BAHE
f. Kaplumbağa.
BAHEK
f. İşkence, eziyet.
BA-HEM
f. Birlikte. Beraber. (Arabçadaki "Maa" mânasına)
BAHH
Ses kesilmek, boğaz kısılmak.
BAHHA'
Sesi kesilmiş olan kadın. (Müz: Ebahh)
BAHHAL
(Buhl. dan) Çok bahil, çok tamahkâr, pek cimri. Çok alçak adam.
BAHHAR
(Bahr. den) Gemici, denizci.
BAHHAS
(Bahs. den) Çok bahseden, bahsetmeyi seven.
BAHÎ
şehvete dâir. şehvetle ilgili.
BAHİCE
Ses, savt, sadâ.
BAHİK
Tek gözü kör olan adam.
BAHİKA
Görmiyen, kör (göz).
BAHÎL
Hasis. Cimri. Tamahkâr. Hayırlı işlere malını (varsa bile) harcamayan.
BAHÎLÂN
f. Bahiller, cimriler, tamâhkârlar.
BAHİL
Avâre, başıboş, serseri. * Yularsız deve. Deyneği olmayan çoban.
BAHİLE
Arap kabilelerinden birinin ismi. * Dul kadın.
BÂHİR
Yalancı. Ahmak, serseri adam. * Kırmızı kan.
BAHİR
(Bak: Bahr)
BÂHİR
Aşikâr. Açık. Belirli. Apaçık. * Güzel. * Meşhur, namdar. * Galip.
BAHÎRA
Süryâni rahiblerindendir. Zamanın ilim ve fenlerine vâkıf ve bilhassa hey'et ve nücumda ihtisas sahibiydi. Bu sebepten rahiblerin câhilleri kendisinden hoşlanmazlardı. Hazret-i İsâ'nın ulûhiyetini ve Hz. Meryem'in ümmullah olduğunu inkâr ve ilân ettiğinden, bulunduğu manastırın reisi tarafından kovulmuş ve Şam yolu üzerinde Busra civârında bir manastır edinmişti.İbn-i Hişam'ın siretinde İbn-i İshak'tan rivâyet olunarak: "Bahîra, kilise âleminde büyükten büyüğe intikal edip gelen bir kitaba malik bulunuyordu. Resül-i Ekremin bütün ahvâl ve evsafı bu kitabda yazılıydı." deniliyor ki, bu kitab "El-Enbâ" ünvânıyla bıraktığı rivâyet olunan bir kitab olacaktır. Kitabın başlıca bahisleri, yakında Arabistanda bir Nebi-i Zişân çıkacağı, tevhid itikadına dâvet edeceği ve putlara ibâdetten nehyedeceği mevzuu etrafında toplanıyordu.(Meşhur Bahîra-yı Rahib'in meşhur kıssasıdır ki: Nübüvvetten evvel, Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, amcası Ebu Tâlib ve bir kısım Kureyşî ile beraber, Şam tarafına ticarete gidiyorlar. Bahira-yı Râhib'in Kilisesi civarına geldikleri vakit oturdular. İnsanlar ile ihtilât etmiyen münzevi Bahira-yı Râhib birden çıka geldi. Kafile içinde Muhammed-ül Emin'i (A.S.M.) gördü. Kafileye dedi: "Şu Seyyid-ül-Alemîndir ve Peygamber olacaktır." Kureyşîler dediler: "Neden biliyorsun?" Mübarek Râhib dedi ki: Siz gelirken baktım ki, havada üstünüzde bir parça bulut vardı. Siz otururken, şu Muhammed-ül-Emin (A.S.M.) tarafına bulut meyletti, gölge yaptı. Hem görüyordum ki: Taş, ağaç ona secde eder gibi bir vaziyet gördüm. Bu ise, nebilere yapılır. M.)
BÂHİRE
Dikenli ağaç. * Çok koşan cins bir deve.
BÂHİRE
Vapur. Gemi.
BAHİRE
Kulağı kesik deve.
BÂ-HİRED
f. Akıllı, zeki.
BÂHİS
Anlatan. Bahseden. Araştıran. Araştırıcı. * Bir şeye dâir bilgileri içine alan. Bir mes'eleye dair beyanatı ihtiva eden.
BAHİT
Baht ve ikbalden vasıftır. Tâlii yaver olan adama denir. (Kamus'tan)
BÂHİZ
Güçsüz, âciz. Meşakkatli.
BÂHİZA
Musibet. Belâ.
BAHKA'
Gözü çıkmış.
BAHL
Cimrilik.
BAHR
(C.: Bihâr - Ebhâr - Ebhur - Buhur) Deniz. * Âlim. Çok bilen. * Büyük göl veya nehir. * Yarmak, yırtmak. * Çok yürüyen at. * İyi kimse. * Deve hastalığı. * Aruzda aslî bir vezinle ondan tevellüd eden vezinler mecmuası. Bunlardan Arap nazmı haricinde kullanılan bahirler şunlardır:1- Hezec (Neş'eyle şarkı söyleme):a) Mefâîlün, mefâîlün, mefâîlün, mefâîlün.b) Mefâîlün, mefâîlün, feûlün.c) Mefâîlün, feûlün, mefâîlün, feûlün.d) Mef'ûlü, mefâîlün, mef'ûlü, mefâîlün.e) Mef'ûlü, mefâîlü, mefâîlü, feûlün.g) Mef'ûlü, mefâîlü, feûlün.2- Recez (Titrek):a) Müstef'ilün, müstef'ilün, müstef'ilün, müstef'ilün. b) Müfte'ilün, müfte'ilün, müfte'ilün, müfte'ilün.c) Müfte'ilün mefâilün, müfte'ilün, mefâilün.d) Müfte'ilün, müfte'ilün, fâilün.e) Müstef'ilâtün, müstef'ilâtün.f) Mefâilün, mefâilün, mefâilün, mefâilün.3- Remel (Koşan):a) Fâilâtün, fâilâtün, fâilâtün, fâilün.b) Fâilâtün, fâilâtün, fâilün.c) Fâilâtün (feilâtün) feilâtün, feilâtün, feilün (fa'lün).d) Fâilâtün (feilâtün), feilâtün, feilün (fa'lün).4- Münserih (Akıcı):a) Müfte'ilün, fâilün, müfte'ilün, fâilün.b) Müstef'ilün, feûlün, müstef'ilün, feûlün.5- Muzari' (Benziyen):a) Mef'ûlü, fâilâtü, mefâîlü, fâilün.b) Mef'ûlü, fâilâtün, mef'ûlü, fâilâtün.6- Müctes (Kopmuş): a) Mefâilün, feilâtün, mefâilün, feilâtün.b) Mefâilün, feilâtün, mefâilün, feilün (fa'lün).7- Seri' (Çabuk):a) Müfte'ilün, müfte'ilün, fâilün.8- Hafif:a) Fâilâtün (feilâtün), mefâilün, feilün (fa'lün)9- Mütekarib (Yakın):a) Feûlün, feûlün, feûlün, feûlün.b) Feûlün, feûlün, feûlün, feûl.10 - Kâmil:a) Mütefâilün, mütefâilün, mütefâilün, mütefâilün. b) Mütefâilün, feûlün, mütefâilün, feûlün.
BAHR-İ AHDAR
Hint Okyanusu.
BAHR-İ AHMER
Kızıl deniz, Şap Denizi.
BAHR-İ BÎKERÂN
Hudutsuz, sınırsız deniz.
BAHR-İ BÎPAYAN
Çok büyük sonsuz deniz.
BAHR-İ EBYAZ
"Beyaz Deniz" İskandinavya Yarımadasının doğusunda Kanin Yarımadasına kadar olan deniz.
BAHR-İ HAZER
Hazer Denizi.
BAHR-İ LÛT
Filistinde seviyesi denizden aşağıda olan şaplı bir göl.
BAHR-İ MUHİT-İ ATLASÎ
(Bahr-ı Muhit-i Garbî) Atlas Okyanusu.
BAHR-İ MUHİT-İ HAVAÎ
Yıldızların, seyyarelerin içinde dolaştığı feza. Büyük feza denizi.
BAHR-İ MUHİT-İ HİNDÎ
(Bahr-i Muhit-i Şarkî) Hindistan Yarımadasının doğusunda kalan deniz.
BAHR-İ MUHİT-İ KEBİR
(Bahr-i Muhit-i Mutedil) Büyük Okyanus. Pasifik Okyanusu.
BAHR-İ MUHİT-İ ŞİMALÎ
İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz.
BAHR-İ MUTAVASSIT
Akdeniz.
BAHR-İ MÜNCEMİD-İ CENUBÎ
Güney kutbunu çeviren deniz. Güney Buz Denizi.
BAHR-İ MÜNCEMİD-İ ŞİMALÎ
Kuzey kutbunu çeviren deniz. Kuzey Buz Denizi.
BAHR-İ RECEZ
(Bak: Bahr)
BAHR-İ RUM
(Bahr-i Sefid) Akdeniz.
BAHR-İ SİYAH
Karadeniz.
BAHR-İ SÜKÛN
(Lût Denizi) Sularının kesif ve dalgasızlığından dolayı bu isim verilmiştir.
BAHR-İ UMMAN
Arabistan ve İran'ın güneyinde kalan deniz.
BAHRE
Arz, belde.
BAHREN
Denizden. Deniz yolu ile.
BAHREYN
İki deniz. (Basra Körfezi ile Hind Denizi veya Karadenizle Akdeniz. Yahut da Akdenizle Hind Denizi) * Basra Körfezi'nde bulunan bir devlettir. 1971 yılında İngilterenin körfezden çekilmesi üzerine istiklâliyetini ilân etmiştir. Bahreyn, Manama ve Muharrak Adalarından müteşekkildir. Halkı, Arap ve Acemlerdir. (Yüzolçümü 662 km2, nüfusu 1972'de 216 078) * İki büyük esas ve temel şey.
BAHRÎ
Denize âit, denize mensup, denizle alâkalı.
BAHRİYE
Donanma ile ilgili işler. Devletin donanma ve deniz askerleri.
BAHRİYYUN
Gemiciler ve kaptanlar gibi deniz işlerini bilen kimseler.
BAHS
Kazmak. * Ayırmak. * Saçmak. * Birşey hakkında etrafiyle söz söyleyip hakikatı araştırma. Konuşulan şey. * Teftiş. * Söz münazarası, muaraza, mübahese. * Bir mevzû hakkında tafsilât, açıklama. * İddialaşma.
BAHS
Noksanlık. Azlık. Nâkıs. Az. * Akarsu ile sulanmayıp yağmur suyu ile mahsül alınabilen tarla.* Zulüm. İşkence. * Uzaklık. * Gümrük almak. * Göz çıkarmak.
BAHSAN
f. Bozuk, soluk. * Salına salına yürüyen. * Kıyafeti bozuk, pejmürde.
BAHSERE
Dağıtma. * Gizli bir şeyi aşikâr yapma, meydana çıkarma. * Kesilerek tane tane olma.
BAHSET
f. Uykuda ağırlık basma. * Uyurken olan horultu.
BAHSÎ
(Bahs. den) Bahisle ilgili, bahse ait.
BAHŞ
f. Bağış. Verme. İhsan.
BAHŞ-I KALENDERÎ
Cömertçe ihsan yapma, dağıtma.
BAHŞAYENDE
f. Bağışlayıcı, afvedici.
BAHŞAYİŞ
f. Bağışlayış. İhsan. İhsan etmek. Afv. Atiyye.
BAHŞENDE
f. Bağışlayan, ihsan eden. Afveden.
BAHŞİŞ
f. Lütfedip verilen para. Fazladan, iyilik olsun diye verilen. İhsan. Hediye, mükâfat.
BAHŞÛDE
f. Bağışlanmış, verilmiş. * Afvedilmiş.
BAHT
Öz. Hâlis. Saf. Sade.
BAHT
f. Kader. Tâli. Uğur. Alın yazısı. Kısmet. İkbal. * Saadet. Lezzet.
BAHT-I BÎDÂD
Kötü şans, insafsız tâlih.
BAHTAK
f. Evvelce savaşlarda başa giyilen demirden yapılmış başlık. Miğfer.
BAHT-AVER
f. Talihli, şanslı, bahtlı.
BAHTE
Semiz, besili koyun. * Burulmuş üç yaşında koç.
BAHTEK
f. Uykuda iken ağırlık basma. * Fena tâlih, küçük şans.
BAHTERÎ
Salına salına yürüyen, yürüyüşü güzel olan adam. * Mağrur, kibirli. Kendini beğenmiş.
BAHTİYAR
f. Bahtlı, talihli, mes'ud, mutlu, şanslı.(Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın. Âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin. Kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin. Selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin. M.)(Bahtiyar odur ki: Kevser-i Kur'anîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için bir buz parçası nev'indeki şahsiyetini ve enaniyetini o havuz içine atıp eritendir. L.)
BAHTİYARANE
f. Bahtiyarcasına, mutlucasına, mesut olana yakışacak şekilde.
BAHTİYARÎ
f. Bahtiyarlık, saadetlilik, mutluluk. * İran'da bulunan şöhretli bir kavim.
BAHUR
Çok sıcak. Çok sıcaklık.
BAHÛR
Sıcakta yerden yükselen buhar. * Tütsü. Yakılarak güzel kokular elde edilen ot ve sâir şey.
BAHÛRDÂN
f. İçinde tütsü yakılan kap.
BAHUSUS
Hususiyle. En çok. Hele.
BAHUZÛR
Huzur ile. Huzuru ile.
BAHV
Hurmanın yaş olanı.
BAHYE
f. Dikiş, teyel.
BAHYE-ZEN
f. Terzi, dikiş diken, dikişçi.
BAHZ
Sıkıntılı olma, can sıkma. * Yük ağır gelip hayvanı çökertme. * Bir adamı çenesinden, sakalından tutup çekme.
BAHZEC
Yaban sığırının buzağısı.
BAİD
(Bu'd. dan) Uzak. Irak. * Umulmadık.
BAİD-ÜL İHTİMÂL
İhtimalden uzak.
BAİKA
(C.: Bevâik) Belâ, felâket, musibet.
BAİM
Heykel, put, sanem. * Bön adam, câhil kimse.
BAİN
Dibi geniş olan bostan kuyusu. Geniş dipli kuyu. (Bak: Bâyin)
BAİR
Erkek deve.
BAİR
Şaşkın, şaşırmış. Perişan durumlu.
BAİRE
Sürülmemiş, ekilmemiş, sert toprak.
BAİS
Fakir. * Şiddet ve zahmete uğramış kimse.
BAİS
(Ba's. dan) Gönderen. Sebeb olan. İcab ettiren. * Yeniden yaratan. Ölüleri tekrar dirilten. * Peygamber gönderen (Allah C.C.)
BAİS-İ MESERRET
Sevinmeye sebep olan, sevinç sebebi.
BAİS-İ SÜR'AT
Hızlı gitmesine, sür'atli olmasına sebeb olan.
BAJ
f. Haraç. Gümrük parası.
BAJ-BÂN
f. Haraççı, gümrükçü.
BA-JURNAL
Zabıt varakası ile.
BÂK
f. Korku, havf, çekinme, sakınma.
BAK'
Geniş olmak, büyük olmak.
BÂKA
Tutam, demet, deste. * Tere ve sebzevat destesi.
BAK'Â
Siyah beyaz alacalı koyun. * Belde ismi. * Ucuzluk ve biraz kıtlık olan yıl.
BAKALORYA
Fr. Lise tahsilinden sonra imtihan neticesi kazanılan olgunluk. Olgunluk imtihanı ve diploması.
BAKAN
(Bak: Nâzır)
BAKAR
(C.: Bukur-Bikar) Öküz. Dana. Sığır.(Bakr, yarmak demek olduğundan, bu hayvan dahi toprağı sürüp yarmak için kullanılması itibariyle bu isim verilmiştir. E.T.)
BAKARA
İnek. Dişi sığır.
BAKARA SÛRESİ
Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan şeylere perestiş etmesi gibi, gaflet ve dalâletin köklerini kesecek bir külli düsturu, her vakit hem herkese gayet lüzumlu bir ders-i hikmet olarak ulvi bir icaz ile beyan eder. Asrımızda hâlâ ineğe tapanların mevcudiyyeti ve bu sureye El-Bakara isminin verilmesi ne kadar mânidâr olduğunu akıl sahiplerine bildirir, ihtar eder...)
BAKAR-PEREST
f. Öküzü mâbut yapan. Öküz ve emsalini put yapıp ona ibâdet eden sapkınlar. Ehl-i dalâlet.
BAKAYA
Artıklar, fazlalıklar. * Ask: Son yoklamaları yapıldıktan sonra istenildiklerinde gelmeyen veya gelip de kıtalarına varmadan savuşanlar. (Bakayadan sayılmak suçtur.)
BAKBAK
Çok söyleyici. Çok konuşan.
BAKBAKA
Desti ve bardaktan çıkan ses.
BAKIA
Dert, belâ, musibet.
BAKIL
Sakalı belirmiş kişi.
BAKIR
Çobanları ile beraber olan sığır sürüsü. * Geniş. * Aslan.* Göz damarı. * Hz. Hüseyn'in (R.A.) torunu İmâm-ı Bâkır'ın bir lâkabı.
BÂKİ
Ebedî, dâimî. Sonu gelmez. Ölmez. * Sonsuz. * Cenab-ı Hak. * Artan. Geri kalan. * Bundan başka.(Madem beka, Bâki-i Zülcelâl'e mahsustur ve mâdem Bâki'nin esması bâkiyedir ve mâdem Bâki'nin âyineleri Bâki'nin rengini, hükmünü alır ve bir nevi bekaya mazhar olur. L.)
BÂKÎ
Ağlayan.
BÂKİ'
Geniş, vâsi.
BAKÎ'
(C.: Buk'ân) Medine şehrinde bir makbere yeri.
BÂKİR
Tâze. El sürülmemiş. Bozulmamış. * Erken.
BAKÎR
Yensiz gömlek. * Sığır sürüsü. * Karnı yavrusundan dolayı yarılan deve.
BÂKİRE
Kız. Kızlığı izale edilmemiş. * El sürülmemiş.
BÂKİYÂNE
f. Ağlayarak.
BÂKİYÂNE
f. Bâki olana yakışır surette. Ebediyyete yakışır şekilde. Sonsuzca.
BÂKİYÂT
Bakiler. Devam edenler. Geri kalanlar.
BÂKİYÂT-I SÂLİHÂT
İnd-i İlahîde ecr-i sâliha. Bâki olan sâlih ameller. * Elhamdülillah, Sübhanallah ve Allahuekber gibi kudsî kelâmlar.
BAKİYYE
Artık. Geri kalan. Artan.
BAKİYYE-İ ÂSÂR
Eserlere âit geri kalan izler. Eserlerin geri kalanı.
BAKİYYET-ÜS-SÜYÛF
Kılıçtan kurtulan kimseler. * Mc: Arta kalan kişiler.
BAKKA
Sivrisinek. * Tahtabiti.
BAKKAL
Sebzevât satıcı.
BAKKAR
Sığır çobanı, sığırtmaç.
BAKL
(C.: Bükûl) Tere ve sebzevatın her birisi. * Sakal bitmek ve diş çıkmak mânâsına mastardır.
BAKLA'
Bakla. * şahtere dedikleri ota " baklat-ül melik" derler. * Semizotu denilen bitki.
BAKR
Açmak. * Genişletmek.
BAKTERİ
Fr. Basit, çekirdeksiz, bölünerek çoğalan tek hücreli canlılara verilen addır. Çeşitli şekilleri vardır: Kürevî (coccus), çubuk şeklinde (basil), virgül şeklinde (vibriyon), burmalı (spiril).Bakteriler ya tek tek, ya da birkaçı bir arada bulunmalarına göre de ayrı adları vardır. Havanın oksijeni ile yaşayabilenleri olduğu gibi havasız yaşayanları da vardır. Faydalı enzimler çıkaranlar olduğu gibi, boya maddeleri, gaz ve toksin (zehir) çıkaranları da vardır.
BAKTERİ TEDAVİSİ
Bazı hastalıkların tedavisinde ölü veya canlı bakterilerin kullanılması ile yapılan tedavi.
BAKTERİYOLOJİ
yun. Bakterilerin ve umumiyetle mikropların biçimlerini, hususiyetlerini inceleyen bilim.
BAKÛRE
Sığır sürüsü. * Budala. Fayda ile zararı birbirinden ayırt edemeyen.
BAKÛRE
Turfanda yemiş. * Evvel yetişen.
BAKVA
Bâkilik, ebedilik, sonsuzluk.
BAKY
Bakmak, nazar. * Muntazır olup yol gözlemek.
BA'L
(C.: Buûl) Cahiliyet devrine mahsus bir put. Güneş Tanrısı. * Karıkocadan herbiri. * Yılda bir kez yağmur yağan yüksek yer. * Hayret. * Zaaf, zayıflık.
BÂL
f. Kanat. * Kol, pazu. * Kol, cenah.* Üst, yukarı. * Boybos, endam.
BÂLÂ
f. Yüksek. Yukarı. Yüce. Yüksek kat.
BÂLÂ-YI BÜLEND
Uzun boy.
BÂLÂ-BÜLEND
f. Uzun boylu.
BÂLÂDEST
f. Galip, eli üstün.
BÂLÂDESTÎ
f. El üstünlüğü, galibiyet. * Zulüm.
BÂLÂHÂN
f. Birşeyi ifrat derecede yüksek gösteren.
BÂLÂHÂNE
f. Çatı, evin en üst tarafı. Tavan arası.
BÂLÂHÂNÎ
f. Bir şeyi aşırı derecede yüksek gösterme, abartma, şişirme.
BÂLÂHİMMET
f. Himmeti fazla olan kimse.
BÂLÂKAMET
f. Yüksek boy. * Yüksek şeref.
BALAM
Sığır.
BALANİŞİN
f. Üstte, yukarıda oturan.
BALAPERVAZ
Yüksekten uçan. * Kendini olduğundan yüksek makamda gösterip gururlanan.
BALAPERVAZANE
Yüksekten uçar gibi. * Çok yüksek rütbelilere yakışır şekilde.
BALAPÛŞ
f. Palto, pardesü, manto gibi üste giyilen eşya.
BALAREV
f. Yüksekten giden.
BALAST
ing. Demir yollarında traverslerin altına; şoselerde ise düzeltilmiş toprak üzerine döşenen taş parçaları.
BALATER
f. Pek yüksek, daha yüksek.
BA'LE
Erkeğin karısı, zevce.
BALGAM
Solunum yolları tarafından salgılanan ve ağızdan dışarı atılan sümük, irin ve kan karışımı maddedir. * Eskiden bedende bulunduğu sanılan dört unsurdan biri. (Bak: Ahlât)
BALGAM-I CİSSÎ
Beyaz ve yoğun balgam.
BAL-GÜŞÂ
f. Kanat açan, uçan.
BALIKHANE KAPISI
Topkapı Sarayı'nın Marmara kıyısındadır. Padişahlarca cezandırılan vezirler burada idam edilir, sürgün edileceklerse buradan gemilere bindirilirlerdi.
BALİ
Eski, köhne.
BALİDE
f. Gelişmiş, uzamış, büyümüş.
BÂLİĞ
(Bâliğa) Yetişmiş. Olgun yaşına gelmiş. Aklı kemal bulmuş, erişmiş, varmış.
BÂLİĞ
f. Boynuzdan yapılan kadeh.
BÂLİGA
Koyun ve keçi ayağı.
BALİMEZ
16. ve 17. yy. larda Osmanlılar tarafından kara ve deniz savaşlarında kullanılan uzun menzilli top. (Bak: Balyemez)
BALİN
f. Yastık. Koltuk. İskemle yerine kullanılan yuvarlak yastık.
BALİNA
Denizde yaşıyan ve yaklaşık olarak 20 ilâ 35 metre kadar uzunlukta olan memeli hayvan.
BALİN-PEREST
Hizmetçi, hâdim, hademe. * Tenbel, uykucu.
BALİSTİK
yun. Merminin ateşlendikten sonra hedefe varıncaya kadar uğradığı te'sirleri tedkik edip inceleyen ilim dalı.
BALİŞ
f. Yastık. * Altın. * Nakit.
BALİYE
Zayıf ve çürümüş olan şey.
BALKAN
Doğu Avrupada batıdan doğuya uzanan dağ sırası.
BALKANLAR
(Balkan Yarımadası) Yugoslavya'nın büyük kısmı ile Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan yarımada.
BALKAR
Kafkasya Türkleri'nin Kıpçak kolundan olan bir boy.
BALON
Fr. Hava veya hafif gazlarla doldurulan küre. Bugünkü uçaklar balonculuğun geliştirilmesiyle elde edilmiştir. Zeplin adı verilen güdümlü balonlar hava ulaşımında ve savaşta kullanılmıştır.
BALOTAJ
Fr. Bir seçimde herhangi bir adayın, oyların ekseriyetini alamaması hali.
BAL-ŞİKESTE
f. Kanadı kırık.
BÂLÛ
f. Ana baba bir olan kardeş. * Siğil, sivilce.
BÂLÛAT
Su dökecek çukur. * Lağım kuyusu.
BALÛDE
f. Boy atmış, büyümüş.
BALVANE
f. Dağ kırlangıcı. * Darı kuşu.
BALYEMEZ
Osmanlıların bir zamanlar kullandıkları uzun menzilli toplar.
BALYOZ
Fr. Vaktiyle Avrupa devletlerinin büyükelçi ve büyük konsoloslarıyla, general ve amiral gibi kişilerine verilen bir ünvandır. * (Yunancadan) Kazık çakmak, büyük taşları kırmak için kullanılan uzun saplı, iri ve ağır çekiç.
BALZEN
f. Kanat vuran. Uçan.
BAM
Dam. * Çatı. * Kubbe. * Kemer * Sakf. * Sabah vakti. * Telli sazlarda en kalın tel.
BAM-I BÜLEND
Yüksek çatı. * Gökyüzü, sema.
BAM-I ÇEŞM
Gözkapağı.
BAMDAD(AN)
f. Sabah, sabahleyin, seher vakti. Tan yeri.
BAMDADÎ
f. Seher vakti, erken.
BAME
f. Sakalı gür olan. * Sık, uzun ve kaba olan sakal.
BAM-GAH
f. Seher vakti. * Seher vaktinde.
BAN
Dam, çatı. * Sorgun ağacı. Bey söğüdü. * yun. Sevgilinin boyu. Farsçada kelime sonuna gelerek, Türkçedeki "ci, cu" ekleri yerini tutan mânâda kullanılır. Meselâ: Bağban: Bağcı.
BANBU
(Malezya dilinden) Sıcak ve yağışlı bölgelerde yaşıyan bir bitki cinsi. Buğday ailesinden olup ikiyüzden fazla çeşiti vardır.
BANDIRA
İtl. Geminin hangi devlete ait olduğnu gösteren bayrak.
BANDO
Askeri mızıka takımı.
BANEVA
f. Zengin, mal, mülk sahibi. * Meşhur, şöhret bulmuş, ünlü, namdar.
BANG
f. Ses, sadâ, haykırma, bir ağızdan alkış.
BANG-İ NEMAZ
f. Ezan.
BANİ
Kurucu. Yapan. Yapıcı. Yaptırıcı. Binâ eden.
BANKA
İtl. Faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlerini gören ticari kuruluş.Faiz dinimizde günahtır. Bankalar dar gelirlilerin paralarını faiz karşılığı toplar, zenginlere daha yüksek faizle verir. Bunlar dar gelirlilerin tasarruf ettikleri paralarla bir iş yeri açar, bir mal üretir ve bu malın fiatına, ödedikleri faizi de ekliyerek paranın asıl sahibine satarlar. Böylece bankada faiz karşılığı para yatıran dar gelirliler, kendi paralarıyla üretilen bu malları satın almakla kendi aldıkları faizden daha fazlasını yani zenginin bankaya ödediği faizi ödemiş olurlar. Hem bankacıyı, hem banka ile iş yapan ticaret erbabını kendi paralarıyla çalışmadan zengin etmiş, fiatlarını yükseltmesine ve dar gelirlilerin zulme uğramasına âlet olmuş olurlar.İslâma uygun olan; iş ortaklığıdır. İş adamı paralarını kullandığı insanları, paraları ölçüsünde işine ortak yapmalı, kârını da zararını da buna göre bölüşmelidir. Böyle olursa hem fiatlar yükselmez, hem de bir kısım insanlar zenginleşirken, diğerleri fakirleşmez.
BANKER
Fr. Çok zengin kimse. Büyük sarraf.
BANKET
Bir otomobili uçtan uca kaplayan ve tek parçadan ibaret olan oturacak yer. * Karayollarında asfaltın her iki yanındaki balastlı kısım.
BANKINOT
(Banknot) ing. Kâğıt para.
BANKİZ
Kutub bölgelerinde deniz suyunun donmasıyla meydana gelen buzların tamamı. Bunlar ençok Kuzey Buz Denizinde görülürler.
BANLİYÖ
Fr. Bir şehrin yakın çevresinde bulunan mahalle ve yerleşme yerleri.
BANT
(Band) Fr. Ensiz, uzun zarf.
BÂNÛ
f. Kadın, hatun, hanım. * Gelin. * Gülsuyu gibi şeylerin şişeleri.
BÂNÛ-Yİ MISIR
Zeliha.
BANÛC
f. Salıncak.
BANYOL
Bu kelime; zindan, hapishâne mânâlarında kullanılırdı. Buraya katiller, hırsızlar ve beylik esirlerin satışa yaramıyanları konurdu.
BÂ-POSTA
Posta ederek, posta ile.
BÂR
f. Ek olup "saçan, yağdıran, döken, ışık veren" gibi mânâda kelimeler teşkil edilir. Meselâ: Ateşbâr : Ateş saçan. Ateş yağdıran.
BÂR
f. Yük. Zahmet. Eziyet. Sıkıntı. * Def'a. Kerre. * Yemiş, meyve. * Sebeb-i masraf ve ıztırab olan şey. Kale duvarı. * İzin.
BÂR-I DİL
Gönül yükü, elem, keder, gam, hüzün.
BÂR-I GİRÂN
Ağır yük.
BÂR-I MİHNET
Eziyet. * Elem yükü.
BÂR-I SAKİL
Ağır yük.
BARAJ
Fr. Bir akarsuyun akışına mâni olmak için yapılan set.
BARAKA
İtl. Temelsiz küçük yapı.
BARAKLİT
(Bak: Faraklit)
BÂRÂN
f. Yağmur. Rahmet.
BÂRÂNÎ
f. Çivit mavisi renginde, Osmanlılar zamanında Selânik'te dokunan bir cins çuha. Yeniçeri ve Acemi oğlanlarına aralık ve ocak (erbain) aylarında verilen yağmurluk bârâniden yapılırdı. Yağmurluk, yağmurdan muhafaza eden şey. * Yağmurla ilgili.
BÂRÂN-RİZ
f. Yağmur saçan, yağmur döken.
BARAS
Tedavi edilmesi mümkün olmayan ve vücutta beyaz lekeler meydana getiren bir hastalık.
BARBAKAN
Fr. Emniyetle ateş etmek için sur duvarlarında açılan dar mazgal deliği. Kale kapılarının savunması için yapılan tahkimat.
BARBAR
Lât. Eski Yunan, Roma ve daha sonra Hristiyanlara göre kendi kavimleri dışında kalan herkes. * Vahşi, ilkel.
BARBARLIK
Medeniyetsizlik, vahşilik.
BARBAROS
Hayreddin Paşa: (Mi: 1466-1546) Tarihin en büyük Denizcisi Hayreddin Paşa, kardeşleri ile İslâm âlemini birleştirmek, tek bir bayrak altında muhteşem imparatorluğumuzun himayesinde toplamak için çalıştı. Sonunda müstakil devleti ile, Osmanlı Devletine iltihak etti. Kaptan-ı Derya olarak Akdenizi bir göl halinde devlete kazandırdı. Preveze'de, Haçlı donanmasını perişan etti. Dinin hayırlı evlâdı Hayreddin Paşa bir korsan değil, din yolunda muharebe eden mücâhid gazi idi... Beşiktaş'taki evinde vefat etti ve oradaki türbesine defnedildi.
BAR-BER
f. Hamal, yük taşıyan kimse.
BAR-BERDAR
f. Sabırlı, tahammüllü. * Yük kaldıran. * Hamal.
BARBUT ALTINI
Tanzimattan önce Osmanlılarda kullanılan bir çeşit altın sikke. Yüzlük Mecidiye altını kıymetinde ve ayarında, iki kırat ağırlığında idi.
BAR-DAR
f. Yüklenmiş, yüklü. * Gebe olan.
BARE
f. At. * Zülf. * Kal'a, kale. * Def'a, kerre.
BAREKALLAH
Allah mübarek etti. Allah mübarek etsin. Hayırlı ve bereketli olsun.
BAREKTE
Sen mübarek ve bereketli eyledin (meâlinde dua).
BAREM
Fr. Devlet memurlarının aylıklarını tasnif ve tanzim eden, miktarlarını gösteren sistem veya cetvel.
BARENDE
f. Yağdıran, yağdırıcı.
BA-RENG
f. Renkli.
BARGÂH
f. İzinle girilecek yer. Padişah divanhanesi. * Huzur-u Rabb-il Âlemin. Dua edilen yer.
BARGAM
Levreğe benzer bir cins balık.
BARGİR
Yük taşıyan. * Beygir.
BARHA
f. Def'alarca, zaman zaman, sık sık, devamlı olarak.
BAR-HANE
f. Yük yeri, yüklük. * Yolcu eşyası indirilecek ve saklanacak yer.
BARI
(Farsça: Bârû) Etrafı surlarla çevrilmiş yer.
BARİ'
Bir kalıptan döker gibi, düzgün, tertipli ve güzel yaratan. Aza ve cihâzatları birbirine mütenasip ve kâinattaki umumî nizama ve gayelere uygun ve münasebettar olarak halkeden Cenâb-ı Hak (C.C.)
BARİ
f. Hususu ile. Hele. Hiç olmazsa. Bir def'a.
BARİ'
Tam üstün. Mükemmel.
BARİA
Yakınlarından üstün vasıflı. Emsalinden üstün. Tam ve mükemmel.
BARİD
Soğuk, bürudetli. * Mc: Hoş olmayan.
BARİDANE
f. Soğukça.
BARİH
(C.: Bevârih) Samyeli adı verilen sıcak ve şiddetli bir çeşit rüzgâr.
BARİHA
Dünkü gece, evvelki günün gecesi. * Dünkü gün, dün.
BARİK
Şimşek. Işık. Şimşekli bulut. Yıldırım parıltısı.
BARÎK
f. İnce. Nârin. Dakik.
BÂRİKA
(C: Berâik) Üzerine biraz yağ dökülmüş olan süt. * (C.: Bevârık) Parıltı. Parıldayan.
BÂRİKA-İ HAKİKAT
Hakikatın parıltısı ve parlaklığı. Hakikat nuru.
BÂRİKA-ÂSÂ
şimşek gibi.
BARİKAT
Fr. Bir yolu kapamak üzere, ele geçirilen her türlü eşyadan faydalanılarak meydana getirilen engel.
BARİK-BÎN
f. İnce gören, dikkatle inceleyen, bir şeyi iyice gözden geçiren.
BARİK-NÜMA
f. Işıklı. Parlak.
BARİMETRE
Fr. Gürültünün şiddetini ölçmeğe yarıyan âlet.
BARİMETRİ
Fr. Beden ölçümü yardımıyla hayvanların ağırlığını tayin etme.
BÂRİŞ
f. Yağmur. * Sağnak.
BARİYA
(C.: Bevâri) Hasır.
BARİYY
(C.: Bevâri) Kaba hasır.
BARİZ
Doğan. Zâhir ve âşikar. Meydanda olan. Belli. Açıkça.
BAR-KEŞ
f. Hamal, yük taşıyan. * Mütehammil, tahammül eden, sabırlı.
BAR-MEND
f. Yemiş veren, yemişli ağaç.
BAR-NAME
f. Eşya, yük pusulası.
BAROGRAF
yun. Hava basıncını ölçen bir alet. (Bu alet vasıtasıyla bir yerin yüksekliği de ölçülür.)
BAROK
Klâsik Rönesans devrinden sonra başlayan bir mimari ve süsleme tarzı.
BAROMETRE
Fr. Hava basıncını gösterir âlet.
BAROSKOP
Fr. Cisimler üzerine havanın yaptığı basıncı gösteren âlet.
BAROTAKSİ
Fr. Bazı tek hücreli canlıların basınca göre hareketleri.
BAROTERAPİ
Fr. Bazı hastalıkların basınçlı hava ile tedavisi.
BARR
(C.: Berere) İyilik ve ihsan edici, muhsin.
BAR-SENC
f. Yük tartan, dirhem.
BÂRÛ
f. Kale duvarı, tabyanın gezinti yeri, hisar burnu, sur. * Sığınak, siper.
BARUT
yun. Güherçile ile kükürt ve kömürden mürekkeb, alev alıcı bir maddedir ki, toz halinde olup, umumiyetle ateşli silahlarda ve taş kırmak gibi işlerde kullanılır. * Mc: Çabuk kızan, şiddet ve hiddete kapılan.
BAR-VER
f. Yemiş veren, meyvedar, verimli, meyve verici. * Mc: Faydalı, faydayı mucib, iyi netice veren. Yararlı.
BARYUM
yun. Kim: "Ba" sembolü ile gösterilen bir element.
BAS'
Cem' etmek, toplamak.
BA'S
Gönderme, gönderilme. * Cenab-ı Hakk'ın peygamber göndermesi. * Diriliş. Yeniden diriltme. İhyâ. * Uykudan uyandırma.
BA'S-UL EMVAT
Ölmüşlerin dirilmesi.
BA'S-İ ENBİYA
f. Peygamberlerin gönderilmesi.
BA-SAFA
Safalı. Safa ile.
BASAİR
(Basiret. C.) Basiretler. İbretli görüşler. Deliller. İbretler. Hüccet ve bürhanlar. Gözler. * Kalb duyguları.
BASAL
Bot: Soğan ve benzeri gibi kökler.
BASAL-İ HARİF
Acı soğan.
BASALA
Tıb: Vücudun her hangi bir yerinde yaradılıştan olan kabartı.
BA-SAMAN
f. Varlıklı, zengin. * Düzenli, tertipli, düzgün.
BASAR
(C.: Ebsâr) Görme duygusu. * Kalble hissetme. Kalb gözü. * Gözün görmesi. * İdrak. Fikir. * İlm-i Kelâm'da: Kendi şânına lâyık bir vecih ile Cenab-ı Hakk'ın "görme sıfatı"dır. Kâinatta hiçbir şey O'nun görmesinden hâriçte kalamaz.


ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009