AKREBEK
f. Küçük akrep. Saatin kısa olan ibresi.
AKREBİYYET
Daha yakın oluş. * Cenab-ı Hakkın insana olan yakınlığı. (Bak: Kurbiyet)
AKREF
Anası Arabdan babası başka milletten olan kimse.
AKREN
Kaşı çatık olan adam.
AKRES
Bir çeşit tuzlu veya ekşi ottur ve "devenin yemişidir."
AKREŞE
Dişi tavşan.
AKRET
Deve sürüsü. (50 ile 100 arası) * Dil dibi.
AKRET
Kısırlık.
AKRİBA
(Bak: Akraba)
AKRİHA
(Karah. C.) Temiz su. * Ağaçsız yer, ağacı olmayan tarla.
AKROMATOPSİ
Tıb: Renk körlüğü.
AKROPOL
yun. Eski Yunan şehirlerinde içinde saray ve tapınakların bulunduğu müstahkem tepe.
AKROSTİŞ
yun. Edb: Mısraların ilk harfleri yukarıdan aşağıya doğru okununca manalı bir kelime veya has isim çıkacak şekilde düzenlenmiş manzume.
AKRUBAN
Erkek akrep.
AKRÜB
(Karib. C.) Sandallar.
AKS
Karıştırmak. * Bir ağaç cinsi.
AKS
Yaramaz huylu. * Katı kumlu yer.
AKS
Boynuzu eğri ve kayık olmak. * Bağlamak. * Dövmek. * Saçlarının ucunu başının etrafına kadınlar gibi lif etmek. * Saçını kıvırcık göstermek. * Bahillik etmek.
AKS
(C.: Ukus) Hilâf, muhâlif, zıd, ters. * Gölge gibi şeylerin bir yerde eser peydâ etmesi. Sesin veya ışık gibi şeylerin bir yere çarparak geri dönmesi. * Döndürmek. * Bir şeyin evvelini ahir ve âhirini evvel yapmak. * Devenin yularının ucunu ayağına bağlamak.
AKS-ÜL AMEL
İstenilen şeyin zıddı hasıl olması. Tersine oluş. (Reaksiyon) * Edb: Edebi san'atlardandır. Bir cümle veya mısrânın altını üstüne getirmekle, başka bir cümle veya mısrâ yapmaktır. Pertev paşanın: "Her düzün bir yokuşu, her yokuşun bir düzü var." mısrâında olduğu gibi.(Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeğe senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihatı, bazan damara dokundurur; aksülamel yapar. M.)
AKS-İ DÂVA
Zıt hüküm. Karşı dâvâ (Zıt teorem.)
AKS-İ KAZİYE
(Mantıkta) Doğru farzedilen bir hükmün, konusu ile yükleminin (mahmulünün) ters çevrilmesi ile zaruri bir sonucun elde edilmesidir. Çeşitli şekilleri vardır. Meselâ : "Her insan canlıdır." sözünde konu olan insan ile, yüklem olan canlı sözü yer değiştirilerek (aksedilerek) şu hüküm elde edilir: "Bazı canlılar insandır."
AKS-İ MÜLEVVEN
Renkli akis.
AKS-ÜN NAKÎZ
Birbirine zıt olan iki şey. * Man: Mevzuun nakîzini yüklem; ve yüklemin nakîzini de mevzu kılmak. Misâl: "Her aklı başında olan insan Allah'ı tanır" kaziyesinden aks-ün nakîz yolu ile şu hüküm elde edilir: "Allah'ı tanımayanlar, aklı başında olmayan insanlardır."
AKS-İ SADÂ
Sesin bir yere çarpıp geri gelmesi. Yankı. Çok evvelden söylenen bir hakikatın sonradan tekrar edilmesi.
AKSA'
Boynuzu arka tarafına kaymış olan koyun.
AKSA
En uzak. En son. Kusvâ. Nihayet. Irak.
AKSÂ-YI BİLÂD
Bir memleketin sınır bölgeleri, hudut beldeleri.
AKSÂ-YI EMEL
Mefkûre, ideal, gaye-i hayal.
AKSA-YI GARB
Uzak garp, uzak batı.
AKSA-YI MERAM
Meramların, arzuların en sonu. Emellerin son haddi.
AKSÂ-YI MERÂTİB
Rütbelerin, mertebelerin en büyüğü.
AKSÂ-YI ŞARK
Uzak Doğu. Çin, Japonya gibi yerler.
AKSÂ-YI TERAKKİ
Tekâmülün son basamağı. Terakkinin son hududu.
AKSAB
(Kusb. C.) Kalın bağırsaklar.
AKSAD
Kırık şey.
AKSAKAL
Köy ihtiyarı. Köy ihtiyar heyetinin başı.Muhtar.
AKSA-L-GAYAT
Gayelerin en ilerisi, en büyüğü.
AKSAM
Dişi yarısından ufanmış. * Boynuzsuz davar.
AKSAM
(Kısım. C.) Kısımlar. Bölümler. Parçalar.
AKSAM-I SEB'A
Yedi kısım. * Gr: Kelimelerin (sahih, misâl, muzaaf, lefif, nakıs, mehmuz, ecvef) bölümleri.
AKSAM-I SELASE
Üç kısım. * Gr: İsim, fiil, harf bölümleri.
AKSAR
(Akser) Daha kısa. Pek kısa. En kısa.
AKSAT
Çok doğru olan şey. Ayakları kuru olan hayvan.
AKSAT
(Kıst. C.) Hisseler. Nasibler.
AKSATA
(Bak: Ahz u ita)
AKSAY
Çok uzak.
AKS-ENDAZ
f. Çarpıp duran.
AKSER
(Kasir. den) (C: Akasır) En kısa, çok kısa.
AKSER-İ EYYAM
En kısa gün, günlerin en kısası.
AKSER-İ TURUK
En kısa yol, yolların en kısası.
AKSET
Ahsen, en güzel.AKSÎ : İnatçı. * Geçimsiz, huysuz. Uğursuz. * Ters, zıd.
AKSİYON
Fr. Şirket ve ticaret hissesi. * Kuvvet ve enerjinin dışa ve fiile çıkması.
AKSON
yun.Tıb: Sinir hücrelerinden çıkan uzantıların en önemlisi.
AKSU
t. Gözlerde görülen bir hastalık.
AKSÜLAMEL
(Bak: Aks-ül amel)
AKSÜLÜMEN
Kim. Klor ile civadan mürekkeb zehirleyici te'siri fazla olan bir tuz.
AKŞAR
(Akşın) Doğuştan derisi, kılları beyaz olan insan veya hayvan.
AKŞER
Kızıl çehreli, kırmızı yüzlü adam.
AKŞET
(C.: Kuşut) Burun kamışı çökük ve yassı olan.
AKTA'
Eli kesik olan adam.
AKTA'
Kesmeler, kırılmalar. * Beylik araziler. * Alâkasızlıklar.
AKTAAN
Kalem, seyf.
AKTAB
(Kutb. C.) Kutublar. Hak tarikatların reisleri, şahları.(Âlem-i İslâmda, her biri ümmetin ehemmiyetli bir kısmını dâire-i dersine alıp hârika irşad ve kerametlerle manevi terakki ettiren ve hüccetler yerine müşahedata, keşfiyyata dayanan en derin ehl-i tahkik ve hakikat olan zatlar. Ş.)
AKTAB-I EHL-İ BEYT
Ehl-i Beytten yetişen kutublar. Yâni, büyük mürşidler.
AKTAB-I ERBAA
Ehl-i sünnet âlimleri ve mütebahhir ve maneviyatta çok ileri zatlar tarafından şimdiye kadar dört büyük kutup olarak bilinen veliler.(Seyyid Abdulkadir-i Geylâni, Seyyid Ahmed-i Bedevi, Seyyid Ahmed-i Rufâi, Seyyid İbrahim Desuki.)
AKTAN
(Kutn. C.) Pamuklar.
AKTAR
(Kutr. C.) Kuturlar. Çaplar. Dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar. * Her taraf. * Güzel kokulu yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular tâciri. * Ecza, ilâç satan adam. * Mahalle aralarında bazı baharatla iğne, iplik vesaire satan satıcı.
AKTÂR-I ÂLEM
Her taraf. Alemin dört bucağı. Alemin her yeri.
AKTÂR-I BEDEN
Vücudun her tarafı.
AKTİVİZM
Hakikatin, düşüncede kalmasından ziyade, hayat ve fiile intikalini ve bütün ilimlerin, cemiyetin gelişmesine hizmet etmesini isteyen ve böylece iradenin faaliyet ve tesirliliğini açıklayan felsefî bir meslek.
AKTÖR
Fr. Tiyatroda erkek oyuncu.
AKTRİS
Tiyatroda kadın oyuncu.
AKTÜALİTE
Fr. Bugünkü hâdise veya mevzu. Günlük hâdiseler.
AKTÜEL
Fr. Bugünkü, şimdiki.
AKU
f. Baykuş, puhu.
AKUB
Toz.
AKUK
(Bak: Ukuk)
AKUL
İshalden kurtaran bir ilâç.
AKUM
İyileşmez yara. Kısırlık. * Zahmet.
AKUR
Yaralıyan, ısıran köpek. Kuduz, azgın köpek. * Çok şerir, kötü kimse.
AKURÂNE
f. Kuduzcasına, kudurmuşcasına, saldırırcasına.
AKUSTİK
Fr. Sese ait.Ses mevzuu. Kapalı yerde ses dağılma sistemi.
AKÜMÜLATÖR
Fr. Fiz: Elektrik enejisini depo eden cihaz.
AKVA
Daha kuvvetli. En kuvvetli. (Bak: Ekva)
AKVA'
Kuyruğu beyaz, gövdesi siyah olan dişi koyun.
AKVAL
(Kavl. C.) Sözler, kaviller.
AKVAL-İ HAKÎMÂNE
f. Hikmet sahiblerine yakışır sözler.
AKVAM
(Kavim. C.) Kavimler. Milletler. Toplumlar.
AKVÂM-I BEŞER
İnsan toplumları. İnsan kavimleri.
AKVAREL
Sulu boya resim.
AKVARYUM
Lat. Su hayvanlarını veya bitkilerini besleyebilecek tarzda yapılmış camdan su kabı.
AKVAS
(Kavs. C.) Kavisler, yaylar. * Virajlar, büklümler.
AKVAT
(Kut. C.) Yiyecekler, azıklar.
AKVAT-I YEVMİYYE
Geçim, derd-i maişet için lazım olan günlük yiyecekler.
AKVAZ
(Kavz. C.) Kum tepeleri.
AKVE
Evin önündeki açıklık, meydanlık. Avlu.
AKVED
Uzun boyunlu.
AKVEM
Daha doğru. En doğrru.
AKVERİN (AKVERİYAT)
Büyük belâlar, musibetler, âfetler.
AKVES
Sıkıntılı an. * İhtiyarlıktan beli bükülmüş kimse. Kamburu çıkmış ihtiyar kişi.
AKVET
Evin ortası. Evin çevresi.
AKVET
(C.: Ukâ) Hallaç masurası.
AKVİYA
(Kavi. C.) Sağlam ve güçlü olanlar. Kuvvetliler.
AKY
Koyu olan ve birbiri üstüne sağılmış olan koyun sütü.
AKYA
Lüfer azmanı denilen iri cins bir balık.
AKYUVAR
(Bak: Küreyvât-ı beyzâ)
AKZ
Atâ, bahşiş.
AKZA
Kadılıkta ve fıkıh ilminde daha ileri, daha bilgili.
AKZEF
Çok iftira atan. Çok kazifte bulunan. (Bak: Ekzef)
AKZEL
Çok aksak; pek fazla topal.
AKZEM
Zayıf.
AKZER
Necis ve murdar nesne.
AKZİYE
(Kaza. C.) Hükümler. Kararlar. * Tam cümleler.
ÂL
Yüksek. Âlî. Yüce. Bülend.
ÂL
Sülâle, soy, hânedan. Akrabâ ve taallukat. * Yaz sıcaklarında su gibi görünen serap. * Hile, tuzak.
ÂL-İ ABÂ
Hz. Peygamberin (A.S.M.) kendisi ile beraber, kızı Hz. Fâtıma Validemiz, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den (R.A.) müteşekkil hey'et. "Hamse-i âl-i abâ" da denir. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) giydiği abâsını mezkur sahabe-i güzin hazeratının üzerine örterek hususi dua ettiğinden bu isimle anılmaları meşhurdur.(Bediüzzaman Hazretlerinin "Lem'alar" adlı eserinin Ondördüncü Lem'asında bu meseleye dair izahat vardır.)
ÂL-İ ABBAS
Emevilerden sonra 749 senesinden 1258 senesine kadar süren Abbasi hükümdar ailesi.
ÂL-İ BEYT
Hz. Peygamberin (A.S.M.) sülâle-i tahiresinden yetişenler ve sünnet-i seniyyesinin menbaı ve muhafızı ve bihakkın sünnete ittibâ ve onu idâme ettirenler. Al-i Resul, Al-i Nebi, Al-i Muhammed ve Ehl-i Beyt gibi tâbirlerle de söylenir. (Eğer denilse: "Neden hilâfet-i İslâmiye, Al-i Beyt-i Nebevide takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak onlardı.Elcevap: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Al-i Beyt ise, hakaik-ı İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya Nebi gibi mâsum olmalı veyahut hulefâ-i râşidin ve Ömer İbn-i Abdülaziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki aldanmasın. Halbuki Mısır'da Âl-i Beyt nâmına teşekkül eden Devlet-i Fatımiye Hilâfeti ve Afrika'da Muvahhidin Hükümeti ve İran'da Safevîler Devleti gösteriyor ki, saltanat-ı dünyeviye, Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki saltanatı terkettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur'ana hizmet etmişler. M.)( $âyetinin bir kavle göre mânası: "Resul-ü Ekrem (A.S.M.) vazife-i Risaletin icrasına mukabil ücret istemez, yalnız Âl-i Beytine meveddeti istiyor." Eğer denilse: Bu mânaya göre karabet-i nesliye cihetinden gelen bir faide gözetilmiş görünüyor. Halbuki, ( $ ) sırrına binâen karabet-i nesliye değil, belki kurbiyet-i İlâhiye noktasında vazife-i Risalet cereyan ediyor? Elcevap: Resul-ü Ekrem (A.S.M.), gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki: Âl-i Beyti, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne geçecek, âlem-i İslâmın bütün tabakatında kemalât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile Âl-i Beytten çıkacak. Teşehhüddeki ümmetin "Âl" hakkındaki duası ki: $dir. Makbul olacağını keşfetmiş, yani nasıl ki millet-i İbrahimiyede ekseriyet-i mutlaka ile nurani rehberler Hz. İbrahimin (A.S.) âlinden, neslinden olan enbiya olduğu gibi; ümmet-i Muhammediyede de (A.S.M.) vezaif-i azime-i İslâmiyette ve ekser turuk ve mesâlikinde enbiya-i benî İsrâil gibi, Aktab-ı Âl-i Beyt-i Muhammediyeyi (A.S.M.) görmüş. Onun için ( $ ) demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyte karşı ümmetin meveddetini istemiş. Bu hakikatı te'yid eden diğer rivayetlerde ferman etmiş: "Size iki şey bırakıyorum, onlara temessük etseniz, necat bulursunuz. Biri: Kitabullah, biri: Âl-i Beytim." Çünkü: Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyttir. L.)
ÂL-İ İBRAHİM
Hz. İbrahim Peygamberin (A.S.) neslinden gelen ve onun mânevi yolunda yürüyenler. Bütün müslümanlar, Mü'minler.
ÂL-İ İMRÂN
İmran soyundan gelenler. (İmran ikidir. Birisi: Hz. Musa ve Harun'un (A.S.) babaları olan İmran ibn-i Yashür ibn-i Lâvi ibn-i Yakub ibn-i İshak ibn-i İbrahim'dir (A.S.) İkincisi: Hz. Meryemin babası olan İmran ibn-i Metan ki, bu da Süleyman ibn-i Dâvud ibn-i İşa neslinden, bunlar da Yahuda ibn-i Yakub neslindendirler. İki İmran arasında 1800 sene geçtiği söylenir.)
ÂL-İ İMRAN SURESİ
Kur'an-ı Kerimin üçüncü suresinin ismi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. Bu sureye Eman, Kenz, Ma'niyye, Mücadele, İstiğfar Suresi ve Tayyibe de denilir.
ALA
Bahşişler. Lütuflar. Nimetler. İhsanlar.
A'LA
Daha iyi. Pek iyi. En yüksek. Ziyâde ve mürtefi olan.
A'LÂ-YI İLLİYYÎN
Cennette en yüksek derece. Cenâb-ı Hakkın indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesi.(Bak o zat öyle bir maksad, öyle bir gâye için saadet isteyip duâ ediyor ki: İnsanı ve bütün mahlukatı, esfel-i safilin olan fenâ-i mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten, abesiyetten a'lâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekaya, ulvi vazifeye, mektubât-ı samedaniye olması derecesine çıkarıyor. M.N.)
A'LÂ SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in seksenyedinci suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
ALA
Yükseklik. Büyüklük. şeref. şan.
ALA
İtl. İtalyancadan gelen tabirlerin başında bulunup (usulünce, tarzında) manasını ifade eder. Meselâ: Alaturka $: Türk tarzında gibi.
ALA
f. Kirleten, kirli yapan.
ALÂ
Gr:Arabçada harf-i cerdir. Buna isim diyen de olmuştur. Müteaddit mâna ile kelimenin başına getirilir; manevî istilâ ve tefevvuk bildirmek için ekseriyâ mecrurunu istilaya delâlet eder. Bazan mecrurunun mukabiline müstâli olur. (maa) gibi müsahabet için gelir. (lâm) gibi tâlil için olur. Mücaveze için olur. Harf-i cer olan (min) mânâsına ve zarfiyyet için ve harf-i cer olan (bâ) mânâsına isim olur. "yukarıda" manasına gelir. * Üstünde, üzere.
ALABALIK
t. Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık.
ALABANDA
İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası. * Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.
ALACA BAYRAK
Tar:Ondördüncü Yeniçeri Bölüğüne verilen ad.
A'LA-D DERECAT
Derecelerin en alâsı, en yükseği.
ALA-EYYİ-HAL
Herhâlde, mutlaka, elbette, her nasıl olsa.
ALAF
(Elf. C.) Binler.
ALÂ-FETRETİN
Daim olmayarak, fasıla ile.
ALAFRANGA
İtl. Frenk tarzında olan, Fransız usulü.
ALÂ HİDE
Tek başına, münferiden, ayrıca.
ALAİK
(Alayık) Münâsebetler. Alâkalar. Mânialar.
ALÂİK-İ DÜNYEVİYE
Dünyevî alâkalar. İnsanı Cenab-ı Hakkın rızasından alıkoyan lüzumsuz işler.
ALAİM
İzler. İşaretler, deliller. (Bak: Alamet)
ALÂİM-İ SEMÂ
(Alâim-üs semâ) Al yeşil kuşak. (Bak: Kavs-ı kuzah)
ALAK
Zahmet, meşakkat gidermek.
ALAK
Sakız.
ALAK
Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan. * Yapışkan veya ilişken nesne. * Hayvanat. * Bir işe mülâzemet eylemek. * Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak. * Bir şeye ilişip tutulmak. * Yapışkan, balçık ve çamur. * Kadının gebe kalması. * Pıhtılaşmış kan. * Sülük. (Kamus'tan hülâsa)
ALAK-I DEM
Kan pıhtısı, pıhtılaşmış kan.
ALAK SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in doksanaltıncı suresinin adıdır. İkra' Suresi de denilir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
ALÂKA
İlişik, rabıta, merbutiyet. * Gönül bağlama, sevgi, münasebet, taalluk, irtibat, mâlikiyet. Tasarruf. Müdâhale hakkı. Hisse. * Edb: Bir kelimenin hakiki mânâsından mecâzi mânâsına nakledilmesinin sebebidir. (Temiz ahlâklı, güzel huylu kimselere melek denildiği gibi.)
ALAKA
Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.
ALÂKABAHŞ
f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
ALÂKADAR
Alâkalı, münâsebetdar.
ALÂ-KADR-İL-İMKAN
Olabildiği kadar. İmkânı nisbetinde.
ALÂ-KADR-İL-İSTİTAA
Elden geldiği kadar, güç yettiği nisbetinde.
ALÂ-KADR-İT-TAKA
Güç yettiği kadar.
ALÂ-KAVLİN
Bir kavle göre. Bir rivâyete nazaran.
ALÂ-KÜLLİHAL
İster istemez. Olduğu kadar. Her halde.(Ey insan düşün! Sen alâ küllihal öleceksin. L.)
A'LAL
(İllet. C.) Hastalıklar, marazlar, illetler. * Sebepler.
ALAM
(Elem. C.) Elemler. Kederler. Üzüntüler.
ALÂM-I ELİME
Çok acı ve acıklı elemler.
ALÂM-I GURBET
Vatandan ayrı kalma elemleri, gurbet acıları.
A'LAM
(Alem. C.) Alemler. Alâmetler. İzler. Nişanlar. * Bayraklar. * Büyük âlimler. * Büyük dağlar.
ALÂ-MA-FARAZALLAH
Allah'ın farzettiği üzere.
ALAMANA
İtl. Küçük odun gemisi. * Büyük balıkçı kayığı. * Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.
ALAMAT
Uzun ince bir cins balık. (Hint denizinde çok olur ve yılana benzer.)
ALÂMAT
(Alâmet. C.) İzler, nişanlar, alâmetler, işâretler.
ALÂ-MELE'İN NAS
Herkesin önünde. Halkın huzurunda.
ALÂ-MERATİBİHİM
Rütbesine ve derecesine göre sırasıyla.
ALÂMET
İz, nişân, işâret.
ALÂMET-İ FÂRİKA
Ayırıcı işaret. Damga.
ALÂMET-İ GURUR
Gurur ve kibiri belli eden alâmet.
ÂLÂM U ASKAM
Kederler ve hastalıklar.
ALAN
Orman içinde açıklık, meydan.
ALÂNÎ
Açıkta, meydanda, herkesin gözü önünde.
ALÂNİYETEN
Herkesin önünde, açıkça, alânen.
ALÂ-RAĞM-İ ENF-İL YE'S
Ye'sin burnunu kırmak maksadiyle ve ona tahkir ile.
ALARGA
İtl. Açık deniz, engin.
ALÂ-RİVAYETİN
Rivayet edildiği üzere. Söylenenlere bakılırsa.
ALARM
Fr. Tehlike anında herkesi haberdar etmek için verilen işaret.
ALÂ-RUUS-İLEŞHAD
Aleme karşı. Herkesin gözü önünde. Halkın önünde.
ALAS
Odun kömürü.
ALAŞIM
Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
ÂLÂT
(Âlet. C.) Vasıtalar. Âletler.
ÂLÂT-I BASARİYE
Gözle alâkalı gözlük, dürbün gibi optik âletler.
ÂLÂT-I CÂRİHA
Yaralayıcı âletler.
ÂLÂT-I HARBİYE
Harb âletleri, silâhlar.
ÂLÂT-I KATIA
Kesici âletler.
ÂLÂT-I NARİYYE
Ateşli silâhlar.
ÂLÂT-I RASADİYYE
Meteoroloji ve astronomi araştırmalarında kullanılan âlet ve cihazlar.
ÂLÂT-I TAB'İYYE
Baskı âletleri. Matbaa levâzımatı.
ALATURKA
İtl. Türkvari, Türk usulü, Osmanlı usulü.
ALÂ-TARİK-İL İCMAL
Kısaca, icmal yoluyla.
ALÂ-TARİK-İL MÜNAVEBE
Nöbetleşe, münâvebe yoluyla.
ALA VECH-İ ÎCAZ
İcâz yolu ile.
ALAVERE
Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele. * Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi. * Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık. * Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak aktarılması.
ALAVÎ
(İlâve. C.) İlâveler, ekler.
ALAY
(Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet. * Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi. * Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç. * Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler.
ALAYBOZAN
Eskiden kullanılmış olan bir çeşit fitilli tüfek.
ALAYE
Yüksek yer, yükseklik.
ALAY EMİNİ
Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askerin hesap işlerine bakan subay ki, binbaşıdan alt derecededir.
A'LÂ-YI İLLİYYÎN
(Bak: A'lâ)
ALAY İMAMI
Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askere imamlık vazifesini yapan subay.
ALAYİŞ
f. Bulaşıklık, bulaşma. * Debdebe, tantana, gösteriş.
ALAZ
Alev.
ALB
(C.: Ulub) Eser. * Yaşlı keler.
ALB
Yiğit, kahraman, bahadır, cesur gibi manalara gelen bir sıfattır.
ALBASTI
Ateşli bir lohusalık hastalığı, lohusa humması.
ALBATR
f. Yumuşak ve beyaz bir çeşit mermer, kaymak taşı.
ALBAY
Yarbay ile tuğgeneral arasındaki askeri rütbede olan üstsubay.
ALBORA
İtl. (Denizcilik) Serenlerin, direklerin üzerine kaldırılıp bağlanması. * Floka küreklerinin, selâmlamak için yukarı kaldırılması. * Dalyanlarda ağın yukarı alınması ile balığın toplanması.
ALBÜM
Lât. Fotoğraf resimlerini veya sair resim, şekil ve hatıraları içine alan defter veya kitap.
ALBÜMİN
Fr. Tıb:Nebat ve hayvanların etli ve sulu kısımlarında bulunan karbon, oksijen, azot, hidrojen ve kükürt bileşiği gıdalı madde.
ALC
(C.: Uluc) Yaramaz huylu kişi.
ALCEM
Uzun boylu, uzun.
ALCÜN
Ahmak kadın. * Semiz dişi deve.
ALÇI
Sağlam harç yapmada kullanılan beyaz toz, cibs.
ALD
Boyun siniri.
ALDEHİT
Lât. Kim:Alkol veya asitlerden elde edilen kimyevi bir sıvı.
ÂLE
(C.: Al) Harbe. * (C. Alât) Çadır direği. * Edât.
ÂLE
Güneş, yağmur gibi etkenlerden korunmak için yapılmış barınak. * Fakirlik.
ÂLE
f. İlaç için kullanılan ve "Hint Sünbülü" adı verilen çiçek.
ALEBAT
Yemek kapları, çanaklar.
ALEBE
(C. Alebât) Yemek kabı, çanak.
ALE-D-DERECAT
Derecelere göre, sırayla.
ALE-D-DEVAM
Devamı üzere. Devamlı olarak.
ALEF
(C. A'lâf - Ulufe) Saman, ot, yulaf. * Hayvan yemi.
ALEF RESMİ
Hayvanların yedikleri saman ve otlardan alınan vergi.
ALEF
Cana yakın.
ÂLEK
f. İlaç için kullanılan ve "Hint Sünbülü" adı verilen bir çiçek.
ALEK
Sülük. * Kan pıhtısı.
ALEKA
(C.: Alekat) Yapışkan balçık, çamur. * Kan pıhtısı. * Uyuşmuş kan. * Sülük.
ALEKSİ
yun.Tıb: Okuma kabiliyetinin kaybedilmesi.
ALEL
İkinci defada içmek.
ALE-L-ACAİB
Tuhaf şey, şaşılacak şey.
ALE-L-ACELE
Çarçabuk, acele olarak, çabuk.
ALE-L-ADE
Adet olduğu üzere. * Bayağı, basbayağı.
ALE-L-AMYA
Körü körüne. (Bak: Alel-ımıya)
ALE-L-EKSER
Ekseriya, çok vakit.
ALE-L-FEVR
Birden, derhal, hemen.
ALE-L-GAFLE
Dalgınlığa getirerek. Dalgınlığa gelerek, boş bulunarak.
ALE-L-HADİSE
Gölge hâdise. (fr. epiphenomene)
ALE-L-HESAB
Hesâba sayarak.
ALE-L-HUSUS
Hususiyle, hepsinden önce olarak. Bâhusus.
ALE-L-IMIYA
Körü körüne, körlemeden. (Bak: Ale-l-amyâ)
ALE-L-ITLAK
Umumiyetle. Mutlaka. Bir suretle kayıtlı olmayarak. Mingayri tahsis.
ALE-L-İCMAL
Toplu olarak, topluca.
ALE-L-İNFİRAD
Ferd olarak. Birer birer.
ALE-L-İNSAN
İnsan hakkında. İnsana dâir. İnsan üzerine.
ALE-L-İSTİMRAR
Aralıksız.
ALE-L-İŞTİRAK
Birlikte, müştereken.
ALE-L-İTTİSAL
Birbiri ardınca, peş peşe, aralarında fâsıla olmadan.
ALE-L-KAİDE
(Ka, uzun okunur) Kurala, kaideye göre.
ALE-L-KAVL
Birinin sözüne, iddiasına göre.
ALE-L-KİFAYE
Yetecek kadar, kâfi gelir derecede, yeter derecede.
ALE-L-UMUM
Herkese âit. Herkes hakkında.
ÂLEM
Bütün cihan. Kâinat. * Dünya. * Her şey. * Cemaat. * Halk. * Cemiyet. Dehr. * Hususi hal ve keyfiyet. * Bir güneş ile ona tâbi olan ve etrafında devreden seyyarelerin teşkil ettiği dâire. (Cenab-ı Haktan gayrı mahlukata Âlem denmesi, mucidi olan Zât-ı Ecelle ve A'lâ Hazretlerini bilmeğe delâlette vesile olduğuna mebnidir. L.R.)(Semâvatta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı her biri birer âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlukat, birer âlemdir. Hatta her bir insan dahi küçük bir âlemdir.( $) tâbiri ise, "Doğrudan doğruya, her âlem, Cenâb-ı Hakkın rububiyyeti ile idâre ve terbiye ve tedbir edilir" demektir. M.)
ÂLEM-İ ASGAR
Daha küçük âlem. En küçük âlem. * İnsan. (Nasıl ki insanın anasırları, Kâinatın unsurlarından; ve kemikleri; taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcarından, ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, Arz'ın çeşmelerinden ve mâdeni sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de, insanın ruhu, âlem-i ervahtan; ve hafızaları, levh-i mahfuzdan; ve kuvve-i hayaliyeleri, âlem-i misalden.. ve hakeza.. her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar. Ve onların vücudlarına kat'i şehadet ederler. L.)
ÂLEM-İ BERZAH
Berzah âlemi. Kabir âlemi. (Bak: Kabr)(Âlem-i ziyâ, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehriba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsâdemesiz küçük bir yerde içtimâ ederler. M.N.)(Nass-ı Kur'anla, şühedânın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevilerini tarik-ı hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar... Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar... Kemâl-i saâdetle mütelezziz oluyorlar.. Ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasılki, iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor, hakiki lezzet ile hakiki saâdete mazhar olur.İşte Âlem-i Berzahtaki emvât ve şühedanın hayat-ı berzahiyyeden istifadeleri, öye farklıdır. Hadsiz vâkıatla ve rivâyatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat'îdir. Hatta Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza (R.A.), mükerrer vâkıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. M.)


ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009