleri ve Şiir Örnekleri
Naatları-Şiirleri
Kalbindeki yangını mısralara dökmede ustadır Yaman Dede. Sıradan bir şair olmayıp edebi antoloji ve ansiklopedilerde hayatına yer verilecek kadar önemli bir kişiliktir. Yakın dostu Yahya Kemal, onu şu mısra ile övecektir:
Yüz sürdü gerçi pâyine çok Müslüman Dede
Mollâ-yı Rûm görmedi bundan Yaman Dede.
(Gerçi –Peygamberin-ayağının izine çok Müslüman dede yüz sürdü, ama Anadolu mollaları bundan daha yaman bir dede görmedi.)
Bugün mevlidhan ve tasavvuf musikisi sanatçılarının büyük bir vecd ile söyledikleri meşhur “Yanan Kalbe Devasın Sen” isimli naat onundur. İşte o naattan birkaç dörtlük:
Gönül hûn oldu şevkinden boyandım ya Rasûlallah
Nasıl bilmem bu nîrana dayandım ya Rasûlallah
Ezel bezminde bir dinmez figandım ya Rasulallah
Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Rasulallah
Yanan kalbe devasın sen,bulunmaz bir şifasın sen
Muazzam bir sehasın sen,dilersen runumasın sen
Habibi Kibriyasın sen Muhammed Mustafasın sen
Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Rasulallah
Mevlana’ya ve neye olan tutkusu ile de meşhur Ney şiirini kaleme alır:
İçi boş benzi sararmış ona aşıktır maye
Derdi hicran ile inler eder ah leylaye
Arz eder hıçkırarak aşkını hep Mevlaye
Bak neler söyletiyor Hazreti Mevlanaye!..
Bu cihanın ötesinden geliyor nağmeleri
Kanatır sineyi,kalbi,deler elbet ciğeri
Erişir mi buna kudret,buna insan hüneri
Bak neler söyletiyor Hazreti Mevlanaye!..
(Bak neler söyletiyor Hazreti Mevlanaye derken iki anlam vardır. Birincisi neyin Hz.Mevlana’ya söyletmesi,ikinci ve daha derini Mevlanın,yani Allah’ın neye söyletmesi.)
Başka bir naatta Rasulullah’a şöyle seslenecektir:
Rahmeyledi alemlere gönderdi seni Hak
Nur etti nigâhın gazabı nar-ı Muhammed
Ümmi iken ümmetleri hayretlere saldın
İlmin edebi kutb-ı şerefbarı Muhammed
Sen havfı recanın ne büyük rehberi oldun
Kalbin en ulu vakıf-ı hüşyarı Muhammed
Aşıkların ah eyleyerek sine döverler
Hun oldu güneş, gördü de ruhsar-ı Muhammed
Gül yüzlü, güneş yüzlü Muhammed, meh-i taban
Çak oldu görüp pertev-i didarı Muahmmed
Derdinle senin handenuma derde bu gönlüm
Aşkın ile yak sen dil-i bimarı Muhammed
Cananımın Harîminde (Sevgilimin Özel Odasında) başlıklı şiiri muhtemelen Mevlana Türbesini ziyaretlerinden birinde,Konya’da kaleme alınmıştır:
Geldim sana kan ağlayarak,sızlayarak bak
Aşkınla yanan benliğime durma, hemen ak
Ak,sönmesin ateş, alevim dinmesin ancak
Ağlat beni, inlet beni, ta haşre kadar yak
Artır, ne olur, ateşini bağrımı dağla
Yansın bu vücudum, fakat eksilmesin asla
Hicran ile yak, vasl ile yak,aşkına bağla
Ağlat beni,inlet beni,ta haşre kadar yak!...
Ağlatma Beni başlıklı şiir ise aşk yarasının çok farklı bir ifadesidir:
Yak sinemi ateşlere, efgânıma bakma
Ruhumda yanan ateşe nîrânıma bakma
Hiç sönmeyecek aşkıma imanıma bakma
Ağlatma da yak, hal-i perişanıma bakma!...
Yaşlar akarak belki uçar zerresi aşkın
Ateşle yaşar, yaşla değil yaresi aşkın
Yanmaktır efendim biricik çaresi aşkın
Ağlatma da yak, hal-i perişanıma bakma!..
İlginç Davranışları
Çoğunlukla içe dönük bir hayat süren Yaman Dede, çevresi ile haberleşmede daha çok mektubu kullanır. Büyük fikir adamları ve sanatçılarla olduğu kadar,ders verdiği azınlığa mensup öğrenciler,liseli gençlere de mektuplar yazmıştır. Bunlar edebi ölçüde kıymetli nasihat ve söz sanatları yüklü metinlerdir.
Her hafta Pazartesi günleri akşam namazları ile Cuma namazlarını Eyüp Sultan’da kılmayı adet edinmiştir. Cumadan sonra “Haftalık haccımı eda ettim” diyecek kadar Eyüp ziyaretine önem verir.
Konyalı Dr. Ali Kemal Belviranlı, ahbaplarından birkaç kişi ile Yaman Dedeyi hasta yatağında ziyaret eder. Dedeye, “Yanan Kalbe Devasın Sen” naatını bestelediğini söyler Ali Kemal Bey. Dede pek memnun olur ve misafirler koro halinde bu naatı okurlar. Önce hıçkırıklara boğulan dede,birden yatağından fırlar,cezbeye gelerek,semazenler gibi dönmeye başlar. Eşi Hatice Hanım içeri girerek:
”Lütfen okumayın...N’olur kesin...Yakında kalp krizi geçirdi. Bu cezbeyi kaldıramaz.” diye rica etmek zorunda kalır.
Bir dönem sevgi kavramını kullanan Mason teşkilatına üye olur  Yaman Dede. Kendisinden herhangi bir konuda ilmi rapor hazırlaması istenir. O da safça tutar İslamiyet’in üstünlüklerini anlatan bir rapor yazar. Ertesi gün dedeyi locadan ihraç ederler!...
Özdeyiş ve Tespitleri
Mektupları ve sohbetlerinden derlediğimiz dedeye ait özlü cümleler ve tespitleri şöyle özetleyebiliriz:
-Kur’an’ı o kadar çok sev o kadar çok sev ki;sevgi kavramı bile bu sevgine gıpta etsin!..
-Namaz kılanların tamamı büyük bir cemaattir. İmamları mı? Allah!...
-Okuduklarımı okumakla kalmaz,kadeh kadeh içerek ruhuma sindiririm.
-Saadetin ölmez çiçekleri gözyaşları ile sulanırsa büyür.
-Aldatıcı sağlık, hastalıktan daha kötüdür. Mütevazı görünen öyle kimseler vardır ki;kendilerini herkesten üstün görürler de tevazuu lütuf gibi etrafa saçarlar.
-Allah hep lütfeder. Kahır gibi görünmesi bizim bakışımızın kötülüğündendir.
-Okyanusa atılmak için şüphelerden,niçinlerden,akıldan,fikirden soyunmak gerek. Akıldan soyunursan baştan ayağa akıl olursun. İşte o an kovayı atar, okyanusa hortum salar, kana kana içersin hakikati.
-Nasip ve kısmet varsa, imkân kendi kendine  ortaya çıkar.
-Istırapta nice nimetler gizli. Istırap vermişse bil ki nimeti gelecektir. Gökyüzü ağlamayınca çimenler gülmez der Mevlana.
-Aykırı görmek bize yakışmaz. Biz “illallah” demeyiz her şeye “eyvallah” deriz.
-İnsanların hedefi genellikle damladır. Din ve Tasavvuf ise kişiye deryayı bağışlar. Uyanıklar, dine ve tasavvufa yönelir.
-
Doktorun ustalığına güvenirsek verdiği ilaç acı da olsa, tatlı da olsa alırız. Allah’ın nimetlerini seviyor, belalarına kızıyorsak Ona güvenmiyoruz demektir!....
-Yeni olacak hiçbir şey yok. Her şey ezelde olmuş ancak, şimdi görüntü perdeye yansıyor.
-
Onun rızasını kazanma ümidi içinde yaşamak;azabı zevke,cehennemi cennete çevirir.
-Allah baha (değer) Allah’ı değil, bahane Allah’ıdır. Yaptıklarımız küçük ve değersiz diye düşünmeyiniz. Olabilir ki, o küçük iyilikler rahmetine bahane olur.
-Her şeyin Hak’tan geldiğini bilince üzülmeye imkân kalır mı?..
-Namaz kılmak!...Aman Allah’ım o ne büyük nimettir! Kanımla, gözyaşımla abdest alabilsem, kızgın saç üstünde namaz kılabilsem. Yanarak,kavrularak namaz kılabilsem. Namaz kanadını açmadıkça hakikate uçamazsınız!..
-Namazın bir saniyesi yanında tüm kainat bir saman çöpü bile olamaz.
-Eyüp Sultan, Allah’ın cennetinden bir parçadır. Ruhlar kaynar orada. Akşamları  mermer mezar taşları ve yeşil serviler nurdan birer sütun olur Eyüp’te. Orası akşamları tamamen ahiretleşir.
-Hakk’a bağlılığımız ölçüsünde ondan gelen her şeye derece derece razı oluruz.
-Mısralarım, gözyaşlarımın kelimelere dönüşmüş halidir.
-Sevgi ve bağlılık iki uçludur. Bir ucu mutlaka sevilendedir. Seviyorsanız, bilin ki seviliyorsunuzdur. Allah’ı seviyorsanız Onun da sizi sevdiğinden şüphe etmeyin.
-Vücut babamız Hazreti Adem,Ruh babamız Hazreti Muhammed’dir.
-Yokluk ve fakirliğin baskısı arttıkça ruhun neşe ve zevki de artar.
-İlahi aşkın verdiği yakınlık, kan bağından daha üstündür.
-Halini şikayet etmek,nimetine küfürdür. Onun için derdimi kimseyle paylaşamam. Neden günaha gireyim ki?!..
-Tasavvuf bilmek işi değil;duymak ve olmak işidir.
-Köprü altında aç-açık yatan bile zil takıp oynamalıdır. Ondan gelen her şey hoştur ve tatlıdır. Çileler,lütufların habercisidir. Çilenin şiddet ve büyüklüğü gelecek nimetin büyüklüğünü müjdeler.
-Büyük eserleri büyük aşıklar verir. İnsan, yandığı ölçüde yükselir. Ebediyet sırları ile Rabbani aşk arasında kuvvetli bir bağ vardır.

-Mevlana’yı çocuklarımıza tanıtmak milli bir görevdir.
-Dinlerin hakikâtine inenler, Allah’a yaklaşırlar. Hıristiyan ve Yahudiler dinlerini iyi inceleseler yolları mutlaka Aşk-ı Muhammedi’ye çıkar.
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
Geniş Bilgi İçin Kaynaklar:
1-Yaman Dede Belgeseli/Mustafa Özdamar/Marifet Yayınları/İst.1994(Yeni Baskısı Yok)
2-Yaman Dede /Roman/Nesil Yayınları/ www.kitapyurdu.com
3-Altınoluk Dergisi eski sayıları/ www.altinoluk.com
4-Hakkında daha geniş bilgi için internet arama motorlarına “Yaman Dede” yazdığınızda makale ve kitaplar gelecektir.

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009