AZAR-MENDÎ
f. İncitilmiş, kırılmış olma.
AZARR
(Zarar. dan) Çok zararlı.
AZAR-RESİDE
f. Zulüm görmüş, kırılmış, incitilmiş.
AZAYE
(C.: Izâ-Izâyâ) Kertenkele.
AZAZ
Bir tek lokma.
AZÂZE
Kuvvet. * Azamet, büyüklük. * Şiddet. * Azlık. * Gâlip olmak.
AZAZİL
Şeytan. (İblisin bir adı) Şerlerin temsilcisi.
AZB
Kesme. * Isırma. * Azarlama. * Hastalıktan hırpalanma.
AZB
Tatlı, lâtif, hoş ve şirin olan yiyilecek ve içilecek şey. * Fazla susuzluktan yemek yemeği terketme. * Men'etme. * Feragat.
AZB
Gizli kalma. Görünmez olma.
AZBA'
(Zab'. C.) Kolun yukarı kısmı, dirseğin üst tarafı.
AZBE
(C.: Uzeb-Azebât) Su içinde olan çerçöp. * Her bir şeyin ucu, tarafı.
AZBÎ
Güzel ahlâklı.
AZBU
(Zebu. C.) Sırtlanlar.
AZD
(Azid, azud) Kolun üst kısmı. * Destek. * Kuvvet, kudret. (Bak: Adud)
AZDAD
(Bak: Ezdâd)
AZDE
f. Boyalı, boyanmış. * Ucu sivri olan bir âletle delinmiş.
AZEB
Bekâr. Mücerred. Evlenmemiş. Zevcesi olmayan.
A'ZEB
Çok tatlı. Pek hoş.
A'ZEB
Karısı olmayan erkek.
AZEBE
Kocası olmayan kadın.
AZEH
f. Vücutta çıkan siğil.
AZEKA
Alâmet, nişan, işâret.
A'ZEL
Yalnız veya silâhsız bulunan.
AZER
f. Ateş. * Şemsî senenin dokuzuncu ayı. Kasım. Her şemsî ayın dokuzuncu günü. * Mecusilere göre güneşe memur meleğin adı. * Hz. İbrahim'in (A.S.) babasının veya amcasının ismi.
AZERAHŞ
f. Yıldırım.
AZERBAYİGAN
f. Azerbeycan.
AZERD
Boya, renk.
AZERET
Yetişip kuvvetlenme. * Kalınlaşma. * Ekinin yetişip tanelerinin çıkması. (Bak: Muâzere)
AZER-GÛN
f. Ateş renginde olan, kızıl, kırmızı. * Ay çiçeği.
AZERÎLER
Kafkasyanın Azerbeycan bölgesinde yaşamış Türk kavmi.
AZERM
f. şefkat, merhamet. * Haşmet, büyüklük, azamet. * Haya, utunma.
AZERM-CÛ
f. Hayâlı, utangaç. Terbiyeli, nâzik.
AZERPEREST
Ateşe tapan, mecûsi.
AZERŞEB
f. Batıl bir inanışa göre ateş içinde yaşadığı sanılan ve semender denilen bir hayvan. * Şimşek, berk.
AZF
Yemek.
AZF
Zâhidlik. Nefsini bir şeyden döndürmek.
AZFAR
(Zufr. C.) Tırnaklar.
AZFENDAK
f. Gökkuşağı.
AZGAN
(Zıgn. C.) Kinler, garazlar.
AZGAS
(Bak: Adgas)
AZHA
(Zahve. C.) Su havuzları. Göller.
AZHAR
En zâhir. En açık. Besbelli. Bedihi olan, rûşen. * Bir ibârenin en açık ve kat'i olan mânası.
AZIRRA
(Zarir. C.) Körler, âmâlar, gözleri görmiyenler.
AZİB
Susuzluktan yem ve yulaf yemeyen yorgun hayvan.
AZİB
Uzak merâ, otlak ve çayır.
AZİDE
f. Ucu sivri bir aletle delinmiş olan.
AZİF
Sazcı, çalgıcı.
AZİFE
Yaklaşan. Yaklaşmakta olan. * Kıyamet.
AZİG
f. Nefret, kin, garaz. * İğrenme, tiksinme.
AZİHE
Yalan, iftira.
AZİK
Hoşa giden.
AZİL
Islah edilmesi mümkün olmayan. Muannid, inatçı.
AZİL
(Bak: Azl)
ÂZİM
Dudaklarını yumup susan kişi.
AZÎM
Büyük. Yüce. Çok ileri.
AZÎM-ÜŞ ŞÂN
Şânı büyük. Namı çok yüce.
AZÎM
Azimet eden. Gidici.
ÂZİM
Bir yere gitmeğe karar veren. Bir iş hakkında kat'i karar ve niyet sahibi.
AZİMAT
(Azime. C.) Kıtlık yılları.
AZİME
(C.: Azâim) Büyük iş, fevkalâde ve çok mühim iş. * Tılsım, efsun, sihir. * Sebat. Verilmiş olan kararda kat'ilik. * Kasdetmek, yemin etmek.
ÂZİME
Azı dişi. * Kıtlık senesi.
AZİMET
Takvâ ile amel etmek. Allah'ın emirlerini en mükemmel ve eksiksiz yapmağa çalışmak. * Kesin karar vermek. * Yola çıkmak, gitmek.
AZİMET-RÂH
Yola çıkma.
ÂZİN
Kefil. Birinin yerine kefalet eden. * Kapıcı, perdeci. * İzin veren.
ÂZÎN
f. Kaide, kanun. * Süs, zinet, güzellik. * Yoğurttan yağ çıkarmak için hususi olarak yapılmış yayık.
ÂZÎNE
f. Cuma veya bayram günü.
ÂZÎR
f. Iztırab, sıkıntı. Ağrı, sızı. * Azar, tekdir.
AZÎR
Biçilmiş olan ekinin tarlada satılması.
AZİR
Özür dileyen, özrünün afvedilmesini isteyen. * Özür. * Sünnet düğünü.
ÂZİR
Yara izi.
ÂZİRE
Hayızlı kadın.
AZİRE
(C.: Uzrât) Ön yanı, önü.
AZİŞ
f. Talaş, yonga, ağaç ve tahta kırığı. * Eşik tahtası.
AZİYY
(C.: Ezavî) Deniz dalgası.
AZÎZ
İzzetli. Çok izzetli. Sevgili. Çok nurlu. * Dost. * Şerif. * Nadir. * Dini dünyaya âlet etmeyen. * Sireti temiz. * Ermiş. Mânevi kudret ve kuvvet sahibi. * Mağlup edilmesi mümkün olmayan ve daima galib olan manasında Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir. * Hristiyanlıkta kudsî kabul edilen daimî reis.
AZİZÂN
f. Azizler.
AZİZE
(Müe.) Aziz olan. * Hristiyanlıkta kadın rahib. Rahibe.
AZK
Hurma ağacı. * Nişan, alâmet, işâret.
AZK
Yarmak. * Sürmek.
AZKA
İri yünlü koyun.
AZL
(Azel) Levmetmek, kınamak. Azarlamak.
AZL
Bir şeyi yerinden veya güruhundan veya işinden ayırmak. Birisini işinden veya makamından ayırmak.
AZLA'
(C.: İzâl) Kırba ağzı.
AZLAF
(Zılf. C.) Zool: Çatal tırnaklı olan hayvanların tırnakları. Toynaklar.
AZLAL
(Zıll . C.) Gölgeler.
AZLEM
Çok zâlim. Pek zâlim. * Çok karanlık.
AZM
(Azim) Kasd, niyet. Sağlam ve kat'i karar. Sebât.
AZM-İ KAT'Î
Kesin karar, kat'î azim.
AZM
Büyüklük, ululuk. * (C: İzâm) Kemik.
AZM-İ ACZ
Tıb: Sağrı kemiği. Kuyruk sokumu kemiği.
AZM-İ ADESÎ
Tıb: Mercimek kemiği.
AZM-İ ADUD
Tıb: Pazı kemiği.
AZM-İ AKAB
Tıb: Ökçe kemiği.
AZM-İ ENFÎ
Tıb: Burun kemiği.
AZM-İ KASABA
Tıb: Baldır kemiği.
AZM-İ KİTF
Tıb: Kürek kemiği, omuz kemiği.
AZM-İ KU'BERE
Tıb: Kolumuzun ön tarafında bulunan önkol kemiği. (Önkol kemiğinin arkasında dirsek kemiği bulunur).
AZM-İ TERKOVA
Tıb: Köprücük kemiği.
AZM-İ US'US
Tıb: Kuyruk kemiği.
AZM-İ VECENÎ
Tıb: Elmacık kemiği.
AZM-İ ZEND
Tıb: Dirsek kemiği.
AZM-İ ZIFRÎ
Tıb: Tırnaksı kemik.
AZMA(Y)
f. Denemiş.
AZMAYİŞ
f. Deneme, sınama, tecrübe. * Tar: Emekdar tirendâzların kullandığı bir çeşit ok.
AZMAN
Cins ve nev'inin icabından fazla büyümüş, çok iri. * Melez. İki ayrı cins hayvandan doğma.
AZMEN
Pek fazla şeyler içine alabilen. * En çok güvenilen.
AZMEND
f. Haris, açgözlü, tamahkâr, cimri.
AZMÎ
Kemikli, kemikten yapılmış.
AZMÛDE
f. Tecrübe etmiş olan. Tecrübeli. * Tecrübe olunmuş, denenmiş.
AZMÛDEGÎ
f. Tecrübe, deneme, imtihan.
AZMÛN
f. Tecrübe, deneme, imtihan.
AZOİK
En eski jeolojik zaman. * İçinde fosil bulunmayan toprak.
AZR
Sünnet etmek.
AZRA
Medine-i Münevvere'nin bir ismi. * Sevgili. Mahbûbe. * Delinmemiş inci. * Üzerinde yürünmemiş kum. Kız olan kız. * Hz. Meryem'in bir vasfı.
AZRAİL
Ölüm meleği. Dört büyük melekten biridir, ölenlerin ruhlarını almak görevi vardır. Diğer bir ismi de "melek-ül mevt: Ölüm meleği"dir. Yeryüzünde hayatın var olması, insanın yaratılışı tesadüfle açıklanamıyacağı gibi, ölüm de tesadüfle açıklanamaz. Hayatı yaratan ölümü de yaratmıştır. Hayat gibi ölüm de bir rahmettir. Ölüm, meşakkatli dünya hayatından terhis olma ve ebedî âleme yolculuktur. İnanmıyanların ölümden çok korkmaları ve hatırlarına getirmekten ürkmeleri bundandır. Azrail (A.S.) müslümana göre ebediyet âlemine yolculuğun dâvetçisi; hastalık, kaza vs. sebepler, ölüm için bahane ve sebeplerdir. Azrail (A.S.) bu sebeplerin arkasında görevini yerine getirir.(Azrail Aleyhisselâm Cenâb-ı Hakk'a münâcât edip demiş: "Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibâdın benden küsecekler, şekvâ edecekler." Ona cevaben denilmiş: "Senin vazifene hastalıkları ve musibetleri perde yapacağım; tâ ibâdımın şekvaları onlara gitsin, sana gelmesin." Aynen bu perdeler gibi Azrail Aleyhisselâm'ın vazifesi de bir perdedir. Tâ haksız şekvâlar Cenâb-ı Hakk'a gitmesin. Çünkü; ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp itiraz eder, şekvaya başlar. İşte bu haksız şekvâlar Rahim-i Mutlaka gitmemek hikmetiyle Azrail Aleyhisselâm perde olmuş. Aynen bunun gibi bütün meleklerin, belki bütün esbab-ı zâhiriyenin vazifeleri, izzet-i rububiyetin perdeleridir. Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret-i İlâhiyenin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihatası muhafaza edilsin, itiraza hedef olmasın ve hasis ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz şeyler ile kudretin mübaşereti nazar-ı zâhirîde görünmesin. Ş.)
AZRAR
(Zarar. C.) Zararlar, ziyanlar, kayıplar.
AZREC
Seri, hafif nesne. Vâhid, tek.
AZREF
Çok zarif. Zariflerin zarifi. * Çok zeki.
AZREF-İ ZÜREFÂ
Zariflerin zarifi.
AZRENG
f. Çok üzüntü, meşakkat, eziyet. * Son derece sert ve katı.
AZÛF
Yiyecek, erzak. Azık.
AZÛG
f. Kir, pas.
AZÛK
İçi henüz olmamış fıstık yemişi.
AZÛL
Çok azarlayan, çıkışan, paylıyan.
AZÛMET
Eğlence. Neşeli ve hoşça vakit geçirten şey.
AZÛN
f. Öylece, onun gibi, bunun gibi, böylece.
AZUR
(Azver) f. Açgözlü. Hırslı. Tamahkâr. Cimri. Hasis.
AZURDE
(Bak: Azürde)
AZÛZ
Memelerinin delikleri dar olan deve ve koyun.
AZÛZ
Isırıcı, ısıran.
AZÜG
f. Hurma lifi. * Ağaç ve asma budantısı.
AZÜRDE
f. Azar görmüş, incinmiş, gücenmiş. Kalbi kırılmış, üzülmüş.
AZÜRDE-DİL
Kalbi kırık. Müteessir.
AZÜRDE-GÎ
f. Gücendirilmiş, incitilmiş olma.
AZÜRDE-HÂTIR
f. Gönlü kırılmış, hatırı kırılmış.
AZÜRDE-PÜŞT
f. Beli bükülmüş ihtiyar.* Yükten sırtı berelenmiş olan hayvan.
AZV
İftira. Birisine bir şey isnad etme. Nisbet etme.
AZV-İ CİNNET
Delilik isnadı.
AZVA
(Zav ve Zû. C.) Parıltılar, ışıklar, aydınlıklar.
AZVER
(Bak: Azûr)
AZVİYAT
(Azv. C.) Yalanlar, iftiralar.
AZY
Bir kimseyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etme.
AZYAK
Daha dar, en dar.
AZZ
şiddet.
AZZ
Galib olmak. * Çok yağmur yağmak.
AZZ
(Add) Isırmak. Dişlemek.
AZZ-İ BENÂM
Parmak ısırma.
AZZA'
Şiddet ve kıtlık yılı.
AZZE
Aziz ve şânı büyük olsun, büyük ve aziz oldu (meâlinde).
AZZE ENSÂRUH
Yardımı çok olsun. (Bu tabir, padişahlara ait dua yerinde olup eski fermanlarda geçer.)
AZZE VE CELLE
Aziz ve Celâl olsun, oldu... (meâlinde, Cenab-ı Hakkın isminden sonra hürmet maksadı ile söylenir.)
AZZET
Geyik buzağısı.

 

Arabçaya göre harfinin okunuşu. Ebced hesabında iki sayısını ifade eder. Mektup ve eski evraklarda Receb ayına işarettir.
BÂ-İ CERRE
Arabçada kendinden sonraki kelimeyi "esre" okutan bâ. (Bismillâhi'deki gibi).
BÂ-İ KASEM
Arabçada yemin maksadı ile kelime başına getirilen bâ. $ "Billâhi" gibi. * Farsçada: Bâ $ diye yazılırsa; ile, beraber, birlikte, sâhip mânalarına gelir. Arapçadaki Zû gibidir.
BA'
Kulaç. * Erişme. * Yetme. * Kuvvet, kudret, beceriklilik. * şeref, kerem. * Vergili, verimli olma.
BAAD
Helâk olmak.
BA-ANKİ
Şu sûretle ki, o şartla ki.
BAAS
(Bak: Ba's)
BA-ASAM
Günahlarla.
BÂB
Kapı. * Kısım. * Mevzu. * Fasıl. Bölüm. Parça. Kitab. * Hususi madde. * Sığınacak yer. * İş. * Şekil. * Tövbe.
BÂB-I ÂLEM
Âlemin kapısı. Herkesin girip çıktığı yer.
BÂB-I ÂLÎ
Yüksek kapı. * Tanzimattan önce sadrazam kapılarının, daha sonra da hükümet dairelerinin çoğunun içinde toplandığı bina. * Mc: Osmanlı Hükümeti.
BÂB-I ÂSAFÎ
Tar: Sadrazam konağı.
BÂB-I FETVA
Eskiden şeyhülislamların oturduğu daire. Fetvalar burada verilirdi.
BÂB-I HÂNE
f. Hırsızların yeri. * Fuhuşhane. * Tembeller yurdu.
BÂB-I HIFZ VE HAFÎZİYET
Cenab-ı Hakk'ın herşeyi muhafaza edip varlığını devam ettirmesi bahsi.
BÂB-I HİKMET
Cenab-ı Hakk'ın herşeyi hikmetli ve maslahatlı yaratması bahsi.
BÂB-I HÜKÜMET
Hükümet dairesi, hükümet kapısı.
BÂB-I HÜMAYUN
Topkapı Sarayı'nın ilk kapısı.
BÂB-I İHYA VE İMATE
Öldürmek ve diriltmek bahsi ve mevzuu.
BÂB-UL MENDEB
Kızıldeniz'de Hint Denizi yakınlarında bulunan bir boğazın adı.
BÂB-I SAADET
Saadet kapısı. * Sultanın sarayı. * İstanbul şehri.
BÂB-I SERASKERÎ
Serasker kapısı. Eski Milli Müdafaa Vekâleti. Milli Savunma Bakanlığı. Şimdiki İstanbul Üniversitesi'nin kapısı.
BÂB-I ŞERÎF
Konya'da bulunan Mevlana türbesinin kapısı.
BÂB
f. Lâyık, uygun, münasib, elverişli. * Hayır, uğur.
BAB(A)
f. Evlat sahibi erkek. Ata, ecdat. * Gemi halatlarının bağlandığı yer. * İnşaatta ağırlıkların bindirildiği direk. * Mânevi rehber, şeyh. * Bektaşi şeyhi. * Hayırhah ve muhterem. * Daha çok zencilerde olan bir hastalık cinsi.Aile reisi babadır. Babanın hayatta en büyük eseri, yetiştireceği hayırlı evlâttır. Evlâdın yaptığı hayır ve sevap işleri, onu yetiştiren babanın amel defterine de geçer. Her baba çocuğunu müslüman olarak yetiştirmekle görevlidir. Evlâd da dine aykırı olmayan emirlerini saygı ile yerine getirmekle yükümlüdür. İslâm ailesinde baba-evlat ilişkisi sadece bu dünya hayatıyla sınırlı değildir. Ebedi âlemde de devam edeceği esasına göre olur.
BABA-YI ÂLEM
Hz. Adem (A.S.)
BABA-YI ATİK
Babaeski. (Trakya'da bir şehir)
BABACAN
Biraz kalender davranışlı, cana yakın.
BABAYAN
(Baba. C.) f. Tarikat babaları, şeyhleri. Bektaşi şeyhleri.
BABAYİĞİT
Yetişmiş delikanlı, tam bedenî kuvvetini almış genç. Cesur, yiğit.
BA-BERAT
Berat ile.
BABET
f. Bent, fırka. * Münasip bir şey. Taalluk, münasebet, alâka, ilişki.
BABEYN
İki kapı. * Mc: Dünya ve âhiret.
BAB HARCI
Mahkemelerde kadıların, naiblerin, mal ve mukataa kalemlerinde bulunan memurların aldıkları bir nevi harç.
BÂBİL
Asurlular devrinde Irak'ta kurulan şehirlerden biri. Bağdat'ın aşağı tarafında bulunan ve büyücülüğünden dolayı, eski edebiyatımızda "Çeh-i Bâbil" olarak yer alan ve birçok dillerin meydana gelmesi bakımından da adı geçen "Bâbil Kulesi"nin bulunduğu ilkçağdan kalma bir şehir.
BÂBİL KULESİ
Tevrat'ın rivayetine göre Hz. Nuh'un (A.S.) oğulları tarafından gökyüzüne ulaşmak için yaptırılmış büyük bir kuledir. Rabbimiz bu kulede çalışmakta olanların dillerini değiştirmiş ve birbirlerini anlamaz hale getirmiştir. Bundan dolayı tamamlanamamış ve 72 dil burada meydana gelmiştir. (Buna "tebelbül-i akvam" denir.) Müslümanlıkta, bu kuleyi Nemrud'un gökyüzüne yükselerek Allah'ın işlerine karışmak maksadıyla yaptırmış olduğu rivayet edilir. Milâttan önce yaşamış olan eski Yunan tarihçisi Herodot, Bâbil'deki Baal Ma'bedinin gayet yüksek bir kule olduğunu seyahatinde görerek anlatmıştır ki; Bâbil ve Nemrut Kulesi denen şeyin bu olması ihtimali vardır. (T.L.)
BABUR
(Zahirüddin Muhammed) Hindistan'da büyük Müslüman Türk devletinin kurucusu ve Timur'un beşinci göbekten torunudur. Fergana Emiri olan babası Ömer Şeyh'in ölümünden sonra tahta geçmiştir. (1494)
BABUR-NAME
f. Bâbur Şah'ın Vekayi ismindeki meşhur hatıra kitabı.
BABÜK
Ahmak, sersem adam.
BABZEN
f. Ağaçtan veya demirden yapılmış olan kebap şişi.
BA'C
Karına dürtmek, karın yarmak.
BÂC
f. Vergi. * Kudretli hükümdarın zayıf olan hükümdardan aldığı vergi. * Eskiden halktan alınan öşür veya haraç ve gümrük vergisi. * Renk. * Çeşit.
BÂC-I KIRTIL
Hayvanlardan alınan vergi.
BÂC-BÂN
f. Geçiş vergisi tahsildarı. Bac toplayan memur.
BACENG
f. Baca. * Ufak pencere. Tepe penceresi.
BÂC-GİR
f. Vergi toplayan kimse. Vergi toplama memuru.
BÂC-GÜZAR
f. Vergi veren, haraç veren. * Geçiş parasına tâbi.
BÂD
f. Yel. Rüzgâr. Soluk. Nefes.
BÂD-I BERÎN
Sabah rüzgârı. * Lâtif hava.
BÂD-I CEM
Hz. Süleyman Peygamberin hükmettiği yel, rüzgar.
BÂD-I CENUBÎ
Güney rüzgârı.
BÂD-I HAZÂN
Sonbahar rüzgârı.
BÂD-I HEVÂ
Hevâ ve heves. Eğlence. Bedava. Boş.
BÂD-I PÜRGÛ
Devamlı sesler çıkaran, ıslık çalan rüzgar.
BÂD-I SABÂ
Baharda esen hafif ve hoş rüzgar, seher yeli.
BÂD-I SEMÛM
Çölde, sıcakta gündüz esen sıcak yel. Sam yeli. Zehirli rüzgâr.
BÂD-I SUBH
Sabah rüzgârı.
BÂD-I ŞİMALÎ
f. Kuzey rüzgârı. * Nefes, soluk. * Ah sesi, ah çekme. * Allah'ın inâyeti. * Medih. * Söz. * Büyüklük taslama, kibirlilik. * şarap.
BÂD-I TECELLİ
Tecelli rüzgârı. * Kader.
BÂDÎ
Rüzgâra ait. * Muvakkat. Geçici.
BÂD
f. "Olsun, ola, olaydı" mânasına gelir ve kelimelerin sonuna getirilir. Meselâ: Aferin bâd $ : Aferin olsun. Çok yaşa. Afiyet bâd $ : Afiyet olsun.
BA'D
Zaman zarfıdır ve te'hir ifade eder. * Helâk olmak mânâsına mastardır.
BAD'
Kesmek. Yarmak. * Suya kanmak.
BAD'A
(C.: Bida') Et parçası.
BA-DAD
f. Adaletli, âdil, sâdık, doğru.
BADAM
f. Badem.
BADAME
f. İpek kurdu. * Zincir halkası. * Et beni. * Nazarlık. * Süslü şey. * Eski hırka.
BADAŞ
f. Mükâfat.
BAD-BAN
f. Yelken. * Gemi sereni.
BAD-BAZ
f. Yelpaze.
BAD-BEDEST
f. Elinde avucunda birşey bulunmayan. İflas etmiş.
BAD-BER
f. Uçurtma. * Daima kendini methettiği halde elinden bir iş gelmiyen kimse.
BAD-BİZ
f. Yelpaze.
BADD
Az az akmak. * Nazik deri.
BAD-DAR
f. Mağrur, kibirli. * Divane, deli. * İri vücut, şişman. * Hiç bir işle alâkası bulunmayan kişi.
BA'DE
Sonra.
BÂDE
f. şarap, içki. Kadeh. (İçkinin her çeşiti haramdır, büyük günahtır. İnsan sağlığına zararları ilmî bir gerçektir. Aile, cemiyet hayatı ve ahlâk için de yıkıcıdır. İçkiden ve içenlerden uzak durmak gerekir.)
BÂDE-İ İKBAL
İkbal şarabı. Yüksek mevkide bulunmanın verdiği geçici neşe ve keyif.
BA'DE BU'DİN
Hayli zaman geçtikten sonra, neden sonra.
BAD-EFRA(H)
f. Mücazât, ceza. * Bir çeşit fırıldak.
BA'DEHÂ, BA'DEHÛ
Bundan sonra. Ondan sonra.
BA'DE HARAB-İL BASRA
Basra harab olduktan sonra. * Mc: İş işten geçtikten sonra.
BA'DEHUM
Onlardan sonra.
BÂDEKEŞ
İçki içen.
BA'DEL EDA
(Ba'de-l edâ) Yapıldıktan sonra.
BA'DEL HARB
(Ba'de-l harb) Muharebeden, harpten sonra.
BA'DEL İFA
(Ba'de-l ifâ) Yapıldıktan, ifâ edildikten sonra.
BA'DEL MEVT
(Ba'de-l mevt) Ölümden sonra.
BA'DEL MİLAD
(Ba'de-l milâd) Milâddan sonra. Tarih başlangıcı kabul ettikleri seneden sonra.
BA'DEL MUSÂLAHA
(Ba'de-l musâlaha) Musâlahadan, barıştan sonra.
BA'DEL MÜTÂLAA
(Ba'de-l mütâlaa) Mütâlaa ettikten sonra, okuduktan sonra.
BA'DEL YEVM
(Ba'de-l yevm) Bugünden sonra.
BA'DEMA
(Minba'd, fimâba'd) Ondan sonra. Bundan sonra. Bundan böyle.
BADEMCİK
Tıb: Boğazın iki tarafında, badem biçimindeki bezler.
BADEN
Semiz, iri gövdeli kimse.
BA'DETTEŞEKKÜL
(Ba'de-t teşekkül) Teşekkül ettikten sonra, oluştuktan sonra.
BA'DEZA
(Ba'dezin) Bundan sonra.
BA'DEZZEVAL
(Ba'de-z zevâl) Zevalden sonra, sona erdikten sonra.
BA'DEZZUHR
(Ba'de-z zuhr) Öğleden sonra.
BAD-GÂN
f. Bekçi, gözetici, gözeten. * Hazinedar.
BAD-GÂNE
f. Kafesli pencere.
BAD-GERD
f. Kasırga.
BAD-GÎR
f. Vantilatör. * Baca. * Semaver ve nargilenin başlığı.
BAD-HERZE
f. Büyü, sihirbazlık. * Letâfet, güzellik.
BADİ'
Deniz içinde olan ada. * Et. * Deri.
BADİ
f. Geçici. * Havaya veya rüzgâra âit.
BADİ
Sebeb. İllet. Mûcib. Vesile. * Zâhir ve âşikâr olan. * Halkeden. Hâlık. Yaratan.
BADİA
Derisini ve etini yarıp kanatmış olan, fakat kanı çıkmayıp akmayan baş yarası.
BADİH
(Bâdihe) Beklenmedik ziyaret. * Erkek ziyaretçi. * Birden bire gelen ilham. * Ansızın, âniden.
BADİLE
(C.: Bâdil) Koltukla meme arasında olan et.
BADİN
Şişman, bedeni büyük, iri vücutlu.
BADİNC
f. Hindistan cevizi.
BADİNCAN
f. Patlıcan.
BADİR
Hemen yapmak isteyen. * Birdenbire vuku bulan. * Dolunay. * Büyümüş (çocuk). * Olgun (meyva).
BADİRE
Birdenbire meydana gelen hâl. Felâket. Musibet. * Kabahat. * Birden, zahmetsizce söylenen söz. * Kılıcın, namlunun veya her çeşit nebatın ucu. * Zor geçit.
BÂDİYE
f. Kır. Ova. * Sahrâ. Çöl.
BÂDİYET-ÜŞ-ŞAM
Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşip denize döküldükleri yerden, batıya doğru uzanan çöl.
BADK
Tükürmek.
BAD-NÜMA
f. Rüzgârın esme istikametini gösteren âlet. * Fırıldak.
BAD-PA(Y)
f. Ayağı çabuk olan (at ve sâire).
BAD-PER
f. Kağıttan yapılmış olan uçurtma. * Hodbin, kendini beğenen ve öven kimse. * Kamçı topacı.
BAD-PEYMA
f. Başıboş, boş gezen, âvâre, serseri.
BAD-REFTAR
f. Rüzgâr gibi hızlı yürüyen. Çabuk ve hızlı koşan, sür'atli.
BAD-SENE
f. Kibirli, mağrur. Büyüklük taslıyan. * Kötü niyetli.
BAD-SER
f. Mağrur, kibirli. * Serkeş, isyânkar, âsi. * Taassub ehli, mutaassıb.
BAD-SEYR
f. Hızlı yürüyen, rüzgâr gibi koşan, ayağına çabuk.
BAD-SÜVAR
f. Koşu atı, hızlı yürüyen at. * Hızlı giden atlı.
BAD-ZEHR
f. Panzehir.
BAD-ZEN
f. Yelpâze.
BÂF
f. Dokuyan, dokuyucu mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ:
ZER-BÂF
Sırma dokuyan.
BAĞ
f. Büyük bahçe. Bostan. * Üzüm asmaları bulunan yer. * Üzüm asması.
BAGAJ
Fr. Yolcu eşyası. * Yolcu eşyası koymaya mahsus yer, yolcu eşyası vagonu.
BAGAL
(C.: Bigâl) Katır.
BAGAL
f. Koltuk.
BAGAN
f. Bahçeler. Bostanlar.
BAGAR
Bir yakıcı hastalıktır ki devede vâki olur; suyu içip kanmaz ve sonunda ondan helâk olur.
BAGARE
Şiddetle yağan yağmur.
BAGAT
(Bağ. C.) Bağlar, üzüm bağları.
BAGAYA
(Bagiyy. C.) Fahişeler.
BAGBAGA
Evmek, acele.
BAG-BAN
f. Bahçıvan, bağcı. Bahçe bekçisi.
BAG-BANÎ
f. Bahçıvanlık, bağcılık. Bağ bekçiliği.
BAG-ÇE
f. Bahçe.
BAGDA'
şiddetli nefret, hiç sevmemek.
BAĞDADÎ
Bağdad şehrine mensub. Bağdad ahalisinden olan. Bağdadlı. * Dar, ensiz tahta pervazlarından yapılmış ve üstü sıvanmış bölme veya tavan.
BAGEL
f. Ilık su. Sıcak ve soğuk olmayan, harareti ikisinin arasındaki bir ısıda olan su.
BAGGAL
(Bagl. dan) Katırcı.
BAGİ
İsteyen. * Zâlim. * İsyan etmiş. Asi. Yoldan sapmış. * Fık: İmâm-ı Adile âsi olan.
BAGİLİK
Serkeşlik, âsilik.
BAĞİSTAN
f. Bağlık ve bahçelik yer.
BAGİYANE
f. Allah'a isyan edenlere ve âsilere yakışır surette. * Zâlimlere yakışır şekilde.
BAGİYY
(C.: Begâyâ) Haddini tecavüz eden. * Zina edici, zâni.
BAGİZ
Adavet olunmuş, düşmanlık yapılmış.
BAGİZ
(Bugz. dan) Herkese nefret eden, buğzeden. Hiç kimseyi sevmeyen. Tiksinen.
BAGL
Katır, ester.
BAGLE
Dişi katır.
BAGSA'
Tüyü siyahlı beyazlı olan ve yer yer de benler bulunan koyun.
BAGŞE
(C.: Buguş) Çisenti yağmurdan biraz fazlaca olan yağmur.
BAGT
Ansızlık. Ansızdan gafil iken gelmek.
BAGTETEN
Ansızın. Füc'eten. Birdenbire. Apansız.
BAG-VAN
f. Bahçıvan, bağcı.
BAGY
Azgınlık. Zulüm, İsyan. * İstemek, talep etmek. * Haddini tecâvüz etmek. * Yaranın şişmesi. * (Yağmur) şiddetle yağmak.
BAGZA
şiddetli nefret, hiç sevmeme.
BAG-ZAR
f. Bağlık yer, bağ, bostan.
BAH
şehvet.
BAH'
Helâk etme.
BÂHA
Ev ortası.
BÂHÂ
Suyun derin yeri. * Açık meydanlık. Alan. * Bir evin çevresindeki kapalı avlu veya bahçe.
BAHÂ
f. Kıymet. Değer. Bedel. Pahâ.
BAHÂ
Güzellik. Zariflik. * Zinet. * İzzet. * Bir şeye alışıp ünsiyet etmek.
BÂ-HABER
Haberi olan, haberli. * Zeki, akıllı. * İhtiyatlı, tedbirli.
BÂ-HABERAN
(Bâ-haber. C.) Haberliler, haberi olanlar. Akıllı, zeki, ihtiyatlı kimseler.
BAHA-DAR
f. Pahalı değerli, kıymetli.
BAHADIR
f. Kahraman. Cesur. Yiğit. Dilâver.
BAHADIRANE
f. Yiğitçesine, kahramana yakışır surette.
BAHADIRÎ
f. Yiğitlik, bahadırlık, kahramanlık.
BAHAİM
(Bak: Bahayim)
BAHAK
Göz patlama veya patlatma.
BAHAL
Malını kimseye vermeyip saklamak.
BAHANDAT
Gövdeli, besili kadın.
BAHANE
f. Vesile. Sebeb. * Yalandan özür. * Kusur. Noksan. * Garaz.
BAHANE-CÛ
f. Bahane arayan, fırsat kollayan.
BAHAR
Güzellik. * Güzel. * Papatya. * Ölçek. * Put, sanem. * Atılmış pamuk. * Tarçın, karanfil ve karabiber gibi güzel kokulu ve ısıtıcı tohumlar ki, bazı yiyecek ve içeceklere de karıştırılır. * Sığır gözü. * İyi kokulu bir sarı çiçek.
BAHAR
f. Kış ile yaz arasındaki mevsim. İlk bahar. Rebi'.
BAHAR-I HAYAT
Hayatın baharı olan gençlik çağı.
BAHAR-I ÖMR
Ömrün baharı, gençlik.
BAHAR
Ağız kokusu.
BAHARAT
Karanfil, tarçın, karabiber gibi sert kokulu şeyler.
BAHARET
Üstünlük, seçkinlik.
BAHARET
Galip olmak.
BAHARÎ
İlkbahara âit. İlkbaharla ilgili.
BAHARİSTAN
f. İlkbaharın hüküm sürdüğü zaman. * Yeşil ve çiçekli yer. * Molla Câmi'nin eseri.
BAHARİYYE
Edb: Birini övmek için yazılan ve bahar tasviriyle başlayan kaside. * Tar : Yeniçeri ağasından itibaren padişah tarafından Yeniçeri kâtibiyle ocak ağalarına verilen baharlık.
BAHAS
Deve tırnağı. * Ayak eti. * Parmak diplerinin ayak tarafındaki etleri. * Gözün üstünde veya altında beliren yumruca et.
BAHATİR
(Bühter. C.) Kısa boylu kadınlar, bodur kimseler.
BAHAYİM
(Behaim) (Behime. C.) Suriye'de bir sıradağ ismi. * Canavarlar. * Dört ayaklı hayvanlar.
BAHBAH
Şâdlık, şenlik.
BAHBAH
"İyi iyi" demek.
BAHBAHA
Boğazdan boğuk ses çıkartmak.
BAHBAHA
Devenin kükreyip ses çıkarması. * Çıtırdama. Mışıldama. * Deve çağırmak.
BAHDELE
İşte çabukluk gösterme. * Eğilme, kırılma. (Kürek kemiği için).

 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009