AHZAB SURESİ
Kur'ân-ı Kerimde otuzüçüncü surenin adı olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
AHZAD
Eğrilip bükülen, esnek.
AHZAN
(Hüzn. C.) Hüzünler, kederler, sıkıntılar, tasalar, gamlar.
AHZAR
(Bak: Ahdar)
AHZAR
(Hazer. C.) Endişeler, ihtiyatlar.
AHZEKA
Bodur ve şişman adam.
AHZEL
Yüksek olmak, irtifa.
AHZEL
Beli kırılmış olan adam.
AHZEM
Erkek yılan.
AHZEM
İşini sıkı tutan, ihtiyatlı, tedbirli. * Yüksek yer. * Göğsü büyük.
AHZEN
Çok hüzünlü kederli. En tasalı, daha gamlı.
AHZER
Devamlı gözünü kırpan adam. * Ufak gözlü olan kimse.
AHZ Ü GİRİFT
Ele geçirme, yakalama. * Esir alma.
AHZ Ü KABZ
Kendine mal etme.
AİB
(Bak: Ayib)
AİD
Geri gelen, dönen. Râci. Dâir. * Bir kimse veya bir şeyle ilgili olan. * Hastayı ziyaret eden.
AİDAT
(Aide. C.) Gelirler, kazançlar. * Resim, vergi. İrad. Belirli sürelerde bir derneğe ödenmesi taahhüd edilen para.
AİDE
(C: Avâid - Aidat) Kâr, kazanç, fayda, gelir.
AİDİYYET
Alâkalılık, ilgililik. Aid olma. Birine mahsus olma.
AİK
(Aika ) Mâni'. Alıkoyan. Engel. Meşgale. Bir işten alıkoyup men ve sarfeden.
AİKA
(C. Avâik) Alıkoymaya ve te'hire sebep olan şey, mâni, engel.
AİL
Ailesini geçindiren, idare eden. Kalabalık ailesi olan. Fakir.
AİLE
Erkeğin karısı. * Ev halkı. * Akraba. * Aynı işte olan, aynı gaye için çalışanların hepsi.(Kadının aile hayatında müdür-ü dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan en esaslı hasleti; sadakattır, emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sadakatı kırar; kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. Hatta erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakata zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir. Kötü haslet sayılırlar. L.)
AİLE-PERVER
f. Evine düşkün, ailesine düşkün.
AİLEVÎ
Aile ile ilgili.
AİNNE
(İnan. C.) : Dizginler.
AİR
Göz ağrısı.
AİŞ
Yaşıyan. * Rahat yaşıyan.
AİŞE
(Bak: Ayişe)
AİZ
Yeni doğmuş deve yavrusu.
AİZ
Karşılık olarak veren. * Karşılık olarak verilmiş olan.
AİZZE
(Bak: Eizze)
AJ
f. Dinlenme, rahat hâl, istirahat.
AJAN
Fr. Bir şahsın, bir şirketin veya bir devletin bazı işlerini gören kimse. * Gizli vazifeli olan kişi.
AJANDA
Akılda tutulması icab eden şeyleri not etmeye yarayan, takvim şeklinde tanzim edilmiş defter.
AJANS
Fr. Her türlü havadisi toplayıp, ilgili mevkilere bildiren kuruluş. * Ticari bir teşekkülün kolu.
AJEH
f. Vücutta çıkan pürtüklü küçük ur.
AJENDE
f. Çamur. * Binalarda kullanılan harç.
AJİG
f. Nefret, kin ve düşmanlık.
AJİH
f. Kir, küf. * Çapak.
AJİNE
f. Değirmen taşı gibi maddeleri yontup düzelten demir alet. Dişengi.
AJİR
f. Göl, havuz. * Kalabalık, izdiham. * Bağırma, feryât. * Çekingen. * Akıllı, uyanık. * Amâde, hazır.
AJİRAK
f. Gürültü, ses. Bağırış.
AJUR
Fr. Gözenek. Göz göz işlenmiş nakış.
AJÜG
f. Hurma lifi. * Ağaç budama.
AKA
İran Türkleri "ağa" yerine kullanırlar.
AKAB
Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
A'KAB
(Akab. C.) Bir şeyin hemen sonrası.
AKABE
(C.: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş. * Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz. * Muhatara, tehlike. * Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi. * Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan dar bir körfezin ismi.
AKABE BİATI
Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.
AKAB-GİR
f. Peşe düşen, kovalıyan.
AKABİNDE
Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.
AKAB-REV
f. Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış.
AKADEMİ
yun. Yüksek mekteb. * Âlimler, edebiyatçılar heyeti. * Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer. * Çıplak modelden yapılan insan resmi. * Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetli kimseler topluluğu. (Huk. L.)
AKAĞA
Osmanlı saraylarında hizmet gören beyaz hadımağası.
AKAİD
(Akide. C.) Akideler. İtikad olunan hakikatlar. İtikada dâir kaziye ve hükümler, esaslar.(Akaidî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle vicdanî ve aklî olan imani hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te'sirleri zayıf kalır. Bu hale, Alem-i İslâmın hâl-i hazırdaki vaziyeti şahittir. İ.İ)
AKAİD-İ DİNİYE
Dini akideler. İmâni esaslar.(Ben tahmin ediyorum ki: Eğer şeyh Abdulkadir-i Geylâni (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmâm-ı Rabbâni (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsa idiler; bütün himmetlerini hakaik-ı imâniyyenin ve akaid-i İslâmiyyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünkü, saadet-i ebediyyenin medârı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyyeye sebebiyet verir. M.)
AK'AK
Saksağan.
AKAK
(C.: Akâık ) Saksağan kuşu.
AKAK
Sıcak çok olmak.
AK'AKA
Saksağan sesi.
AKAKİR
(Akkar. C.) Tıb: İlaç yerine kullanılan nebâtî kökler.
A'KAL
En akıllı. Pek akıllı. Daha akıllı.
AKALA
Bir çeşit pamuk.
AK ALEM
Osmanlılarda saltanat sancağı.
AKALİD
Yoğurt.
AKALİM
(Ekalim) (İklim. C.) İklimler. * Dünyanın kıt'a ve memleketleri.
AKALİT
Yoğurt.
AKALL
(Ekall) Daha az. En az.
AKALL-İ KALİL
En az. Azın azı.
AKALLİYET
(Ekalliyet) Azlık. Azınlık. * Bir ülkede hâkim unsurların haricinde olan ve ekseriyet teşkil edemiyen insanlar.
AKAM
Erkek ve dişi kısırlığı.
AKAM
Çocuksuz, çocuğu olmayan, kısır. * Tedavisi kabil olmayan hastalık.
AK'AM
Burnu eğri.
AKAM
Yük bağladıkları ip.
AKAM
(Bak: Ekkâm)
AKAMET
Neticesizlik. Kısırlık, sonu alınmama.
AKAN
Deve ayağını bağladıkları ip.
AK ANBER
Beyaz cins anber.
AKANYILDIZ
Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.
A'KAR
Kısır.
AKAR
Zayi etme, kaybetme. * Kumlu yer. * Para getiren mülk. (Ev, dükkân gibi.)
AKAR
Köşk, yüksek bina. * Bâbil vilayetinde bir yer adı. * Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak. * Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi.
AKARAT
(Akar. C.) Gelir getiren yapılar ve mallar.
AKARET
Kısırlık, kısır olma.
AKARİB
(Bak: Ekarib)
AKARİB
(Akreb. C.) Kuyruğunda zehiri bulunan bir hayvancık olan akrebler.
AKAS
Çirkin kokulu olma.
A'KAS
Boynuzu kulağı ardında bitmiş veya boynuzu kulağı ardına gelmiş nesne.
AKASIR
(Akser. C.) Pek kısalar.
AKASİ
(Aksa. C.) Çok uzaklar.
AKAT
Çukur yer.
AKAT
Evin ortası. Evin çevresi, etrafı.
AKAVİL
(Bak: Ekavil)
AKB
Sakalın kaba ve sık olması.
AKBEH
(Kabih. den) En çirkin. Çok kabih.
AKBEL
Eğri gözlü. * Kabiliyetli kimse. * En çok beğenilen
AKBENEK
Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıbandan kalan ve görmeyi yavaş yavaş azaltan beyaz benek.
AKBİYE
(Kubâ. C.) Kaftanlar, üste giyilen elbiseler.
AKCİĞER
Göğüs boşluğunu dolduran ve solunmağa yarayan bir organ. Ree.
AKÇA
(Akçe) Beyaz, oldukça beyaz. * Para. * Eskiden para ölçüsü olarak kullanılan küçük gümüş sikke.
AKD
Anlaşma. Sözleşme. * Düğümleme. Düğümlenme. Bağ bağlama. Bağlanma.* Huk: Nikâh, hibe, vasiyet, bey' u şirâ gibi şer'î bir muameleyi iki tarafın iltizam ve taahhüd etmeleridir, icab ile kabulün irtibatından ibarettir. Böyle bir muameleye mün'akid denir. Bunun böyle vücuda gelmesine de in'ikad denilir.
AKD-İ MECLİS
Konuşmak için toplanma, meclis kurma.
AKD-İ MUAVAZA
Hibe ve sadaka gibi teberruattan olmayıp iki taraftan ivaz verilerek yapılan akd, ivazlı akd. Satış, trampa gibi.
AKD-İ ZİMMET
İslâmlarla muharebe etmiş veya eden bir şahsın veya bir cemaatın İslâm ahd u emânını, yani tâbiiyyetini kabul etmesi.
AKDAM
(Kadem. C.) Ayaklar, kademler.
AKDAR
Değerler. Kudretler.
AKDEM
Daha önce. Daha ileri. Daha mühim.
AKDEM-İ UMUR
İşlerin en mühimmi.
AKDEMÎN (AKDEMÛN)
Daha evvelce yaşamış olanlar. Geçmişler. İleride ve daha mühim kimseler. * Eksikler. (Bak: Kudemâ)
AKDER
En kudretli. * Kısa boylu.
AKDERİ
Eski zamanda kağıt yerine kullanılan ve üzerine yazı yazılan deri.
AKDES
En kudsi. En mübarek.
AKDİYYE
Mafsallarda bulunan yumru ve düğüm.
A'KEF
Ahmak.
AKEM
Vergisi olmayan emlâk. Türbe, cami, köprü, çeşme gibi.
AKER
Zeytinyağı tortusu.
AKERKER
Kuvvetli arslan. * Yoğurt.
AKESE
f. Ökse. * Bir şeye ilişmiş, asılmış.
AKEVKA'
Kısa boylu.
AKF
Eğmek, meylettirmek.
AKF
Hapsetmek. Vakfetmek.
AKFA
(Kafâ. C.) Başın arka kısımları. Enseler.
AKFAL
(Kufl. C.) Kilitler. Kapı kilitleri.
AKFAR
(Kafr. C.) Sahralar, çöller.
AKFAS
(Kafas. C.) Hamal küfeleri. * Kafesler.
AKFEN
Kulağı küçük ve kalın olan.
AKFER
Çok kısır, en kısır. * İki ön ayakları dirseğine kadar beyaz olan at
AKHAF
(Kıhf. C.) Ağaç kaplar, ağaçtan yapılmış kaplar. * Kafa tasları.
AKHEB
Rengi bozrak olan ak nesne.
AKHEBAN
Fil, câmus.
AKHER
En kahredici, çok kahreden.
AKIL
(Bak: Akl)
AKILCILIK
(Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herşeyi tam doğru olarak biliyoruz iddiasından uzak, daha alçak gönüllü bir hareket tarzını benimsemektedirler. (... izm) şeklinde ifade edilen görüşlere körü körüne ve acele ile bağlanmayı doğru görmemektedirler.
AKIL-FÜRUŞ
f. Akıl satan, daha akıllı olduğunu göstermeğe çalışan.
AKILSUZ
f. Aklı yandıran, aklı gideren.
ÂKIL(E)
Uyanık. Aklı başında. Tedbirli. Düşüncesi sağlam. Huşyâr.
ÂKILÂNE
f. Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle.
ÂKILÂT
Akıllı kadınlar.
AKINCI
Keşif, yağma ve tahrib kasdıyla ecnebi memleketlere akın yapan kişi. Akıncılık, Osman Bey zamanında başlamıştır.
AKINTI
Bir sıvı cismin mütemadiyen hareketi, akış. * Nehir veya deniz suyunun bir tarafa doğru cereyanı. * Bazı hastalıklarda vücuttaki bir delikten cerahat akması.
ÂKIR(E)
Kısır, verimsiz, kumlu toprak. * Çocuksuz kadın. * Oğlu veya kızı olmayan erkek. * Yaralayan, yaralayıcı.
ÂKIS
Pis kokulu.
AKIS
İnatçı, muannid.
AKİ
(Akk. dan) İsyan eden, başkaldıran, âsi.
ÂKİB
Çok fazla.
AKİB
Ayağın ökçesi. Adamın evlâdı, evlâdının evlâdı.
AKÎB
Bir şeyin ardından gelen. Arkası sıra giden.
ÂKİB
Kendisinden sonra peygamber gelmeyen Hz. Hâtem-ül Enbiyâ Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.) * Bir diğerinin arkasından gelen.
ÂKİBE(T)
Bir şeyin sonu. Nihayet. Netice, sonuç.
ÂKİBET-ÜL ÂKİBE
Akibetin âkibeti. * Neticenin sonu. * Ahiret.
ÂKİBET-ÜL EMR
Bir işin neticesi, sonu.
ÂKİBET-BİN
f. İleri görüşlü. Sonunu evvelden gören.
ÂKİBET-BİNÎ
f. Tedbirlilik, neticeyi önceden görüp düşünme.
ÂKİBET-ENDİŞ
f. Geleceği için endişe eden. İstikbâlini düşünen. Akibetini düşünen.
ÂKİD
Kuyunun çevresi, etrafı.
AKİD
Aralarında akid yapanlardan her birisi. (Bak: Akd)
AKİDE
İnanılan ve itikad edilen esas. İmân. * Bir nevi şeker adı.
AKİDE-İ TEVHİD
Allah'ın bir olduğuna inanmak.
ÂKİDEYN
Huk: Her akidde anlaşmayı yapan her iki taraf.
ÂKİF
Devamlı ibadetle meşgul olan. * Bir şeyde sebat eden. * Teveccüh, yönelme.
AKİFAN
Uzun ayaklı karınca. * Araptan bir kabile adı.
AKİK
Meşhur ve kıymetli, ekseriya kırmızı renkte olan ve yüzük gibi şeylere takılan taş. * Hicaz vilâyetinde bir vâdi. * Yolunu yaran gür su.
AKİK
Bunaltıcı sıcaklık.
AKİKA
Yeni doğan bir çocuğun başındaki ana tüyü. Yahut böyle bir çocuk için Cenab-ı Hakk'a şükür niyetiyle kesilen kurbanın adı. Bu kurbana "Nesike" de denir.
ÂKİL(E)
(Ekl. den) Ekl eden, yiyen. Yiyici.
ÂKİL-ÜL BEŞER
İnsan eti yiyen.
ÂKİL-ÜL HEVÂM
Haşaratla beslenen.
ÂKİL-ÜL KÜLL
Herşeyi yiyen.
ÂKİL-ÜL LAHM
Etle beslenen, et yiyici.
ÂKİL-ÜS SEMEK
Balıkla beslenen. Balık yiyici.
ÂKİLET-ÜL EKBÂD
Ciğerler yiyen kadın. * Uhud harbinde şehid olan Hz. Hamza'nın (R.A.) göğsünü yararak ciğerlerini yiyen Ebu Süfyanın karısı Hind.
AKÎLE
(C.: Akayil) Baba tarafından akraba. * Her şeyin en iyisi.
ÂKİLE
(C.: Avakil) Baba tarafından olan akraba.* Baş tarayıcı kadın.
ÂKİLE
Yenirce adı verilen yara.
AKİM
(C.: Akâm-Ukum) İçinde giyecek olan büyük çuval.
AKÎM
Neticesiz, sonu yok. Beyhude. * Yağmur getirmeyen rüzgar. * Çocuğu olmayan, kısır. Doğurmayan (kadın), doğurtmayan (erkek).
AKİR
Yaralanmış, cerih.
AKİRE
Ses, sedâ, savt.
AKİS
Yere gömüp köklendikten sonra kestikleri üzüm çubuğu. * Üzerine yağ koyup içtikleri taze süt. * Sütlü çorba.
AKİS
(Aks) Bir şeyin zıddı, simetriği, tersi. * Hareketli bir cismin hareketinin tersine dönmesi. * Bir şeyin evvelinin âhirine, âhirinin evveline dönmesi. * Çarpışma, çarpıp geri dönme. * Mantıkta: Bir düşünme ve akıl yürütme şekli; bir iddianın konusunu yüklem, yüklemini konu yapmakla bir sonuç elde etmek. Meselâ : "Her sanatkâr kabiliyetli "yetenekli" dir. O halde bazı yetenekliler sanatkârdır."
AKİS
Tersine dönen, vuran, çarpan. Akseden.
AKİS
(Aks) İnatçı, muannid.
AKİSA
(C.: İkâs) Saç örgüsü.
AKİSE
Çok fazla deve. * Karanlık gece.
AKİSE
Işığı aksettiren âlet.
AKK
(C.: Ukuk) Serkeşlik. Anaya, babaya itaatsizlik. * Yarmak. * (Koyun) kuzularken ölmek.
AKK
Serkeş, inadçı.
AKKÂL
Çok yiyen, obur. * Tıb: Etrafındaki etleri çürütüp mahveden (yara).
AKKÂM
Deve kiralayıcısı, deve ile ücret karşılığında eşya taşıyan adam. * Hacca Surre-i Hümayun ile birlikte giden hademe. * Çadır mehteri.
AKKOR
(Bak: Nâr-ı beyza)
AKKUB
Devenin çok yediği yassı yapraklı bir dikenli ot.
AKL
Sürmek. * Ölmek. * İp ile bağlamak.
AKL
(Akıl) Men'etmek. * Sığınacak yer. * Kırmızı mihfe örtüsü. * Diyet. * İnsanın; hayrı, şerri ve ilimleri anlayan, sebeblerden neticeleri çıkaran ve eserden eser sahibine intikal eden hassası. Düşünme ve anlama kabiliyeti. Zihin, zekâ, tefehhüm, fehim, irade, anlayış, kuvve-i hâfıza, mülâhaza, re'y, yaptığını bilme. İlim, zihinde hâsıl olan sûret. İnsan zihninin sıfatı. Kalbde Hak ve bâtılı ayırdedebilen bir nur. * Huk: Bir cinayetten dolayı, icab eden diyeti vermektir. Diyet mânasına da kullanılır. Akıl, esasen imsak ve imtisak mânasınadır. Diyet vermek, kan dökülmesini men' ve imsak edecek müeyyid bir kuvvet mesâbesinde olduğundan bu cihetle de diyete akl denilmiş olması melhuzdur. (Huk. L.)(Mütekellimînin mütebahhirîn ulemasından olan Mu'tezile imamları, zinet-i surîsine meftun olup, o mesleğe ciddi temas ederek, aklı hâkim ittihaz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi bir mü'min derecesine çıkabilmişler. S.)(Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) sünnetleri birer yıldız, birer lâmba vazifesini gördüklerini gördüm. Herbir sünnet veya bir hadd-i şer'i, zulmetli dalâlet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda insan, zerre miskâl o sünnetlerden inhiraf ve udul ederse; şeytanlara mel'abe, evhama merkep, ehval ve korkulara ma'rez ve dağlar kadar ağır yüklere matiyye olacaktır. Ve kezâ, o sünnetleri, sanki semadan tedelli ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki; onlara temessük eden yükselir; saadetlere nail olur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile semâya çıkmak hamakatinde bulunan fir'avn gibi bir fir'avn olur. M.N.)
AKL-I BÂLİĞ
Yetişmiş genç. Erginlik hâli. Onbeşini doldurmuş genç.
AKL-I BEŞER
İnsan aklı. İnsan düşüncesi.(Kur'anın hakaik-ı İlâhiyeye dair beyanatı ve tılsım-ı kâinatı fethedip ve hilkat-ı âlemin muammasını açan beyanat-ı kevniyesi, ihbarat-ı gaybiyenin en mühimmidir. Çünkü: O hakaik-ı gaybiyeyi hadsiz dalâlet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhi hükemaları o mesâilin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği mâlumdur. Hem Kur'an, gösterdiği o hakaik-ı İlâhiye ve hakaik-ı kevniyeyi beyandan sonra ve safa-yı kalb ve tezkiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyatından ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukulü: "Sadakte" deyip o hakaikı kabul eder. Kur'ana, "Bârekâllah" der... Amma ahvâl-i uhreviye ve berzahiye ise, çendan akl-ı beşer kendi başıyla yetişemiyor, göremiyor. Fakat, Kur'anın gösterdiği yollar ile onları görmek derecesinde isbat ediyor. S.)
AKL-I EVVEL
İlk akıl, hılkî ve cibilli olan akıl. (Bir kısım eski ve sapık felsefecilere ve hususan İşrakıyyuna göre; teselsül tâbiri ile müessiriyetini iddia ettikleri sebeblerden birincisidir. Bunun neticesi şirke gider. Bunlarca, akl-ı evvel Allah'ın mahluku olup ve bundan ikinci akıl, ikincisinden üçüncü akıl... ve böylece "Ukul-ü Aşere" dedikleri birbirinden türeyen on akıl varlığı tevehhüm edilerek dalâlete gidilmiştir.)(Eski felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan ( $ ) "Birden bir sudur eder" Yani, "bir zattan, bizzat bir tek sudur edebilir. Sâir şeyler vasıtalar vasıtası ile ondan sudur eder." diye, Ganiyy-i alel-ıtlak ve Kadir-i Mutlakı, âciz vasaite muhtaç göstererek, bütün esbaba ve vasaite, rububiyyette bir nevi şirket verip Halik-ı Zül Celâle "Akl-ı evvel" nâmında bir mahluku verip âdeta sair mülkünü esbaba ve vasâite taksim ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-alûd ve dalâlet-pişe o felsefenin düsturu nerede?... Hükemânın yüksek kısmı olan İşrakıyyun böyle halt etseler; maddiyyun, tabiiyyun gibi aşağı kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin. S.)
AKL-I FA'AL
İşleyen ve çalışan akıl.
AKL-I KÜLLÎ
Kâinatta görülen umumi ahenk. Her şeyi kavrayan akıl.
AKL-I MAAD (MEAD)
İrfan ve ilimle terbiye olan âhiretini düşünen akıl. Geleceği kavrayan akıl.
AKL-I MAAŞ
Aklın en alt tabakası. Dünyada geçim işini düşünen akıl.
AKL-I MATBU'
Yaradılıştan olup, her çocukta olan akıl. Öğrenmeden var olan fıtrî akıl. Bu akıl mümeyyiz olmayıp kabil-i hitap değildir.
AKL-I MESMU'
Kabil-i hitab olan akıl. Sonradan tecrübe ve bilgiyle gelişen akıl. Hayrı ve şerri fark edebilen ve mümeyyiz olan kimsenin aklıdır.
AKL-I SELİM
(Hiss-i selim) İyiyi kötüyü farkedip, insana hak ve hakikatı, iman ve İslâmiyeti tâkib ettiren akıl ve düşünüş. Normal ve müsbet düşünce.
AKLA'
Eli kesik.
AKLAH
Sarı dişli.
AKLAM
(Kalem. C.) Kalemler. Oklar. Yayla atılan eski zaman silahlarından biri.
AKLAN
(Bak: Mâile)
AKLEB
Sarkık dudaklı.
AKLED
Yoğurt.
AKLEN
Akıl ile. Akıl yolu ile.
AKLEN VE NAKLEN
Akıl ve haberlerin nakline göre. Akıl ve nakil yolu ile.
AKLET
Yoğurt.
AKLÎ
Akıl ile bilinen veya bulunan şey. Akla mensub. Akla dâir ve müteallik.
AKLİYYAT
Müşahedeye ve tecrübeye girmeyen ve sadece akıl ile düşünülen şeyler ve hususlar. Nazarî meseleler. (Bak: Mücerredât, Ma'kulat)(Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da, ulum-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanlarıaklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtelâ olur. M.N.)
AKLİYYE
Akılcılık. Akıl ile anlaşılan ve bulunan. Akıl hastalıkları.
AKLİYYUN
(Rasyonalistler) Herşeyin hakikatını akıl ile bulma iddiasında olan, hadiseleri yalnız akıl ile araştırıp hakikat ve hikmetlerini tam bulamayıp, aklına güvenip dine tâbi olmayan filozoflar ve onların yolunda kalarak dalâlete gidenler. Bunlar iki kola ayrılır. Uluhiyeti ve vahyi inkâr eden birinci kısım, insan aklının her meseleyi çözebileceğini iddia ederler. Allah'a ve vahye inanan ikinci kısım ise, Allah'a, ruha, âhiret gününe, kitap ve peygambere inanmanın makul olduğunu, dinde akla uymayan bir tarafın bulunmadığını isbat etmek isterler.
AKM
Kısırlık.
AKMADDE
Anatomi: Omuriliğin dış; beynin iç tabakasını meydana getiren sinir lifleri. Beyin hücrelerinin çoğunu, akmadde teşkil eder.
AKMAR
(Kamer. C.) Aylar. Yıldızlar.
AKMED
Ensesi uzun ve kalın olan kimse. * Uzun boylu.
AKMER
Ay gibi beyaz (yüz). Akça şey.
AKMÎ
Yıpranmış, eskimiş. * Anlaşılmaz.
AKMİSE
(Kamis. C.) Gömlekler.
AKMİŞE
(Kumaş. C.) Kumaşlar, dokumalar.
AKMUS
Eşek, hımar.
AKNA
İnce, yumru burunlu kimse.
AKNA'
En çok kanaat getiren, en mukni'.
AKNAN
(Kınn. C.) Kullar, köleler.
AKONT
Fr. Sonradan hesaplaşmak üzere bir borç veya kazanç hissesinden alacaklıya yapılan ödeme.
AKONİTİN
Fr. Kurtboğan denilen bir bitkiden çıkan zehirleyici bir madde.
AKRA'
Başı kel olan. * Saçları dökülmüş olan. * Çıplak dağ.
AKRA'
(Kara. C.) Sırtlar, arkalar.
AKRABA
Aralarında soyca, nesebce yakınlık olanlar. Yakınlar.
AKRAD
Emir, bey.
AKRAH
Alnının ortasında akçe kadar beyaz yeri olan at.
AKRAN
(Karin. C.) Birbirlerine derece, sınıf, liyâkat ciheti ile benzeyenler. Mümâsil. Emsal.
AKRAS
(Kurs. C.) Yuvarlaklar, daireler, çemberler.
AKRAT
Kaşları olmayan.
AKRE'
Çok lâtif ve pek güzel Kur'an okuyan.
AKREB
En yakın. Daha yakın. Ziyade yakın.
AKREB-İ MEKNİYYAT
Huk:Meşrut-un lehi bildiren zamirin en yakın mercii mânasını anlatır. Meselâ: Bir vakfiyede vâkıf tevliyetini evvelâ kendisine, sonra oğlu "A" ya, sonra çocuklarına şart etse, çocukları tabirindeki zamir vâkıfın kendisine değil de en yakın merci'i bulunan "A" nın çocuklarına hamlolunur. (Huk.L.)
AKREB
Zehirli ve tehlikeli küçük hayvancık. * Saatin kısa ibresi. * Semâda bir burç ismi.
AKREBE
Dişi akrep. * Çevik ve zeki cariye. * Ayakkabı bağcığı. * Kazan, tencere gibi eşyaları ateş üzerine asmağa yarayan "S" şeklindeki kanca.

 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009