BELEM
Üzerinden yol geçen tepe.
BELEMUN
Çakır dikeni.
BELENDAH
Bodur, şişman kimse.
BELENDÎ
Enli.
BELENSEM
Katran.
BELES
İncire benzer bir yemiştir ve Yemen'de çok olur.
BELEŞ
(Arabça bilâşey'den galattır) Ücretsiz, bedava.
BELET
Kesilmek, inkıtâ.
BELGE
(Bak: Vesika)
BELGİN
Belâ, zahmet, dâhiye.
BELH
Bazan, sivâ (gayri) manasını ifâde eder.
BELHA'
Bir gözüne sürme çekip, diğer gözünü unutan ve gömleğini ters giyen akılsız kadın.
BELHÂ
Gönlü kibirli olan kadın.
BELHAM
Çiftçilikte kullanılan saban. Çift sürmeğe yarayan âlet.
BELHAM
Nalbant. Baytar.
BELİ
f. Evet.
BELİD
(Belâdet. den) Ahmak, sersem, bön, budala.
BELİĞ
Edb: Belâgatli kimse. Meramını tamamen, noksansız ve güzel sözlerle anlatmağa muktedir olan. * Kâfi derecede olan. Yeter olan.
BELİGANE
f. Beliğcesine, düzgün ve fasih olarak.
BELİL
Islanmış olan şey. * Serin ve yağmurlu rüzgâr.
BELİNOGRAF
Fr. Telefon hatlarıyla fotoğraf, şekil ve yazıyı uzak mesafeye nakleden cihaz.
BELİTA
Kamış kap.
BELİYYAT
(Beliyye. C.) Felâketler. * Gamlar. Kederler.
BELİYYE
(C.: Beliyyât) Belâ. Müşkilât. Musibet. Âfet. Tasa. Keder.
BELK
Kapı açmak. * Ak ile kara alaca olma. * Büyük terazi.
BELKA'
Tenha çöl. Harap ve boş yer. * Yazı. * Yalan yere yemin etmek. * Su, süt gibi boğaz ıslatan şeyler. * Bir hurma cinsi.
BELKA'
Alaca. Alaca bacaklı olan at.
BELKAA
Şam vilâyetinde bir yerin adı. * Kara ile ak alaca nesne. * Parlak nesne.
BELKIS
Süleyman (A.S.) zamanında, Yemen'de Sebe şehrinde hükümet süren Himyerîlerden bir melikedir. Süleyman (A.S.) bunu Filistin'e çağırdı, geldi ve iman etti. (Bak: Taht-ı Belkıs)(Hz. Süleyman (A.S.) Taht-ı Belkısı yanına celb etmek için, vezirlerinden bir âlim-i ilm-i celb dedi: "Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim" olan hâdise-i harikaya delalet eden şu âyet $ ilââhir... İşaret ediyor ki: Uzak mesafelerden eşyayı aynen veya sûreten ihzar etmek mümkündür. Hem vâki'dir ki; risaletiyle berâber saltanatla müşerref olan Hz. Süleyman (A.S.) hem mâsumiyetine, hem de adaletine medar olmak için pek geniş olan aktar-ı memleketine bizzat zahmetsiz muttali olmak ve raiyetinin ahvalini görmek ve dertlerini işitmek, bir mu'cize sûretinde Cenab-ı Hak ihsan etmiştir. Demek Cenab-ı Hakk'a itimad edip Süleyman'ın (A.S.) lisan-ı ismetiyle istediği gibi, o da lisan-ı istidadiyle Cenab-ı Hak'tan istese ve kavanin-i âdetine ve inayetine tevfik-i hareket etse; ona dünya bir şehir hükmüne geçebilir. Demek taht-ı Belkıs Yemen'de iken Şam'da aynıyla veyahud sûretiyle hâzır olmuştur, görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların suretleriyle beraber sesleri de işitilmiştir. İşte uzak mesafede, celb-i sûrete ve savta haşmetli bir sûrette işaret ediyor. S.)
BELKİ
Umulur, ihtimal, olabilir. * Hattâ. * Kat'iyyetle. Dahi. Şüphesiz.
BELL
Yaş etmek. Islatmak. * Ulaştırmak. * Hastanın sağlamlaşması.
BELLET
(C.: Bilel) Cisimlerin yüzeyinde olan yaşlık, ıslaklık.
BELMA
f. Faydasız, faydası olmayan. İri ve kaba şey.
BELSEK
Elbise değdiğinde yapışıp ayrılmayan bir ot.
BELT
Kesmek.
BELTA'
Her hususta hazakati ve feraseti olan.
BELTAH
Kişi nefsini yere vurmak.
BELTEM
Akılsız kimse. * Peltek adam.
BELÛ
(Bel'. den) Çok yiyici, obur.
BELUL
Kurtulma. Hastalıkdan, marazdan kurtulma. Halâs olma.
BELÛS
f. Tevazu, mahviyet. Hileci. Hile, yalan, dolan.
BELÛT
Bot: Meşe ağacı. * Meşe ağacının meyvesi olan palamut.
BELV
(Belvâ) Dert, çile. Musibet. Zahmet. * İmtihan, tecrübe.
BELVAZ
f. Çıkıntı. Duvardan dışarı doğru çıkan direğin ucu.
BELVE
Belâ.
BELY
Mahvolmak. * Belirsiz olmak.
BELYAD
f. Nakışsız, sade kostüm.
BELZİ
Muhkem, güçlü, sağlam deve.
BEM
Bazı sıfatlara katılarak mübalağa beyan eder.
BEMBEYAZ
Her tarafı beyaz, çok beyaz.
BEN
(Bak: Ene) t. Psk: Şuurlu kişiliğimiz. Başlangıçta çocuğun benliği şuurlu değildir. Kendisini başkasından ayıramaz. Fakat canlı olarak ihtiyaç ve istekleri vardır. Benin bu şuursuz haline "alt ben" denir. Kendisi ile başkası arasındaki farkı anlamaya, münasebetler kurmaya, düşünmeğe başlayınca şuurlu kişiliği, beni ortaya çıkar. Ben, kendi menfaatına gördüğü, haz duyduğu herşeyi ister. İsteklerine kendisi için tehlikeli, acı verici gördüğü yerde, yani yine kendisi için sınır koyar. Başkalarını hesaba katmaz. Ahlâk ve din terbiyesiyle ben, her istediğini yapmaması gerektiğini öğrenir. Vicdan ve namus duygusuna sahip olur. Böylece "üst ben" mertebesine ulaşır. İsteklerini dizginlemesini öğrenir. "Alt ben"in had, sınır tanımayan arzularıyla din ve ahlâkın benliğimizdeki sesi durumunda olan "üst ben" arasında bir zıddiyet ve çatışma vardır. Ben, bu ikisi arasında ahenkle denge kurmaya çalışır. Bir suç ve günah işlediğinde benlikte suçluluk duygusu uyanır. Bundan kurtulmak için en küçük bahane ve şüphelere yapışır. Ve ahlâk ve dinî esasları inkâra yönelir. Bu sebeple her günahta küfre giden bir yol açılır. İslâm terbiyesi alan bir insanın benliği meşru sınırlarda Allahın emir ve rızası dairesinde kalır. Günah sınırlarına varmaz. Benin mahiyeti hakkında felsefî ve psikolojik muhtelif görüşler vardır. Henüz benliğin mahiyeti açıklanamamıştır. İslâm açısından bu mevzuda yazılan en esaslı yazı Risale-i Nurlardan Ene ve Zerre Risalesi'dir.
BENADIK
(Bunduk. C.) Yuvarlak kurşunlar. * Fındıklar.
BENADİR
(Bender. C.) Ticaret yerleri. Ticareti işlek limanlar.
BE-NAM
f. Meşhur. Namlı. Mütemayiz. Seçkin. Mâlum bir isimle tesmiye edilen.
BENAM
Parmak ucu.
BENAN
Parmak uçları. Parmaklar.
BENANE
(C: Benân-Benânât) Parmak başı.
BENÂT
(Bint. C.) Kızlar. * Bebekler.
BENÂT-I Bİ'SE
Musibetler, belâlar, felâketler, âfetler.
BENÂT-ÜL ARZ
Pınarlar, ırmaklar.
BENÂT-ÜR RÜŞDE
Nikâhlı kadından doğan evlat.
BENÂT-ÜS SADR
Endişe. * Hayal. * Kederler.
BENÂT-ÜD DEHR
Âfetler. * Zahmetler.
BENAVER
f. İri, büyük çıban. Kan çıbanı.
BENBEL
f. Ekşi şey. * Ekşi elma.
BENC
Türkçede "benek" adı verilen bir ot cinsidir ve tohumuna "bezr-ül benec" derler.
BENCİL
t. (Bak: Hodbin, Hodgâm)
BENCİLEYİN
t. Benim gibi.
BEND
f. Bağlanan. Bağlanmış. * Bağ. Boğum. Mafsal. * Su bendi. Baraj. * Gam. Gussa. * Mekir. * Hile. * Mülâhaza. Fıkra. Madde. * Aldatmak.* Birisini emri altına almak, bendetmek. * Edb: Baştan sona kadar aynı vezinli bir çok parçalardan meydana gelen ve kısım kısım gazel tarzında kafiyeleri değişen manzûmelerin her bir parçası. (Bak: Terkib-i bend)
BEND-İ ÂHENİN
Demir bağ. Demirden mânia.
BENDE
f. Bağlanmış olan. Köle. Esir. Hizmetçi. Hizmetkâr. Kul.
BENDE-İ FERMÂN
Emir kulu, ferman kölesi.
BENDE-İ HALKA-BEGÛŞ
Kulağı halkalı olan köle, esir. * Mc: İtaatli, muti'.
BENDEGÂNE
Hizmetçi gibi. Bağlanmışçasına.
BENDEGÎ
Kölelik. Hizmetçilik. * Ubudiyyet, kulluk.
BENDE-HİRÎDE
Satın alınmış köle.
BENDEKA
Hiddetle bakma, sert bakış. * Bir şeyi fındık kadar ufak yapma.
BENDENE
f. Esvabın, giyilecek şeylerin bazı yerlerine dikilen düğme, kopça.
BENDENÜVAZ
f. Kölesini iltifatlandıran, adamını taltif eden.
BENDEPERVER
f. Köle besleyici, adam besleyici.
BENDER
(C.: Benâdir) Ticaret yeri, işlek ticaret iskelesi, büyük iskele.
BENDEREK
f. Küçük iskele. * Boğaz ve liman ağızlarında yapılan küçük kale. Mendirek.
BENDERGÂH
f. İşlek iskele, liman, şehir.
BENDERZ
f. Çuvaldız.
BENDEYAN
Hizmetçiler. Kullar. * Mensuplar.
BENDE-ZADE
f. Köle çocuğu. * Mc: Çocuğunu onun kölesi yerinde tutup mütevâzi muâmelede bulunan.
BENDİDE
f. Esir, köle. * Bağlı, bağlanmış.
BENDİME
f. Elbise yakasına ve kollarına açılan küçük delik. * Düğme, ilik.
BENDİŞ
f. Altın ve gümüş üzerine işlenilen nakış.
BEND-RÛG
f. Tarla ve bostan kenarlarına suyun akıntısını kesip havuz gibi birikmesi için yapılan setli çukur.
BENE
f. İnce urgan, ip.
BENEFSEC
Menekşe.
BENEFŞ(Î)
f. Menekşe rengi, mor renk.
BENEFŞE
f. Menekşe denilen güzel kokulu, küçük çiçek. * Mor.
BENEFŞE-GÛN
f. Menekşe renkli, mor renkli. Gökyüzü.
BENEFŞE-ZÂR
f. Menekşe tarlası, menekşe bahçesi, menekşelik.
BENEK
f. Atlas zemin üzerine sırma işlemeli bir çeşit kumaş.
BENES
Kötülükden, fenalıkdan ve iyi olmayan şeylerden çekinme ve kaçınma.
BENEVRE
f. Temel, esas, asıl.
BENG
f. Bir bitki ve tohumu ki, afyon gibi uyuşturan, keyf verici olarak da kullanılan bir madde. Esrar. * Atlas üzerine işlenmiş sırma işlemeli bir çeşit kumaş. * Küçük çitlenbik.
BENGAH
f. Keçeden yapılmış olan Türkmen evi.* Âmirlere ve büyük rütbeli şahıslara ait çadır.
BENGERE
f. Çocukları uyutmak için, çocuğu uyutan kişi tarafından söylenen ninni.
BENGÎ
f. Beng tiryakisi, esrarkeş.
BENÎ
Oğullar, evlâtlar, çocuklar. (Aslı: Benûn-Benîn)
BENÎ ÂDEM
Âdem oğlu. İnsan. Âdem oğulları.
BENÎ BEŞER
İnsanlar.
BENÎ İSRÂİL
İsrâil oğulları. Yahudiler. Yahudi.
BENÎ ÜMEYYE
Emeviler.
BENİKA
(C.: Benâyık) Elbisenin koltukaltı parçası.
BENİMSEMEK
t. Sahip çıkmak, bir şey hakkında benimdir iddiasında bulunmak. Kabullenmek.
BENÎN
(İbn. C.) Oğullar, erkek çocuklar. * Akıllı, temkinli, tedbirli kimse.
BENİYYE
Kâbe-i Muazzama.
BENK
Her nesnenin aslı.
BENNA
Mimar, usta, kalfa. Her türlü bina yapan. Yapıcı.
BENNA-GÛŞ
f. Kulağın aşağı sarkan yumuşak kısmı ki, küpe asılan yerdir.
BENNE
(C.: Binân) Güzel, hoş koku.
BENS
Tehir etmek, geciktirmek.
BENŞ
Tenbellik. İhmâl.
BENÛ(H)
f. Yığın, küme, demet.
BENÛ
Oğullar.
BENU-D DÜNYA
Beni Âdem, insanlar.
BENU-L ALLAT
Baba bir kardeş.
BENU-L A'YAN
Baba ve ana bir kardeş.
BENU-L GABRA
Dervişler, uğrular.
BENU-L ÜMM
Ana bir kardeş.
BENÛN
(Benîn) (İbn. C.) Oğullar. Zâdeler. Veledler.
BENU-S SEBİL
Misafirler.
BEN-VAN
f. Harman, tarla, ekin bekçisi.
BENZOL
Benzin ve toluen karışımı bir akaryakıt.
BEPGA
f. Papağan.
BER
f. Üzere, üzerine, yukarı mânasına (ve Arabçadaki "Alâ" yerine edat-ı isti'lâdır) * Göğüs, sine, bağır, sadır. * Fayda. * Hamil. * Hıfz. * Yan. * Taraf. * Nâkil. Götürücü. * Meyve. * Yaprak. Varak. * Meme.* Genç kadın.* Evin kapısı.
BER
f. (Burden) "Götürmek" mastarının emir köküdür. Kelimenin sonuna getirilerek terkipler yapılır. Emirber $ : Emir dinleyen, emir götüren. Fermanber $ : Emir veren. Emir dinleyen... gibi.
BE'R
Kuyu kazmak.BER' : (Berâ, Bur', Bürü') Yaratmak. Halketmek. * Hastanın iyileşmesi. Sağlamlık.
BERA'
Her ayın ilk ve son günü.
BERAA
(Beria, Berua) İlim ve fazilet ve cemalde üstünlük (manasına fiil kökü.)
BERÂAT
Haşmet, metanet. İlim ve şecaatta, güzel vasıflarda emsâlinden üstünlük. Hüsn ve cemâlde tam olmak,emsâlinden üstün olmak.
BERÂAT-ÜL İSTİHLÂL
Bir eserin içindekilerini güzel bir başlangıçla baş tarafında anlatmak. İyi bir alâmet. Güzel bir başlangıç. * Bir ibarede müradif ve mukni birkaç kelime bulunması, hüsn ve insicamdaki ibarenin vech-i mergub üzere te'lif ve terkibi. * Maaş, rütbe, nişan için hükümetçe bildirilen yazı gibi vesika.
BERABER
f. Birlikte bulunan. * Müsavi, eşit. * Bir hizada olan. * Refakat, birlik.
BERABERÎ
f. Eşitlik, müsavilik, beraberlik.
BERABER MÎ-ZENEND HER ŞEY
Herşey berâber söylüyor, çarpıyor, konuşuyor.
BERACİM
(Bürcume. C.) Boğumlar, mafsallar.
BERÂET
Temize çıkma. Temizlik, münezzehiyet. Bulaşık ve giriftâr olmama. Âri olma. * Huk: Bir davânın neticesinde suçsuz olduğu anlaşılma. (Bak: Ber')
BERÂET-İ ZİMMET
Zimmetinde birşey olmayış, suçsuzluk.
BERAGİS
(Bürgus. C.) Pireler.
BERAH
şiddet. Ezâ ve meşakkat.
BERAH
Açık işlenmiş yer. * Zâil olmak. * Ağaçsız arazi.
BERAHİDE
f. Yola çıkarılmış, gönderilmiş.
BERAHİHTE
f. Daha ziyade silâh hakkında kullanılan bir tâbirdir. Çıkarılmış, çekilmiş mânâlarına gelir.
BERAHİME
Berehmenler. Bâtıl ve sapkın Hind ve Mecûsi dinindekilerin reisleri.
BERAHİN
(Bürhan. C.) Deliller. Şâhidler. Bürhanlar.
BERAHİN-İ ALENİYYE
Meydanda ve açık olan deliller.
BERAHİN-İ KATIA
Şeksiz ve şüphesiz olan kat'i deliller, bürhanlar.
BERAHİN-İ KAVİYYE
Sağlam deliller, kuvvetli bürhanlar.
BERAİL
Horozun, güvercinin ve diğer kuşların boynunda çarpık bitmiş olan yelek.
BERAK
(C.: Berkân) Göz kamaşmak. * Bir yaşındaki kuzu.
BER-AKİS
f. Aksine, zıddına, tersine.
BERARENDE
f. Üste getiren, üzerine çıkaran.
BERARİ
(Berriyye. C.) Sahralar, çöller. Geniş kumluklar.
BERAS
Leke hastalığı.
BERASİN
(Bürsün. C.) Yırtıcı hayvanların pençeleri.
BERAŞ
Ekseri yüzde olan küçük kara noktalar.
BERAT
Nişân. Rütbe. İmtiyaz ve taltif için verilen resmi kâğıt.
BERAT GECESİ
Arabi Şâban ayının onbeşinci gecesi. Şâban ayı mübarek şuhur-u selâseden (üç aylardan) olup, onbeşinci gecesi mahlûkatın rızıklarına, ömürlerine, amellerine dâir taraf-ı İlâhîden meleklere tâlimat verildiği hususunda rivâyât-ı sahiha vardır.(Bu gelen gece olan "Leyle-i Berât" bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderât-ı beşeriyenin programı nev'inden olması cihetiyle "Leyle-i Kadr"in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadirde otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Beratta herbir amel-i salihin ve herbir harf-i Kur'anın sevabı, yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhur-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhûrede, onbinler yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur'anla ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak büyük bir kârdır. Ş.)
BERAT-I CİBAYET
Vergi, icâre ve resim gibi vakfa veyahut da hazineye ait olan paraları toplamak salâhiyetini veren vesika.
BERAT-I HÜMAYUN
Padişahlara mahsus ferman.
BERATİL
(Birtîl. C.) Hediyeler, rüşvetler.
BER-AVER
f. Yemiş ağacı.
BERAVERDE
f. İltimas ile korunarak ileri çekilmiş adam. * Seçilmiş, ayrılmış şey. * Yükseğe kaldırılmış.
BERÂY
f. İçin, dolayı, binâen. (Arabçadaki "Li, li ecli" yerinde bir tâbirdir.)
BERÂY-I İSTİKBÂL
Karşılamak için.
BERÂY-I MALÛMAT
Mâlûmat için.
BERÂY-I TENEZZÜH
Tenezzüh için, gezinti için.
BERÂY-I TİCÂRET
Ticâret için. Ticâret maksadı ile.
BERAYA
(Beriye. C.) Halk. Bütün mahlûkat. * Halkın kılıç kullanabilenleri ve vergi hârici tutulan müslüman kısmı.
BERAZ
Az olan şey, kalil.
BERAZİK
Bölük, cemaat.
BERBAD
f. Harap. Kötü. Virâne. Bozuk. Perişan. Telef ve helâk olmuş.
BERBAR(E)
f. Evin dam kısmında bulunan oda. * Çardak. * Kemeriye. * Tahtaboş. Damın düz bir kısmı ki, en çok çamaşır sermeye yarar ve çinko ile döşelidir.
BERBEKAN
Arapların giydiği bir elbise cinsi.
BER-BELEND
f. Çok yüksek yer veya rütbe.
BER-BEND
f. Ufak çocuğu annesinin sırtına bağlamağa yarıyan göğüs kuşağı.
BERBER
f. Tıraş eden, saç kesen. * Afrika'nın kuzeyindeki bir kavim.
BERBERE
Kızgınlık ânında söylenip çağırmak bağırmak.
BER-CA
f. Yerinde, münâsib.
BERCED
Kalın kilim. * Halı.
BERCESTE
f. Sağlam ve lâtif. * Seçme. * Edb: Zahmetsizce hatıra geliveren ve fakat çok kıymetli olan söz.
BERCİS
Müşteri denilen gezegen. * Bol sütü olan deve.
BERÇİDE
f. Devşirilmiş, toplanmış.
BERÇİN
f. Toplayıcı.
BERD
Soğuk. Soğukluk. Soğutmak. Noksan hararet. * Ölmek. * Soğuk su ile gusletmek. * Uyumak. * Sabit olmak. * Zayıf olmak. * Bir şeyi eğelemek. * Sürme çekmek. * Söğmek. * Tutya, çinko. (L.R.)
BERD-İ BEYZÂ
(Bak: Nâr-ı beyzâ)
BERDAHT
f. Pürüzünü giderme. Pürüzsüz yapma. * Cilâlama, parlatma. * Düzleme, düzeltme.
BERDAR
f. Asılmış, yukarı kaldırılmış.* Tutucu. İtaat edici ve ettirici. * Meyveli. Meyve verici olan.
BERDAŞTE
f. Yükseğe kaldırılmış, yukarı çıkarılmış.
BERDE
Tıb: Mide dolgunluğu.
BERDEC
Sürmek. (Farisîden muarrebtir).
BERDEGİ
f. Esirlik, esaret, kölelik.
BERDENG
f. Çöl ortasında yer alan küçük dağ ve tepe.
BERDEVAM
f. Devam üzere. Devamlı sürüp giden.
BERDİ
Hasır yapımında kullanılan bir ot cinsi.
BERDİS
Habis kişi, pis kimse.
BERDİYY
Suriye'de bulunan iki nehrin, bir köyün ve Hicaz'da da bir dağın adı.
BER-DÛŞ
f. Omuzda, omuz üzerinde.
BERD-ÜL ACÛZ
Kocakarı soğuğu. (Rûmi şubatın 26'sında başlar ve 7 gün şiddetle devâm eder.)
BERE
Fr. Sipersiz ve yumuşak olan bir çeşit başlık.
BERE
f. Kuzu. Koyun yavrusu.
BERE
t. Tıb: Ezilme veya kılcal damarların kopması sonunda kanın, dokular içinde birikmesi ve bundan dolayı meydana gelen morluk.
BERED
Daha ziyade fırtınalı havalarda yağan dolu.
BEREDE
Dolu. * Çok yemekten midenin dolması.
BEREHMEN
(Berhemen) f. Puta tapan. Ateşperestlerin bilginleri ile puta tapan kimselerin papazları.
BEREHNE
f. Çıplak.
BEREHNEGÎ
f. Çıplaklık.
BEREHREHE
Güzel, nâzik kadın.
BEREKÂT
(Bereket. C.) Bereketler. Bolluklar.
BEREKET
Bolluk. Çokluk. Feyiz. Cenab-ı Hakk'ın lütfu, ihsanı. Uğurluluk. Meymenet, saadet.(.. Kanaat-ı kat'iye verecek derecede tecrübeler vardır ki: Nasıl çocukların aczlerine binâen rahmet tarafından rızıkları hârika bir sûrette memeler musluklarından gönderiliyor ve akıttırılıyor... Öyle de, mâsumiyet kesbeden imanlı ihtiyarların rızıkları da, bereket sûretinde gönderiliyor. Hem bir hânenin bereket direği, o hanedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir hâneyi belâlardan muhafaza edici, içindeki beli bükülmüş mâsum ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu, Hadis-i Şerifin bir parçası olan $ yani: "Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti." diye ferman etmekle, bu hakikatı isbat ediyor. L.)
BEREM
(C.: Ebrâm) Kumar oyununa dâhil olmayan.
BEREM
f. Asma ve kabak çardağı. * Üzüm çubuklarının altına konulan çatal şeklindeki ağaç. Herek.
BERENCEN
f. Kadın bileziği.
BEREND
f. Nakışı olmayan ipek kumaş. * Keskin olan hançer, kılıç, pala v.b. âletler. * Kılıcın suyu.
BERENDAHTE
f. Yükseğe çıkarılmış, üste çıkarılmış. Yükseğe kaldırılmış.
BER-ENDAZ
f. Bir yana atan. Yukarı kaldırıp atan.
BERERE
(Bârr ve Berr. C.) Dindar ve temiz kimseler. Takvâ ehli olan, her çeşit günahlardan sakınanlar. Çok hayır sahibi kimseler.
BERESTÛK
Kırlangıç denilen deniz balığı.
BERE'TE
Sen yarattın (meâlinde fiil). (Bak: Ber')
BEREVÂT
(Berat. C.) Eskiden bir kimseye nişan, rütbe veya imtiyaz verildiğini bildiren fermanlar.
BEREZE
(Bak: Bürüz)
BERF
f. Kar.
BERF-ÂB
f. Karlı soğuk su. Kar suyu.
BERF-ÂLUD
f. Kar içinde, kara batmış.
BERF-DÂN
Buzhane, buzluk, karlık.
BERF-DÂR
f. Karlı.
BERFEND
f. Asker, nefer, er. * Güzel ve hoş söz. * Derin yer.
BERFİN
f. Kar ile ilgili, kardan.
BERF-NAK
f. Kış yaz devamlı karlı olan yer.
BERFÛK
f. Şeftali yemişi.
BERFÛZ
f. Ağzın dış kenarı, dudakların çevresi.
BERG
f. Sed, bend.BERG : f. Yaprak. * Azık. * Azm, kasd. * Hazırlık. Mal, mülk. * İntizam-ı hal. * Serencam.
BERG-İ DİRAHT
Ağaç yaprağı.
BERG-İ SEBZ
Hediye. * Yeşil yaprak.
BERGAB
f. Su bendi. Suyun biriktirildiği yer. Baraj.
BERGAL
(C.: Beragil) Sırtlan eniği.
BERGAMAN
f. Ejder. Büyük yılan.
BERGAMOT
Turunçgillerden bir ağaç ve bu ağacın meyvesi. Meyvenin kabuğundan güzel kokulu bir esans da çıkarılır.
BERGAŞ
(C.: Berâgiş) Sivrisinek. * Tahta biti.
BERGAŞTE
f. Yüz çevirmiş.
BERGERDE
f. Hatırda tutulmuş, ezberlenmiş, hıfzedilmiş.
BERGEŞİDE
f. Sıyrılmış, çekilmiş. * Tartılmış.
BERGEŞTE
f. Tersine dönmüş. Yüz çevirmiş. Mâkûs.
BERGEŞTE-HÂL
f. İşi bozulmuş, geçimi güçleşmiş, düşkün.
BERGRİFTEN
f. Ayırmak. Kaldırmak. Gidermek.
BERG-RİZ
f. Yaprak döken. Sonbahar, güz.
BERGÜZAR
f. Hatırlatmak için armağan, hediye vermek.
BERGÜZİDE
f. Seçkin. Seçilmiş.
BERH
şiddet, eziyet, meşakkat, zorluk, zahmet.
BERH
f. Balık, semek. * Parça, kısım, hisse, nasib. * Su birikintisi. * Şimşek, berk. * Yaş olan odunun, yanarken çıkardığı yaşlık.
BERHABE
Minder. Döşek, yatak. * Aynı döşek veya yatakda beraber yatılan kimse.
BERHÂNE
f. Eskiyip harap olmuş konak.
BERHAST(E)
f. Ayaklanmış, kalkmış.
BERHAVA
(Berhevâ) f. Boş, faydasız. * Havaya uçurulmuş. Havaya gitmiş.
BERHAY
Yaramaz, haylaz.
BERHAYAT
f. Yaşayan. Hayat üzere olan.
BERHE
Müddet, an, zaman.
BERHEM
f. Karışık, çapraşık. * Toplu, birlikte, berâber.
BERHEME
Gözünü kıpırdatmadan bir şeye bakıp durmak.
BERHEMEN
(C.: Berhemûn) Hakîm. * Efsun okuyucu.
BERHEM-ZEDE
f. Karmakarışık, altı üstüne getirilmiş.
BERHEM-ZEN
f. Karmakarışık eden, altını üstüne getiren.
BERHEM-ZENED
f. Birbirine çarpıyor. Beraber çarpıyor. Birlikte çalışıyor.
BER-HEVA
f. Kaybolmuş, havaya gitmiş.
BERHİHTE
f. Silâh çekilmiş, hamle edilmiş.
BERHİZ
f. Atılan, kalkan, sıçrayan. Zorbalık eden.
BERHÛD
f. Saçmasapan söz, mânasız söz.
BERHUDAR
f. Selâmette. Mükâfata erişen. Nasibli.
BERHÛH
f. Sabun.
BERHÛN
f. Çember, daire, ortası boş olan yuvarlak nesne. * Hisar, varoş, duvar veya bostan kenarlarına ve tarla aralarına çalıçırpı ve diken ile yapılan çit. * Küçük ev, oda, hücre.
BERHÛR
f. Pay, nasib, hisse.
BERHÛZ
f. Torba, dağarcık.
BERÎ
(Berâet. den) Kurtulmuş. Temiz. Kayıt ve hüküm altında olmayan. Zimmeti bulunmayan adam. Hiçbir karışıklık, kusur ve noksanı olmayan. Hastalıktan sâlim olan. (Bak: Ber')
BERİA
Akılda güzellik, zekâda ve kıyasette emsalinden üstün olan. (Bak: Beraa)
BERİBERİ
(Seylanca) Asya'nın güneydoğusu ile Okyanusya, Senegal ve Brezilya'nın yerli halklarında görülen ve B vitamini eksikliğinde vücuda gelen bir hastalık.
BERİCEN
f. İçerisinde ekmek pişirilen ocak veya fırın.
BERİD
Postacı. Haberci. Elçi. * Sürücü. * Dört fersah mesâfe.
BERİD-İ FELEK
Satürn (Zühal) gezegeni.
BERİG
f. Set, bent.
BERİK
Yıldırayıcı, çok parlak nesne. (Mübâlağası: Berrak) * Parıltı, ışık, ziya.
BERİKE
Yırtmak. Paralamak. * Un helvası.
BERİLYUM
yun. Zümrüt gibi bazı taşların bileşiminde bulunan bir elementtir. (Be) sembolü ile gösterilir.
BERİM
Siyah ve beyaz ipliklerden meydana getirilen ip. * Cemaat. * Etsiz yemek.
BERİN
f. Pek yüksek, en yüce. * Yarık, yırtık, delik.
BERİSA'
Halk, insan topluluğu.
BERİT
(C.: Berâyıt) Halk, beriyye.
BERİYYE
Halk. Mahlûk. İnsan. * Sahra. Çöl. * Kır.
BERJ
f. Kuvvetli kasırga. Su girdabı.
BERK
t. Katı. Sert. * Serin. * Metin, sağlam.
BERK
Şimşek çakması. Parlama.* Yıldırım. * Zinetlenme, süslenme. * Tas: Tecelli-i İlâhiye ile kurbiyyete mazhariyyet. * Ahmak olmak.
BERK-İ BASAR
Gözün şimşek çakması. * Birdenbire tepesinde çakan şimşekten mâruz olduğu dehşet ve şiddet hâlinden mecaz olarak, ansızın başına gelen mühlik hâdisenin şiddetli âlâm ve ıztırabıyla dehşet ve hayret içinde duyulan keskin intibahı ifade eder. (E.T.)
BERK-İ HÂTIF
Kapıp götüren veya göz kamaştıran şimşek.
BERK-İ SÜYUF
Kılıçların şimşeği, kılıç korkusu.
BERK
(C.: Bürük) Göğüs, sadr. * Çok çöken deve.
BERK
f. Yaprak.
BERKA'
(C.: Berkavât) Yüksek yer. * Taşlı balçık.
BERKA'
(Bak: Burku)
BERKAA
Dört ayak üstüne durmak.
BERKAN
f. Tüyü kıvırcık olan kuzu postu veya kürkü.
BERKAN
Parıldama. * Volkan.
BERKARAR
Kararlı. Yerleşmiş. Devamlı.
BERK-ASA
f. şimşek gibi parlak.
BERKAŞ(A)
Nakşetmek, nakışlamak.
BERKATA
Birbirine yakın olan adım.
BERK-EFŞAN
f. şimşek saçan.
BER-KEMAL
f. Mükemmel.
BERKENAR
f. Hâşiye. Kenara yazılan yazı. Kenarda.
BERK-ENDAZ
f. Parlayıcı, parıldayıcı.BERKENDE : f. Koparılmış, sökülmüş, kökünden çıkarılıp atılmış.
BERKEŞİDE
f. Kınından çıkarılmış, sıyırılmış, çıkarılmış.* Mc: İlerletilmiş, çekilip meydana getirilmiş. BERKİYYE : Şimşek gibi. Şimşeğe âit. Elektrik. Telgraf.
BERKİ'
Yedinci kat gök.
BERKU'
Yüz örtüsü. Peçe.
BERKUK
Şeftali, kayısı, zerdali.
BERM
f. Hıfzetme, hatırda tutma, ezberleme.
BERMAH(E)
f. Burgu, matkab.
BERMAL
f. Zirve, dağ tepesi. Dağın üstü, en yüksek yeri.
BER-MÛCİB
f. Gereğince, icabına göre.
BERMURAD
f. Emeline kavuşan, arzusu yerine gelen, dileğine eren.
BERMU'TAD
f. Her zamanki gibi. Âdet olduğu üzere, alışıldığı gibi.
BERNA
f. Delikanlı, yiğit, genç.
BERNAME
f. Mektub başlığı. * Zarfın üzerindeki adres. * Fihrist.
BERNİK
Su aygırı.
BERNİŞ
f. Romatizma ağrısı, mafsal sancısı. * Karın ağrısı, sancısı.
BERNİYE
(C.: Berâni) Büyük küp. * Küçük horoz. * Bir hurma cinsi.
BERNÛN
f. İnce tül. Çok ince ipek kumaş.
BERPA
f. Ayakta, ayak üzerinde, dik.
BERR
(C.: Ebrâr) Va'dinde sâdık. Sözünde duran. Muhsin. Keremkâr. * Nimetleri herkese, umuma ihsan eden. * Gerçeklik, sıdk. * Susuz, kuru yerler. * Toprak. Yeryüzü, yer.
BERR-İ ATİK
Eski karalar. Asya, Avrupa ve Afrika.
BERR-İ CEDİD
Yeni karalar. Amerika ve Avusturalya.
BERRADE
Suyu soğutmaya ait kap, buzdolabı, karlık. * Bardak asacak yer.
BERRAH
Sahra, çöl. * Zeval, sona ermek. * Gitmek, zehab.
BERRAK
Nurlu, pek parlak. * Bulanık olmayan, duru, açık, saf.
BERRAN
f. Kesen, kesici, keskin.
BERRANÎ
(Berr. den) Sahra ve kıra ait. Yabani. * Hâricî, zâhirî. * Şer'î hükümlere uymayan.
BERRAT
Bıçkı. * Törpü.
BERREN
Karadan, kara yoluyla.
BERRÎ
Toprağa ait, kara ile ilgili.
BERRİYE
Toprağa âit. * Çöl. Beyaban. Sahra. * Kara askeri. Piyade.
BERRÛD
Tül ağacı.
BERRÜSTE
f. Karpuz, kavun, kabak, çimen gibi dalbudak salıp da yükselmiyen nebat. * Mc: Alçak, edepsiz, rezil kimse.
BERS
(C.: Bürâs-Ebrâs) Çukur, yumuşak yer.
BER-SABIK
f. Eskisi gibi.
BERSAK
Sevinmek, sürur ve ferah.
BERSER-ZEDEN
f. Başa kakmak, azarlamak.
BERŞ
f. Afyon şurubu, keten yaprağı ile yapılan bir nevi sarhoş edici mâcun. * Arzu, gönül isteği.
BERŞA'
Uzun boylu, iri gövdeli ahmak kimse.
BERŞAK
Ok atmak.
BERŞAN
f. Ümmet. Bir peygamberin tebliğ ettiği dine ve kitaba iman eden cemaat.
BERŞEM
f. Kederin belli oluşu. * Dikkatli nazar.
BERTAL
Rüşvet almak.
BERTAM
Dudağı kalın adam.
BERTAME
Gadaptan müntefih olmak, hiddetlenmek.
BERTARAF
f. Bir tarafa atılan, bir yana atılmış, ortadan çıkmış, zâil olmuş.
BERTARUM
f. Kubbe üzerinde. Dam üstünde.

 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009