ÂLEM-İ CEBERUT
Âlem-i azamet ve kudret. (Bununla âlem-i esmâ ve sıfât kasdolunur. Muhakkıkların ekserisine göre bu, âlem-i evsattır. Yâni üstte olan Lâhut âlemi ile altta bulunan melekut âlemi arasındaki âlem. Amiriyyet-i umumiyyeyi muhit olan berzahtır. Ceberut, ibranice "kudret" mânasındadır).
ÂLEM-İ EKBER
En büyük âlem. Kâinat.(Şu kâinat denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misâl-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemiyle yazılan âfâkî ve enfüsî vahdaniyet delâilini gösteriyorlar. Evet, kâinattaki san'at-ı muntazamanın küçük bir mikyasta, nümunesi insanda vardır. O daire-i kübrâdaki san'at, Sâni-i Vâhid'e şehadet ettiği gibi, şu insanda olan küçük mikyastaki hurdebini san'at dahi, yine O Sâni'a işaret eder, vahdetini gösterir. M.)
ÂLEM-İ EMİR
Sâdece bir emr-i İlâhî ile işlerin hemen olduğu âlem. Yaradılışa ait kanunlar âlemi.(Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibariyle ruha bir derece muvafık, fakat yalnız vücud-u hissi olmayan nevilerde hükümran olan kavânine dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki: Eğer o kanun-u emri, vücud-u harici giyse idi o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun daima bakîdir. Daima müstemir, sabittir. Hiçbir tagayyürat ve inkılâbat, o kanunların vahdetine te'sir etmez, bozmaz. Meselâ: Bir incir ağacı ölse, dağılsa; onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı zerre gibi bir çekirdeğinde ölmiyerek baki kalır. İşte madem en âdi ve zaif emri kanunlar dahi böyle beka ile, devam ile alâkadardır. Elbette ruh-u insani, değil yalnız bekâ ile, belki ebed-ül âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünki: Ruh dahi Kur'anın nassıyla $ ferman-ı celili ile âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zişuur ve bir namus-u zihayattır ki; kudret-i ezeliyye, ona vücud-u harici giydirmiş. Demek, nasıl ki, sıfat-ı irâdeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavanin daima veya ağleben bâki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekâya mazhar olmak daha ziyade kat'idir, lâyıktır. Çünki zivücuttur, hakikat-ı hariciye sahibidir. Hem onlardan daha ulvidir. Çünki zişuurdur. Hem onlardan daha daimidir, daha kıymettardır. Çünki zihayattır. S.)(Maddiyattan olmayan, bilhassa mahiyetleri mütebayin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zatın, o çokluğun herbirisiyle bizzat mübaşeret ve mualecesi lâzım değildir. Evet asker neferatı arasında bir kumandanın tasarrufatı, tanzimatı, ancak emir ve iradesiyle husule gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri, neferata havale edilirse, her bir neferin bizzat mübaşeret ve hizmetiyle veya herbir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücud bulacaktır. Binâenaleyh, Cenab-ı Hakk'ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzat mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi. M.N.)
ÂLEM-İ ERVAH
Ruhlar âlemi. Ruhların ve ruhanîlerin bulunduğu âlem. (Bak: Ruhaniyat)
ÂLEM-İ ESBAB
Sebepler âlemi. Her şeyin bir sebebe dayanarak olduğu âlem. Bu dünya.
ÂLEM-İ FÂNİ
Gelip geçici âlem, dünya.
ÂLEM-İ GAYB
Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.(Her şeyin bâtını zâhirinden daha âli, daha kâmil, daha lâtif, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi; hayatça daha kavi, şuurca daha tamdır. Ve zâhirde görünen hayat, şuur, kemâl vesaire ancak bâtından zâhire süzülen zaif bir tereşşuhdur. Yoksa bâtın câmid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehaba ihtimâl yoktur. Evet karnın "miden", evinden; cildin, gömleğinden; ve kuvve-i hâfızan, senin kitabından nakş ve intizamca daha yüksek ve daha gariptir. Binâenaleyh, âlem-i melekut, âlem-i şehâdetten; âlem-i gayb, dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir. Maalesef nefs-i emmare, hevâ-i nefs ile baktığı için zâhiri hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın üstüne serilmiş olduğunu görüyor. M.N.)
ÂLEM-İ HÂB
Uyku ve rüyâ âlemi. Bazan âlem-i mâna, âlem-i misal, âlem-i nevm gibi tâbirler de kullanılır.
ÂLEM-İ İSLÂM
İslâm dünyası. İslâm milletleri. (Ey âlem-i İslâm, uyan! Kur'ana sarıl! İslâmiyete maddi ve manevi bütün varlığınla müteveccih ol! Ve ey Kur'ana bin yıllık tarihinin şehadetiyle hâdim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde naşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı! Kur'ana yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak, onun bu zamanda bir mu'cize-i manevîsi olan Nur Risalelerini mütalaa etmeğe çalış. Lisanın, Kur'anın âyetlerini âleme duyururken, hâl ve etvar ve ahlâkın da onun manasını neşretsin; lisan-ı hâlin ile de Kur'anı oku. O zaman sen dünyanın efendisi, âlemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun! Ey asırlardan beri Kur'anın bayraktarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş olan ecdadın evlâdı ve torunları! Uyanınız, âlem-i İslâmın fecr-i sadıkında gaflette bulunmak, kat'iyyen akıl kârı değil! Yine âlem-i İslâmın intibahında rehber olmak, arkadaş kardeş olmak için Kur'anın ve İmanın nuruyla münevver olarak İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip hakiki medeniyet-i insaniye ve terakki olan medeniyet-i İslâmiyyeye sarılmak ve onu, hâl ve harekâtında kendine rehber eylemek lâzımdır. T.H.)
ÂLEM-İ KEVN
Varlık âlemi. Kâinat.
ÂLEM-İ KEVN Ü FESAD
Cismani âlem. Bir taraftan vücuda gelip, diğer taraftan da harab olan fâni âlem.
ÂLEM-İ MA'NA
Mâna âlemi, bazı ehline münkeşif olan âlem, mânen anlaşılan ve bilinen âlem.
ÂLEM-İ MELEKUT
Melekut âlemi. (Bak: Melekût)
ÂLEM-İ MENÂM
Uyku âlemi, rüya âlemi.
ÂLEM-İ MİSÂL
Rüyâda görülen âlem. Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef'âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev'i. (L.R.)(Gördüm ki: Âlem-i misâl, nihâyetsiz fotoğraflar ve her bir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmıyarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviyye ve fâniyatın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedi temâşâgâhlarda ve Cennette Saadet-i ebediyye ashâblarına dünya macerâlarını ve eski hâtıralarını levhaları ile gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim. S.) (Bak: Âlem-i hâb)
ÂLEM-İ NÂSUT
İnsanlar âlemi ve dünya hayatı. Mahlukiyet. Âlem-i Lâhut'un zıddı.
ÂLEM-İ SABAVET
Çocukluk dünyası.
ÂLEM-İ SİYASET
Siyâset dünyası, siyaset âlemi.
ÂLEM-İ SÜFLÎ
Süflilerin âlemi. Dünyâ âlemi. Âlem-i şehadet, âlem-i nâsut. (Bak: Nâsut)(Şu kâinata nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azim bir şecere mânasında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır. Şu şecere-i hilkatin de bir şıkkı olan âlem-i süflinin: Anasır, dalları; nebatat ve eşcar, yaprakları; hayvanat, çiçekleri; insan, meyveleri hükmünde görünür. Sâni-i zülcelâl'in, ağaçlar hakkında câri olan bir kanunu, elbette şu şecere-i âzamda da câri olmak, mukteza-yı ism-i Hakîm'dir. S.)
ÂLEM-İ ŞAHADET
Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakkın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.(Âlem-i şahadet, avâlim-i guyub üstünde tenteneli bir perdedir. M.)
ÂLEM-İ ŞUHUD
Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.
ÂLEM-İ TEKVİN
Devamlı değişen. Vücud ve hudus âlemi.
ÂLEM-İ ULVÎ
Ulvi âlem, ruhlar âlemi.
ÂLEM-İ ZUHUR
Görünen âlem, şahâdet âlemi, şu anda içinde yaşadığımız âlem.
A'LEM
Daha iyi bilen. En iyi bilen. * Yarık dudaklı. * Alâmetli, belirtili.
A'LEM-İ ÜLEMÂ
Alimlerin âlimi. Alimlerin en çok bilgilisi, büyüğü.
ALEM
Bayrak. * Nişan, işâret. * Özel isim. * Mc:Yüksek dağ. * Büyük âlim. * Üst dudakta olan yarık.
ALEM-İ ZÂTÎ
Zata âit isim, zatına âit işâret, zâtına mahsus alâmet, delil.(Evet, Zât-ı Akdes'in alem-i zâtîsi ve en âzamî ismi olan Lafzullahtan sonra en âzam ismi olan Rahman, rızka bakar. Ve rızıktaki şükür ile ona yetişilir. Hem Rahman'ın en zâhir mânası, Rezzak'tır. M.)
ÂLEMANE
f. Dünya ile ilgili. Dünyevî.
ÂLEMÂRÂ
f. Dünyayı, âlemi süsleyen.
ALEMDAR
Bayrağı veya sancağı taşıyan. Bayraktar, sancaktar.
ALEMDÂR-I NEBİ
Peygamberimizin (A.S.M.) bayraktarı olan Hz. Ebu Eyyub-il-Ensarî (R.A.)
ALEMDARÎ
Bayraktarlık.
ALEMEFRAZ
Bayrak kaldıran, bayrak çeken.
ÂLEM-EFRUZ
f. Âlemi parlatan, bütün âleme ışık saçan.
ÂLEMEYN
İki âlem. Dünya ve âhiret.
ÂLEMGİR
f. Bütün âleme yayılan, cihanı kaplayan, dünyayı zapteden.
ALEMÎ
(Alem. den) Has isimle alâkalı. Aleme aid.
ÂLEMÎ
(C.: Âlemiyan) (Âlem. den) Dünyaya ait. İnsan.
ÂLEMÎN
(Bak: Âlemûn)
ÂLEMİYAN
(Âlemî. C.) Âleme mensub olanlar, insanlar.
ÂLEMNÜMA
f. Dünyayı gösteren.
ÂLEM-PENAH
f. Cihanın sığındığı (yer veya saha).
ÂLEMPESEND
f. Bütün herkesin hoşuna gidip beğendiği şey.
ÂLEM-SUZ
f. Cihanı yakan.
ÂLEMŞÜMUL
Bütün dünyayı alâkadar eden, dünyayı kaplayan ve her yerde tanınmış olan.
ÂLEM-TAB
f. Dünyayı aydınlatan, cihanı parlatan.
ÂLEMÛN (ÂLEMÎN)
(Âlem. C.) Âlemler.
ALEN
Aşikâr, apaçık, meydanda olma.
ALENDA
(C. Alânid) Çok sağlam nesne.
ALENDAT
Kuvvetli deve.
ALENDAT
Katı, sağlam nesne.
ALENEN
Gizli olmayarak, açıktan.
ALENG
f. Hücum eden asker. * Siper, istihkâm.
ALENİ
Açık olarak, meydanda. Gizli olmayarak.
ALENİYYE
Açık, aleni, göz önünde.
ALENİYYET
Göz önünde olma.
ALENKED
Çok sağlam nesne.
ALER-R-RAĞM
Rağmen.
ALER-RE'S
Baş üstüne. Hemen. Derhâl.
ALER-RE'Sİ-VEL-AYN
Baş ve göz üstüne. (Gelen misafire karşı veya bir işi deruhte edeceğine karşı hürmet ve memnuniyetle kabul ettiğini ifâde için söylenir.)
ALES
Şiddetli kıtal.
ALES
Bir cins buğday ki bir kabuk içinde iki tane olur. * Buğday arasında biten çavdar ve mercimek. * Büyük kene. * Bir nevi karınca. * Katı, sağlam nesne.
ALE-S-SABAH
Erkenden, sabahın ilk saatlerinde.
ALE-S-SEHER
Gün doğmadan evvel, seher vakti.
ALE-S-SEVİYYE
Bir seviyede, aynı boyda. * Müsâvat üzere.
ALESSEVRİ VELHUT
(Ale-s-sevri ve-l hut) Öküz ve balık üzerinde.Risale-i Nur Külliyatından Lem'alar adlı eserin Ondördüncü Lem'asında bu mevzuizah edilmiştir. Nümune olarak bir parçası aşağıda dercedilmiştir:(Hamele-i arş ve semâvat denilen melâikenin birinin ismi "Nesir" ve diğerinin ismi "Sevr" olarak dört melâikeyi, Cenâb-ı Hak, arş ve semâvata Saltanat-ı Rububiyetine nezaret etmek için tâyin ettiği gibi, semavatın bir küçük kardeşi ve seyyarelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi"Sevr" ve diğerinin isim "Hut"dur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur ki; arz iki kısımdır: Biri, su; biri, toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medar-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık tâifesine ve öküz nev'ine bir cihet-i münâsebetleri bulunmak lâzımdır. Belki, o iki meleğin âlem-i melekut ve âlem-i misâldesevr ve hut suretinde temessülleri var (Haşiye). İşte bu münâsebete ve o nezârete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi mahlukatına imaen lisan-ı mu'ciz-il beyan-ı Nebevi $ demiş, gayet derin ve geniş bir sahife kadar mes'eleleri havi olan bir hakikatı, gayet güzel ve kısa bir tek cümle ile ifade etmiş...İkinci Vecih : Mesela: Nasıl ki denilse: "Bu devlet ve saltanat, hangi şey üzerinde duruyor?" cevabında: $denilir. Yani: "Asker kılıncının şecaatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adâletine istinad eder." Öyle de: Küre-i Arz madem zihayatın meskenidir ve zihayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı azamının medar-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevâhil olmıyan kısmının medâr-ı taayyüşleri, ziraatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medâr-ı ticareti de balıktır. Elbette devlet, seyf ve kalem üstünde durduğugibi, Küre-i Arz da, öküz ve balık üstünde duruyor denilir. Zirâ, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut eder. Halik-ı Hakim de arzı harab eder. L.)(Haşiye) : Evet Küre-i Arz, bahr-i muhit-i havâide bir sefine-i Rabbaniye ve nass-ı Hadisle âhiretin bir mezraası, yâni fidanlık tarlası olduğundan, o câmid ve şuursuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlâhî ile, intizam ile, hikmet ile yüzdüren, kaptanlık eden melâikeye "Hut" nâmı; ve o tarlaya izn-i İlâhî ile nezaret eden melâikeye "Sevr" ismi ne kadar yakıştığı zahirdir.
ÂLET
Fakir. * Dağda ve tarlada yaptıkları künbet.
ÂLET
Bir işte veya bir san'atta kullanılan vasıta. Bir makinayı vücuda getiren ve işlemesine yardım eden parçalardan her biri. * Sebeb, vesile, vesâit. * Edevat. Avadanlık.
ÂLET-İ CERRÂHİYE
Cerrahların, yaraları tedaviye çalışan doktorların kullandıkları edevat, takım.
ÂLET-İ KATIA
Kesici âlet.
ÂLET-İ LEHV
Oyun âleti. Oyuncak. Çalgı âleti.
ÂLET-İ MUSAVVİT
Sesi nakletmeye yarıyan alet. Mikrofon.
ALETTAFSİL
Uzun uzadıya, mufassal olarak.
ALETTAHKİK
(Ale-t-tahkik) Hakikat üzere, kat'i surette. Besbelli.
ALETTAHMİN
Aşağı yukarı, tahminen.
ALETTAHSİS
Hususi olarak, bilhassa, hele, en çok.
ALETTEDRİC
Azar azar.
ALETTERTİB
Tertibli olarak, sırasıyla.
ALETTEVALİ
Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
ALEV
Ateşten çıkan parlak ve yanar hava. * Mızrak ucuna takılan küçük bayrak, flama.
ALEV-GİR
f. Alevlenmiş.
ALEV-HİZ
f. Parlayan, alevlenen.
ALEVÎ
Hz. Ali'ye mensub olan. Hz. Ali'ye âit ve müteallik. (Bak: şia)
ALEV-KEŞ
f. Alevden fırlayan.
ALEV-RİZ
f. Alevlenen, alev saçan.
ALEYH
(Aleyhi - Aleyhâ) (Alâ edatının zamirle birleştiği zamanki şekli.) Aleyhinde, onun hakkında, onun üzerine.
ALEYHDAR
Muhalif olan. Aynı fikirde olmayan. Zıt olan.
ALEYHİM, ALEYHİMA
Aleyh edatının cemi ve tesniye şekilleri.
ALEYHİSSALATÜ VESSELAM
Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır.
ALEYKE
Senin üzerine, sana.
ALEYKÜM
Sizin üzerinize, size.
ALEYKÜM-ÜS SELÂM
Selâm sizin üzerinize olsun. (Bak: Selâm)
ALEYNA
Bizim üzerimize, bizim hakkımızda. Bize.
ALFABE
Fr. Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. * Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. * Bir işin başlangıcı.
ALFABETİK
Fr. Alfabe sırasına göre dizilmiş.
ALGI
(İdrak) İnsanın kendi varlığından veya çevresinden aldığı uyarımların, zihinde yorumlanması, mânalandırılması. Doğru idrak gibi yanlış idrak da olabilir. Yanlış idrak göz yanılması yâhut olmıyan bir şeyi görmek şeklinde olabilir. Dünyayı, idrak sayesinde tanıyoruz. Bir idrakte hem afâki (objektif, nesnel), hem enfüsi (sübjektif, öznel) unsurlar bulunur. Bu sebeple idrak, gerçeğin bizzat kendisi değil, gerçeğin bir yorumudur.
ALGUN
f. Kırmızı renginde, koyu ve parlak pembe.
ALH
Akıl gitmek. * Tembel olmak.
ALHAN
Deve kuşunun erkeği. * Karnı çok aç kişi.
ALHECE
Demiri ateşte kızdırıp yumuşatmak.
ÂLİ
Büyük, yüksek, şerif, celil, aziz olan.
ALİ
Üstün. Yüce. Çok büyük. Meşhur. Necib.
ALİYY-ÜL MURTAZA (R.A.)
Esedullah, Aliyy-ibni Ebi Talib, Ebutturâb, İmâm-ı Ali isimleri ile de anılır.Hz. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcası Ebu Tâlib'in oğlu olup Hicretten yirmiüç yıl önce doğmuş ve Bi'setin ikinci günü daha on yaşında iken imân etmiş, hiç putlara tapmamıştır. Bunun için mübârek ismi söylendiğinde, Kerremallâhü Veche diye tâzim edilir. Bütün gazâlarda, din muharebelerinde çok kahramanlık ve fedâkârlığından dolayı "Esedullâh: Allah'ın aslanı" nâmını da almıştır. Aşere-i Mübeşşeredendir. Ayetle medhedilmiştir. Kendinden evvelki üç Halife-i kirâma (R.A.) seve seve biat etmiş, onlara Şeyh-ül İslâm gibi hizmetlerine iştirak etmiştir. Evliyânın reisidir. Hicretin kırkıncı yılında şehid edilmiştir. (R.A.) Bu vesile ile onunla alâkalı bir dersten kısa ve mühim bir kısmı yazıyoruz:(... Hem nakl-i sahih-i kat'î ile İmam-ı Ali'ye demiş: "Sende Hazret-i İsa (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi ifrat-ı muhabbet; diğeri, ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ'ya Nasrâni, muhabbetinden hadd-i meşrudan tecavüz ile hâşâ ibnullâh dediler. Yahudi, adâvetinden tecâvüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru'dan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir." $ demiş, bir kısmı senin adâvetinden çok ileri gidecekler; onlar da Havâricdir ve Emevîlerin bir kısım müfrit taraftarlarıdır ki, onlara Nâsibe denilir.Eğer denilse: Al-i Beyte muhabbeti Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş, o muhabbet Şialar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şialar, hususan Rafiziler, o muhabbetten istifâde etmiyorlar? Belki işâret-i nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar?"Elcevab: Muhabbet iki kısımdır: Biri; mânâ-yı harfiyle, yani Resul-ü Ekrem Aleyhhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Al-i Beyti (R.A.) sevmektir. Şu muhabbet Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşru'dur, ifratı zarar vermez, tecâvüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktizâ etmez.İkincisi: Manâ-yı ismiyle muhabbettir. Yâni: Bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini; ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünür; sever. Hatta Allah'ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetine ve Cenab-ı Hakkın muhabbetine sebebiyyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.İşte işâret-i Nebeviyye ile Hazret-i Ali hakkında ziyâde muhabbetlerinden Hazret-i Ebu Bekir-i Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden hasârete düşmüşler ve o menfi muhabbet sebeb-i hasarettir. M.)
ÂL-İ ABA
(Bak: Âl)
ÂLİ BAHT
f. Talihli, şanslı, bahtlı.
ÂL-İ BEYT
(Bak: Âl)
ÂLİC
İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne. * Kırda bir kumlu yer.* Alcân dedikleri otu yiyen deve.
ÂLİCAH
(Ali-câh) f. Mevkii yüksek. Yüce mevkide bulunan.
ÂLİ-CENAB
f. İyilik sahibi, yüksek ahlâklı. Cömerd. Büyük zat.
ÂLİ-D-DERECAT
Derecelerin âlisi, iyi ve şereflisi.ALİF : Yem torbası.
ÂLİ-FITRAT
Yüksek fıtratta olan.
ÂLİH
Deve kuşunun dişisi. * Hafif mizaçlı.
ÂLİH
(C.: Alihât) Mabud; tapınılan, ibadet edilen şey.
ÂLİHE
(İlah. C.) Bâtıl ilâhlar. (Bak: İlâhe)
ÂLİ-HİMMET
Himmeti yüksek. Gayreti çok.
ALÎK
Hayvana bir defada verilen yem. * Asılan torba.
ALÎK-ÜD-DEVÂB
Yem torbası.
ALİKA
İçine birşey koyacak torba. * Yem.
ÂLİ-KADR
Çok takdir edilen. Yüksek değer sahibi. Kadr ü kıymeti yüksek. * Meşhur bir çeşit lale.
ALÎL
Hasta. İlletli.(Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi; ittiba-ı Kur'andır. M.)
ÂLİM
Bilen, bilgili. * Çok şey bilen. * Çok okumuş, bilgiç. * İlim ile uğraşan. Hoca.(Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir. M.)
ALÎM
Bilen. İlmi, ebedi ve ezeli olan Cenab-ı Hak. (Kur'an-ı Kerim'de bu isim 126 kerre zikredilir.)
ALİM
Üzüntülü, kederli, ıztırab çeken.
ÂLİ-MAKAM
Makamı yüksek, yeri yüksek.
ALÎM-ALLAH
Allah en iyi ve en çok bilendir (meâlinde.)
ALİM-ALLAH
Allah bilir (meâlinde yemin.)
ÂLİMAN
f. (Alim. C.) Alimler.
ÂLİMÂNE
f. Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde.
ÂLÎ-MEKAN
Makamı, yeri, derecesi yüksek olan.
ÂLİM-ÜL-GAYB VE-Ş-ŞEHÂDE
Görüleni ve görülmeyeni bilen. Allah.
ALÎN
Aleni, açık.
ÂLÎ-ŞAN
şan ve şerefi yüksek olan. * Meşhur bir cins lâle.
ÂLÎ-TEBAR
f. Sülâlesi temiz ve soyu yüce olan.
ALİVRE
Elde edildiği vakit teslim edilmek üzere, bir mahsul üzerine önceden yapılan satış.
ÂLİYE
Yüksek, yüce. Şerif ve aziz olan. * Necid ve Hicaz ülkesi. * (C.: Avali) Süngü başı.
ALİYY
Necip, büyük, yüksek, meşhur, namdar, ünlü.
ÂLİYYE
Âlete mensup. Âletle alâkalı. * (C.: Alâyâ) Yemin etmek.
ALİYY-ÜL A'LA
En üstün, birincilerin birincisi. En yüksek. Pek iyi.
ÂLÎZ
f. Alihten $ veya Aliziden fiilinden emirdir. İsm-i fâili Alizende Türkçedeki mânası: Zayıf, cılız. * Farsçada: Hayvanın ürküp sıçraması, çifte atması, huysuzluk edip sıçramasına denir.
ALİZARİN
Fr. Eskiden kök boyası denilen bitkiden çıkarılırken, şimdi kimya usulleriyle hazırlanan boya maddesi.
ALİZE
Fr. Tropikal bölge denizlerinde sürekli olarak esen rüzgârın adı.
ALİZENDE
f. Çifteli at.
ALKAM
Acı salatalık, hıyar.
ALKAME
Acılık, acı tat. Acı hıyar.
ALKIŞ
Tar: Padişahlarla vezirlerin kadirlerini yükseltmek maksadıyla yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir.
ALKOL
Fr. Mayalanmış içkilerin damıtılmasıyla elde edilen sıvı madde. Sarhoş edici etkisi vardır. Alkollü içkiler hem beden sağlığına, hem de ruh sağlığına zararlıdır. Dinimizde her türlü alkollü içkinin azı da çoğu da haramdır.
ALLAF
Yulaf satan kimse.
ALLAH
İnsanı, dünyayı, kâinatı, görülen veya görülemiyen bütün varlıkların yaratıcısı. Allah ezelidir; yani varlığının başlangıcı yoktur, çünki yaratılmamıştır ve varlığı devamlıdır, sonsuzdur. Hiç bir şey yokken o yine vardı. Allah'ın ilmi, kudreti ve iradesi ve diğer sıfatları da sonsuzdur. O herşeyi ve hepimizi her an bilir ve görür. Allah'ı doğru olarak bilmek için ondört sıfatını doğru ve tam anlamıyla bilmek lâzımdır. Allah ismi bu sıfatları da kapsar. Allah'ın müslümanlarca zikredilen 99 ismi vardır. Bu isimler, O'nu doğru olarak bilmemiz, Allah'ı daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Allah'a Tanrı demek çok yanlıştır. Allah isminin mânasını ifade eden başka bir kelime hiç bir dilde yoktur. Tanrı sözü müslümanlıktan önceki Türklerin şamanizm denilen batıl dinlerinde güneş ilâhı manasına gelen Tengri sözünün bugünkü dilde aldığı şeklidir.(Bütün Esmâ-i Hüsna'nın ifâde ettiği mânalar ile bütün sıfât-ı kemâliyeye Lâfza-i Celâl olan "Allah", bil'iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmalarına delâlet eder. Sıfatlara delâletleri yoktur. Çünki: Sıfatlar, müsemmalarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizâmen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl bil-mutâbakat Zât-ı Akdese delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemaliyye arasında lüzum-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil-iltizam delâlet der. Ve kezâ Uluhiyet ünvanı Sıfât-ı kemâliyyeyi istilzam etmesi ism-i has olan "Allah"ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve kezâ, "Allah" kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binâenaleyh, "Lâ İlâhe İllallah" kelâmı, Esmâ-i Hüsnânın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu Kelime-i Tevhid kelâmı delâlet ettiği sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor. M.N.)
ALLAHÜ A'LEM Bİ-S-SAVAB
Allah daha iyi bilir. Allah doğrusunu en iyi bilir.
ALLAK
Sakızcı.
ALLAK
Sözünde durmaz. * Hilekâr, kendisine güvenilmesi doğru olmayan.
ALLÂM
En çok bilen, her şeyi hakkı ile bilen. (Cenâb-ı Hakka mahsus bir sıfat olup, başka mahluka denemez.)
ALLÂM-ÜL GUYUB
Esma-i Hüsnadandır. Bütün gaybları, geçmişi, geleceği, hazırda olmayanı, dünyadakileri, âhirettekileri ve her şeyi bilen Cenab-ı Hak.
ALLÂME
Çok büyük alim. Meşhur olmuş büyük mütefekkir. Her ilimde ihtisas sahibi.
ALLÂME-İ KÜLL
Bir şeyin ilmine vâkıf olan. Bir hususda ihtisas sahibi olan.
ALLET
Kişinin, avreti üstüne aldığı ikinci avret. * Üvey ana.
ALLÜSİNASYON
Fr. (Bak: Hallüsinasyon)
ALMAN
Almanyalı, Cermen.
ALMANAK
Fr. Kitab biçiminde bir çeşit takvimdir. Senenin bölümlerinden başka bayram, yıldönümü gibi muayyen günleri gösterir; ayrıca astronomi, meteoroloji, istatistik bilgiler de verir.
ALOTROPİ
Kimya bakımından bir değişiklik olmadığı halde bir cismin ayrı hususiyetler göstermesi hali. Meselâ : Kırmızı ve beyaz fosfor arasında, birleşim farkı yoktur. Buna rağmen renklerinin ayrı oluşu bir alotropi halidir.
ALPAKA
Güney Amerika'da yaşayan ve büyüklüğü keçi ile deve arasında olan bir hayvan. * Bu hayvanın kılından mamul bir cins ince yünlü kumaş.
ALS
Karıştırmak.
ALTBİLİNÇ
(Bak: Şuuraltı)
ALTAYS
Düz, berrak, kaypak nesne.
ALTIN KOZAK
Padişahlar tarafından yabancı hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunun konulduğu muhafaza.
ALTIPATLAR
Revolver denilen mükerrer ateşli, altı mermi alan tabanca.
ALU
f. Erik, şeftali. * Tuğla fırını.
ALU-BÂLU
f. Vişne.
ALU-YU BUHARA
Türkistan eriği.
ALUD
(Alude) f. Karışmış, karışık, mülevves. Bulaşmış.
ALUDE-DÂMÂN
f. Eteği bulaşık, iffetsiz kadın.
ALUDE-GÂN
f. (Alude. C.) Suçlular, kabahatliler. Bulaşıklar, bulaşmışlar.
ALUDE-GÎ
f. Dalmış, garkolmuş. Bulaşıklık.
ALUFE
(Ulüf. C.) Hayvan yemi.
ALU-GÜRDE
f. Caneriği.
ALUK
Arzu. * Kendi yavrusundan başka yavruyu emzirmek isteyip yine burnuyla koklayıp emzirmeyen deve. * Devenin otladığı ot. * Süt.
ALUS
f. Naz veya kırgınlık sebebiyle göz ucuyla bakmak.
ALUSÎ
f. Nazlanarak göz ucu ile bakan kimse.
ALÜFTE
f. Muhabbet ve sevgiden deli gibi. * Alışık, nâmus perdesi yırtık, iffetsiz kadın. Fâhişe.
ALÜFTE-GÂN
f. (Alüfte. C.) Nâmus perdesi yırtık kadınlar. Fâhişeler.
ALÜGDE
f. Saldırıcı, şiddetle saldıran.
ALÜVYON
Nehirlerin sürükleyerek taşıdığı toprak.
ALYA
Yüksek yer, yükseklik. * Gökyüzü.
ALYAN
Uzun, iri yarı kimse.
ALYE
Fakirlik.
ALYUVAR
(Bak: Küreyvât-ı hamra)
ALZ
(C.: Alzât) Sabırsızlık. * Hastaya ârız olan titremek. * Hafiflik. * Acele
AMA'
Dağbaşlarında olan duman.
A'MA
Kör. Gözü görmeyen. * Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik. * Yağmur bulutları.
A'MÂ-İ ELVAN
Tıb: Renk körlüğü, renkleri ayırt edememe hastalığı. Akromatopsi.
ÂMÂÇ
f. Saban demiri. * Hedef, nişan tahtası.
ÂMÂÇ-GÂH
f. Nişan atılan yer, nişan yeri. Hedef mahalli.
ÂMÂDE
f. Hazırlanmış, hazır.
ÂMÂDE-GÎ
f. Hazırlık, âmâdelik.
AMAH
f. Şiş, kabarcık.
AMÂİM
Dağınık cemaat.
AMÂİM
(İmâme. C.) Sarıklar, imâmeler.
AMÂİR
(Amâyir) (İmâret. C.) İmâretler. Mâmur etmeler. * Sâlih fakirlerin veya kendisini idare edemiyen veya çalışamıyan talebe-i ulumun, fukarâ-i sâlihînin iâşesinin te'min edilmeleri.
AMÂİR-İ HAYRİYYE
Hayır ve hayrat müesseseleri.
AMAK
(Maak ve Mauk. C.) Göz pınarları.
A'MAK
(Umk. C.) Derinlikler.
A'MAK-I HAFA
Gizlilik derinlikleri.
A'MAK-I ZEMİN
Zeminin derinlikleri.
AMAKA
Derinlik. * Iraklık.
A'MAL
(Amel. C.) Ameller. İşler. Yapılan hayırlar.
A'MÂL-İ BEŞERİYE
İnsanların amelleri, iş ve hareketleri.
A'MÂL-İ ERBAA
Mat: Dört işlem. (Toplama, çıkarma, çarpma, bölme.)
A'MÂL-İ HASENE
Güzel amel. Sevablı ve hayırlı ameller. (Bak: Amel-i sâlih)
A'MÂL-İ SÂLİHA
Allah'ın rızasına uygun, iyi ve hayırlı işler.( $) Kur'an: Sâlihatı mutlak, mübhem bırakıyor... Çünki ahlâk ve faziletler, hüsn ve hayr çoğu nisbîdirler... Nev'den nev'e geçtikçe değişir... Sınıftan sınıfa nâzil oldukça ayrılır... Mahalden mahale tebdil-i mekân ettikçe başkalaşır. Cihet muhtelif olsa, muhtelif olur. Fertten cemaate, şahıstan millete çıktıkça mahiyeti değişir.Meselâ: Cesaret, sehavet; erkekte: gayret, hamiyet, muavenete sebeptir.Karıda: Nüşuze, vekahete, zevc hakkına tecavüze sebep olabilir... Meselâ: Zaifin kaviye karşı izzet-i nefsi, kavide tekebbür olur. Kavinin zaife karşı tevazuu zaifte tezellül olur. Meselâ: Bir ulü-l emir, makamındaki ciddiyeti vekar; mahviyeti zillettir. Hânesinde ciddiyeti kibir; mahviyeti tevazudur.Meselâ: Tertib-i mukaddematta tefviz, tembelliktir... Terettüb-ü neticede, tevekküldür... Semere-i sa'yine, kısmetine rıza kanaattır. Meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dun-himmetliktir.Meselâ: Ferd mütekellim-i vahde olsa müsamahası, fedakârlığı, amel-i sâlihtir... Mütekellim-i maal-gayr olsa, hıyanet olur...Meselâ: Bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs eder, tefahur edemez. Millet nâmına tefâhur eder, hazm-ı nefs edemez... Herbirinde birer misâl gördün, istinbat et.Madem ki, Kur'an bütün tabakata bütün a'sarda, kâffe-i ahvâlde şâmil bir hitab-ı ezelîdir. Hem nisbî hüsn, hayr çoktur... Sâlihattaki ıtlakı, beliğane bir icaz-ı mutnebdir. Beyanda sükutu, geniş bir sözdür. Sünuhat)
A'MÂL-İ UHREVİYE
Ahirete ait iş, hareket ve ibadetler.(Bu dünya, dâr-ül-hikmettir, dâr-ül-hizmettir; dâr-ül-ücret ve mükâfat değil. Buradaki a'mâl ve hizmetlerin ücretleri Berzahta ve Ahirettedir. Buradaki a'mâl, Berzahta ve Ahirette meyve verir. Madem hakikat budur, a'mâl-i uhreviyyeye ait neticeleri dünyada istememek gerektir. Verilse de, memnunane değil, mahzunâne kabul etmek lâzımdır. Çünki: Cennet'in meyveleri gibi, kopardıkça yerine aynı gelmek sırrıyla, bâki hükmünde olan amel-i uhrevi meyvesini, bu dünyada fâni bir surette yemek, kâr-ı akıl değildir. Bâki bir lâmbayı bir dakika yaşayacak ve sönecek bir lâmba ile mübadele etmek gibidir. M.)
ÂMÂL
(Emel. C.) Emeller. Arzular. Gayeler. Dilekler. İstekler.
ÂMÂL-İ MA'SUMÂNE
Masumcasına emeller, arzular.
ÂMÂL-İ SERMEDÎ
Sermediyete âit arzu ve emeller. Cennete, ebediyyete dâir dilek ve temenniler.

 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009