ANARŞİST
Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.
ANARŞİZM
Anarşiyi istiyen tahribci bir nazariye. Anarşistlik. İnsanın insan tarafından idaresi esasına dayanan her türlü devlet, hukuk düzenlerinin adaletsiz, haksız ve zulüm olduğunu iddia eden ve devletsiz, kanunsuz, her insanın kendi başına buyruk yaşıyacağı bir düzensizlik istiyenlerin görüşü.
ANÂSIR
(Unsur. C.) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
ANÂSIR-I ERBAA
Dört unsur: Toprak, hava, su, nur (veya ateş).
ANÂSIR-I HİSABİYYE
Mat : Bir hesabı yapmak için gerekli olan mâlûmatlar.
ANÂSIR-I KÜLLİYE
Külli ve dünyanın her tarafından yayılmış bulunan unsurlar.
AN-ASL
Aslında, hakikatında, aslından.
ANAT
(An. C.) Anlar, zamanlar.
ANATOMİ
Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.
ANAYASA
(Bak: Teşkilât-ı esâsiye)
ANAZ
Bir büyük kuşun adı.
AN-BE-AN
Gittikçe, yavaş yavaş, zaman ilerledikçe.
ANBER
Güzel koku. Adabalığı ve kaşalot denilen büyük balıkların barsaklarında teşekkül eden güzel kokulu madde. * Derisinden kalkan yapılan bir balık.
ANBERA
İğde yemişi.
ANBER-BAR
f. Güzel kokulu. Anber kokulu.
ANBER-EFŞAN
f. Anber saçan.
ANBERÎ(N)
Güzel kokulu. Anber kokulu.
ANBER-NİSAR
f. Güzel koku yayan. Anber kokulu.
ANBER-SİRİŞT
f. Anber gibi güzel kokulu.
ANBER-TER
f. Güzellerin zülüfleri ve benleri. * Mc: Geceleyin.
ANBES
(C: Anâbis) Arslan.
ANCA
f. Orası, ora, orada.
ANCEC
(C: Anâcic) Büyük nesne. * Fesliğen adı verilen çiçek.
ANCEHANİYE
Kibir, azamet.
ANCEHİYYE
Bilmezlik. Büyüklük. Ululuk.
AN-CEHLİN
Bilmezlikle, bilmeyerek.
ANCERE
Dudak uzatmak.
ANDED
Ayrılık, firak.
ANDEL(E)
Yaşı büyük deve. * Uzun, tavil. * Avazla çağırmak.
ANDELİB
Bülbül. Seher kuşu. * Mc: Hz. Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.
ANDELİBÂN
f. Andelibler, bülbüller.
ANDEM
Tıb: Kanı durdurmak için kullanılan bir çeşit reçine.
ANDEZİT
Yanardağ lâvlarının soğumuş kalıntısı.
ÂNE
f. Kelime sonuna getirilerek zarfiyet ifâdesi için kullanılan nisbet edatıdır. Meselâ: Mütefekkirâne (: Mütefekkire yakışır halde) kelimesinde olduğu gibi.
ÂNE
Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi. * Dişi ve yabani eşek. * Yabani eşek sürüsü. * Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar. * Kasık kılı. * Apış arası, kasık.
A'NEB
Büyük burunlu adam, burnu iri olan adam.
ANEBAN
Erkek geyik.
ANED
Cânib ve nâhiyeler.
ANEDE
Çok inatçılar. Muannidler.
ANEF
Kabalık (inceliğin zıddıdır).
ANEM
Bir ağaç cinsi ki, kızıl yumuşak budakları olur.
ANEN
Arız olmak.
ANEN FE ANEN
Zamanla, gittikçe, devamlı.
ANESE
Ünsiyet etmek. Karşılıklı görüşmek, arkadaş olmak, yakınlık göstermek. (Vahşetin zıddı)
ANESTEZİ
yun.Tıb: Bütün vücutta veya vücudun bir kısmında hislerin az veya çok miktarda kaybı.
ANEŞNEŞ
Uzun boylu.
ANET
Cimâdan âciz olmak. * Ağaçtan yaptıkları deve ağılı.ANET : $ (C:Anât) Fâsık. * Diz kılı. * Yaban eşeği sürüsü. * Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.
ANET
Günah. Zinâ . * Helâk. * Fesâd. * Meşakkat. * Kalb darlığı. * Hata. Galat. * Tıb: Kırılan bir kemiğin sarıldıktan sonra tekrar kırılması.
ANEZE
Ucu demirli uzun ağaç, (ki asâdan uzun, süngüden kısa olur.)
ANFE
Dudak altında biten kıllar.
ANGÂH
(Angeh) f. O vakit. Ondan sonra.
ANGARYA
yun. Ücretsiz olan iş. Meccanen görülen iş. Baştan savma görülen iş. (Bak: Suhre)
ANGLİKAN
İngiliz kilisesine bağlı kimse.(Anglikan Kilisesine Cevap:Bir zaman bî-aman İslâmın düşmanı, siyâsi bir dessas, yüksekte kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desise niyetiyle, hem inkâr suretinde, hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elimde pek şematetkârane bir istifhamiyle dört şey sordu bizden. Altıyüz kelime istedi. Şemâtetine karşı yüzüne "Tuh!" demek, desisesine karşı; küsmekle sükut etmek, inkârına karşı da; tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatab etmem. Bir hakperest adama böyle cevabımız var:O dedi birincide: "Muhammed (A.S.M.) dini nedir?" Dedim: İşte Kur'andır. Erkân-ı sitte-i İman, erkân-ı hamse-i İslâm, esas maksad-ı Kur'ân.Der ikincisinde: "Fikir ve hayata ne vermiş?" Dedim: Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dâir şâhidim: $Der üçüncüsünde: "Mezâhim-i hâzıra nasıl tedavi eder?" Derim: Hurmet-i riba, hem vücub-u zekâtla. Buna dair şahidim: $ da. $Der dördüncüsünde: "İhtilâl-i beşere ne nazarla bakıyor?" Derim: Sa'y, aslı esasdır. Servet-i insaniye, zâlimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde. Buna dair şahidim: $
ANGLOSAKSON
Büyük Britanya'da yerleşen Germen ırkından aşiretlerin adı. * Ana dili İngilizce olan şahıs.
ANHA MİNHA
Şundan bundan, şöyle böyle ederek, şu bu, öteberi.
ANHÜ (ANHÂ)
Ondan. (İşaret zamiri).
ANHÜM
Onlardan (mânasına işaret zamiri).
ANHÜMÂ
Her ikisinden.
ANİ
Ansızın, birdenbire. Bir anda. Hemen. * Son derece kızgın. * Olgunlaşmış, kemale erişmiş.
ANİ
(C: Anat-Unât) Mütevazi, alçak gönüllü. * Köle * Meşgul. * Iztırab çeken. Muztarib. * İşçi. * Müfettiş. * Tahsildar. (Müennesi: Aniye)
A'Nİ
Yani ben demek istiyorum ki (manasında).
ANÎD
(İnad. dan) Çok inadçı. * Daima suyu akıp iyileşmeyen yara. (Bak: Anud)
ANÎDE
Kabile, ehl-i beyt.
ANİF
Sert, kaba.
ÂNİF
Yakında geçen. Pek yakın geçmişte.
ÂNİF-ÜL BEYÂN
Biraz evvel bildirilen, az önce beyan olunan.
ÂNİF-ÜZ ZİKR
Az önce bildirilen, biraz evvel tebliğ edilen.
ÂNİFE
Gençlik çağının başlangıcı.
ÂNİFEN
Yukarıda. * Az önce, biraz evvel.
ANİK
İnce, zarif, güzel. Acaib.
ANİK
Ense, boynun arkası.
ANİK
Çok nesne. * Devenin ancak dizini çekip yürüyebildiği kumlu yer.
AN-İL-GIYAB
Kendisi yokken, gıyabında, arkadan.
ANİMİZM
Sosy: Ruhları İlâh sayan batıl bir din. Ruhlar cisimler gibi Allah'ın mahlukudur. Onun emirlerine tâbidir.
ANİN
f. Yağ çıkarmağa mahsus olan yayık.
ANİS
Şişman ve iri deve. * İhtiyar bekâr. * İhtiyar kız.
ANİSE
Cana yakın kız veya kadın.
ANİSE
f. Sıkı bağlanmış. * Koyulaşmış, katılaşmış şey. (Kan ve mürekkeb gibi akıcı maddeler.)
ANİYE
Son derece kızgın su.
ANİYE
(İnâ. C.) Yemek kapları, tabaklar, kap-kacaklar.
ANİZ
Iztırablı, muztarib.
ANK
Kapı, bâb. * Güzel, hoş, gökçek olmak.
ANKA
İsmi olup cismi bilinmeyen bir kuş. Çok büyük olduğu anlatılır. Zümrüd-ü Anka ve Simurg gibi isimlerle de anılır. * Uzun boyunlu kadın. * Arabdan bir kimsenin lakabı. * Zahmet, meşakkat.
ANKA-YI MAĞRİB
Zümrüd-ü Anka kuşu.
ANKA-MEŞREBANE
Anka meşrebi halinde, kanaat sahibi. Eski edebiyatta kanaat sahiplerine kinaye olarak söylenir.
AN-KARİB
Yakından, çok zaman geçmeden.
AN-KARİB-İZ-ZAMAN
Yakın vakitten.
ANKAS
Erkek tilki yavrusu.
AN-KASDİN
Kasd ve niyet üzere, mahsûsen.
ANKE
Sağlam olan nesne. * Ahmak.
ANKEB
Erkek örümcek.
ANKEBET
(C.: Anâkıb) Dişi örümcek.
ANKEBUT
Örümcek.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Ebubekir-i Sıddık (R.A.) ile küffarın tazyikinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gar-ı Hira'nın kapısında iki nöbetçi gibi, iki güvercinin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedar gibi harika bir tarzda kalın bir ağla mağara kapısını örtmesidir ki: Örümcek zayıf ağı ile rüesa-yı Kureyş'e galebe etmiştir. Ayet diyor ki: En zaif bir hayvana mağlup olacaklarını o müşrikler faraza bilseler, bu cinayete ve bu suikaste teşebbüs etmiyeceklerdi... R.N.) (Bak: Beyt-i Ankebut)
ANKEBUT SURESİ
Kur'an-ı Kerimin yirmidokuzuncu suresidir. Mekkidir. (Allahtan başkasına güvenenlerin, dünyayı avlamak için kurdukları teşkilâtını bir örümcek ağına benzeten, örümcek meseli zikrolunan bir suredir.)
ANKEBUTİYE
Örümcekler.
ANKUR
Her nesnenin aslı.
ANKÛT
Örümcek. Evcil, al kumru.
AN-KÜM
Sizden.
AN-KÜMA
İkinizden.
AN-LA ŞEY'İN
Bilâ mucib, sebebsiz.
AN MİM AMED
f. Tar: İslâmiyeti ve Türkçeyi öğretmek maksadıyla, devşirilerek toplanan ve Türk köylülerine satılan acemi oğlanlardan, müddetini tamamlayarak Rumeli Ağasının tezkeresiyle ulüfeye yazılanların kayıtlarına verilen işaret.
ANNAB
Üzümcü.
AN-NAKDİN
Nakit para olarak.
ANOFEL
yun. Sıtma mikrobunu taşıyan ve aşılayan sivrisinek.
ANONİM
yun. Yapıcısının adı belirtilmeyen eser. * Sermayesi hisselere bölünerek, her ortağın mes'uliyet ve salâhiyeti sermayedeki hissesiyle orantılı bulunan ortaklık, şirket.
ANORMAL
Normal olmayan. İfrat veya tefrit hali.
ANOT
yun. Pozitif elektrot. Bir elektrolitte, elektrik akımının içeri girdiği iletken uç.
ANS
Sağlam, kuvvetli deve. * Yemen tâifesinden bir kabile. * Kız bâliğa olduktan sonra, ailesinin evinde çok durması.
AN-SAMİM-İL KALB
Can ve yürekten, kalbden.
AN-SAMİMİN
Kalbden. Riyasızlıkla. Samimiyetle. İçten.
ANSAR
(Bak: Ensar)
ANŞET
(C: Anâşit) Yaramaz. * Uzun.
ANSİKLOPEDİ
yun. Bir sahadaki bilgileri veya bütün bilgileri sistemli veya alfabetik bir şekilde sıralayan eser.
ANTER
(C: Anâtir) Gök sinek.
ANTİKA
yun. Kıymetli san'at eseri. Eski zamandan kalma eser.
ANTİKOR
Fr. Vücuda giren hastalık mikroplarını zararsız kılmak için organizmanın bir kanun-u İlahî ile çıkardığı madde.
ANTROPOLOJİ
yun. İnsan dediğimiz varlığı inceleyen ilim. İnsan biyolojik özellikleri açısından incelendiğinde biyolojik antropoloji, cemiyet halinde yaşıyan bir varlık olması açısından incelendiğinde sosyal antropoloji veya kültür antropolojisi, insanın mahiyeti, diğer varlıklardan farkı, hayatının mânası, dünyadaki yeri açısından incelendiğinde felsefi antropoloji adlarını alır. Allah insanın önce bedenini yaratmış, sonra ona ruh vermiştir. Hiçbir varlığa vermediği kabiliyetler vermiştir. Allahı tanıdığı ve ona bağlandığı zaman Allahın muhatabı, yeryüzünün halifesi ve efendisi olur. Allahı tanımadığı ve kendi keyfine tâbi olduğu zaman hayvanlardan aşağı bir mahluk olur. Dünya hayatı, iyi ile kötülerin denendiği bir imtihan yeridir. İnsan ebed için yaratılmıştır. Ölüm ebedi hayata bir yolculuk, bir terhistir. Mezar, ya Cennete giden yolun kapısı veya Cehenneme giden yolun giriş yeridir.
ANTROPOMORFİZM
Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din. Allah'ı insan vasıflarıyla tasavvur eden dinî inançlar da antropomorfizm'in başka kılıkta görünüşleridir. Meselâ aslı bozulmuş Musevilik ve Hıristiyanlıkta Allahın insan şeklinde düşünülmesi antropomorfizm denilen putperestliğe bir geri dönüştür. İslâm dini Allah'ın varlığı, sıfatları ve fiilleriyle eşsiz ve benzersiz olduğunu bildirmekle, en üstün ve mükemmel din olmak şerefine hak kazanmıştır. İslâmın "Görmek, işitmek, konuşmak" gibi insani vasıfları Allaha atfettiğini, ve bu sebeple antropomorfik dinler arasında yer aldığını iddia edenler ya bilgisiz ya da kasıtlı kimselerdir. Çünkü İslâm, Allahın "Görmek, işitmek, konuşmak" fiilinde insanın muhtaç olduğu organ ve şartlara muhtaç olmadığını bilhassa belirtir ve insan fiili ile hiçbir surette benzerliği bulunmadığını açıklar. İslâm en cahil insandan en âlim insana kadar herkese hitap eden bir din olduğu için, basit ve kaba düşünenlere, hareketlerinin Allah'dan gizli kalmayacağını anlatmak için Allah'ın, putperestlerin ilahları gibi konuşmaz, görmez, işitmez diye düşünmemelerini, Allah'ın her hal ve hareketlerinden haberdar olduğunu anlatmaktadır.
ANTÛT
Çöl ortasındaki küçük dağ ve tepe.
ANÛD
Muannid. Çok inatçı.
ANÛN
İsyankâr, kavgacı. * Davarların önünde yürüyen davar.
ANVE
Kuvvet, cebr, zorakilik, zorlama, zor.
ANVET
Kahretmek. * Galip olmak.
ANYE
Güçlük, engel, zorluk, meşakkat.
ANZAR
(Bak: Enzar)
APOSTERİORİ
Fels: Tecrübe sonunda meydana gelen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ ateşin yakıcı olduğunu denedikten sonra anlarız. Bu bilgi, aposteriori bir bilgidir.
APRİORİ
fels. Tecrübeden önce insan aklında varlığı kabul edilen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ: "Her sayı kendine eşittir" hakikatı hiçbir deneye baş vurmadan bilinen bir apriori bilgidir.
APSİS
Fr. Yönlü bir eksen üzerinde bulunan bir noktanın, başlangıç noktasına olan uzaklığının cebirsel değeri. * Bir noktanın, fezadaki yerini tesbite yarıyan ana çizgilerden yatay olanı.
APULET (APOLET)
Fr. Askerlerin, sınıf ve rütbelerine göre sırma, ipek veya yünden omuzlarına taktıkları saçak.
ÂR
Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
ÂRSIZ
Bî-ar, utanmaz, arsız.
ÂR Ü NAMUS
Utanma, haya ve namus.
ÂRÂ
f. Süsleyen. Bezeyen.
DİL-ÂRÂ
Gönül avutan, gönül süsleyen.
MECLİS-ÂRÂ
Meclisi süsleyen.
ÂRÂ
Fikirler. Reyler.
ARÂ
Mıntıka, bölge. * Komşuluk. * Avlu. * Çıplaklık. * Geniş, çıplak arazi.
ÂRÂB
(İrb ve İrbe. C.) Hacetler. * Uzuvlar. * Akıllar, zekâlar. * Hileler, oyunlar.
ARAB
Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.
A'RAB
Göçebe Araplar, çölde yaşayan Araplar.
ARÂBE
(C: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba. * Açık saçık konuşma.
ARABE
(Arben) Yemek yeme.
ARABESK
Süslemede kullanılan bir çeşit tezyinat.
ARABÎ
Arabça, Arab dili. Arab kavmine mensub.
A'RABÎ
Çölde yaşayan Arab.
ARABİSTAN
f. Arap ülkesi. Arapların yaşadığı ülke.
ARABİYYAT
(Arabiyyet. C.) Arapçaya dâir ilimler, kitab veya fikirler. Arap edebiyatı.
ARABİYYET
Arapça ile ilgili olan (İlim, fikir veya kitap). Arap edebiyatı.
A'RAC
Anadan doğma topal (aksak).
ARAC
f. Dirsek.
ARADÎN
(Bak: Eradîn)
A'RAF
(Arf. C.) Sırt, tepe. Özel manası Cennetle Cehennem arası bir yer.(Arf, herhangi bir yüksek yer demektir ki, bu münâsebetle atın yelesine, horozun ibiğine arf denilmiştir.)(A'raf, meşhur bir kavle göre Cennet ile Cehennem arasındaki hicabın, surun yüksek tepeleri demek olur. İbni Abbastan sıratın şerefeleri diye bir kavil de mervidir. Fakat Hasanı Basri Hazretleri demiştir ki, A'raf ma'rifettendir. Ve mânâ "Ehl-i Cennet ile ehl-i Nârı simalarından tanımak üzere bir takım rical vardır demektir. Kendisine bu rical "hasenat ve seyyiatları müsavi olan kimselerdir" denildikte dizine vurmuş ve bunlar, demiş, Allah tealânın ehl-i Cennet ile ehl-i Nârı tanımak ve birbirinden temyiz etmek üzere tâyin buyurduğu bir kavmdir. Vallahi bilmem belki bazısı şimdi beraberimizdedir. Hâsılı A'raf üzerindeki ricalin tefsirinde başlıca iki kavil vardır. Birincisi Ebu Huzeyfe ve saireden mervi olduğu üzere bunlar amelde kusur etmiş ve mizanda hasenat ve seyyiatları müsavi gelmiş bir taife-i muvahhidindir ki Cennet ile Cehennem arasında bir müddet kalırlar. Sonra Allah Tealâ haklarında bir hüküm verir. (İkincisi) Bunlar Enbiya, şühedâ, ahyar, ulemâ veya rical suretinde görünür. Melâike gibi dereceleri yüksek bir takım zevattır.) (E.T.)
A'RAF
(Örf. C.) Âdetler, örfler, an'aneler.
A'RAF SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in 7. suresidir. Mekke-i Mükerremede nâzil olmuştur. Suret-ül Mikat, Suret-ül Misak, Elif lâm mim sâd gibi isimleri de vardır.
ARAFAT
Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahim Peygamber (A.S.) Cebrail ile burada konuştu. Hz. Muhammed (ASM) yüzbin insana hitab eden veda hutbesini burada okudu. İnsan haklarını 14 asır önce burada dünyaya ilan etti.
ARAFET
(C: Avârif) Atâ, ihsan, hediye.
ARAHİM
Büyük olan şey. * Bir cins beyaz büyük mantar.
ARAİS
(Arûs. C.) Gelinler. * Güneşler. * Gökler.
ARAİZ
(Ariza. C.) Arz olunan meseleler. Küçükten büyüğe yazılan yazılar.
A'RAK
(Irk. C.) Kökler, damarlar.
ARAK
Ter, rutubet.* Dağdaki yol. * Çukur. * Deve izleri. * Sıra sıra olan şey. * Zenbil. * Menfaat, sevab, karşılık. * Süt.
ARAK
Kalabalık, izdiham.
ARAK-ÇİN
Kavuğun altına giyilen takke.
ARAK-DAR
f. Terli.
ARAKÎ
Terle ilgili, tere mensub.
ARAKİYYE
Yünden yapılan bir cins külâhtır ki, bilhassa dervişler kullanırlar.
ARAKK
Çok ince. En ince. Ziyâde rakik olan.
ARAKNAK
f. Terlemiş, terden ıslanmış, ter içinde kalmış.
ARAKRİZ
f. Terliyen, ter döken.
ÂRÂM
(İrem. C.) Çölde, sahrada konulan hususi nişan.
ÂRÂM
f. Durma, dinlenme. * Yerleşme, rahat etme, karar kılma. * Eğlenme.
ÂRÂM-I CÂN
Gönül rahatı. * Sevgili, sevilen güzel.
ÂRÂM-I DİL
Sevgili, sevilen güzel. * Gönül rahatı.
ÂRÂM-BAHŞ
f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
ÂRÂM-CÛ
f. Dinlenmek isteyen.
ÂRÂM-CÛYANE
f. Dinlenmek isteyene yakışır şekilde.
ÂRÂM-GÂH
f. Dinlenilecek yer.
ÂRÂMGÂH-I EBEDÎ
Ebedi olarak dinlenilecek yer, sonsuz olarak istirahat edilen yer, mezar.
ÂRÂM-GÂR
Hiçbir sıkıntısı olmayan, rahat yaşayan adam.
ÂRÂM-GÜZİN
f. Dinlenmek için oturan, istirahat eden, dinlenen.
ÂRÂMÎ
f. Dinlenme, rahat etme.
ÂRÂMİDE
f. Rahat olan, dinlenen, sükûn halinde ve rahatta bulunan.
ÂRÂMİŞ
f. Huzur, rahat.
ARAMRAM
(Aremrem) Asker çokluğu. * Şiddetli hâl ve iş.
ARÂM-RÜBA
f. Sıkıntı veren, istirahatı bozan, rahatı kaçıran.
ARÂM-SAZ
f. Yerleşen, oturan.
ARÂM-SÛZ
f. Huzuru bozan, rahatsızlık veren.
ARAN
f. Dirsek.
ARANİK
Su kuşlarından boynu uzun bir kuş.
AR'AR
Dikenli ardıç ağacı, dağ selvisi. * Mc: Güzelin boyu bosu.
AR'AR
Arap diyârında bir yerin adı. * Bir oyun çeşidi.
AR'ARE
Dağ başı. İki burun deliğinin arası. * Servi ağacı. Çocuk oyunundan bir oyun.
ARARE
(C: Arâr) İyi kokulu bir ot. * Şiddet * Kötü ahlâk. * Evin avlusu, ev içi. * Soğuk şiddetli olmak.
ARAROT
Ufak çocuklara yedirilen besleyici bir cins nişasta ki, Amerika'da hasıl olan bir kökten çıkarılır.
A'RÂS
Düğünler. * (İrs.C.) Evliler. * (Urs. C.) Nikâh merasimleri.
ARAS
Yorgunluk, bitkinlik. * Hayranlık.
ARASAT
(Aresât) Mahşer yeri. Haşir ve neşir meydanı.
ARASTE
f. Bezenmiş süslenmiş. * Çarşının bir esnafa mahsus kısmı. * Vaktiyle ordu çarşısı, ordugâhta kurulan seyyar çarşı.
ARASTE-GÎ
f. Süslülük, bezenmişlik, ârâstelik.
A'RAŞ
(Arş. C.) Tahtlar. * Çatılar, damlar.
ARAT
Bölge, mıntıka. * Avlu.
ARAYENDE
f. Düzen verici, süsleyici.
ARAYÎ
f. Süsleyicilik.
ARAYİŞ
f. Süs, zinet. * Süsleme.
ARAZ
İşâret, alâmet. * Tesâdüf, rast gelme. * Kaza. Felâket. Zâtî olmayan hâl ve keyfiyet. * Fls. Herhangi bir cevherin varlığı için zaruri olmayan vasıf. Meselâ: Şekerin beyaz rengi şekerin varlığı için zaruri değildir.
ARAZÎ
Araza âit ve mensub. Araza dâir ve ilgili.
A'RAZ
(Araz. C.) Arazlar, işaretler, nişanlar, alâmetler. * Tesadüfler. * Hastalık alâmetleri. * Kazalar, felâketler, musibetler.
ARAZAN
Rastgele, tesadüfen, tevafukan.
ARAZET
Genişlik.
A'RAZİ
Ârızî, tesâdüfî, rastgele.
ARÂZİ
(Arz. C.) Yerler. Ekilen toprak. Ekilen yerler.
ARÂZİ-İ EMİRİYYE
Huk: Beytülmâle mahsus olup devlet tarafından şahıslara dağıtılan yerler. (Tarla, çayır, koru ve emsali gibi.)
ARÂZİ-İ EMİRİYYE-İ MEVKUFE
Huk: Sadece hazine menfaatleri veya tasarruf hakları veyahut ikisi de bir hayır cemiyetine ayırılan miri arazi.
ARÂZİ-İ EMİRİYYE-İ SIRFA
Huk: Beytülmâle mahsus menfaatleri ve tasarruf haklarından hiçbiri bir cihete verilmeyip devlete ait olan ve şahıslara dağıtılan memleket arazisi.
ARÂZİ-İ GAMİRE
Huk: Harap, su baskınına uğramış veya içine henüz çift girmemiş yerler.
ARÂZİ-İ HÂLİYE
Boş, sahipsiz bırakılmış topraklar.
ARÂZİ-İ HARACİYE
Müslümanlar tarafından fetholunan ve ulul-emir tarafından müslim olmayan eski sahibi elinde bırakılan veya hâriçten müslim olmayanlar getirilerek yerleştirilen arâzi.
ARÂZİ-İ MAHLULE
Huk: Araziyi kullananın intikal sahibi mirasçı bırakmaksızın ölümüyle hükümete kalan arâzi-i emiriye.
ARÂZİ-İ MAHMİYE
Huk: Beytülmâle ait araziden, koru, mer'a, yol, pazar yerleri gibi halkın ihtiyaçlarına ayrılmış olan arâzi.
ARÂZİ-İ MEFTÛHA
Huk: Fetih hakkının taalluk ettiği yerler.
ARÂZİ-İ MEKTUME
Huk: Beytülmâle haber verilmeksizin kullanılan mahlul veya müstahik-i tapu araziler.
ARÂZİ-İ MEMLUKE
Mülkiyet yolu ile tasarruf olunan yerler. (Mülk, timar toprağı).
ARÂZİ-İ METRÛKE
Terk edilmiş, bırakılmış topraklar, araziler.
ARAZİ-İ MEVÂT
Huk: Hiç kimse tarafından kullanılmayan ve halka verilmeyen, meskun mahallerden biraz uzakta bulunan taşlık ve kıraç arazi.* İşlenmemiş toprak.
ARÂZİ-İ MEVKUFE
Vakfedilmiş yerler. Bir hayır işine devamlı surette tahsis edilmiş yerler.
ARÂZİ-İ MEVKUFE-İ SAHİHA
Huk: Arâzi-i memlükeden şartlarına uygun olarak vakfolunan yerler.
ARÂZİ-İ MİRİYE
Devlete ait arazi.
ARÂZİ-İ MUHTEKERE
Kiracısı tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere senelik bir ücret karşılığında kiraya verilen arazi. (Kiracı, kira bedelini her sene arâzi sahibine vererek o arâziyi devamlı sûrette elinde bulundurur.)
ARÂZİ-İ MUKADDESE
Mukaddes yerler. Kudsi topraklar.
ARÂZİ-İ MÜBÂREKE
Mübarek yer olan Hicaz.
ARÂZİ-İ MÜLKİYE
Hükümet arazisi, hükümet toprağı. Hazine arazisi.
ARÂZİ-İ MÜRFAKA
Huk: Sokaklarda oturulacak yerler ve caddelerde boş bırakılan kısımlar. Yolculara ait terkedilmiş konak yerleri, kervansaraylar.
ARÂZİ-İ MÜŞTEREKE
Huk: Çokları tarafından tasarruf olunan yer.
ARÂZİ-İ ÖŞRİYYE
Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.
ARAZİŞ
f. Hayır ve iyilik yapma. * Tasaddukta bulunmak.
ARBEDE
Cidal, kavga, patırtı.
ARBEDE-CÛ
Patırtıcı, gürültücü, kavgacı.
ARBEDE-CÛYÂNE
f. Kavga çıkartmağa yeltenerek.
ARBEDE-SÂZÎ
f. Gürültücülük, kavgacılık.
ARC
Mekke ile Medine arasında bir mevzi. * Deve sürücüsü.
ARCA
(Müz: Arec) Topal ve aksak kişi. * Sırtlan.
ARCELE
Sürü, hayvan topluluğu. * Yayalar cemaati. * At sürüsü.
ARD
f. Buğday ve diğer tahıllardan öğütülen un. * Buğdayı değirmen taşına akıtan oluk.
ARDA
Vaktiyle bazı çavuşların elde tuttukları uzun değnek. * Nişan almak için dikilen değnek.
ARDA
Çıkrıkçı kalemi.
ARD-BİZ
f. Elek, un eleği. * Elekle un eleyen kişi.
ARDHALE
f. Bulamaç adı verilen yemek.
ARDİN
f. Deneme, imtihan, tecrübe.
ARDİYYE
Ticaret eşyasının saklandığı yer. * Böyle bir yerde saklanan eşya için ödenen ücret.
ARDTÛLE
f. Bulamaç denilen yemek.
ARE
Borç olarak alınan veya verilen şey.
AREB
Şehir ehli olanlar. * Mide fesâdı.
AREB
Çok açıkgöz, en akıllı.
ÂREC
f. Dirsek, kolun arka tarafı.
AREC
Topallık, aksaklık.
A'REC
Topal, aksak.
ARECAN
Aksak ve topal kişinin yürümesi.
A'REF
Pek ma'ruf, çok bilen. Arif. * Çok anlayışlı, fazla bilgili. * Yelesi ve boynu uzun olan at.
AREFE
Kurban bayramından bir evvelki gün.
AREKİYYE
Zinâkâr kadın.
AREKREK
Aceleci, acul. * Kuvvetli büyük deve.
A'REM
Alacalı, benekli (şey).
AREMET
Savurmak için dövülüp toplanmış harman.
AREMİDE
f. İstirahat eden, dinlenen. Rahat kişi.
AREMREM
Kalabalık ordu, çok fazla asker.
AREN
Davar ayağında olan kuru kemre. * Yarık. * Bir nesne yumuşak olmak.
ARENC
f. Dirsek. * Gidiş, tarz, usül, metod.
ARENDE
f. Birşey getiren kimse.
ARENG
f. Dirsek. * Dert, keder. * Hile, dubârâ. * Tarz, tavır, üslüb. * Vali, hakim. * Zannolunur ki, galiba, öyledir, benzer gibi bir yakınlık ve benzerlik ifâde eder.
AREOMETRE
yun. Sıvıların yoğunluk derecesini ölçmeye yarayan âlet. Arşimet'in keşfettiği kanuna istinad edilerek yapılan bu alet, içi boş cam bir silindir ile bunun üst kısmındaki dereceli bir çubuktan ibarettir.
ARES
Hayranlık.
ARESTE
f. Süslenmiş, bezenmiş.
ARET
f. Dirsek.
ARF
(C: A'râf) Rüzgâr. * El ayasında çıkan çıban.
ARF
Güzel koku. * Yüksek yer. * Atın yelesi. * Horozun ibiği.
ARFA
(Müz: A'raf) Yeleli. * Sırtlan.
ARGO
Fr. Bir meslek veya topluluk sınıfı arasında kullanılan özel söz. * Mc: Serserilerin ve külhanbeylerin kullandığı söz veya deyim.
ARGON
yun. Kim: A sembolü ile gösterilen renksiz, kokusuz ve tatsız bir gaz. Havada % 1 nisbetinde bulunur.
ARIK
Uykusuz kimse, uykusuz olma halindeki.
ARINMAK
t. Temizlenmek, pâk olmak.
ÂRIZ
Sonradan olan şey. Bir şeyin zâtına ve hakikatına ait ve lâzım olmayıp başka bir varlıktan bazan vâki ve kaim olan. Takılan. Yapışan. * Bir şeyi arz ve takdim edici olan. * Kalın ve geniş bulut. * Ön dişlerin haricindeki onaltı dişin herbiri. * İnsanın yanağı. * Hasta olduğundan dolayı kesilen deve. * Seyrek sakallı kimse. (Bak: İctima-i zıddeyn) * (Arz. dan) Gelen. * Tesadüfî vakıa. * Dağ, bulut. v.s. gibi görmeye mâni olan herşey. * Yanak.
ÂRIZA
Sonradan olan, noksanlık. * İsabet eden belâ ve keder. * Bozulma. * Gelip geçici. * Hariçten gelen te'sirle olan. * Bir şeyin olmasına veya görülmesine mâni olan birşey.
ÂRIZAN
(Ârız. dan) Geçici olarak. * Tesadüfen, tevafukan, rast gele.
ÂRIZAN
İki yanak.
ÂRIZÎ
Zâtî ve irsî olmayıp sonradan hâsıl olan. Zâtî ve esastan olmayıp sonradan zuhur ve taalluk eden. Muvakkat, geçici.

 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009