ÂMÂL-İ UHREVİYE
Ahirete ait emeller, ümitler ve istekler.
AMALİKA
Çok eskiden Sina yarımadasında yaşadıkları sanılan ve gariplikleriyle şöhrete erişen bir kavim.
A'MAM
(Amm. C.) Amcalar.
AMAME
Sarık. Ammâme. Başa sarılan ve sünnet-i seniyye olan kisve. (Bak: İmâme)
AMAN
(Emân) Emniyet. İmdat. Yardım dileği. Afv, ricâ, niyâz. * Sabırsızlıkla hiddet ve infiâl ifâdesi. * Tenbih, sakındırma.
AMAN-NAME
f. Bir şahsa iltimas yapması için, başka bir kimseye hitaben yazılan pusula, yazı.
A'MAR
(Ömr. C.) Ömürler, yaşayışlar. * Mes'ut hayat. Hoşa gidecek garib ve tuhaf şeyler. * Sinler, yaşlar.
AMARE
(C.: İmâr) Fes gibi başa giyilen nesne.
AMAR(E)
f. Hesap. * Araştırma. * Tıb: Karında su toplanma hastalığı.
AMARE-GİR
f. Hesap işleriyle uğraşan kişi. Muhasebeci.
AMARİYYE
Deveye konulan mıhfe.
AMAS
şiddetli harp. * Zahmet, meşakkat.
AMAS
f. İnsan vücudunda meydana gelen sis ve kabarcık.
AMASE
şiddet. * Zulmet.
AMATÖR
Fr. Bir işi para kazanma maksadıyla değil de, zevk için yapan kimse.
AMAY
f. Süsleyen, dolduran mânasına gelir ve kelimelere eklenerek kullanılır.
AMAZON
Milattan önce yaşamış İskitlerin kadın askerlerine verilen isim. Göğüslerini dağlatarak küçükten harbe alıştırılan bu İskit kadınlarının şiddetli muharebeler yaptıkları yazılıdır. * Güney Amerika'da büyük bir nehir adı.(Evet nasıl ki tarihlerde eski zamanlarda "Amazonlar" nâmında gayet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i askeriye olarak harika harpler yaptıkları naklediliyor... Aynen öyle de bu zamanda zındıka dalâleti İslâmiyete karşı muharebesinde nefs-i emmarenin plâniyle şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi, yarım çıplak hanımlardır ki; açık bacağı ile dehşetli bıçaklarla ehl-i imâna taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhane yolunu genişlettirmeğe çalışarak çokların nefislerini birden esir edip kalb ve ruhlarını kebâir ile yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. G.R.)
AMBALAJ
Fr. Eşyayı taşınabilir bir hale koymak için sarma veya sandığa yerleştirme işi.
AMBARGO
Bir para veya malın kullanılması veya başka bir yere götürülmesi ya da bir geminin bulunduğu limandan ayrılması yasağı.
AMD
Niyet, kasıt, istek, arzu. * Direk koymak.
AMDEN
Kasten, bile bile. İsteyerek.
AME
f. Divit, yazı hokkası.
AME
Tereddüt. * Tenbellik.
AMED
Sütunlar. * Birşeye devam üzere olma. * Mülâzemet etme.
ÂMED
f. (Mâzi fiili olup mastar gibi kullanılır). Gelmek, geliş, vürud eyleme.
ÂMED Ü REFT
Geliş-gidiş.
ÂMEDE
Gelmiş. Vürud eylemiş.
ÂMEDE-GÛ
f. Hazırcevap. Düşünmeden hemen güzel söz söyleyen kimse.
ÂMEDÎ
f. Geliş.
ÂMEDİYE
f. Gümrük vergisi.
ÂMED Ü ŞÜD
Varıp gelme. Gidiş geliş; geldi gitti.
AMEH
Basiretsizlik. Tahayyür, tereddüt. Doğru ciheti bilmemek.
AMEL
İş. Çalışma. Bir emri veya vazifeyi yerine getirme. * Kâr, iş işleme. * Dini bir emri yerine getirme, tatbik etme. İtaat. İbâdet.
AMEL-İ KALİL
Amel-i kesirden az olan hareket. Bir rek'atta bir uzuvla yapılan ve namazdan sayılmayan bir hareket veya ardı ardına yapılan üçten az hareket.
AMEL-İ KESİR
Namaz içinde ve namazdan sayılmayan ve bir uzuvla ardı ardına yapılan üç hareket veya iki uzuvla yapılan bir hareket; bu hareket namazı bozar.
AMEL-İ SÂLİH
Allah rızâsına uyan hayırlı amel. Günahlardan uzak olan iş, fiil. Maddi veya mânevi hukuk-u ibâdı ifâ etmek.(Bugünlerde Kur'an-ı Hakîm'in nazarında, İmandan sonra en ziyade esas tutulan takvâ ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyyattan ve günahlardan ictinab etmek ve amel-i sâlih, emir dâiresinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def-i şer, celb-i nef'a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve cazibedâr hevesat zamanında bu takvâ olan, def-i mefasid ve terk-i kebâir üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyyet kesbetmiş. Bu zamanda tahribat ve menfi cereyan dehşetlendiği için, takvâ, bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemiyen kurtulur. Böyle kebâir-i azime içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakiyyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih bu ağır şerait içinde çok hükmündedir. Hem takvâ içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünkü, bir haramın terki vacibdir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var.Takva; böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek ictinab, az bir amelle, yüzler günah terkinde, yüzer vacib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta; niyetiyle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a'mâl-i sâlihadır... K.)
AMEL-İ TÂLİH
Yaramaz iş, makbul olmayan amel.
AMEL-İ UHREVÎ
Âhirete ait amel. (Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevi istersen ve herbir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli görmek istersen ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittiba et. Çünki: Bir muamele-i şer'iyyeye tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor. Bir nevi ibadet oluyor. Uhrevi çok meyveler veriyor. Meselâ: Bir şey'i satın aldın. İcab ve kabul-ü şer'iyyeyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi alışverişin bir ibadet hükmünü alır. O tahattur-u hükm-ü şer'i, bir tasavvur-u vahiy verir. O dahi,şarii düşünmekle bir teveccüh-ü ilâhi verir. O dahi, bir huzur verir. Demek Sünnet-i Seniyyeye tatbik-i amel etmekle bu fâni ömür, bâki meyveler verecek bir hayat-ı ebediyyeye medar olacak olan faideler elde edilir. S.)
AMELE
(Âmil. C.) Âmiller. Amel edenler. * Irgat, işçi.
AMELEHU
"Tarafından yapıldı." mânâsına gelir ve bir sanat eserinde san'atkârın imzasından önce yazılır.
AMELEN
Bilfiil, işleyerek, fiilen, çalışarak.
AMELÎ
(Ameliyye) Amele mensup ve müteallik olan. Fiil olarak. İşlemek suretiyle. Pratik. Tecrübeli.
AMELİYYAT
Ameller. işler. * Bir bilginin iş olarak tatbiki. * Tıb: Operatörlük. Cerrahlık.
AMELLES
Kuvvetli adam. * Kurt. * Yavuz, çirkin at.
AMELLET
Sağlam, muhkem, katı nesne.
AMELMANDE
f. İş yapmaz hâle gelmiş olan. Muattal. Battal. Çok yaşlı. Sakat veya hasta olup çalışamaz hâle gelmiş olan.
AMELNÜVİS
f. Kasların çalışmasındaki değişiklikleri işaretleyen âlet.
AMEN
Bir yerde mukim olmak, ikamet etmek.
ÂMEN
Çok veya en emin ve güvenilir.
ÂMENNA
İnandık, öylece kabul ederiz, ona diyecek yok (meâlindedir.)
ÂMENTÜ
"İmân ettim" demek olup Ehl-i Sünnet Mezhebi olan mü'minlerin iman esaslarını kısaca toplayan ifâdenin has ismidir.
AMER
(Amr, ömr, imâret) Muammer eylemek. Çok zaman yaşayıp kalmak. Muammer olmak.
A'MER
Yaşlı kişi. İhtiyar.
AMEŞ
Gözü zayıf olan, gözü yaşlanıp durmadan akan.
A'MEŞ
Gözünün yaşı durmayıp akan. * Tomlaç gözlü.
AMEYSEL
Arslan. * Şişman, büyük deve. * Kaftanını yere sürüyerek gezen tembel kimse. * Uzun kuyruklu geyik. * Enli nesne. * Kerim, şerif nesne.
AMİ
Senevî, yıllık. * Avamca. İleri gelenden olmayan. Câhil. Havassa âit olmayan. Avama âit ve müteallik.
ÂMİD
Diyarbakır'ın önceki adı.
AMİD
Çok hasta. * Aşk hastası. * Başlıca nokta. * Önder, şef, komutan. Rehber. * Haraç alan kimse.
A'MİDE
(Amud. C.) Direkler. Temeller. Sütunlar. * Mc: Büyük kimseler. Büyükler.
AMİG(E)
f. Karışık. * Hakikat. * Mc: Çiftleşme.
AMİH
Şaşkın, şaşırmış, şaşakalmış.
AMİHTE
f. Karışmış, karışık.
AMİHTE-GÎ
f. Karışmış olma.
AMİJE
f. Şair. * Karışmış, karışık.
AMİK
Hicaz vilâyetinde ulu bir ağaç.
AMİK(A)
Dibi çok aşağıda, derin. * Mc: İnceden inceye pek ziyade araştırma ve düşünceden sonra anlaşılabilen derin ve ince mes'ele.
AMİL
Arzusu, isteği olan.
ÂMİL
Yapan. İşleyen. *Sebep. * Vergi tahsiline memur kimse. * Mütevelli. * Vâli. *Gr: İraba te'sir eden yüz şeyden altmışı. (Yalnız ismi mecrur yapanlar yirmi adettir).
ÂMİLE
(C.: Avâmil) (Amel. den) Bacak, ayak.
ÂMİLETÂN
İki ayak, çift bacak.
AMÎM
Herkese mahsus. Umuma âit. * (C.: Umem) Tam, tamam.
AMÎM-ÜL İHSAN
Bağışı, bahşişi, ihsanı bol ve umumi olan.
AMİN
Yâ Rabbi! Öyle olsun, kabul eyle! (meâlinde olup, duânın sonunda söylenir). İncil'de iki yerde geçer. Tevrat'ta da geçer. İbranice ve Süryanicede de vardır. Hakikat, çok doğru, tamam mânâsındadır.
AMİN
Kim. Hususiyetleri ve yapıları bakımından amonyaka benzeyen kimyevi maddelerin cins adı.
AMİN
İlerlemeyen. Yerinde sâbit ikamet eden.
ÂMİN
(Emn. den) Gönlü müsterih, kalbinde korku bulunmayan. * Emniyet ver.
AMİN ALAYI
Eskiden çocukların ilk okula başladığı gün yapılan merasim.
ÂMİNE
Emin olan. Kalbinde korku olmayan kadın. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın öz annesinin adı. Yirmi sene yaşamıştır. Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın dini üzere idi. (R. Aleyha)
AMİNEN
Emniyet ve huzur içinde, selâmetle, emin olarak. Sağlam olarak.
AMİN-HAN
(C.: Aminhânân) f. Amin diyen.
AMİR
Şen, mamur.
AMİR
Mâmur eden, harâbelikten kurtaran, şenlendiren. * İmâr olunmuş. * Devlete âit, mirî.
ÂMİR(E)
Büyük me'mur. Emreden, iş gösteren. * Huk: Bir kimseyi öldürmek veya bir uzvunu kesmek ve sakatlamak tehdidiyle bir filli yapmaya veya yapmamaya zorlayan ve bu tehdidi yapmaya muktedir olan kimse. (Bak: İhcâc)
ÂMİR-İ MUTLAK
Kayıtsız şartsız herşeye hâkim olan.
ÂMİR-İ MÜSTAKİL
Hiç kimseye bağlı olmayan ve istiklâl sahibi olan âmir, kumandan.
ÂMİR-İ VİCDANÎ
Vicdana emreden, vicdanı çalıştıran.
AMİRAL
Emir-ül bahr, Emir-ül-mâ. Bahriye kumandanı, kaptan. Deniz generali.
ÂMİRANE
f. Emredercesine. Amir imiş gibi. * Emreden büyük kimseye yakışır şekilde.
ÂMİRİYYET
Kumandanlık hâli. * Amir, emredici olmak.(Evet, bu kâinata geniş bir dikkat ile bakan; kâinatı gayet haşmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, belki idâresi gayet hikmetli ve hâkimiyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, her şeyi ve her nev'i birer vazife ile musahharâne meşgul bulur. $ âyetinin askerlik mânasını ihsas eden temsiline göre: Zerrât ordusundan ve nebatât fırkalarından ve hayvanât taburlarından, tâ yıldızlar ordusuna kadar olan Cünud-u Rabbaniyeden, o küçücük memurlarda ve bu pek büyük askerlerde hâkimâne tekvini emirlerin, âmirane hükümlerin, şâhâne kanunların cereyanları, bedâhetle bir Hâkimiyet-i Mutlakanın ve bir âmiriyet-i külliyenin vücuduna delâlet ederler. ş.)
ÂMİRZİŞ
f. Allah'ın afvetmesi, bağışlaması. * Bağışlama, afvetme.
ÂMİRZ-KÂR
f. Bağışlayan, affeden Allah. * Affeden, bağışlayan.
AMİS
Sirkeyle ıslanmış çiğ et.
AMİT
Yünü, üstüne yumak edip sarmak.
AMİT
(C.: Amâmit) Zarif, çeri, değerli kimse.
ÂMİYANE
f. Âdice. Bayağıca. Cahillere yakışır surette.
ÂMİYY
Avama ait, avamca.
ÂMİZ(E)
f. Karışık, karışmış. (Âmihten) $ mastarından imtizaç etmek, karıştırmak mânasındadır.
ÂMİZE-MU(Y)
f. Saçı sakalı kırlaşmış olan adam. Kır sakallı kimse.
ÂMİZE-MUYÎ
f. Kır saçlı ve kır sakallı kimse.
ÂMİZ-GÂR
f. Uygun, münâsib, yaraşır.
ÂMİZİŞ
f. Uysallık, imtizaç, uyuşma.
AMM
Amca. Babanın kardeşi. * Çok cemaat.
ÂMM
Herkese âit. Umuma âit. Hususi ve bazılara mahsus olmayan. Umumi.
ÂMM LÂFIZLAR
Aynı cinsin birçok fertlerine birden delâlet eden lâfızdır. "Kavil, cemaat, nisa" lâfızları gibi.
AMMA
(Bak: Emmâ)
AMMAL
Yapıcılar. * Devleti idare eden adamlar.
AMMAN
Şam diyârında Belka şehrinin adı.
AMMAR
Bayındırlaştıran, imar eden.
AMMAT
(Amm. C.) Amcalar.
ÂMME
Tülbent sargı. * Su içinde üstüne binip yüzülen şişirilmiş tulum. * Umumi. Herkese ait.
AMME
Hala, babanın kız kardeşi.
ÂMME
Baş yarığı, insanın beynine kadar ulaşan baştaki yara.
AMME
$ den müteşekkil suâl cümlesi. Neden, nelerden, neyi?... meâlindedir.
AMME NEVALÜHÜ
"Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanı herkese veya herşeye şâmildir." meâlinde.
AMMERED
Her şeyin uzunu. * Yaramaz huylu. * Belâ ve meşakkat.
AMMETEN
Umumi olarak, herkese ait olarak, genel tarzda.
AMMURİYYE
Ankara şehri. Türkiye'nin başkenti.
AMMUS
Güçlü ve kuvvetli kişi.
AMNEZİ
Psk. Hafıza kaybı, erken bunama, ihtiyarlık bunaması, histeri, beynin zedelenmesi gibi hâllerde meydana gelir. Hafıza kaybı kısmî veya umumi (genel) olabilir. Hasta, belli bir olaydan öncekini (retrofrat), yahut sonrakini (anterofrat) hiç hatırlamaz, yahut tamamen hafızasını kaybeder.
AMORTİSÖR
Fr. Otomobillerde veya diğer makinelerde sarsıntı, gürültü gibi şeyleri hafifletmeğe yarayan tertibat.
AMPER
Fr. Elektrik akımında şiddet birimi.
AMPERMETRE
Fr. Elektrik akımının şiddetini ölçmeye yarayan âlet.
AMPİRİZM
Fls. (Deneyci felsefe) Her çeşit bilginin kaynağının duyu organlarının kullanılması sonucu kazanılan tecrübe olduğunu, duyu organlarının kullanılmadan hiçbir bilginin akılda yer alamıyacağını savunan felsefe. Akılcı felsefe gibi bu felsefenin de aşırı iddiasının yanlışlığını, tenkitçi felsefe ve psikoloji göstermiştir. Bilgi için ne sadece tecrübe, ne de düşünme gücü (akıl) yeterlidir.
AMPUL
Fr. İçinde elektrik akımı yardımıyla ışık vermeye yarayan bir iletken bulunan, havası boşaltılmış olan cam şişe. * İçinde sıvı ilâç bulunan, ağzı kızdırılarak kapatılmış küçük şişe.
AMR
Eski fetva metinlerinde erkeği temsil etmek için kullanılan umumi isimlerden birisi. (Bak: Zeyd-Amer)
AMR İBN-ÜL-AS (R.A.)
Sahabe olup kumandanlıklarda ve valilikte bulunmuştur. Çok zeki ve belâgatlı bir zât olduğu söylenir. Vefatı (Hi: 43) tür.
AMRUS
(C.: Amâris) Kuzu. * Çok yürütmek istediklerinde yürümeyen davar.
AMRUT
(C.: Amârit) Hırsız.
AMS
Eskiyip mahvolmak. * Bilirken bilmezlikten gelme.
AMŞUŞ
Üzerinden üzümü alınmış üzüm salkımı.
AMUC
Eğri giden ok.
AMUCAZADE
f. Amca oğlu.
AMUD
Dik, dikine. Sütun, direk.
AMUD-ÜL FECR
Sabah yeri ağarıp uzama.
AMUD-U NURANÎ
Nurdan sütun, nurlu sütun.
AMUDE
f. Dizi, dizilmiş.
AMUDEN
Dik olarak, dikine. Dik surette.
AMUDÎ
Yukarıdan aşağıya dikey olarak. Direk gibi yukarıdan aşağıya düz ve şakulünde olarak.
AMUG
f. Uzun boylu adam. * Ciddiyet, vakar.
AMUHTE
f. Öğrenmiş.
AMUHTE-GÂH
f. Muallimler, öğretmenler.
AMÛMET
Amcalık.
AMÛR
İki diş arasında olan et.
AMUR
(C.: Âmar) Bekâ mânâsına. Ömür. Her kişinin hayât müddeti.
AMUS
Karanlık.
AMUT
Bir kimsenin peşinden ayıbını söylemek.
AMÛT
f. Yalçın kayalarda ve yüksek yerlerde yapılmış olan kuş yuvası.
AMUZ
f. Öğretmek mastarının emir kökü.
AMUZKÂRÎ
(Amuzgârî) Öğretmenlik, öğreticilik, muallimlik.
AMUZENDE
f. Talebe, öğrenci. * Muallim, öğretmen. Öğreten.
AMUZİŞ
f. Öğrenme. * Öğretme, tedrisat.
AMUZKÂR
(Amuzgâr) f. Muallim. Öğretici.
AMÜRG
f. Fayda, menfaat, kâr. * Kader, kıymet. * Zahire, meyve. * Esas, hülâsa, özet. * Bir mikdar.
AMÜRZ
f. Afveden, bağışlayıcı.
AMÜRZENDE
f. Bağışlayan, afveden.
AMÜRZGÂR
f. Affeden, bağışlayan. Günahları bağışlayan Allah.
AMÜRZİŞ
f. Bağışlayış, afvediş.
AMYÂ
(Müe.) Kör, a'ma.
AMYANT
Kolayca bükülebilen, ateşe dayanıklı liflerden yapılmış bir çeşit asbest.
AN
En kısa bir zaman. Lahza. Dem. Cüz'i bir zaman.
AN-I SEYYALE
Gelip geçici az bir an.(Vacib-ül Vücud'a intisabını bilen veya intisabı bilinen herbir mevcud, sırr-ı vahdetle, Vâcib-ül Vücud'a mensub bütün mevcudatla münasebetdar olur. Demek her bir şey, o intisab noktasında hadsiz envar-ı vücuda mazhar olabilir. Firaklar, zevaller, o noktada yoktur. Bir ân-ı seyyâle yaşamak, hadsiz envâr-ı vücuda medardır. Eğer o intisab olmazsa ve bilinmezse, hadsiz firaklara ve zevallere ve ademlere mazhar olur. Çünki o hâlde alâkadar olabileceği herbir mevcuda karşı bir firakı ve bir iftirakı ve bir zevâli vardır. Demek kendi şahsi vücuduna, hadsiz ademler ve firaklar yüklenir. Bir milyon sene vücudda kalsa da, intisabsız - evvelki noktasındaki o intisabdaki - bir an yaşamak kadar olamaz. Onun için ehl-i hakikat demişler ki: "Bir ân-ı seyyâle vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır." Yani: "Vücud-u Vâcibe nisbet ile bir an vücud, nisbetsiz milyon sene bir vücuda müreccahtır." Hem bu sır içindir ki, ehl-i tahkik demişler: "Envâr-ı vücud, Vâcib-ül Vücudu tanımakladır." Yâni: "O hâlde kâinat, envar-ı vücud içinde olarak melâike ve ruhaniyat ve zişuurlar ile dolu görünür. Eğer onsuz olsa; adem zulümatları, firak ve zeval elemleri herbir mevcudu ihata eder. Dünya, o adamın nazarında, boş ve hâli bir vahşetgâh suretinde görünür." M.)
AN-I VÂHİD
Aniden, birdenbire, bir an.
ÂN
f. Uzağı gösteren işâret ismi. Şu. Bu. O. * Güzellik câzibesi. Melâhat. Güzellik. * Cemi edâtı. Kelimenin sonuna getirilerek cemi' yapılır. Meselâ: Âlimân: Âlimler. Anân: Onlar. Merdân: Adamlar. İnsanlar. Zenân: Kadınlar.Kelimenin sonuna getirilerek sıfat edatı yapılır: Ters: Korku. Tersân: Korkak.Kelimeyi zarf yapar. Güyân: Söyliyerek.
AN
Arabçada harf-i cerrdir. Ekseri ismin, kelimenin başına getirilir. Türkçe karşılığı "den, dan" diyebiliriz. Bedel için olur. Meselâ: $Ona bedel ben geldim, cümlesinde olduğu gibi. Tâlil için olur. Bu'd yerinde kullanılır. Zarfiyyet için, mücâveze için ve harf-i cerr olan "min" mânasına, "bâ" mânasına, istiâne için, zâid olur. (Te'kid için) Temim kabilesinin an'anesine göre, hemzeyi, ayn harfine benzeterek "En: "yerinde (An: ile telâffuz edilir. Cânib (taraf, cihet, yan) mânasına da gelebilir.
AN-İL İMAN
İmandan.
AN-KARİBİN
Yakın vakitlerde.
AN-KASDİN
Kasd ve niyet üzere, mahsusen.
AN-KÜMÂ
İkinizden.
AN-SAMİM-İL KALB
Derûn ve kalbden, riyâdan âri ve hâli olarak. Kalbin samimiyyeti ile.
ÂNÂ
(Ani. C.) Gece yarısı vakitleri.
ÂNÂ-ÜL-LEYL
Gece yarıları, gecenin geç vakitleri.
A'NÂ
(İnv. C.) Nahiyeler, taraflar. * Cemaatler.
ANÂ'
Zahmet, meşakkat, güçlük, zorluk.
A'NÂB
(İneb. C.) Üzümler. Yaş üzümler.
ANÂBİL
Kaba nesne.
ANÂDİL
(Andelib. C.) Bülbüller.
ÂNÂF
(Enf. C.) Burunlar.
ANÂFET
Kabalık, sertlik.
ANAFOR
Denizde akıntının yanında veya altında, onun ters istikametinde olarak akan su. Akıntı mukabili.
ANÂK
(C.: Ânuk) Dişi keçi yavrusu. * Zahmet, meşakkat. * Karakulak dedikleri hayvan.
ANAK
En zarif, en yakışıklı, en güzel.* Çok ferah, çok sürurlu.
A'NAK
(E'nak) Boynu uzun.
A'NÂK
(Unk. C.) Boyunlar, gerdanlar.
ANAKAT
Muvaffakiyetsizlik. Ümidi boşa çıkma.
ANÂKİB
(Ankebut. C.) Örümcekler.
ANALJEZİ
yun.Tıb: Acı hissinin kaybı.
ANALOJİ
Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak muhakeme yürütülmesidir. Bu tarz düşünce çok defa düşüneni yanlış sonuca götürür. Muhtemel olanın muhakkak zannedilmesine sebep olur. Hataya düşmemek için dikkatli olmak gerekir.
ANAMALCILIK
(Bak: Kapitalizm)
A'NAN
Ufuklar. * Ağacın ucu.
ÂNÂN
f. (An. C.) Onlar.
ANÂN
Bulutlar. * Gökyüzü, semâ.
AN'ANÂT
(An'ane. C.) Rivayetler. * Gelenekler, an'aneler, âdetler, örfler.
ANANE
Bir tek bulut.
AN'ANE
Âdet, örf. * Ağızdan nakledilen söz, haber. * Ist: Bir haberin veya bir hadis-i şerifin "an filân, an filan" diye râvileri bildirilmek suretiyle olan nakil. * Silsile. * Müezzin ezân okurken "teganni" ederse; ona da "An'ane" denir. (Bak: şeâir)(Ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet - bu asır cemaat zamanı olduğu cihetiyle - cemiyet ve komitecilik mayesiyle bir şahs-ı mânevî ve ruh-u habis olmuş. Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avamın taklidi olan itikadlarını himaye eden İslâmi perde-i ulviyeyi yırtıyor; ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan, an'ane ile gelen hissiyat-ı mütevariseyi yandırıyor. R.N.)
AN'ANELİ SENED
Hadis nakledenlerin veya bir haberi söyleyenlerin bu haberi kimden kime söylendiğini belli eden "An filan, an filan" diyerek şahısların isimleriyle beraber rivâyet ve nakledilen kuvvetli ve şüphe götürmeyen sened. (Suâl : An'aneli senedin fâidesi nedir ki; lüzumsuz yerde, malum bir vâkıada "an filân, an filân, an filân" derler? Elcevab: Fâideleri çoktur. Ezcümle bir fâidesi şudur ki: An'ane ile gösteriliyor ki, an'anede dâhil olan mevsuk ve hüccetli ve sâdık ehl-i hadisin, bir nevi icmâını irae eder ve o senette dâhil olan ehl-i tahkikın, bir nevi ittifakını gösterir. Güya o senette, o an'anede dâhil olan herbir imam, herbir allâme; o hadisin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dâir mührünü basıyor. M.)
AN'ANEVÎ
An'ane ile alâkalı.
AN'ANEVİYE
An'aneciler. * An'aneden gelen.
ANARŞİ
yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak. Başta hükümet olmamak. Hükümetinin otoritesi kalmamış olan bir milletin durumu. (Bak: Ye'cüc ve me'cüc)(Bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hiristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak... Çünkü; bir İsevi Müslüman olsa, İsâ aleyhisselâmı daha ziyade sever. Bir Musevi Müslüman olsa, Musa aleyhisselâmı daha ziyade sever. Fakat bir Müslüman Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam'ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine giremez, anarşist olur; ruhunda kemalâta medar hiçbir hâlet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyyeye bir zehir olur. R.N.)(..Hakiki bir Müslüman, samimi bir mü'min hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa tarafdar olmaz. Dinin şiddetle menettiği şey, fitne ve anarşidir. Çünki, anarşi hiçbir hak tanımaz. İnsanlık seciyelerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar seciyesine çevirir ki, bunun âhir zamanda "Ye'cüc ve Me'cüc" komitesi olduğuna Kur'an-ı Hakim işaret buyurmaktadır. Tr.)(Hem her bir şehir kendi ahalisine geniş bir hânedir. Eğer iman-ı ahiret o büyük aile efradında hükmetmezse, güzel ahlakın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, Rıza-yı İlâhi, sevab-ı uhrevi yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riyâ, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhiri asayiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet manaları hükmeder; o hayat-ı şehriyye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kaviler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar. Ş.)

 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009