Mevlevîlerde, edep telâkkisiyle inançtan meydana gelen terimler vardı. Meselâ kapıyı kapamak, ocağı, yahut mumu söndürmek, ışığı yakmak gibi çeşitli mânaları arasında kötüleri de olan sözler, Mevlevîlikte kullanılmaz, bunların yerine «kapıyı örtmek> yahut «sırlamak», «ocağı ve mumu dinlendirmek», «ışığı uyarmak, uyandırmak» gibi tâbirler kullanılırdı. Ben denmez, «biz», yahut «fakiyr» denirdi. Sen denmez, «siz», yahut «nazarım» denirdi.
Bunların çoğunda Mevlevîlerle diğer tarikatler arasında iştirak vardı. Aynı tâbir, bütün tarikat erbabınca kullanılırdı. Bir kısmı ise yalnız Mevlevîlere mahsustu.
Agâh ol. agâh olmak: Kendine gel, kendine gelmek. Bir şeyi anlamak, gerçeğe ermek anlamına geldiği gibi uykudan uyanmak mânasını da ifade ederdi. Uyan, kalk yerine birisi uyandırılırken el uciyle hafifçe yastığına vurularak yine yavaşça «agâh ol erenler» denirdi.
Allah derdini arttırsin: Bir nev-niyazın aşk ve cezbeye ait bir tezahürü görülürse şeyh veya dedeler, ona bu cümleyle duâ ederlerdi. Dert, aşk ve ihlâs, teslim ve vefa, neş'e ve iştiyak mânalarına kullanılırdı.
Allah Eyvallah: Bektasilerle musterek olan bu soz, muhatabi temin icin kullanilir. "Allah Eyvallah bu boyledir" gibi.
 
Ana Baci: Butun Tasavvuf yollarinda musterek olan bu terim, seyhin hanimina verilen lakaptir; "Baci Anne", ya da sadece "Ana" ve "Anne" de denir.
 
Âstan: Buyuk dergah.
 
Arakiyye: "Terlik, ter emen" anlamina gelen bu soz, basa giyilen ve dovme yun keceden yapilan beyaz, ya da kahverengi, cok defa yukari kismi, asagiya oranla yassi olan ve ustu, iki tarafin birlesmesinden meydana gelen bir cizgi arzeden boyu kisa serpuse denir. Dilde, "arakiyye" tarzina gelmistir.
 
Ilk zamanlarda Mevlana"nin ve yolundan gelenlerin kandin halifeleri oldugu halde, son zamanlarda, kadinlara dervislik, seyhlik ve halifelik verilmezdi. Kadinlara sikke de tekbir edilmez, arakiyye tekbirlenirdi.
 
Cile cikarmaya ikrar veren, fakat henuz sema" cikmamis bulunan matbah canlari da, arakiyye giyerlerdi.
 
Arakiyye, bilhassa uste dogru yassilir, ustte, tam bir cozgu halinde, iki taraf birlesirse bu cesidine, Elifi arakiyye adi verilir. Diger Tasavvuf, yollarinda da arakiyye vardir ve Seyhlerin, toren olmadigi vakitlerde arakiyye giyip ustune destar sarmalari adettir.
Aşkolsun : Birisinin yanına gelen şahıs, oturup niyaz edince, yâ­ni onunla görüşüp yerine oturarak yeri öpünce ev veya hücre sahibi, o zata «aşkolsun» derdi ki bu söz, «hoş geldin» makamındaydı. Bu söze muhatab olan, söyleyenin makamına ve kemâline göre ya elini göğsüne koyup baş keserek «eyvallah» der, yahut yine eğilip yeri öperdi.
Su veya bir şey içene de «afiyet olsun» yerine «aşkolsun» denirdi. Bütün tarikatlerde müşterek olan bu tâbir, bazanda, karşılıklı ve tamamlayıcı tâbirlerle uzatılmıştı. «Aşkolsun» sözüne muhatab olan, «aşkın cemâl olsun» derdi. Bu söz üzerine «aşkolsun» diyen, «cemâlin nur olsun» der ve «nûrün alâ nûr olsun» cevabını alırdı.
Aşk-u niyaz, aşketmek: Selâm anlamınadır. Şeyh veya dede yahut da birisi, ihvandan birini sorarsa bu soruya karşılık «selâmı var» yerine soranın derecesine göre «aşk-u niyaz ederler, kademlerinize aşk-u niyaz ederler», yahut «aşkederler» derdi. Şeyhe veya dedelerden, yahut da İhvandan birine selâm gönderilirken «kademlerine aşk-u niyaz ederim», yahut sadece «aşk-u niyaz ederim» veya «aşkederim» denirdi.
Aşk vermek, aşk almak: Aşkolsun demeğe, yâni gelene hoş geldin yerine bu sözü söylemiye «aşk vermek», bu söze muhatab oluşa «aşk almak» denirdi.
Ateş-bâz : Mevlânâ'nın aşçısı olduğu rivayet edilen bu zatın adı, matbah ve aşçıbaşı yerine de kullanılırdı.
Avam : Sûfiler, hakikat ehli olmıyanlara zahir, zahit, avam gibi adlar vermişlerdi. Zahir, bilhassa Bektâşîler tarafından kullanılırdı. Zahit, hatta Yezîd ve yabancı sözleri, Alevîlere ait terimlerdi. Diğer tarikatlere « sûfî tarikatleri» diyen Mevlevîlerse tarikat ehli olmıyanlara «avam» derlerdi. Mevlevîlere mahsus olan bu terim, Mevlânâ'nın ve Sultan Veled'in eserlerinde de aynı mânada geçer.
Ayak Mühürlemek: Sag ayagin bas parmagini, sol ayagin bas parmagi uzerine koyup durmak. Bu duruma, "Muhr-u pay durmak" da denir. Ayagini muhurleyen, sag elini, parmaklari acik olarak gogsune, kalbinin ustune, obur elini sol bogrune dogru, ayni sekilde koyar; ya da sag ustte olmak uzere parmaklar acik, eller ve parmaklar duz olarak sag elini sol, sol elini sag omuzunun uzerine koyar; parmaklar, omuzlari kavrar. Bu duruma, "niyaz vaziyeti" denir.
 
Ayin, ayin-han: Sema edilirken okunmak uzere, gufteleri, ozellikle Mevlana"nin gazel ve rubailerinden secilen ve bestelenen Mevlevi ilahilerine, Mevlevilerce "Ayin", bunlari meskedip okuyanlara "Ayin-han" denir.
 
Ayn-i Cem (Ayn-ül Cem): Sufilerde, ayrilik, aykirilik anlamina gelen "Tefrika" ve "Birlesmek" anlamina gelen    "Cem" sozleri birer terimdir. "Tefrika", halki Hak'tan ayri bilmek, ayri gormektir. Buna "Fark" da denir. "Cem" butun varligi, Tanrinin zuhuru bilip gormek, Tanridan baska bir varlik olmadigini, gercekten anlamaktir. "Tefrika" ve "Fark" da, kulluk vardir; Cem'deyse kulluk kalmaz. Bu bakimdan Sufiler, "Farki olmayanin kullugu yoktur, Cem'i bulunmayanin da ma'rifeti olamaz" ve "Cem'siz fark zindikliktir; farksiz Cem, dinsizliktir; tevhid, farkla cem'in beraber bulunusudur" demislerdir. Cem' makamina varabilen Sufi, ordan yine Fark makamina donup, halki, ancak Hakkin zuhuru olmak bakimindan var bilir, Hakki da, bir ve her varliktan, o varligin mazhariyetine ve istidadina gore zahir olan Mutlak Varlik olarak bilir ve herseyi mazhariyetine gore dogru bulur, sorumlulugu yerinde gorurse kemale ermis olur. Bu ikinci "Fark" a "Fark-i Muhammedi" derler.
Bas Kesmek: Ayak muhurlenerek ve eller, "Ayak Muhurlemek" kisminda belirttigimiz gibi sagi uste gelmek uzere gogse, yahut sag el, kalp ustune, sol el, sag bogure dogru konaran vucudun biraz one, basin vucuda dogru daha asagiya ve duz olarak egilmesi. Bu duruma "Niyaz Etmek, Niyaz Durumu" da denir.
 
Berk-i Sebz: Yesil yaprak anlamina gelen bu soz, Mevlevinin dedesine, dergaha verdigi armagana denir. Goturulen armagan, bir ihtiyaci karsilamak icin olmadigi gibi tasadduk ta degildir. Bu, bir gonul almaktir, bir cemiledir ve mutlaka gizli olarak sunulur. "Berk-i Sebz" e "Niyaz" ve "Nezr" de denir.
Can: Mevlevilige gecenler, birbirlerine, ya sadece "Can" ya da adinin sonuna getirerek "Ali Can, Veli Can" diye seslenirler. Ayrica matbah canlarina da can denir.
 
Celâl: Ululuk anlamina gelen bu soz, terim olarak Tanrinin kahir sifatlarinin tumune denir.
 
Cemaat-Hane: Topluluk yeri.
 
Cemal: Guzellik, guzel olmak anlamina gelen bu soz, terim larak cesitli anlamlarda kullanilir:
     1) Tanrinin lutuf sifatlari
     2) Yuz. Birisi tasvif edilirken, cemali guzel denir.
     3) Lutuf, iyilik, guzellik.
     4) Dar-i cemal: Cemal yeri. Ahiret.
     5) Cemal seyri: Guzel yuzlere bakmak.
 
Cünbüslenmek: Bir sey yemek, icmek. Çay cümbüslenelim gibi.
 
Çark: Farsça çcerh sozunden bozmadir. "Çerh" sozunun meshur anlami, gok ve donen seydir. Terim olarak Mevlebilerde çark, sol ayaga denir. Çark atmak, dönmek demektir.
 
Çelebi: Çalab, Mogolca Tanri anlamina gelir. Allah adami, ilahi anlamina gelen bu soz Mevlana soyundan gelenler icin kullanilir ve addan sonra soylenir. Yalniz Mevlana'nin halifesi Husameddin Hasan'a Mevlana soyundan olmadigi icin "Çelebi" sozu, adinin basina getirilerek "Çelebi Husameddin" denir. Ana tarafindan Mevlana soyundan gelenler, "Inas Çelebilerden" diye kayitlanir.
 
Ayni zamanda Çelebi, kibar, soylu, boylu, zarif, efendi anlamlarini da ifade eder; bu cesit adamlara Çelebi adam denir. XVI. yuzyil sonlarina kadar "Çelebi", bilgin ve soylu kisilere verilen bir sifat olarak kullanilmistir.
Çerağ: Çırak tarzında kullanılan bu kelime, ışık, mum ve kandil anlamlarına gelirdi ve bütün tarikatlerde müşterekti.
Çile: Kirk gun az yemek, az icmek, az uyumak, ibadetle vakti gecirmek yoluyla nefsi aritmak. Mevlevi cilesi, bin bir gun hizmetle olur.
 
Çilekes: Çile ceken, Dervislige ikrar verip hizmete koyulan matbah cani.
 
Çivi: Sema mesk yerinde, ya da sema' mesk edilen tahtada, sol ayagin yere tesbitine, yarayan ve bas parmakla ondan sonraki parmagin arasina gelen civi.
 
Çivi Tutmak: Yurumemek uzere, oldugu yerde, sol ayagini direyip cark atarak Sema' etmek. Dordugu yerden hic ayrilmadan Sema' etmekte maharet sahibi olana, "civisi saglam" denir
Dede: Çile çıkarmış ve hücre sahibi olmuş derviş. Hurûfîlerde, Halvetîlerin bir kısmında ve bilhassa Gülşenilerde bulunan bu tâbir, daha ziyade Mevleviler tarafından kullanılmış ve âdeta onlara mahsus bir tâbir haline gelmişti.
Derviş : Bütün müntesiblere ve bilhassa çilekeşlere denirdi. Tarikat mensubu anlamına gelen bu tâbir, umumî ve müşterekti.
Dinlenmek, dinlendirmek : Işığın sönmesi, söndürülmesi.
Erenler, erenlerim : Şeyhlere ve dedelere söylenirdi.
Eyvallah : «iyi vallahi»den, yahut «İy vallahi»den bozmadır. Bu söz, çağırılan kişi tarafından, efendim mukabili kullanıldığı gibi «aşkolsun» sözüne karşılık teşekkür mânasını da ifade ederdi. Bir soruyu tasdik yollu kullanıldığı da vardı. «Allah eyvallah» tarzında kullanılırsa yemin makamına geçerdi.
Fahir: Mevlevi sikkesi. Mevlevîlerle Bektâşîler arasında müşterekti. Bektâşîler de Bektaşî tacına fahir derlerdi.
Fakiyr : Yok, yoksul anlamına gelen bu kelime, bütün tarikatlerde müşterekti ve ben yerine kullanılırdı.
Ganisiyim: Müşterek bir terimdi. Bir şey istenmeyip reddedildiği zaman söylenirdi. Bir şeyin çok olduğu da «ganî» kelimesiyle ifade edilirdi.
Göçmek, göçünmek: Ölmek.
Gönül etmek : Bir işin olması veya olmaması için kalben duada bulunmak, olmasını veya olmamasını istemek himmet etmek, birisinin işi için mânevi himmette bulunmak.
Görüşmek : İhvandan iki kişinin, birbirlerinin sağ ellerini, sağ elleriyle, yahut iki elle kavrayıp ağızlarına kaldırarak ve biraz eğilerek aynı zamanda ellerinin üstünü öpmelerine dendiği gibi Mevlevi sâliki, eline aldığı her şeyi, meselâ su içeceği vakit bardağı, eline aldığı kahve fincanını, yatacağı vakit ve kalktığı zaman yastığını, üstüne çekerken ve üstünden atarken yorganını, giyer ve çıkarırken, hırkasının ve çamaşırını yakasını, sikkesinin kenarını... öperdi ki bu öpüşe de görüşmek denirdi. Bu suretle küllî ruhun her şeye sâri olduğu, daha doğrusu her varlık, tek ve mutlak varlığın tezahürü bulunduğu anlatılmış olurdu. Mevlevilere ait bir terimdi.
 
 
 
Hakta: «Yok» sözü yerine kullanılırdı. Meselâ para yok yerine «mangır hakta» denirdi. Umumî ve müşterek terimdi.
Hak   vere :   Aynı mânada kullanılırdı. «Yok» sözü, hoş görülmez ve söylenmezdi. Bunun yerine bir şeyin bittiğini, tükendiğini anlatmak için «Hak vere oldu» denirdi. Müşterekti.
Hak erenler: Allah ve erenler anlamını ifade ettiği gibi gerçek erenler, yahut Hak olan erenler mânalarını da tazammun ederdi. Erenler hakkında söylenen müşterek terimdi.
Hâmûşân : Susanlar anlamına gelen bu terim, Mevlevîlere aitti, mezarlık ve ölüler yerine kullanılırdı.
Hâmûş-hâne: Bu da aynı mânayı ifade ederdi, Mevlevîlere aitti.
Hora geçirmek: Yemek anlamına gelen farsça «horden» kelimesinden yapılmaydı. Bir şey yemek anlamını ifade ederdi. Tarikatlerde müşterek bir terimdi. Halk dilinde de vardır.
Hora geçmek: Makbule geçmek mânasına gelen müşterek ve hattâ halk dilinde de mevcut bir tâbirdi.
İhvan : Bütün Mevleviler birbirlerine «ihvan-kardeşler» derlerdi. Umumî olmakla beraber daha ziyade Mevleviler tarafından kullanılırdı.
Kanını içine akıtmak: Cezbe ve neş'e halinde o hali izhar etmemek. Mevlevîlere ait bir terimdi. Coşkunluk gösterene «Kanını içine akıt» derlerdi.
Köçek : Nev niyaza ve bilhassa yeni semâ' çıkaran genç muhibbe «köçek» ve «Mevlânâ köçeği» denirdi. Ayrıca herhangi bir dedenin, yahut şeyhin hücre veya daire hizmetine bakan ve onun terbiyesi altında bulunan dervişe de «filânın köçeği» derlerdi.
Mangır:   Para. Bu da müşterekti.
Mihman : Farsça konuk anlamına gelen bu kelime, aynı mânada kullanılırdı. Müşterek ve umumi bir tâbirdi.
Nazarım : Sen yerine kullanılırdı. Mevlevîlikte nazarın, yâni bakışın büyük bir ehemmiyeti vardı. Hamzaviler gibi Mevleviler de mürşidin bakışının, insanı cezbeye ulaştıracağına inanırlardı. Devr-i Veledî'de karşılaşanlar birbirlerinin yüzlerine ve kaşlarının aralarına bakarlardı. Aynı zamanda karşımdaki, benim nazarım olur, ben de ona nazar kesilirsem birleşmiş oluruz ki bu takdirde kelime, birliği de anlatır. Umumî olmakla beraber daha ziyade Mevleviler ve Bektâşîler tarafından kullanılırdı.
Nev-niyaz: Tarikate yeni girmiş ve bilhassa genç muhib ve semâ'zene denirdi. Mevlevîlere mahsustu.
Nezir-i Mevlânâ: Mevlânâ nezri, dokuz ve dokuzla kabil-i taksim olan sayılardır. Dokuzun iki misli olan onsekiz sayısı tam nezir sayılır ve onsekiz sayısı, nezr-i Mevlânâ'yı ifade ederdi. Tekkeye giden, derğâhtan çıkarken, dedesiyle görüşür ve bu sırada sır olarak, yâni gizlice avucuna, yahut niyaz ederken postunun altına, kudretine göre onsekiz kuruş, yahut onsekiz yirmibeşlik, yarım lira... koyardı. Kudreti yoksa yeşil bir yaprak, nezir yerine geçerdi.
Onsekiz sayısının Mevlevîlerce kudsiyeti nerden gelmektedir? Huseyn Fahreddin Dede, mecmuasın­da nezr-i Mevlevi'yi şöyle izah etmiştir:
«Nezr-i Mevlevi onsekiz olmak, Hazret-i Mevlânâ azzamallâhû zikrehû ve kuddise sırrahul a'lâ'ya yevmiyye onsekiz defa vürud eden tecelli-i zâta mebnidir. Her biri bin derece itibariyle müşahedatı onsekiz bin âlemi cami' olduğu gibi Hayy ism-i şerifine dahi mutabıktır. Kezalik nezr-i Şems altı olmak, altışar bin itibariyle üç mevalid de cem'i adette envâını nezr-i Mevlevi câmi'dir.»
Bu izahattan anlaşılıyor ki Mevlevîlerde bir de «nezr-i Şems» vardır ve bu nezrin sayısı altıdır.
Sûfîlerce mutlak varlık olan Allah, zatî iktizası olan hakıykat-i Muhammediyye'ye tenezzül etmiş ve bundan da kâinat zuhur eylemiştir. Yaratıcı kudretin aktif kabiliyeti olan «akl-i küll» le pasif kabiliyeti olan «nefs-i küll», dokuz göğü meydana getirmiş, bunların hareketi, dört unsuru izhar eylemiştir. Dokuz gökle dört unsurdan cemat, nebat ve hayvan vücut bulmuştur. Böylece kâinat, kısa ve toplu bir bakımla onsekiz varlıktan meydana gelmektedir. Mübalâğa ve tafsil bakımından bu onsekiz âlemin her biri, Araplarca son sayı olan binle ifade edilmiş ve «onsekiz bin âlem» sözü meydana çıkmıştır.
Aynı zamanda Mevlânâ, Mesnevi'nin ilk onsekiz beytini bizzat yazmıştır. Mevlevîlerce bu onsekiz beyit, Kur'ânın Fâtiha'sı gibi bütün Mesnevi'nin özüdür. Allah adlarından «Hayy-daimî diri» adı da ebced hesabında onsekizdir. Bizce bu dokuz ve bilhassa onsekiz sayısında daha ziyade bu inancın ve Mesnevinin ilk onsekiz beytinin tesiri vardır.
Nezr-i Mevlânâ, edebiyata da girmiş ve tarih düşürülürken bu sayı, tarih mısraına eklenerek veya mısradan çıkarılarak tam sayının bulunması yoluna gidilmişti. Bu terim de Mevlevîlere mahsustur.
Niyaz: Baş kesmek de denir. Mukabeleyi anlatırken niyazdan bahsetmiştik. Mukabeleden başka zamanlarda bir Mevlevi, diğer bir Mevlevi ile ayakta buluşunca her ikisi de şu suretle birbirlerine niyaz ederlerdi: Niyâz eden, şehadet parmağını, diğer parmaklara nispetle düz olarak tutup sağ elini dudağına götürür ve şehadet parmağını sükût işareti yapar gibi dudaklarının üstüne biraz mail olarak koyup hafifçe öper ve derhal yine parmaklar biraz açık olarak elini kalbinin üstüne koyup başını eğerdi. Karşıdaki de aynı tarzda sağ eliyle aynı hareketi yapar ve baş keserek niyaz etmiş olurdu. Bu, parmağı ağza götürmek, sırrı fâşetmemeğe ve sükûta, baş kesmek de insanı takdise alâmetti.
Dergâha, şeyhe, dedeye ve canlara verilen hediyeye de niyaz denirdi. Bu bakımdan niyaz, aynı zamanda nezir müradifiydi. Umumî bir terimdi.
Rızâ: Allah razılığım ve yol uğruna çekilen zahmet ve mihnetlere razı olmayı bildiren bir terimdi. Müşterek olmakla beraber Mevleviler, bu tâbiri daha fazla kullanırlardı. «Rızâ» kelimesi, ebced hesabında 1001 sayısını ifade ettiğinden ve Mevlevi çilesi, binbir gün hizmetle olduğundan bu kelime, Mevlevi edebiyatına da girmişti.
Safa-nazar : Temiz bakış anlamına gelen bu söz, mürşidin sâlike nazarı ve sâlikin herkese ve herşeye birlik gözüyle bakışı hakkında kullanılırdı. Sâlik, hiç bir şeye kem nazarla, yâni kötülükle ve Allahdan ayrı bir görüşle bakmıyacaktı. Bu suretle yol eri, daimî bir huzur ve mücahede içinde bulunurdu ki bunun sonucu, vahdetin tahakkukuydu. Nazar tâbiri, Melâmî-Hamzavîlerde de aynı anlama gelirdi. Ancak safa-nazar terimi, Mevlevîlere aitti.
Sırrolmak:   Gizlenmek, kaybolmak, sönmek, ölmek. Müşterekti.
Sırlamak : Gizlemek, kapıyı, pencereyi, yahut bir şeyi kapatmak, mumu, lâmbayı, kandili, elektriği söndürmek, ölüyü gömmek. Müşterekti.
Sırlanmak: Gizlenmek, kapanmak, söndürülmek, gömülmek. Umumî ve müşterekti.
Uyanmak, uyandırmak, uyarmak: Mumun, kandilin, ocağın ve sairenin yanması, yakılması, yakmak. Birisinin gerçek sırrına ermesi, erdirilmesi. Umumî ve müşterek bir terimdi.
TığIamak :   Kurban kesmek. Bu da umumî ve müşterekti.
Tığlanmak: Kesilmek. Kurban hakkında kullanılırdı ve müşterek bir terimdi.
Vahdet:   Uyku.
Yürümek:   Ölmek.
 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009