ADGÂSU AHLÂM
Karışık rüyâlar. Tâbire değmeyen rüyâlar.
ADHÂ
Kurbanlar. Kuşluk vakti kesilen kurbanlar. Kuşluk vakti. (Bak: Îd)
ADHAM
Yoğun, kaba. * İri cüsseli adam.
ÂDÎ
Üstünlük farkı olmayan. Kıymetsiz. * Her zamanki. * Âd kavmine âid.
ADİD
Ağaç kesmek.
ADİD
Kesilmiş ağaç. * Tepesine el yetişen hurma ağacı.
ADİD
(Adide) Çok. Bir çok sayı. Çok şeyler. Müteaddid. Birinin dengi.
ADİD
Hasım. * Arkadaş. * Isırma. Bir ısırımlık lokma. (Bak: Adûd)
ÂDİH
Sihirbaz. * Soktuğu saat öldüren yılan.
ADİHE
Bühtan, yalan.
ÂDİL
(Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi. (Bak: Adâlet)(Meselâ bir hükümdâr-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zâlimlerden almakla ve fakirleri kavilerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstahak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması; hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan elbette Hâkim-i Hakim, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyumun bütün mahlukatına, hususan zihayatlara "hukuk-u hayat" tabir edilen şerait-i hayatiyeyi vermekle.. ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle ve zaifleri kavilerin şerrinden Rahimane himaye etmekle.. ve umum zihayatlarda bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev'i tamamen; ve haksızlara ceza vermek nev'i ise, kısmen sırr-ı adâletin icrasından olmakla.. ve bilhassa Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde adalet-i ekberin tecellisinden hasıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuunât-ı Rabbaniye ve maâni-i kudsiyedir ki, kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor. L.)
ÂDİLÂNE
Adalet sahibi bir adama yakışır surette.
ADİL
Eş, denk, akran, benzeri. Ölçüde, miktarda eşit olan.
ADÎM
Mâlik ve sahib olmayan. Yok olan. Birşeyi olmayan. Fakir.
ADÎM-ÜL İMKÂN
İmkânsız. Olamaz.
ADÎM-ÜN NAZÎR
Eşi, benzeri olmayan. Eşsiz. Benzersiz.
ÂDİN
Otlakta bulunan dişi deve.
ÂDİNE
Cuma günü.
ÂDİŞ
f. Ateş, nar.
ÂDİYAT
(Âdi. C.) Her zaman meydana gelen hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olmakla beraber, insanlarca alışılmış olduğundan kuymeti bilinmeyen hâdiseler. * Kıymetsiz şeyler. (Kur'an, âyetleriyle insanların nazarını me'lüfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havârık-ul âdât mu'cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir. M.N.)
ÂDİYÂT-I UMÛR
Günlük işler, her zamanki değersiz işler.
ÂDİYÂT
(Adiv. den ism-i faildir) Hızla koşmak, seyirtmek. (At, deve v.s. koşanların hepsine ıtlak olunabilir.) * Mc: Düşmanlık, zulüm. * Dâima muharebeye koşup hücum eden cemaat. * Uzaklık. (Kamus)
ÂDİYAT SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
ÂDİYE
(C: Âdiyat) Gaza yolunda seğirten at.
ÂDİYEN
Her zamanki gibi. Adice. Fevkalâde olmayarak.
ÂDİYYE
İtiyad edilmiş. Alışılmış.
ÂDİYYET
Adilik. Aşağılık.
ADK
Vurmak, darp.
ADL
Hakkaniyet. Adâlet üzere oluş. Cevr ve zulüm etmeyip nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Doğruluk. * Her şeyi yerli yerince yapmak, beraber etmek. * Meyletmek. (Bak: Adâlet)(Hem istidâd lisanıyla, ihtiyac-ı fıtri lisanıyla, ıztırar lisanıyla sual edilen ve istenilen herşeye daimi cevap vermek; nihayet derecede bir adl ü hikmeti gösteriyor. S.)
ADL-PENAH
Adâletin barındığı yer, adâlete sığınan kimse.
ADL
Mâni olmak. Men etmek.
ADLA'
(Azla') (Dıl'. C.) Kaburgalar. * Mat : Geometrik şekillerin kenarları, sayı kökleri.
ADLÎ
Adâlete mensup, adâletle alâkalı, ilgili.* Sultan II. Bayezid'in şiirlerinde kullandığı mahlası.
ADLİYE
Mahkeme. Muhakeme işleriyle uğraşan daire. (Adliyede, adalet hakikatı ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ-tefrik muhafazaya, sırf hak namına çalışmak vazifesi hükmettiğine binaendir ki; İmam-ı Ali (RA), hilafeti zamanında bir yahudi ile beraber mahkemede oturup, muhakeme olmuşlar. Ş.)
ADM
Gazap etmek, öfkelenmek.
ADM
(C: İdâm) Yay tutamağı. * Deve kuyruğu. * Saban eğiği ki, ucunda demiri vardır. * Harman savurdukları yaba.
ADMER
Arslan. * Şedit, şiddetli. * Belâ. * Çirkin yüzlü şişman kadın.
ADN
Vatan tutmak ve mukim olmak. * Cennette bir makam adı. (Bak: Cennet)
ADRAHŞ
f. Yıldırım. * Gökgürültüsü. * Şimşek.
ADRAS
(Dırs. C.) Arka dişler, dişler.
ADREFUT
Kelerden büyük bir hayvan.
ADRENALİN
Fr. Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır.
ADRENG
Fr. Keder, mihnet, sıkıntı.
ADRET
Kaşları olmayan kimse.
ADUB
Yardımcı.
ADUD
Pazı. Kolun omuzdan dirseğe kadar olan kısmı. * Mc: Yardımcı. İstinadgâh.
ADUD
Zalim. Iztırab veren. Hunhar. * Bir lokma. * Isırıcı köpek veya at. * Yavuz kişi. * Dar ve derin olan kuyu. (Bak: Adîd)
ADUDE
Yumuşaklık. Tazelik.
ADUDÎ
Pazı kemiği ile ilgili.
ADULÎ
Gemici, mellah.
ADÜVV
Düşman, hasım.
ADÜVV-İ CÂN
Can düşmanı.
ADÜVV-ÜD DİN
Din düşmanı.(Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl'in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlukları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nühasları size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler. S.)
ADÜVV-İ KADİM
Eski düşman.
ADV
Yelmek. Seğirtmek. * Hazırlamak.
ADVA
Hastalık başkasına bulaşmak.
ADVAN
Çok koşan kimse.
ADYA'
Boynuzu ufak koyun. * Nebiyyi Zişân Aleyhisselam Efendimizin devesinin adı.
ADYE
Koğuculuk, dedikoduculuk. * Yalan söylemek. * Sövmek.
AFA'
Eşek sıpası.
AF'AF
Devedikeni ağacının yemişi.
AFAF
(Afâfet) Temiz olma. Masumiyet. Günahsızlık.
AFAİF
Namus, ırz ve iffet sahibi, şerefli kadınlar.
AFAK
Ufuklar. Yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak dâire. * Etraf. Cihetler. * Mc: Görüş ve dönüş sınırları. (Zıddı: Enfüs'dür.)
AFAKGİR
Ufukları tutmuş, âleme yayılmış, şâyi, çok meşhur.
AFAKÎ
Kâinat ve içindeki hâdiselere âid. Nefsin haricindeki âleme dair. * Kıymetsiz sözler ve meseleler. (Enfüsinin zıddı.) (Objektif)
AFAR
Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç. * Hurma ağacını islah etmek. * Katıksız ekmek yemek.
AFARET
İfritçe, şeytanî, kötü niyet.
AFARİT
(İfrit. C) Şeytanlar. İfritler.
AFAROZ
(Bak: Aforoz)
AFAT
Afetler. (Bak: Afet)
AFAT-I SEMAVİYE
Semavi âfetler. Allah tarafından insanları ikaz ve ceza için verilen belâ ve musibetler.
AFAZÎ
Fr. Tıb: Organlarda bir işleme bozukluğu olmadığı halde, fikri kelime ile anlatamamak hâli.
AFEN
Çürüme, pörsüme. Yemeğin kokması. (Bak: Ufunet)
AFEND
f. Harp. Kavga.
A'FER
Pek beyaz. * Beyazı kırmızılığına galip olan geyik.
AFER
Toprak. Yer. Arz. * Ekin suladıkları vaktin evveli.
AFERCA
Yaramaz huylu.
AFERİDE
(C: Aferidegân) f. Yaratılmış, mahluk.
AFERİN
f. Beğenmek, alkış, yaşa, varol. * Yaratan, yaratıcı.
AFERİN-HÂN
f. "Aferin" diyen.
AFERNA'
Arslan. * Kuvvetli deve.
AFES
Burun eğriliği.
A'FES
Çıplak, uryân.
AFET
Belâ. Musibet. Büyük felâket. Dâhiye. * Mc: Son derece güzel.
AFETZEDE
(C: Afetzedegân) f. Bir musibete, bir belâya ve bilhassa yangın, zelzele gibi bir felâkete uğramış.
AFETZEDEGÂN
(Afetzede. C.) f. Afete, belâya, felâkete uğramışlar.
A'FET
En güç sey. * Pek akılsız. * Peltek konuşan. Kekeleyen.
AFF
İffet, namus. İffetli olmak. Nefsini haramdan men'etmek.
AFÎ
Silen, silinmiş. Affeden, bağışlayan. * Affedilmiş, bağışlanmış. * Yalvaran. * Uzun saçlı. * Tencere altında artaya kalan.
AFGAN
Afganistan. Afgan krallığı, Afganistan milleti.
AFİF
Temiz. Güzel. Nezih. İffetli ve namuslu olan. Haramdan sakınan. * Müstakim.
AFİFÂNE
f. İffetlice. Temiz olarak. Nazif olarak.
AFİK
Çok aptal.
AFİK
Yalancı, iftiracı.
AFİL
Uful eden. Gurub eden. Batan. * Görünmez olan. Kaybolan. * Fâni, geçici.
AFİLÛN (AFİLÎN)
(Afil. C.) Gelip geçici, fâni olanlar. * Gözden kaybolup gidenler. Uful edenler.
AFİN
Affedenler.
AFİNİTE
(Affinite) (Bak: Aşk-ı kimyevi)
AFİR
Çok kötü niyetli.
AFİR
Güneşte kum üstünde kurutulan et.
AFİRE
Komşusuna bir şey vermeyen kadın.
AFİŞ
Fr. Duvar ilânı.
AFİTAB
f. Güneş. * Mc: Pek güzel. * Çok güzel yüz.
AFİTÂBÎ
Güneşe âit. * Güzelliğe dâir.
AFİTE
Dişi koyun. Koyun güdücü kız.
AFİYET
Sağlık, selâmet, sıhhatli olmak.
AFK
Rücu etmek, dönmek. * Kaybolmak.
AFK
Akılsız olmak. Sözünü tam söylememek.
AFLAK
Çok gevşek şey.
AFOROZ
R. Papa tarafından bir Hıristiyanın kiliseden çıkarılması, dinden hariç addolunması.
AFRA'
Beyazı kızıllığına galip olan geyik. * Ayın onüçüncü gecesi.
AFRAZE
f. Nur. Aydınlık, ışık. * Kandil fitili.
AFREYE
Horoz ibiği. İnsanın ense saçı. * Davarın alın saçı.
AFRUŞE
f. Un helvası.
AFS
Hapsetmek. * Deve sürmek. * Arkasına ayağıyla vurmak.
AFSA
Boynuzu ardına kayık koyun.
AFSUN
(Efsun) f. Büyü, sihir, tılsım. (Büyücülük yapmak ve büyücülere uymak, Müslümanlıkta yasak ve günahtır.)
AFŞAR
Avşar kabilesini meydana getiren Türkmenlerin adı.
AFŞELİL
Sırtlan dedikleri canavar. * Yaşlı, eti ve derisi sarkmış kuru kadın.
AFT
Pelteklikten sözü zorlukla söylemek. Kekemelik.
AFTAB
f. Güneş. * Pek güzel şahıs. * Çok parlak çehre.
AFTÂB-GERDAN
f. Güneşten korunmak üzere başa giyilen şey. * Avcı kulübesi.
AFTÂB-I KUREYŞ
Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz.
AFTABE
f. İbrik. Su kabı.
AFTAB-GERDEK
f. Kaya keleri. * Ayçiçeği.
AFTAB-GERDİŞ
f. Yer yüzü. * Kaya keleri. * Devamlı güneş gören yer.
AFTAB-GİR
f. Güneşlik, şemsiye. * Güneş gören yer.
AFTABÎ
f. Güneşlik, şemsiye, tente. * Güneşe ait, güneşle ilgili.
AFTAB-PEREST
f. Nilüfer çiçeği. * Güneşe tapan kimse. * Ayçiçeği.
AFTAB-RU
f. Güneş yüzlü, yüzü güneş gibi parlak (güzel). * Sevimli, dilber. * Güneşe karşı olan (yer).
AFUR
Boz tüylü ve kısa boyunlu olan geyik. * Zaman.
AFUR
Belâ kasırgası.
AFÜVV
Affeden, merhametli.
AFV
Bağışlamak. Kusur ve günâhı affetmek.(Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, ta ki, nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; adeta taksiratından takdis etsin. Evet şeytanı dinliyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de yüz te'vil ile te'vil ettirir. ( $ )sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Alişan, $ dediği halde nasıl nefse itimat edilebilir. Nefsini ittiham eden kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Kusurunu itiraf etmemek büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar, itiraf etse, afva müstahak olur. L.)(İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü'minin bir tek seyyiesiyle bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinliyen insafsızlar, mü'mine adâvet ederler. Halbuki : Cenab-ı Hak Haşirde adâlet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a'mâl-i mükellefini tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan bazen bir tek hasene ile çok seyyiatını örter. Demek bu dünyada, o adâlet-i İlâhiyye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenâlıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymetdar bir tek hasene ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır. Halbuki: İnsan, fıtratındaki zülum damarıyla, şeytanın telkiniyle bir zatın yüz hasenatını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü'min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl, bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de: İnsan garaz damariyle, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur, mü'min kardeşine adâvet eder. İnsanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesad âleti olur. L.)
AFV-İ ANİL CERAHA
Huk: Kendisine cinayet yapılmış olan kimsenin, yaralanmadan dolayı malik olduğu kısas, diyet veya hükümet-i adl; yani, ehl-i vukufca tayin edilen diyet hakkını caniye bağışlamasıdır.
AFV-İ ANİLKAT'
Huk: Azalarından biri kesilen bir şahsın, buna karşılık hak kazandığı diyet veya kısas davalarından vaz geçmesi.
AFV
Ayakla basılmadık yer. * Malın iyisi, helâli ve fazlası. * Terketmek. * Mahvetmek.
AFYON
Lât. Haşhaş sütünün birikmesinden ibaret bir madde.
AGÂH
(Ageh) f. Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen.
AGÂHÂN
(Agâh. C.) f. Agâhlar, bilenler, bilgililer. Âlimler.
AGÂHÎ (AGEHÎ)
f. Malumat, vukuf, haberdarlık. Uyanıklık, teyakkuz, basiret.
AGAL
Darıltma, kışkırtma. * Çiğnemeden yutma. * Ağıl. * Arı kovanı.
AGALİŞ
f. Kışkırtma. * Birşeye saldırmak için kışkırtma.
AGANDE
f. Sucuk, yastık, minder gibi zorla doldurulmuş olan şeyler. * Bir çeşit zehirli olan haşere, böcek.
AGARR
Çok sıcak gün. * Kendini beğenmiş. * Asil, âlicenâb. * Beyaz.
AGARR-ÜL EYYÂM
En sıcak gün.
AGAŞTE
f. Bulaşmış.
AGAVAT
(Ağa. C.) Saray hizmetlerinde kullanılan harem ağaları.
AGAYAN
Ağalar.
AĞA YERİ
Topkapı sarayında hazine kethüdasının oturduğu yer.
AGAZ
f. Başlama. Mübâşeret.
AGBA
Daha küt, en küt. * Daha koyu, en koyu.
AGBER
Çok tozlu.
AGBEŞ
Boz renkli.
AGBİYA
(Gabi. C.) Ahmaklar, gabiler.
AĞDA
Bir kapta karıştırılıp pişirilerek koyulaşmış ve lüzucet kazanmış her nevi şeker vesaire.
AGDEF
Uzun ve sarkık kulaklı.
AGDİYE
(Gada ve Gıda. C.) Yenip içilecek gıdalar.
AGEL
(Bak: İkal)
AGENDE-GUŞ
f. Söz dinlemeyen, aldırmayan, alçak ve hayırsız kimse.
AGESTE
f. Islanmış, ıslak.* Bulaşmış.
AGFER
Mağfiret eden, bağışlayan, afveden.
AGFER-ÜL-GAFİRÎN
Afvedenlerin en çok afvedeni. (Allah).
AĞIL (AĞL)
Koyun, keçi vesair hayvanlara mahsus üstü açık, etrafı çit veya çalı çırpı ile çevrilmiş yer, mandıra.
AGIRRA
(Garîr. C.) Tecrübesizler, safdiller, acemiler. * Mağrurlar.
AĞIT
Mersiye. Ölen kimse için söylenen ve onu öven ve üzüntüyü anlatan şiir. Ölen için ağlama. (Müslümanlıkta ölenin arkasından aşırı ağlayıp dövünme iyi değildir.)
AGİYYE
İçine su biriken çukur.
AGİN
f. Dolu, doldurulmuş.
AGİSNA
Bize imdad eyle, yardım ihsan eyle (meâlinde duâ.)
AGİŞ
f. İlişik, sarkık. * Uzatılmış.
AGLAK
(Galak. C.) Kilitler. * Kapalı, anlaşılmaz şeyler.
AGLAL
(Gull. C.) Boyna geçirilen zincirler. * Kelepçeler, pırangalar.
AGLAL
Ağaçlar arasında akan su. (Bak: Eglâl)
AGLAZ
(Galiz. den) kaba ve galiz şeyler.
AGLEB
Daha galib. Çok kerre, ekseriya. Çoğu. ("Ağleben - Ağlebâ" şeklinde de kullanılır.)
AGLEB-İ HÜKEMÂ
Hakîmlerin çoğu. Hakîmlerin ekserisi.
AGLEB-İ İHTİMAL
Büyük bir ihtimal.
AGLEF
Sünnetsiz. * Sandıkta kapalı. * Mc: Katılaşmış, duygusuz kalb.
AGLEZ
(Galiz. den ism-i tafdil) Pekçok kaba ve galiz.
AGMA
Yıldız. Yıldız akması.
AGMAD
(Gımd. C.) Bıçak ve kılıç kınları.
AGMAK
Yukarı kalkmak, yükselmek, yukarıya meyletmek. * Buhar olup yukarı kalkmak, buharlaşmak.
AGMAR
(Gamr. C.) Yüce kimseler. * Seller. * (Gumr. C.) Bilgisizler, cahiller.
AGMAZ
(Gamz. C.) Göz yummalar, göz kırpmalar.
AGMAZ-UL AYN
(Egmaz-ul ayn) Gözü kapalı kimse. Çok müsamahakâr. Gafil.
AGNA
(Gani. den) Çok gani. En zengin.
AGNAM
(Ganem. C.) Koyunlar, keçiler. * Hayvanlardan alınan vergi anlamında kullanılan bir tabirdir.
AGNİYA
(Gani. C.) Zenginler, ganiler.
AGNİYE
(Bak: Ugniye)
AGNOSTİK
fels. Agnostisizm görüşünü benimseyen.
AGNOSTİSİZM
fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.
AGRA
Çok sevimli, yakışıklı.
AGRAFİ
yun. Yazma kabiliyetinin kaybedilmesi.
AGRANDİSMAN
Fr. Büyütme (Fotoğrafçılıkta kullanılır.)
AGRAR
(Gırr. C.) Tecrübesizler. Acemiler. Kolay aldananlar.
AGRAS
(Gars. C.) Taze fidanlar, yeni dikilmiş ağaçlar.
AGRAZ
(Garaz. C.) Garazlar. Fiil yapılırken gözetilen gayeler. Kasden ve bilerek yapılan kötülükler.
AGREB
(Garib. den) En garib, çok tuhaf.
AGREB-ÜL GARÂİB
Şaşılacak şeylerin en garibi.
AGREL
(C. Gurl) Sünnet olmamış kişi.
AGSAN
(Gusn. C.) Dallar, ağacın dalları. * Mc: Mânanın kısımları.
AGSEM
Beyazı siyahından daha fazla olan saç.
AGSER
Boz ve esmer renkli, çok tüylü abâ, kilim. * Kurbağa yosunu. * Karabatak kuşu. * Aşağılık ve âdi (adam).
AGŞA
Baygın adam. * Vücudu siyah yüzü beyaz olan hayvan.
AGŞİYE
(Gışa. C.) Perdeler, örtüler. * Zarflar, mahfazalar.
AĞTABAKA
Tıb: Görme sinirlerinin göz yuvarlağı içinde dağılmasından meydana gelen zar.
AGTAŞ
Karanlık. * Zayıf gözlü.
AGTEM
Sözü tutkunarak söyleyen. Kekeme.
AGTİYE
(Gıtâ. C.) Perdeler.
AGU
Zehir, sem.
AGUL
f. Hiddetlenerek göz ucuyla bakma.
AGUN
f. Baş aşağı, ters. * Uğursuz.
AGUNDE
f. Hallaç elinden geçmiş pamuk, atılmış pamuk.
AGUŞ
f. Kucak. * Sığınılan yer.
AGÜS
f. Taşcıların oymacılıkta kullandıkları demir kalem.
AGVA
Dalâlete en fazla sapan, giden. Sapık.
AGVAR
(Gar. C.) Mağaralar.
AGVAS
(Gavs. C.) Yardım istemek için bağırmalar. İmdat istemeler.
AGYAR
Yabancılar. Başkaları. * Rakipler. (Bak: Gayr)
AGYAZ
(Gayze. C.) Ağaçlıklar, meşelikler.
AGYED
Uykucu, tenbel. * Esmer vücutlu. * Nazik derili.
AGYER
(Gayret. den) Çok gayretli adam.
AGZA
(Gazâ. C.) Düşmanlarla savaşlar, muharebeler.
AGZEL
(C.: Uzelân-Uzul) Eğri kuyruklu at.* Silahsız kimse. * Yağmursuz bulut.
AGZİYE
(Gıdâ. C.) Yenilip içilecek şeyler. Gıdalar, besin maddeleri.
AH
f. Aferin, bravo! manasına kullanılır.
AH
Maddi veya mânevi bir acı hissolundukta kullanılır. * Nedamet, pişmanlık ve teessüf beyan eder. * Birine acındığına, keder ve esef edildiğine delalet eder. Meselâ : Ah! Evladım! gibi.
AH U ENİN
Ah deyip inlemek, ağlamak. Ah u fizâr da aynı mânayı ifâde eder.
AH
Kardeş, birader. * Dost.
AHABİR
(Ahbâr. C.) Hikâyeler. * Rivayetler.
AHABİŞ
(Habeş. C.) Habeşliler.
ÂHÂD
Birler. Birden dokuza kadar olan sayılar.
ÂHÂD-I NÂS
Avam, halktan birisi.
AHAD
(Bak: Ehad)
AHADD
(Hadd. den) Pek keskin.
AHADÎ
Tek, yalnız. Birlere âid, birlere mensub.
AHADİD
Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler. (Bak: Uhdud)
AHADÎ HADİS
Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile amel vâcib olur. (Muvazzah İlm-i Kelâm)
AHADİS
(Bak: Ehâdis)
AHADİYYET
(Bak: Ehadiyyet)
AHAFF
Pek hafif, çok hafif. * Düşüncesiz.
AHAKK
(Bak: Ehakk)
AHAL
f. Birşeye yaramıyarak atılacak olan şey, çerçöp.
AHALİ
(Ehl. C.) Halk, umum, nâs. * Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar.
AHAMİRE
Acem milletinden bir tâife.
AHANN
Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan.
AHAR
(Aher) Gayrı, başkası. Diğeri.
AHAR
f. Hattatların kullandıkları kâğıda sürülen nişastalı yumurta. * Kahvaltı. * Bir nevi çelik.
AHARR
Daha sıcak, en sıcak.
AHASS
Asılsız, kötü kimse.
AHASS
(Bak: Ehass)
AHAVAT
(Uht. C.) Kızkardeşler. * Benzer şeyler.
AHAVEYN
İki kardeş. * İslam âlimlerinden olan Urfalı Vaiz Mahmud Kâmil efendinin babası Mustafa Kâmil Efendi ve amcası Urfalı Mehmed Efendi. (Bak: Ehaveyn)
AHAZZ
Pek bahtiyar, mes'ud, şanslı, mutlu.
AHBA
(Haba. C.) Saray adamları.
AHBAB
Dost. Sevilen dostlar. Sevilenler. Ehibbâ, muhibler.
AHBAR
(Haber. C.) Haberler. (Bak: Haber-İhbar)
AHBÂR-I GAYB
Bizce bilinmeyen gayb âlemlerine ve geleceğe dâir haberler.(... Hem de musibetlerin vakti muayyen olsa idi; musibet, başına gelen adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade mânevi bir musibet -o intizardan- çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhiyye tarafından gizli, perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisât-ı kevniyye-i gaybiyye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaibden haber vermek yasak edilmiş. $ düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki, medar-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka olan umur-u gaybiyyeden izn-i Rabbâni ile haber verenler dahi, yalnız, işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbâr etmişler. Hatta "Tevrat" ve "İncil" ve "Zebur" da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki, o kitabların bir kısım tabileri te'vil edip iman etmediler. Fakat itikad-ı imâniyyeye giren mes'eleleri tasrih ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan ve Tercümân-ı Zişanı (A.S.M.) umur-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisât-ı istikbâliye-i dünyeviyeden icmâlen haber vermişler. Ş.)
AHBAR
(Bak: Ehbâr)
AHBARÎ
Rivayetçi, rivayet eden kişi.
AHBAS
(Habs. C.) Su bentleri, havuzlar. * Hapisler, zindanlar. * Gayr-ı meşru vakıf yerler.
AHBAZ
(Hubz. C.) Ekmekler.

 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009