AŞABE
Yaş otun çok olması.
AŞAİR
(Aşiret. C.) Aşiretler. Kabileler.
AŞAK
Sarmaşık.
AŞAM
f. Yiyecek ve içecek. * İçen, içici manasına birleşik kelimeler yapılır.
AŞAMİDENÎ
f. İçilebilen veya yenilebilen.
A'ŞAR
(Öşür. C.) Öşürler. Arazi mahsüllerinden alınan onda bir nisbetindeki vergiler. * Mahsül alan zengin müslümanların zekâtları.
A'ŞARÎ
Ondalığa âit. Öşür hesapları nev'inden. On sayıları. Ondalık.
AŞAVET
Gündüz görüp, gece görmeyen ve tavukkarası adı verilen göz hastalığı.
AŞAYA
(Aşi. C.) Akşamlar, mağribler.
AŞB
(C.: A'şâb) Yaş ot.
AŞEBE
Zayıflığından gövdesi kurumuş olan yaşlı kimse. * Büyük azı dişi. * Küçük adam.
AŞEM
Kuru ekmek.
AŞEME
Kuru ekmek parçası. * Büyük azı dişi.
AŞEN
Her nesnenin aslı ve kökü. * Sözü kendi kanaatine göre söylemek.
AŞENNET
(C.: Aşânit) Yaramaz huylu kimse.
AŞENZER
Katı, sağlam nesne.
AŞERAT
(Aşere. C.) On sayıları.
AŞERE
On. On rakamı.
AŞERE-İ MÜBEŞŞERE
Hz. Peygamber'in (A.S.M.) kendilerine Cennetlik olduklarını müjdelediği sahabelerdir. Bu kişiler Allah'ın emirlerine bağlılıkta ve din hizmetindeki fedailikte Allah'ın rızasını tam kazanmışlardır. Bu zatlar şunlardır: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Abdurrahman bin Avf, Hz. Ubeyde bin Cerrah, Hz. Said, Hz. Sa'd bin Ebi Vakkas, Hz. Talha, Hz. Zübeyr İbn-ül Avvam (R.Anhüm).
AŞEVÎ
Akşam, akşam vaktine dair.
AŞEVİ
Yoksullara parasız olarak yemek yedirilen veya dağıtılan yer, aşhane. * Para ile yemek yenilen yer, lokanta. * Düğün gibi toplantılarda, yemekleri hazırlamak için iğreti mutfak olarak kullanılan yer. * Bazı tekkelerde yemek pişirilen yer.
AŞEVSEC
Büyük karınlı iri deve.
AŞEVZEN(E)
Galiz, katı nesne.
AŞ-HANE
f. Aşevi, mutfak.
AŞI
Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde. * Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde. * Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.
ÂŞIK
Çok fazla seven. Mübtelâ. Birisine tutkun. * Saz şairi. * (Cümledeki yerine göre) : Ahbab, hazret, ma'hut, seninki gibi mânâlara gelir. (Müennesi: Aşıka)
ÂŞIK-I DİDÂR-I PÂK
Temiz yüzün âşıkı. * Edb: Evvelce ordularda, kışlalarda, köy odalarında ve mahalle kahvelerinde gerek kendinin, gerek başkalarının sözlerini sazla dile getiren kimse; halk şâiri.
ÂŞIKAN
(Âşık C.) f. Âşıklar, tutkunlar.
AŞİ
(C.: Avâş) Kastedici.
AŞİ
Akşam. * Akşam yemeği. * Tavuk karasına tutulan kimse.
AŞİHE
f. Kişneme.
AŞÎK
Fazla âşık, çok tutkun.
AŞİKÂR(E)
f. Belli, meydanda, açık. Bedihi.
AŞİNA
f. Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan. * Yüzücü.
AŞİNE
f. Yumurta.
AŞİR
Onuncu. * Eskiden öşür toplayan vergi memuru. (Bak: Amil)
AŞİR
Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası. * Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası. * Dost, yardımcı, yardak. * Koca. * Kabile. * Kötülükte yardımcılık eden. * Sahip. * Toz. (Bak: Aşr)
AŞİRE
Onuncu. Tâsia'nın altmışta biri.
AŞİREN
Onuncu olarak, onuncu derecede.
AŞİRET
Kabile, oymak, göçebe halinde yaşıyan ekseri bir soydan gelen cemaat. Yakın akraba, âile.
AŞİRET-İ GALİB
Galip gelen aşiret. * Aşiretin ekseriyeti, çokluğu.
AŞİYAN (E)
f. Kuş yuvası. * Mc: İkâmetgâh. Ev, mesken.
AŞİYAN-I HARÂB
Yıkılmış yuva, tahrib edilmiş mesken.
AŞİYAN-SÂZ
f. Yuva kuran, mesken yapan.
AŞİYY
Akşam, akşam üzeri.
AŞK
(Işk) Çok ziyâde sevgi. Şiddetli muhabbet. Sevdâ. Candan sevme. * İttibâ'. Alâka.(İnsanın mahiyeti ulviye; fıtratı, câmia olduğundan; binler envâ-ı hâcât ile binbir esmâ-i İlâhiyyeye herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzaaf iştiyak, muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi aşktır. Ruhun tekemmülâtına göre merâtib-i muhabbet, meratib-i esmâya göre inkişaf eder. Bütün esmâya muhabbet dahi -çünki o esmâ Zât-ı Zülcelâl'in ünvanları ve cilveleri olduğundan- muhabbet-i zâtiyyeye döner. S.)
AŞK-I EFLÂTUNÎ
Maddeci olmayan aşk.
AŞK-I HAKİKÎ
Hakiki aşk. Allah için sevmek. Allah sevgisi.
AŞK-I KİMYEVÎ
Fıtrî meyil ve alâka. Kimyevî unsurlar arasında birbirlerine karşı olan cazibe ve birleşme meyelanları ki; birer İlâhi emir ve kanunlardır.Fransızcası: Affinite (afinite) dir. (Sani-i Hakîm, havada iki unsur halk etmiştir. Biri azot, biri müvellid-ül humuza. Müvellid-ül humuza ise: Nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvis eden karbon unsur-u kesifini kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizac eder. Buharî hâmız-ı karbon denilen (semli havâi) bir maddeye inkılâb ettirir. Hem hararet-i gariziyeyi te'min eder, hem kanı tasfiye eder. Çünki: Sani-i Hakîm, fenn-i kimyada, aşk-ı kimyevî tabir edilen bir münasebet-i şedideyi, müvellid-ül humuza ile karbona vermiş ki: O iki unsur, birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlâhî ile, o iki unsur imtizac ederler. Fennen sabittir ki: İmtizacdan hararet hâsıl olur. Çünki imtizac, bir nevi ihtiraktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki: O iki unsurun, her birisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizac vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi, bunun zerresiyle imtizac eder, bir tek hareketle hareket eder. Bir hareket muallâk kalır. Çünkü: İmtizacdan evvel iki hareket idi. Şimdi iki zerre, bir oldu. Her iki zerre, bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sani-i Hakîm'in bir kanunu ile hararete inkılâb eder. Zaten "Hareket, harareti tevlid eder" bir kanun-u mukarreredir. İşte bu sırra binaen beden-i insanîdeki hararet-i gariziye, bu imtizac-ı kimyeviyye ile te'min edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfi olur. İşte nefes dâhile girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor. Hem nâr-ı hayatı iş'al ediyor. Çıktığı vakit, ağızda, mu'cizât-ı kudret-i İlâhiye olan kelime meyvelerini veriyor. S.)
AŞK-I LÂHÛTÎ
Cenab-ı Hakk'a olan sevgi ve muhabbet. Aşk-ı İlâhî, aşk-ı hakikî, aşk-ı mânevî gibi tâbirler Cenab-ı Vacib-ül Vücud'a dâir şiddetli muhabbet ve sevgiyi ifâde eder.
AŞK-I MECAZÎ
Fâni şeylere olan aşk. Nefis ve şehvet arzusuna dayanan aşk. * Tas: Kâmil bir zâtın Cenab-ı Hakk'a dâir şiddetli muhabbetinden evvel fani, dünyevî şeylere dair olan aşkı.(Mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikiye inkılâb ettiği gibi, acaba ekser nasda bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikiye inkılâb edebilir mi?Elcevab: Evet, dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fena çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâki bir mahbub arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esmâ-i İlâhiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa, o gayr-i meşru mecazî aşk, o vakit aşk-ı hakikiye inkılâba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki, kendinin zâil ve hayatiyle bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalâlet ve gaflet gibi kendini unutup, âfaka dalıp, umumi dünyayı hususi dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer boğulur. Meğer ki hârika olarak bir dest-i inayet onu kurtarsın. Şu hakikatı tenvir için şu temsile bak. Meselâ:Şu güzel zinetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakiki ve umumi, dördü misâli ve hususi... Herbirimiz kendi âyinemiz vasıtasiyle, hususi odamızın şeklini, hey'etini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir. Ve hâkezâ... âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat hârici ve umumi odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususi oda ile umumi oda hakikatta birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harab edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan her birimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususi dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir. Hayatımız bir kalem... onunla sahife-i a'mâlimize geçecek çok şeyler yazılıyor. Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki: Dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususi dünyamız âyine olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esma-i İlâhiyeye döner; ondan, cilve-i esmâya intikal eder. Hem o hususi dünyamız, âhiret ve Cennet'in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedit hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevâidine çevirsek, o vakit o mecazî aşk, hakikî aşka inkılâb eder. Yoksa $ sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevâlini düşünmeyerek, hususi, kararsız dünyasını, aynı umumi dünya gibi sabit bilip kendini lâyemut farzederek dünyaya saplansa, şedit hissiyat ile ona sarılsa, onda boğulur gider. O muhabbet onun için hadsiz bela ve azaptır. Çünki, o muhabbetten yetimâne bir şefkat, meyusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zihayatlara acır; hatta güzel ve zevâle mâruz bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye's-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki: Acıdığı bütün zihayatların mevt ve zevâlinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmâsının dâimi cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkatı, bir sürura inkılâb eder. Hem zeval ve fenâya mâruz bütün güzel mahlukatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsas eden bir nakş ve tahsin ve san'at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i dâimîyi görür. O zeval ve fenâyı, tezyid-i hüsn ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir. M.)
AŞKAR
Koyu kırmızı. * Kırmızı saçlı adam. * Doru at.
AŞ-KÂRE
f. Aşçı.
AŞKBAZÎ
f. Aşk oyunu. Sever görünmek. Aşk-ı kâzib.
AŞKNÜMA
f. Aşkını bildiren. Aşkını gösteren.
AŞKÛ
f. Tavan; kat, tabaka. * Gökyüzü. Gök.
AŞNA
f. Yüzücü. * Yüzme. * Tanıyan, yabancı olmayan. (Bak: Aşina)
AŞNAGER
f. Yüzücü. Yüzgeç.
AŞNAGERÎ
f. Yüzme, yüzücülük.
AŞNAB
f. Yüzen, yüzücü.
AŞNA-YAN
(Aşnayî. C.) f. Dostluklar, âşinalıklar, haberdarlıklar.
AŞ-PEZ
f. Ahçı, aşçı.
AŞR
(Aşir) On. * On adetten birisini almak. On etmek. * Kur'ân-ı Kerim'den on âyet mikdarı kısım.
AŞR-İ ÂHİR
Ist: Ramazan ayının son on günü.
AŞR-İ MİŞAR
(Bak: Öşr-ü mişar)
AŞRA'
Muharrem ayının onuncu günü. * On aylık vazife. * On aylık hâmile deve.
AŞREFE
Bir cins misvak ağacı.
AŞŞ
Zayıf adam.* Az, kalil. * Kuş yuvası.
AŞŞAB
(Aşşeb. den) Nebatları, bitkileri toplayarak ve misallerini kurutarak her biri üzerinde ilmî incelemeler yapan âlim.
AŞŞAR
A'şar tahsildarlığı yapmış olan kimse. Öşürcü, ondalıkçı.
AŞŞE
Yaprağı uzun ve ince olan hurma ağacı. * Zayıf vücutlu, uzun boylu kadın.
AŞTÎ
f. Barışıklık, sulh.
AŞTÎ-HÛRE
f. Barış ziyafeti.
AŞTÎ-PERVER
f. Barış taraflısı, sulh.
AŞTÎ-PERVERANE
f. Barış taraftarına yakışacak şekilde.
AŞTÎ-SÂZ
f. Sulhsever, sulh taraftarı. Barışsever, barışçı.
AŞTÎ-SÂZÎ
f. Barışseverlik, sulhseverlik.
AŞU
Kör olmak. Görmemek. * Mc: Görmemezlikten gelmek.
AŞÛB
f. Karıştırıcı, karıştıran mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
AŞÛB-ENGİZ
f. Karışıklığa medar olan, kargaşalığa sebebiyet veren.
AŞÛB-GÂH
f. Gürültülü patırtılı yer. Kargaşalık ve karışıklık yeri.
AŞUG
f. Bilinmiyen, meçhul, yabancı. * Serseri.
AŞUM
Bir ot cinsi.
AŞURE
(Aşurâ) Arabi aylardan olan Muharrem ayının onuncu günü. Aynı günde çeşitli hububat ve kuruyemişler katılarak yapılan tatlı.
AŞÜFTE
f. Sevgiden kendinden geçen. Çıldırırcasına seven. * İffetsiz kadın.
AŞÜFTE-DİL
f. Gönlü perişan olmuş.
AŞÜFTE-DİMAĞ
f. Aklı perişan.
AŞV
Kasdetmek.
AŞVA'
Geceleyin gözü görmeyen kadın veya kız. * Önüne bakmayıp her ne olursa basan deve.
AŞVE
Akşam karanlığı. * Akşam yemeği.
AŞVEZ
(C.: Aşâviz) Sağlam yer. * Sağlam ve geçirimsiz yerlerde oluşan göl. * Sağlam, kuvvetli deve. * Çok et.
AŞY
Akşam yemeği.
AŞYAN
Akşam yemeği yiyen kişi.
AŞYERE
Dayanmak. Sürçmek.
AŞZAN
Ayağı kesilmiş gibi emekleyerek yürümek.
ATA
t. Baba veya ecdaddan olan büyük. Önceden gelen. * Aynı soyun büyüğü.
ATA
(İtyan. dan) Verdi, veren. Geldi, gelen (mânasına da olur, fiildir).
ATA
Verme. Bağışlama. Bahşiş. Lütuf. İhsan.
ATAB
Mahvolma, ölme.
ATA-BAHŞ
f. Bahşiş veren.
ATABEY
(Atabek) Selçuklular devrinde şehzadelere mürebbilik eden şahıs, lala.
ATAD
İşe yarayan âletlerin takımı. * Büyük kadeh. * Hazırlık.
ATA ENDER ATA
Lütuf içinde lütuf, ihsan üzerine ihsan.
A'TAF
(Atf. dan ) En âtifetli. Pek müşfik, çok merhametli adam. * Boynuzları birbirine eğilmiş koyun. (Müe: Atfâ')
A'TAF
(Atf. C.) Meyiller. * Merhametler, şefkatler, lütuflar, ihsanlar.
ATAİM
(Atime. C.) Ocaklar.
ATAK(AT)
Azad, izin.
ATAL
(C. A'tâl) Vücudun örtüsüz yeri, bilhassa ense. * Bir kişinin güzelliği. * Vücudun tamamı. * Boyuna asılan gerdanlığı kaybetmek.
ATAL
(Itl. C.) Koltuk altları. * Yanlar, kenarlar. * Böğürler.
ATALET
(Utlet) Boş durma. Tembellik. İşsizlik. Hurma salkımı.(En bedbaht, en muztarib, en sıkıntılı işsiz adamdır. Zirâ, atâlet, ademin birâderzâdesidir. Sa'y, vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır. M.)
ATALET KANUNU
Fiz: Duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez.
ATAM
(Utum. C.) Yüksek binalar, köşkler, hisarlar.
ATAN
(C.: Atân) Kovası el ile çekilen kuyu. * Kuyunun ve havuzun etrafında deve çekip duracak yer. * Su kenarı. * Kokmak. * Dibâgat etmek.
ATANİB
(İtnâbe. C.) Kısa ipler. * Uzun ipler. Sicimler. * Sâyebanlar.
ATARAKSİYA
yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli. * (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldıza kadar) ama iktidarı hiç denecek kadar az, zayıf bir mahluktur. Allah'ı tanımaz ve Onun kudretine dayanmazsa işte böyle saçmalıklara düşer. Devekuşu gibi başını kuma sokmakla kurtulacağını umar. Kurtuluş ise ancak İslâm'da ve Allah'a imandadır.
ATARDAMAR
Tıb: Kanın, kalbden vücudun her tarafına (akciğerlere de) gitmesine yarayan damar. Şiryan.
ATAŞ
Susama. Hararet.
ATAŞA
(Atşân. C.) Susamış olanlar, susuzlar.
ATAŞE
Fr. Elçiliklerde vazifeli memur.
AT'ATA
Birbiri ardınca çağırmak. * Kavga etmek.
ATAVİL
(Atvel. C.) Seçkin kimseler. * Uzun boylular.
ATAYA
(Atiyye. C.) Bahşişler. İhsanlar. Lütuflar.
ATAYA-YI SENİYYE
Padişahın hediye ve ihsanları.
ATAYIB
(Atyeb. C.) En iyiler. Çok hoş olanlar.
ATB
Hışım etmek. * Fesad. * İkrah olunan, kerih görülen.
ATBA
(Taby. C.) Meme başları, uçları.
ATBA'
(Tıb'. C.) Akarsular, çaylar, dereler, kanallar, sel yatakları.
ATBA'
En pis.
ATBAK
(Tabak. C.) Tabaklar. Kapaklar.
ATBAL
(Tabl. C.) Davullar.
ATBAN
Tek ayak üstüne sıçramak. * Davarın üç ayak üstüne yürümesi.
ÂTBİN
f. Sözü doğru faziletli kimse.
ATEBAT
(Atebe. C.) Eşikler, basamaklar.* İranlıların mukaddes ziyaret yeri.
ATEBE
(C. Atebât) Basamak, eşik.
ATEBE-İ FELEK-MERTEBE
Osmanlı Padişahlarının sarayı.
ATEH
Bunama, bunaklık. (Ateh getirmiş bir ihtiyar)
ATEH KABL-EL MİÂD
Erken bunama.
ATELE
(C.: Utül) Rende. * Kalın ve büyük asâ. * Fârisi yayı. * Doğurmamış dişi deve.
ATEME
Gecenin ilk üçte bir bölümü. Yatsı namazı vakti. * İşsizlik, tembellik, atalet, üşengeçlik. * Akşam vaktine kadar hayvanın memesinde bâki kalan süt.
ATER
Arap kadınlarının misk ve başka güzel şeylerle yoğurup, boyunlarına taktıkları gerdanlık.
ATEŞ
f. Odun vs. gibi maddelerin yanmasından hasıl olan hâl. Od, nâr. * Kızgınlık, hararet. * Hiddet, gazab, şiddet. * Hayvanın çevik, hareketli ve oynak olması. * Yangın. * Gözyaşı. * Hastalık. * Harb, savaş.(Ateş unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istilâ etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinatın yaratılışından başlayarak her tarafa dalbudak salıp gelen şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat edilirse, bu şecerenin başında, yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır. Evet, toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de Cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bilhads yani sür'at-i intikal ile hükmedebilir. İ.İ.)
ATEŞ-İ ÂB-PERVER
Mc: Hançer, kama, kılınç.
ATEŞ-İ BAHAR
Lâle. * Kırmızı renkli gül.
ATEŞ-İ BESTE
Hâlis kırmızı renkli altın. * Donmuş ateş.
ATEŞ-İ HECR
Firak ateşi, ayrılık acısı.
ATEŞ-İ RUMÎ
Eskiden kullanılan bir silâh çeşitidir. Kara ve deniz muharebelerinde yangın çıkartmak için kullanılırdı.
ATEŞ-İ TER
Kırmızı şarap.
ATEŞ-BÂR
f. Ateş yağdıran.
ATEŞ-BÂZ
f. Ateşle oynayan. Hokkabaz.
ATEŞ-BESTE
f. Hâlis altın, kırmızı altın.
ATEŞ-DÂN
f. Mangal, ocak.
ATEŞ-DİDE
f. Ateş görmüş, ateşten geçmiş. * Mc: Büyük ıztırab çekmiş ve tecrübe geçirmiş adam.
ATEŞ-DİL
f. Sözü dokunaklı olan. * Her gördüğü güzeli seven. * Pek zeki adam.
ATEŞ-EFRÛZ
f. Ateş yakan, ateş tutuşturan.
ATEŞ-EFŞÂN
f. Ateş saçan.
ATEŞEK
f. Küçük ateş. * Ateş böceği. * Frengi. * Berk, şimşek.
ATEŞ-ENGİZ
f. Dağlama aleti. * Mc: Fesatçı, ifsad yapan.
ATEŞ-FÂM
f. Ateş renkli, kırmızı.
ATEŞ-GEDE
f. Mecûsilerin tapındıkları yer. Mecusi mabedi.
ATEŞ-GİRE
f. Çıra. * Maşa.
ATEŞ-GÛN
f. Ateş gibi kıpkırmızı.
ATEŞ-HÂR
f. Keklik. * Merhametsiz, şefkatsiz ve zalim adam.
ATEŞ-HİRÂM
f. Süratle yürüyen, hızlı yürüyen.
ATEŞ-HÎZ
Ateşliyen, ateş veren.
ATEŞ-HULK
f. Sert tabiatlı, huysuz.
ATEŞÎ
f. Hararetli, ateşli; dokunaklı. * Ateş renginde. * Hiddetli, öfkeli.
ATEŞÎN
f. Ateşli, canlı, ateşten. * Mc: Şiddetli, hiddetli.
ATEŞ-KÂR
f. Külhancı. * Mc: Aceleci, kızgın veya merhametsiz adam.
ATEŞ-MİZAC
f. Huysuz, geçimsiz, sert tabiatlı kimse.
ATEŞ-NÂK
f. Ateşli.
ATEŞ-NİSAR
f. Ateş saçan.* Mc: Çok öfkeli, çok kızgın.
ATEŞ-NÜMÂ
f. Ateş gösteren.
ATEŞ-PÂ
f. Ateş gibi. * Mc: Atik, çevik.
ATEŞ-PARE
f. Ateş parçası. Ateş gibi. * Mc: Çok zeki, çok akıllı. * Durup dinlenmeyen.
ATEŞ-PAŞ
f. Ateş saçan.
ATEŞ-PEREST
Ateşe tapan. Mecusi, müşrik.
ATEŞ-RENG
f. Ateş renginde, kızıl renkli.
ATEŞ-SUHAN
f. Dokunaklı, kalb kıracak şekilde ağır söz söyliyen.
ATEŞ-ZEBÂN
f. Ateş dilli. Çok dokunaklı söz veya şiir söyleyen.
ATEŞ-ZEDE
f. Yakılmış, yakılan.
ATEŞ-ZEN
f. Ateş yakmak için kullanılan alet, çakmak.
ATF
Bağlama. Bağ. Ekleme. * Meyletme. * Şefkat. Sevgi. * Eğilme. * İkiye bükme. İki kat eyleme. * Çevirme. * Geri döndürme.* Bir kimse üzerine tekrar hamle eylemek. * Gr: Bir kelimeyi diğer bir kelimeye harf-i atıf vasıtasiyle ilhak eylemek. (Bak: Harf-i atıf)
ATF-I BEYAN
Mâkablini yâni mâtufun aleyhin mefhumunu izah ve te'kid için atfolunan tâbir. Meselâ: "Meseleyi izâh ve teşrih eyledi" cümlesindeki "ve" gibi.
ATF-I NİGÂH
Bakma, göz atma.
ATF-I TEFSİR
Bir mânada olup mücerred tasdik ve te'kid için "ve" ile müteradifine (aynı mânadaki kelimeye) atfolunan kelime. Meselâ: "İhsan ve kerem, hüzün ve keder" ifadesindeki "ve" ler gibi. Diğer bir ifade ile: Aynı olan ayrı iki kelimenin birlikte kullanılması. ("deli divâne"de olduğu gibi.)
ATFEN
Birisinin adına. Birisine yükleyerek.
ATFETMEK
Meyletmek. Sevgi beslemek. * Gr: Mânâyı birbirine bağlamak.
ATHAL
Kül renginde.
ATHAR
(Tâhir. C.) Kadınların aybaşı ve doğumdan çıktıkları zamanlar.
ATHAR
Daha tâhir. En temiz.
ÂTIF
(Atf. dan) Yüzünü çeviren, bakan. Meyleden, yönelen. * Bağlaç. * Şefkat edici kimse. Merhametli, müşfik. * Yarış atlarının altıncısı. * Gr: İki kelimeyi birbirine bağlayan harf veya kelime.
ATIFET
Koruma, sevgi, Acıma. Şefkat. Esirgeme. * Hüsn-ü zan. Karşılıksız sevgi.
ATIFET-KÂR
f. Esirgeyip muhafaza eden, gözetip koruyan.
ÂTIK(A)
Azad edilmiş, Serbest bırakılmış kimse. * Yaşlı. * Genç kız.* Temiz soylu. * Eski. * Yavru kuş.
ÂTIL
(Âtıla) İşlemez. Boş. Tenbel. * Bozulmuş.
ÂTIM
Ölen, mahvolan.
ATIM
t. Ateşli silahların boşaltılması, atılması. * Kurşun menzili, kurşunun gidebildiği, yetiştiği mesâfe. * Silahın bir defa atılması için lâzım gelen barut vesaire.
ATIR
(Itr. dan) Güzel kokulu, ıtırlı. * Kokuları seven kimse.
ATIS
Şafak. * Aksıran.
ATİ
Önde. Aşağıda. Sonra. Vâki olan. Gelecek zaman.
ATİ
İnatçı, muannid. Kalın kafalı.
ATİ(YE)
(Utv. dan) İsyan eden, kafa tutan. Asi. Sert başlı, serkeş.
ATİD
Tedarik olunmuş. Hazır ve müheyya. * Günah ve sevabları yazan melek.
ATİDE
Elbise sandığı.
ATİH(E)
İsyan eden, kafa tutan, âsi olan.
ATİK
Sâfi nesne, saf olan şey.
ATİK
(C.: Avâtik) Sırtın üst kısmı. Omuz ile boyun arası. * Eski şarap.
ATİK
(Atika) Esaretten serbest bırakılmış olan. * Soyu temiz. Necib. * Genç kız. * Kadim. İhtiyar. * Yavru kuş. * Eski. * Hz. Ebû Bekir'in (R.A.) bir nâmı.
ATİK
Çabuk davranan, çevik.
ATİK
Berrak, saf, temiz, karışmamış, değerli.
ATİKIYYAT
Eski eserler. Eski devirlerden kalma eserleri, - daha ziyade tarih ve san'at bakımından- tetkik eden ilim. Arkeoloji.
ATİL
Şerli, şerir, yaramaz kişi.
ATİL
Para karşılığı tutulan yardımcı, asistan.
ATİ-L-BEYAN
Aşağıda sözü geçen, aşağıda zikredilen.
AT'İME
(Bak: Et'ime)
ATİME
(C: Atâim) Ateş yakılan ocak; mangal.
ATİM(E)
Yavaş, sessiz, ağır.
ATİRE
Receb ayında keferenin putları için boğazladıkları koyun ki, o puta "itrâ" derler.
ÂTİŞ
(Atişe) Susuz, susamış.
ATİT
Gıcırtı. * Ses.
ATİY
(Utiy) Haddi tecavüz etme. * Çok ihtiyar olma. * Kibirlenme.
ATİYE
Azgın. * Büküp büküp atan.
ATİYEN
Aşağıda. * İlerde, gelecekte.
ATİYYAT
(Atiyye. C.) Hediyeler. İhsanlar. * Büyük bir kimsenin bahşişleri.
ATİYYE
Hediye. Bahşiş. Lütüf ve ihsan.
ATK
Bulaşmak. * Kurumak.
ATK
Esiri serbest bırakmak. Köleyi âzat eylemek. (Bak: Itk)
ATL
şerir. Sert tabiatlı. Yaramaz. * Şiddetle çekmek.
ATLAB
(Tâlib. C.) Arayanlar, talibler; bilhassa talebeler.* (Tılb. C.) Kadın peşinde dolaşanlar, zamparalar.
ATLAL
(Talel. C.) şekiller, biçimler.
ATLAS
İpekten yapılmış kumaş. Üstü ipek, altı pamuk kumaş. * Düz tüysüz. * Büyük harita. * Atlas Okyanusu.
ATLAS
(Talas. C.) Eskitmeler, yıpratmalar. * Eski, aşındırılmış, yıpranmış.
ATLE
(C. Utül) Rende. * Yoğun büyük asâ. * Büyük iğne demiri. Farisî yayı. * Doğurmamış dişi deve.
ATLES
Eski, yırtık, yıpranmış, aşındırılmış.
ATLETİZM
yun. Çeviklik, atiklik, kuvvet gibi beden kabiliyetlerini inkişaf ettirmeğe yarayan ve koşu, atlama, ağırlık kaldırma ve atma gibi, tek başına yapılan bedeni çalışmalar.
ATLİYE
(Tılâ. C.) Merhemler.
ATM
Geciktirmek, eğlendirmek.
ATMAR
(Tımr. C.) Paçavralar. Eski, yıpranmış elbiseler.
ATME
Ateş kaynağı, volkanın tepesindeki lâvın çıktığı yer, krater.
ATMOSFER
Dünyanın çevresini kuşatan 100 km. kalınlığında, çeşitli gazlardan meydana gelen gaz tabakası. Başka gök cisimlerini kuşatan gaz tabakalarına da atmosfer denir. * Bir yerdeki mânevi hava. * Basınç birimi. 0 derecede 76 cm. yükseklikteki bir civa sütununun 1 cm. karelik alan üzerine yaptığı basınca 1 atmosfer denir. Bu basınç 1.033 kilogramdır. Deniz seviyesinden yükseldikçe basınç azalır.
ATNAB
(Tınâb. C.) Çadır ipleri. * Ağaç kökleri. * Tıb : Vücuttaki sinirler.
ATOL
Mercan adası. Mercan iskeletlerinin birikmesiyle meydana gelmiş olan halka biçiminde ve ortasında bir göl bulunan adacık.
ATOM
yun. Maddenin bölünemez en küçük parçası manasında eski çağ felsefesinde kullanılan bir tâbir, günümüze kadar gelmiş ve ilmî tabir olarak kalmıştır. Atom, maddenin bölünmez bir parçası değil, kendisi de daha küçük parçalardan yaratılmış çok küçük bir âlemdir. Dünyada, kâinatta ve atom âleminde hep aynı nizam hâkimdir. Bugün, dün olduğu gibi maddeci felsefe, maddenin mahiyetini anlamaktan âcizdir.


ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009