BED-HAL
f. Kötü ahlâklı. Kötü huylu. Hâli düşkün. Fakir olan.
BED-HİSAL
Hasletleri kötü, fena huylu.
BED-HU(Y)
f. Huysuz. Bed huylu, kötü huylu. * Kötü huy.
BEDİ'
(Bedia) Eşi, benzeri olmayan. Hayret verici güzellikte olan. * Garib. Acib. * Benzeri olmayan şeyleri vücuda getiren. Kimseye benzemeyen. İcad edici olan. * Hâlık ve Hallak-ı Cihan olan. * Beğenilen. * Yeni bulunmuş ve görülmedik tarzda olan. * Edb: Sözün garib ve güzel olması hâli.
BEDİ-İ PÜR-MAÂNÎ
Çok mânâları bulunup bedi' olan. Çok mânaların bedi' ve güzel oluşu.
BEDİ-ÜL BEYAN
İfadesi ve beyanı görülmedik güzellik ve gariplikte olan.
BEDİ-ÜZ ZAMAN
(Bak: Bediüzzaman)
BEDİA
Nâdide ve güzel, yeni icad edilmiş şey. Beğenilen ve takdir edilen çok yeni şey.
BEDİA-İ HAYALİYE
İdeal, ülkü, gaye, mefkûre.
BEDİD
Büyük sahra, geniş çöl.
BEDİD
Su az az akmak.
BE-DİDAR
f. Görünür olmak, kendini göstermek. Meşhur. Namdar.
BEDİH
Şanı, şerefi yüce, yüksek ve büyük olan.
BEDİHE
Birdenbire ve düşünmeden söylenilen güzel söz. Hazırcevaplık. * Başlangıç.
BEDİHE-GÛ
f. Güzel ve hoş söz söyleyen. Tatlı söz söylemeye alışık olan kimse.
BEDİHÎ
Aşikâr, belli ve açık olma. * Ansızın zuhur eden. * Delil ve isbata muhtaç olmayacak derecede açıklık.
BEDİHİYYAT
(Bedihî. C.) Delil ve isbatına lüzum olmayan sarih ve açık şeyler.(Mister Karlayl yine diyor: "En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı Muhammedin (A.S.M.) sözüdür. Çünkü: Hakiki söz onun sözleridir." Hem yine diyor ki: "Eğer hakikat-ı İslâmiyede şüphe etsen, bedihiyat ve zaruriyat-ı kat'iyyede iştibah edersin. Çünki, en bedihî ve zarurî bir hakikat ise İslâmiyettir."İşte bu meşhur feylesof, İslâmiyet hakkında bu şehadetini eserinde müteferrik yerde yazmış. H.)
BEDİHİYYET
Açıklık. Kolayca anlaşılır ve görülür olmak.
BEDİH-ÜL BUTLAN
Bâtıl olduğu âşikar surette belli. Bâtıl, haksız bir hüküm veya görüş olduğu herkesçe bilinen.
BEDÎÎ
Bedi' ve güzel olan. Ebedî ve güzel olan. İlahî ve güzel eserlere müteallik bulunan.
BEDÎÎ KIRAET
Mantıki kıraet şartlarına riâyet ettikten başka rikkat mevkiinde sesini indirmek, şiddet makamında yükseltmek -acemi aktör tavrı takınmaksızın- mevzuu ses ve işaretle canlandırmaktır.
BEDİL
Bir şeyin mukabili, karşılığı. * Tutuşulan bir bahiste yenilen veya aldananın vereceği şey. * (C.: Ebdâl) Sâlih kişi.
BEDİÜZZAMAN
Zamanın bedi'i olan. Zamanında kendisi gibi görülmedik olan. Kimseye benzemiyen ve zamanın garib ve acibi bulunan. (Bak: Said Nursî)Bediüzzaman hakkında Said Nursî kelimesinde bir derece izahat verildiği için burada sadece kronolojik hayat safhalarına ait bir liste ile sonunda ibretamiz bir vakayı koymakla iktifa edildi.Bilinmeyen taraflariyle Bediüzzaman Said Nursî isimli eserin kronolojik fihristinden seçmeler:1894 - 1895- Müsbet ilimleri tetkik ve kısa zamanda her birisine vâkıf olması.- "Bediüzzaman" lâkabının verilmesi.- 80-90 cild kitabı üç ayda bir defa ezberden tekrarlaması.1907- İstanbul'a üniversite açtırmak niyetiyle gelmesi. - Şekerci Hanı'nın kapısına " Her suale cevap verilir" levhasını asıp âlimleri sual sormaya dâveti.- Sultan Abdülhamid'e Şarkta üniversite açılması için müracaatı.1909 - 31 Mart'ta Bediüzzaman'ın yatıştırıcılığı.- İsyan etmiş olan sekiz taburu itaate getirmesi - Bediüzzaman'ın Divan-ı Harb'e verilişi.- Divan-ı Harb'de beraet edişi ve serbest bırakılması.1911 - 1914- şam'a gelişi ve Câmi-i Emeviye'de muhteşem bir hutbe irad etmesi.- Sultan Reşad'la beraber Rumeli seyahatine çıkması. - Van'a gitmesi ve Şark Üniversitesinin temelini attırması.1915 - 1916- Milis Kumandanı Bediüzzaman, Pasinler cephesinde Ruslarla çarpışıyor.- Bediüzzaman'ın Ruslara esir düşmesi.1918-Bir bahar günü Bediüzzaman'ın Kosturma'dan firar edişi.-17 Haziran 1918 : Bediüzzaman'ın Varşova, Viyana ve Sofya tarikıyla İstanbul'a avdeti.- Enver Paşa'nın vazife teklifini kabul etmeyen Bediüzzaman'a Harbiye Nezareti ikramiye ve harb madalyası veriyor.-13 Ağustos 1918 : Ordu-yu Hümayun'un tavsiyesiyle Dâr-ül Hikmet'e âzâ oluşu.1920- İngiliz işgaline karşı "Hutuvât-ı Sitte" yi neşrederek mücadele etmesi.1922- Bediüzzaman güz mevsiminde İstanbul'dan Ankara'ya geliyor.-9 Kasım 1922: Bediüzzaman'a Meclis'te hoşâmedî yapılması.1923 -19 Ocak 1923 : Bediüzzaman Meclis'te mebuslara hitaben bir beyanname neşrediyor.-17 Nisan 1923 : Ankara'da umduğunu bulamayan Bediüzzaman'ın Van'a gitmek üzere yola çıkması.1925 - 1927-Bediüzzaman'ın Van'dan nefyi. - Isparta'da bir müddet kalan Bediüzzaman önce Eğridir oradan da Barla'ya getiriliyor.- Risale-i Nur'lar te'lif edilmeye başlanıyor.1934 -Yaz ortalarında Barla'dan alınan Bediüzzaman'ın Isparta'ya getirilişi.- 27 Nisan 1935 : Dahiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt'a ile Isparta'ya geliyor ve Bediüzzaman tevkif olunuyor.- Tevkif edilen Bediüzzaman ve talebeleri, muhakeme edilmek üzere Eskişehir'e götürülüyor.1936 -27 Mart 1936 : Tahliye edilen Bediüzzaman, Kastamonu'da ikamete mecbur ediliyor.1943-20 Eylül 1943 : Bediüzzaman'ın tevkif edilerek Çankırı yoluyla Ankara'ya getirilmesi. 1944 - Denizli mahkemesinin başlaması.- 15 Haziran 1944 : Denizli Ağır Ceza Mahkemesi Bediüzzaman'ın beraetini ilân ediyor.- Ağustos 1944 sonlarında Ankara'dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ'da ikamete mecbur ediliyor.1948-23 Ocak 1948 : Emirdağ'da kış ortasında Bediüzzaman ve talebelerinin tevkif edilişi ve Afyon mahkemesine sevki.- 6 Aralık 1948 : Afyon Mahkemesinin mevhum ve mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mahkûmiyet kararı verişi ve temyiz.1952- Ocak 1952 de İstanbul'da mahkeme için gelen Bediüzzaman Sirkeci'de Akşehir Palas Oteline yerleşti.- 5 Mart 1952 Salı: Bediüzzaman'ın Gençlik Rehberi dâvasından beraeti.1958- Nur Risalelerinin ve bu arada Tarihçe-i Hayat'ın matbaalarda neşredilmesi.- 23 Mart 1960 Çarşamba : Bediüzzaman Ramazan'ın 25. günü gece saat 03.00 civarı Urfa'da bu fani âleme veda etti.(Bediüzzaman'ın akıllara hayret veren bir seciyesi)(Ehl-i Sünnet Mecmuasının 15 Teşrin-i evvel 1948 tarihli nüshasında neşredilmiştir. Ehl-i Sünnet Gazetesi sahibi avukat bir zâtın makalesidir.)Ben, Birinci Cihan Harbinde Bitlis mevkiinde yaralı olarak esir olurken, Bediüzzaman da o gün esir düşmüştü. O Sibirya'ya gönderilmiş, en büyük esirler kampında idi. Ben Bakü'nün Nangün Adasında idim. Günün birinde esirleri teftişe gelen ve kampı gezerken Bediüzzaman'ın önünden geçen Nikola Nikolaviç'e o hiç ehemmiyet vermiyor ve yerinden kımıldanmıyor. Baş kumandanın nazar-ı dikkatini çekiyor. Tekrar bir bahâne ile önünden geçiyor. Yine kımıldanmıyor. Üçüncü def'asında önünde duruyor, tercüman vasıtasıyla aralarında şöyle bir muhâvere geçiyor:- "Beni tanımadılar mı?- "Evet tanıdım. Nikola Nikolaviç, Çar'ın dayısıdır, Kafkas Cephesi başkumandanıdır."- "O halde ne için hakaret ettiler?"- "Hayır, afvetsinler ben kendilerine hakaret etmiş değilim. Ben mukaddesatımın emrettiğini yaptım."- "Mukaddesat ne emrediyormuş?"- "Ben müslüman âlimiyim. Kalbimde iman vardır. Kendisinde iman olan bir şahıs, imanı olmayan şahıstan efdaldir. Ben ona kıyam etseydim, mukaddesatıma hürmetsizlik yapmış olurdum. Onun için ben kıyam etmedim."- "Şu halde, bana imansız demekle benim şahsımı, hem ordumu, hem de milletimi ve çarı tahkir etmiş oluyor. Derhal divan-ı harb kurulunda isticvab edilsin."Bu emir üzerine divan-ı harb kuruluyor, karargâhtaki Türk, Alman ve Avusturya zabitleri, ayrı ayrı Bediüzzaman'a rica ederek başkumandana tarziye vermesi için ısrar ediyorlar. Verdiği cevab bu oluyor:- "Ben âhiret diyarına göçmek ve huzur-u Resülullah'a varmak istiyorum. Bana bir pasaport lâzımdır. Ben imanıma muhalif hareket edemem."Buna karşı kimse sesini çıkarmıyor, neticeyi bekliyor. İsticvab bitiyor. Rus çarını ve Rus ordusunu tahkir maddesinden idam kararını veriyorlar. Kararı infaz için gelen bir manga askerin başındaki subaya kemâl-i şetaretle: "Müsaade ediniz, onbeş dakika vazifemi ifa edeyim." diye abdest alıp iki rek'at namaz kılarken, Nikola Nikolaviç geliyor, kendisine hitaben:- " Beni affediniz! Sizin beni tahkir için bu hareketi yaptığınızı zannediyordum. Hakkınızda kanuni muamele yaptım. Fakat şimdi anlıyorum ki, siz bu hareketinizi imanınızdan alıyorsunuz. Hükmünüz iptal edilmiş, dini salâhatinizden (sâlihliğinizden) dolayı şâyân-ı takdirsiniz; sizi rahatsız ettim; tekrar tekrar rica ediyorum beni afvediniz."Bütün müslümanlar için şâyân-ı misâl olan bu salâbet-i diniye ve yüksek seciyeyi, arkadaşlarından bir yüzbaşı, müşahedesine müsteniden anlatıyordu. Bunu duydukça, ihtiyarsız olarak gözlerim yaşla doldu. Abdurrahim) (ş.)
BEDİY
Çok âşikâr, göze çarpan. * Çölde sahrada oturan.
BED-KÂR
f. Kötü iş yapan. Fena hareketli kimse. Fiil ve ameli kabih olan.
BEDLİGAM
f. Serkeş at, gem almaz at.* İsyan eden, âsi, serkeş, söz dinlemiyen kimse. * Bedevi, çöl adamı.
BED-LİKA
f. Çirkin yüzlü, kötü yüzlü.
BEDMAYE
f. Ahlâksız. * Soysuz. Sütü bozuk.
BEDMEST
f. Kendinden geçmiş derecede sarhoş.
BED-MİHR
f. İyilik etmiyen, insâniyetsiz.
BEDNAM
f. Kötü tanınmış, adı kötüye çıkmış olan.
BED-NİGAH
f. Kötü bakışlı.
BEDNİHAD
f. Kötü huylu.
BEDPESEND
f. Kötülüğü beğenen, kötülüğü öven, medheden. * Güç beğenir, müşkülpesend.
BEDPEYMAN
f. Verdiği sözde durmayan. Sözünün eri olmayan. Sözünü tutmayan.
BEDR
(Bedir) Dolunay. Ayın en parlak olduğu hâli. * Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer ismi. * Bir şeyin tamam olması. * Sibâk ve sür'ât etmek. * Bir işin ansızın zâhir olması.* Tam ve münasib olan âzâ. * Dolu şey. * İyi hizmet eden köle.
BEDR MUHAREBESİ
Bedir, Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer olup; Hz. Peygamber Efendimizin hicretinin ikinci senesi orada Kureyşîlere karşı kazandıkları muzafferiyetle meşhurdur. Bedir, bir ovanın kenarında olup Mescid-ül Gamame isminde bir câmi ve Bedir muharebesinde şehid olan sahabelerden 13 zâtın türbeleri mevcuttur. Bedir harbi, Ramazanda Cuma günü vuku bulup Peygamber Efendimizin (A.S.M.) maiyetinde 320 kişi vardı. Bunların sekseni muhacirînden, gerisi ensardandı. Kureyş kervanı ile Şam'dan dönen Ebû Süfyan'ın önüne çıkılmış iken, Ebû Süfyan haber alarak Mekke'den yardım istemiş, Ebû Cehil'in maiyetinde Mekke'den gelenlerle beraber Kureyşliler 1000 kişi kadar olmuşlardı.
BED-RAH
f. Kötü yola sapan.
BEDRAKA
f. Delil. Kılavuz. Mürşid. * Allah yolu.
BEDRAKA-İ EFKÂR
Fikirlerin mürşid ve kılavuzu.
BED-RAM
f. Lâtif, hoş, yakışıklı, süslü. * Sert başlı at. * Dâima, devamlı.
BEDRE
(C.: Bider) Kuzu veya oğlak derisi. * İçi altun dolu olan kese. * Onbin dirhem.
BED-REFTAR
f. Gidişi ve hareketi fenâ olan.
BED-REG
f. Huysuz, aslı kötü olan hayvan veya insan.
BEDREKA
(Bak: Bedraka)
BED-RENG
f. Açıkla koyu arasında kirli bir renk.
BEDRÎ
Bedr'e ait ve onunla alâkalı. * Erkek ismidir. (Müennesi: Bedriye)
BEDRUC
Bir ot cinsidir ve bazı yerlerde tere-i Horasani diye isimlendirilir.
BED-SİGAL
f. Kötü düşünceli, herkes hakkında kötü söyliyen.
BED-SİYRET
f. Ahlâksız. Ahlâkı ve huyu kötü olan.
BED-TER
f. Çok kötü, daha kötü, beter.
BED-TIYNET
f. Yaradılışı, fıtratı, tabiatı fena ve kötü olan, soyu bozuk, bayağı adam.
BEDUD
Suyu az olan kuyu.
BEDUH
Eski yazıda mektub zarfları üzerine yazılması ve zarfa basılan mühüre kazdırılması mûtad ve aslı meçhul bir sözdür.
BE-DUŞ
f. Omuza, omuzda.
BED-ÜSLÛB
f. Üslûbu fena; tavrı, gidişi kötü.
BEDV
Zihinde bir şeyin peyda olması. Bir şey zâhir olma. * Başlama. * Sahraya çıkma.
BED-ZEBAN
f. Kötü söz söyliyen, hicveden. Ağzı pis, ağzı bozuk. * Kötü dil.
BEDZEHRE
f. Korkak, yüreksiz, ödlek kimse.
BEFM
f. Keder, tasa, iç sıkıntısı, üzüntü.
BEFŞ
f. Azamet, büyüklük, heybet, debdebe.
BEFTERE
f. Avcılar tarafından kullanılan ve hususi olarak alıştırılmış kuş.
BEGAYA
Askerin ön karakol takımı.
BEGAYE
Talep etmek, istemek.
BEGAYET
f. Son derece. Pek ziyâde.
BEGEND
f. Yuva. * Kümes, folluk.
BEGNEK
f. Kuyruğu kesik hayvan.
BEGONYA
Fr. Etli ve güzel renkli yaprakları olan bir süs bitkisi.
BEGTER
f. Eskiden kullanılan zırhlı elbise.
BE-GÜN
f. (Bak: Bikün tevbe)
BEHA
Gökçek olmak, şirin ve lâtif olmak.
BEHA
(Bak: Bahâ)
BEHACET
Güzellik. Güzel yüzlü olma.
BEHAK
İnsanın derisinde pul pul beyazlık ve alaca bir renk peyda eden bir çeşik hastalık.
BEHAMİN
f. Bahar mevsimi.
BEHANET
Nefesi iyi ve lâtif olan kadın.
BEHAS
Susama.
BEHATT
Sütlaç, süt lapası.
BEHBEHAN
Papağan, tûti kuşu.
BEHBEHÎ
Etli ve gövdeli, kişi. Bahadır, yiğit, kahraman.
BEHBUD
f. Sağlık, sıhhat, sağlamlık, iyilik.
BEHC
Her zaman neşeli olma. Birisini şâd ve mesrur etme, sevindirme. * Güzellik, hüsn.
BEHCET
Sevinç. Güleryüzlülük. Güzellik, şirinlik.
BEHDEL
Sırtlan yavrusu. * Erkeğin memelerinin büyük olması.
BE-HEM
f. Hep. Beraber. Toplu. Bir yerde. Hep bir yere. (Bak: Bâhem)
BEHEM-BER-ÂMEDEN
f. Toplanmak, cem olmak, birikme. * Mc: Kızmak, sinirlenmek, asabileşmek, müteessir olmak. ("Behemâmeden" de denir.)
BEHEMEHAL
f. İster istemez. Mutlaka. Her halde.
BEHEMZEDE
f. Topluluğu dağıtmış, cemiyeti bozmuş.
BEHER
f. Her, her bir, herbirisine.
BEHER-HAL
f. Mutlaka, her hâlde.
BEHET
f. Sütlaç. Süt lapası. * Pirinç unu ile pişirilen ve Me'muniye adı verilen helva.
BEHETTA
Pirinç çorbası. * Sütlü pirinç yemeği.
BEHİ
Şirin, lâtif, gökçek. (Bak: Behiye)
BEHİC
Güleryüzlü. Güzel. Şen. Şâduman olan.
BEHİCE
Şen, güzel. Güler yüzlü kadın.
BEHİM
Düz siyah şey. * Alacasız hayvan. * Dik, pürüzsüz ses.
BEHİM
(Behime) Dört ayaklı hayvan.
BEHİMÂT
Hayvanlar.
BEHİME
(Bak: Behim)
BEHİMÎ
Hayvanca, hayvana mahsus ve müteallik. Hayvanlık.
BEHİMİYYET
Hayvanlık, canlı olmakla beraber akılsız oluş.
BEHİN
(Bak: Bihin)BEHİR(E) : Nefesi sıkışıp çok soluyan kimse. Nefesdarlığı olan. * Göğüsdarlığı hastalığı sebebiyle solumaktan yol yürüyemiyen kimse.
BEHİŞT
f. Cennet. Ahirette iyi kulların gideceği mükâfat yeri. Adn. Firdevs.
BEHİŞT-İ GINÂ
Cenab-ı Hak'tan başka hiç kimseye minnet etmeden hâsıl olan saadet, cennet. Gına ve istiğnânın cenneti.
BEHİŞT-HIRÂM
f. Cennete gitmiş.
BEHİŞTÎ
f. Behiştle ilgili, cennetlik.
BEHİŞT-NİŞİN
f. Cennette oturan.
BEHİŞT-ZÂR
f. Cennet gibi yer.
BEHİTE
İftira etmek. * Kabile ismi.
BEHİYE
Güzel.
BEHKELE
Nârin vücutlu kız, sevgili.
BEHKEN(E)
Nârin güzel ve gösterişli vücudu olan kimse.
BEHKEŞE
Emir ve işde çabukluk, bir işi acele yapma.
BEHL
Az şey; az su. * Lânet, nefret, istememe.
BEHLE
(Behli) f. Yırtıcı kuşlarla uğraşanların giydiği eldiven.
BEHLEL
Abes, boş boşuna. Batıl, beyhude.
BEHLÜL
Çok gülen, çok gülücü. * Hayır sahibi, çok iyi adam. * Hârun-ür Reşid'in kardeşinin adı olup meczûbâne ve hikmetli hareketleriyle meşhur olmuştur.
BEHM
Çok siyah olan şey. Rengi başka renkle karışık olmayan nesne.
BEHMAN
f. Filân, filânca.
BEHMAR
f. Çok, ziyade, fazla.
BEHME
(C.: Bühüm, bihâm; Cem'ul Cem: Bihâmât) Kuzu. Oğlak. Buzağı. * Keçi otu.
BEHNAN (E)
Güler yüzlü, iyi huylu ve devamlı olarak gülen kimse.
BEHNANE
f. Beyaz pide. * Maymun.
BEHNE
Yumuşak yer.
BEHNEKE
Etli, büyük, şişman kadın.
BEHNES
Çirkin, sakil ve kaba olan adam.
BEHR
Nasip. * Galip olmak. * Nefesi tutulmak. * Ümidin boşa çıkması. * Felâket, musibet. * Uzaklık, mesafe.
BEHRA
f. Ondan dolayı, ona binaen, onun için.
BEHRAM
f. Eskiden bir İran padişahının adı. * Bir pehlivan ismi. * Merih yıldızı.
BEHRAME
f. Yeşil elbise.
BEHRAMEC
Çiçeği kokulu bir nevi söğüt ağacı. * Her renkte olan leylâk çiçeği.
BEHRAMEN
f. Bir çeşit kırmızı yakut. * Kadınların kullandıkları allık. * İpekten dokunan güzel bir kumaş. * Kırmızı gül, asfur çiçeği.
BEHRE
f. Nasib, pay, hisse. * Tez tez solumak. * Vasat, orta.
BEHREBER
f. şerik, ortak.
BEHREBERÎ
f. Ortaklık, şeriklik.
BEHREC
Eksik veya ayarı bozulmuş para. * Arzuya, isteğe bırakılmış şey, iş. * Faydasız, işe yaramaz olan şey.
BEHREDAR
Hisseli. Nimetlenmiş. Faydalanmış.
BEHREK
f. Yaralardan çıkan iltihap. * Çok çalışmaktan dolayı el ve ayak derilerinin sertleşmesi, nasırlaşması.
BEHREM
Kırmızı gül. * Kısa boylu kimse.
BEHREME
Saç ve sakalın kınayla boyanması. * Çiçeğin göz alıcı ve câzib olan güzellik ve parlaklığı. * Hindlilerin ibadeti.
BEHREME
f. Burgu, matkab.
BEHREMEND
f. Nasibi olan, hissedar. * Bilen, anlayan.
BEHREVER
f. Hisse ve nasibini almış, payını zimmetine geçirmiş.
BEHREYAB
f. Nasibi olan, hissesi olan.
BEHS
Neşe ve güleryüzle karşılama. * Kahraman, yiğit, mert adam. * Cür'etkârlık.
BEHSALE
(C.: Behâsile) Etli, kısa boylu, tıknaz kadın.
BEHSUS
Az miktar, az şey.
BEHŞ
Muki otunun yaşı. * Kara yüz.
BEHT
Yalan söylemek. * Ansızın bir şeyi almak. * Tenbellik galebe etmek. * Şaşkınlık. Hayranlık.
BEHTERE
Yalan söyleme.
BEHUR
Tütsü. (Dilimizde buhur şeklinde kullanılır)
BEHUT
(C.: Bühüt) İşitenleri şaşkına uğratan iftira, yalan.
BE-HÜKM
Hükmiyle, hükmünce.
BEHV
(Behve) Misafir odası. * Yer altında hayvan ağılı. (Bu iki mananın cem'i Ebhâ-Bühüvv şeklindedir) * Geniş meydan, yer. * Göğüsün içi, boğazdan mideye kadar olan aralık. * Rahim ile mahrecinin arası.
BEHV
f. Çardak. * Köşk. * Sofa. Salon. * Cumba.
BEHVET
Sofa. * Çardak. * Odaların önüne yapılan oda.
BEHZ
Benû Selim kavminden bir cemaatin adı. * İleri itme. * Şiddetle göğse vurma.
BEHZERE
(C.: Behâzere) Semiz davar.
BEHZET
Ağırlaştırmak, meşakkatli yapmak. * Zebûn etmek.
BEİS
(Be's) Zarar. Kuvvet ve şiddet. Zahmet. Zor. Fenâ. Bed.
BEJENDÎ
f. Geçim darlığı. Maişet derdi.
BEJMAN
f. Yırtık, dökük, pejmürde, dağınık. * Hüzünlü, kederli, üzgün, yaslı.
BEK'
Birbiri ardınca şiddetle vurmak. * Karşılayıp istikbâl etmek.
BEK'
(C.: Bilkâ) Sütü az olan davar.
BEKA
Devamlılık. Evvelki hâl üzere kalma. Dâim ve sâbit olma. * İlm-i Kelâm'da : Varlığının asla sonu olmayan Cenab-ı Hakk'ın bir sıfatıdır. * Bâki olmak. Ebedîlik.(... Beşer bu asırda harplerin ve fenlerin ve dehşetli hâdiselerin ikazatıyla uyanmış ve insaniyetin cevherini ve câmi istidâdını hissetmiş. Ve insan, acib cemiyetli istidâdiyle yalnız bu kısacık, dağdağalı dünya hayatı için yaratılmamış. Belki ebede meb'ustur ki, ebede uzanan arzular, mahiyetinde var. Ve bu dar, fâni dünya insanın nihayetsiz emel ve arzularına kâfi gelmediğini herkes bir derece hissetmeğe başlamış. Hattâ insaniyetin bir kuvâsı ve hâdimi olan kuvve-i hayâliyeye denilse : "Sana dünya saltanatı ile beraber bir milyon sene ömür olacak, fakat sonunda hiç dirilmeyecek bir sûrette bir idam senin başına gelecek." Elbette hakiki insaniyetini kaybetmiyen ve intibaha gelmiş o insanın hayâli, sevinç ve beşarete bedel, derinden derine teessüf ve eyvâhlarla saâdet-i ebediyenin bulunmamasına ağlayacak. H.)
BEKA-İ DÜNYEVÎ
Dünya hayatında devamlılık. Uzun ömür.
BEKA-İ NEV'
Nev'in devamı. Meselâ: İnsan nev'inin, yani insanların devam edip bitmemesi, çocukların doğması ile olduğu gibi.
BEKALE
Yağla karışmış keş. * Karıştırmak.
BEKAM
f. İsteğine, meramına kavuşan, nail olan. Arzu ettiğine erişen. Mesut, bahtiyar.
BEKAMET
Dilsizlik, dili olmamaklık.
BEKÂR
Hiç evlenmemiş, zevcesi olmayan adam. * Taşralı olup, büyük bir şehirde bir işle meşgul olarak, ailesiz yaşayan adam. (Bak: Tecerrüd, Mücahede)
BEKÂRET
Kızlık. Erkek görmemiş kızın hali.
BE-KAVL
f. Sözüne göre, dediğine göre.
BEKAYA
Geride kalanlar, bakiyeler. * Maliye işlerinde tahsil olunmayan gelir, meblağ.
BEKBEKE
Depretmek, tahrik.
BE-KEF
f. Elde, avuçta olan.
BEKİL
Yakışıklı delikanlı, genç.
BEKİLE
Yağla karışmış keş.
BEKİM
Dilsiz adam.
BEKK
Bir şeyi kakmak.
BEKKÂÎN
(Bükâ. dan) Ağlayanlar.
BEKKE
Mekke-i Mükerreme'nin eski ismi. * Bir yerde toplanmak. Bir yere cem'olmak. * İzdihamlık, kalabalık.
BEKL
Karıştırmak, halt.
BEKR
Genç erkek deve. (Müe: Bekre)
BEKRE
Kuyu ve benzerlerinde kullanılan makara, çıkrık, çark. * Mafsallarda bulunan makara şeklindeki kemik.
BEKRÎ
Erken. Sabah. * İçkiye çok düşkün. Sarhoş.
BEKTAŞ
f. Akrân. Eş. Arkadaş.
BEKTAŞÎ
Hacı Bektaş-ı Veli tarikatına mensub olan kimse.
BEKTAŞİYÂN
f. Bektâşiler. Yeniçeriler.
BEKÛRÎ
İlk evlat, ilk doğan çocuk.
BEKÛRİYYET
İlk evlâtlık.
BEKÜSİSTE
f. Kopuk, kopmuş. Düşük, düşmüş. Gevşek, çözük.
BEL
Bilâkis, belki, katiyyetle, ihtimaldir, öyle, dahi kelimeleri mânasına tercüme edilir. İ'rab edatıdır.
BEL
f. Ökçe. Ayakkabı altının topuğa rastlayan yüksek kısmı.
BEL
t. Geminin orta kısmı. * Bedenin ortası. Göğüs ile karnın arası. * Yüksek dağın iki zirvesi arasındaki kavisli kısmı veya alçakça olan geçit ve boğazı.
BEL'
Yutma. Emme. * Belirsiz etme. Ortadan kaldırma.
BEL'-İ LOKMA
Lokmanın yutulması.
BELÂ
(c.: Belâyâ) Afet. Sıkıntı. Tasa, kaygı. Musibet. Mücazat. İmtihan. Dâhiye. * Yaramaz nesne. (Bak: Sadaka)(Ey insan! Mâdem canavar sûretinde bir hayvan, insanların hânesine misafir geldiği vakit berekete medar oluyor; öyle ise, mahlukatın en mükerremi olan insan; ve insanların en mükemmeli olan ehl-i iman; ve ehl-i imanın en ziyade hürmet ve merhamete şâyan aceze, alil ihtiyareler; ve alil ihtiyarların içinde şefkat ve hizmet ve muhabbete en ziyâde lâyık ve müstahak bulunan akrabalar; ve akrabaların içinde dahi en hakiki dost ve en sadık muhib olan peder ve valide, ihtiyarlık hâlinde bir hanede bulunsa, ne derece vesile-i bereket ve vasıta-i rahmet ve $ sırriyle yâni: "Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti." ne derece sebeb-i def'-i musibet olduklarını sen kıyas eyle. M.)
BELÂ-YI NÂGÂH
Ansızın gelen musibet. Habersiz gelen belâ.
BELÂ-YI SİYÂH
Kara belâ. * Mc: Acı olan olaylar, kötü hâdiseler.
BELA
Evet. (Nefiyden sonra isbat için söylenir.) Meselâ: Kur'ân-ı Kerim'de mezkûr; Cenab-ı Hakkın ruhlara karşı, "Ben Azîmüşşan sizin rabbiniz değil miyim?" diye sorduğunda, ruhlar $ Yâni: "Evet sen bizim Rabbimizsin" dediler. (Bak: Bezm-i Elest) * Farsçada "Belî" diye söylenir.
BELABİL
(Belbâl - Belbele. C.) Vesveseler. Kederler. Tasalar. * (Bülbül. C.) Bülbüller. Andelibler.
BELÂ-CÛ
Belâ arayan. Belâsını istiyen.
BELAD(E)
Kötü kimse. Müzevir, günahkâr. Fena ve kötü şey.
BELADET
Ahmaklık, sersemlik, kalınkafalılık. Budalalık.
BELÂ-DİDE
f. Belâ görmüş, belâya çatmış.
BELADİR
f. Kadınların kullandıkları altun, gümüş, zümrüt, yakut, elmas gibi süs eşyası. * Belâyı def etmek için verilen sadaka.
BELÂ-ENDER-BELÂ
f. Belâ üstüne belâ. Zahmet içinde zahmet.
BELÂG
Eriştirme, yetiştirme. * Maksada uyan güzel ifâde. Kâfi gelme, kifâyet.
BELÂGAN MÂ-BELÂG
Bol bol. Çok kâfi derecede.
BELÂGAT
Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san'atı. Muktezâ-yı hâle mutâbık söz söylemek. * Belâgat, hem düzgün, hem yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adı olur. Ve maani, beyan, bedi' diye üç kısma ayrılır. Bu gün Edebiyat denilen bilgiye, ilm-i belâğat denilir. (Edb. L.)(Arkadaş! Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, beliğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, hey'etlerin tamamen o kelâmın takib ettiği esas maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır.... Belâgat, muktezâ-yı hâle mutabakattan ibarettir. Kur'anın muhatabları, muhtelif asırlarda mütefavit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhavere ve mükâlemeyi o asırlara teşmil etmek üzere, çok yerlerde ta'mim için hazf yapıyor; çok yerlerde, nazm-ı kelâmı mutlak bırakıyor ki; ehl-i belâgat ve ulûm-u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimâller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın. İ.İ.)
BELÂGAT-FÜRUŞ
f. Belâgat taslıyan.
BELÂGAT-PERDÂZ
f. Düzgün konuşabilen, iyi söz söyliyebilen.
BELÂGAT-PİRÂ
Belâgata süs veren. Süslü ve belâgatlı konuşan.
BELAH
Büyüklenmek, kibir.
BELAHA
Yetişmemiş hurma koruğu. * Kurumak, yebs. * Yormak.
BELAHET
Ahmaklık. Düşüncesizlik. Ne yaptığını iyi bilmemek.
BEL'AK
Yaşlı, zayıf. * Bir hurma cinsi.
BELAK
Ayakları alacalı at.
BELÂKEŞ
f. Belâ çeken. Sıkıntı içinde olan.
BELAKİK
(Bülükka. C.) Sahralar, çöller. Düzovalar.
BELAL
Islaklık. Islatış. Su gibi ıslatan.
BEL'AM
Terbiyesiz, açgözlü, obur. * Hz. Musa (A.S.) hakkında, yalan ve fena söyleyerek Beni-İsrail'i kandıran Bel'am bin Baura adında birinin adı.
BEL'AME
Yutmak.
BELAREK
f. İyi su verilmiş kılıç, çelik. * Ok temreni, ok mahfazası.
BEL'AS
Büyük karınlı dişi deve.
BELAT
Döşenmiş taş. * Düzyer. * Köy adı.
BELAYA
(Belâ. C.) Musibetler. Afetler. Beliyyeler. Belâlar.
BELA-ZEDE
f. Belaya uğramış, başına musibet gelmiş olan.
BELBAL
(Belbele) Vesvese. Tasa. Telâş. Yürek yanması. Iztırab. * Tehyic ve tahrik eylemek.
BELBED
Akılsız ve ahmak kimse ki, ne ettiğini bilmez.
BELBEL
Tasa, kaygı. Yürek yanması.
BELBELE
(C.: Belâbil) Vesvese vermek, gamkin etmek, kuruntu vermek.
BELBÛS
f. Bir nevi haşhaş. * Yabani soğan. Dağ soğanı, sarmısak.
BELCA'
Kaşları arası açık olan kadın. (Müz: Eblec)
BELDAH
Kişinin kendini yere vurması.
BELDARAN
Geçit yerleri muhafızlarının adı. Tanzimattan sonra bunlara zaptiye denmiştir. İkinci Meşrutiyetten beri jandarma olarak adlandırılırlar.
BELDE
Memleket, şehir. * Büyük köy. * Yer, arz. * Göğüs, sadır. * İki kaş arasında kıl olmayıp açık olması.
BELDE-İ TAYYİBE
Güzel ve hoş belde. Medine-i Münevvere.
BE-LEB
f. Dudakta.
BELEC
Zâhir ve rûşen olmak. Gözükmek.
BELED
(Belde. C.) Beldeler. Memleketler.
BELED SÛRESİ
(El-beled) Kur'an-ı Kerim'de 90. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.
BELEDÎ
(Beled. den) şehir veya kasaba ahalisinden olan, şehirli. * Şehir ve kasabaya ait. * Belediye İdaresine mensub. * Mahallî, yerli.
BELEDİYE
Bir şehir veya kasabanın temizliği, bayındırlığı ve nizamiyle ilgilenen daire.
BELEH
Sersemlik, bönlük, ahmaklık, budalalık.
BELEL
Yaşlık, rutubet, ıslaklık. * Zafer, galibiyet.* Mihnet, keder, üzüntü. * Mücadele, kavga. * Hastalıkdan iyileşen. * Düşkünlük.

 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009