TASAVVUFÎ TERIMLER (N)
..:: 1 ::..
NÂDI ALI: Yetis yâ Ali, anlaminda Arapça bir söz. Bektasîler ve kizilbaslarin vird olmak üzere okuduklari söze, Nâdi Ali denir. Bektasî gelenegine göre, Uhud harbinde Rasûlullah (s)'in cani sikilmis ve Cebrail'den ögrendigi "Nâdi Ali"yi okumus. Hz. Ali de bunu duyunca "lebbeyk" diyerek atilmis, gazileri savasa tesvik etmistir. Nasru'l-Ashâb adli eserde bu Nâd'in Zogayl-i Huzâî'ye ait oldugu kaydedilir. Seyhu'l-Islâm Ebussuud Efendi'nin konuyla ilgili fetvasi da, bunu te'yid eder. Gaybî, Nâdi Ali'yi serhetmistir. Hadis literatürünü taradigimiz zaman, Nâdi Ali diye bir kayda rastlayamadik. Bu nedenle, mezheb tervici için, bu sözün Hz. Resûlullah (s)'a yakistirilmis olmasi kuvvetle muhtemeldir.
Nâdi Ali sudur:

Nâdi Aliyyen mazhara'l-acâib
Tecid-hu avnen leke fi'n-nevâib
Kullu hemmin ve gammin seyencelî
Bi-velâyetike yâ Ali, yâ Ali!

Tercümesi:

Harikulade seylerin mazhari Hz. Ali'ye seslen
Ki onu musibetti anlarda sana yardimci olarak bulasin.
Her türlü üzüntü ve keder silinir
Senin veliliginle ey Ali, Ali!

NAFILE: Ganimet mali, bagis, hibe, gerek olmaksizin yapilan, nafile anlamlarini ihtiva eden Arapça bir kelime. Farz ve vacipten fazla olarak yapilan ibadetler. Nafileler, tasavvuf erbabi için büyük önem arzetmekle birlikte, hiç bir zaman farzin üzerinde tutulmaz. Yani Pazartesi, Persembe sünnet orucunu hiç terketmeyen bir sûfinin, Ramazan orucunu terkettigi veya hafife aldigi tasavvuf tarihinde görülemez. Abdest sükür namazina, teheccüde devam eden bir sûfî'nin degil farz namaz, vaktin sünnetlerini bile (hatta ikindi gibi gayr-i müekked sünnet olsa bile) kaçirmazlar. Hallâc-i Mansur'un, farz namazlara Allah'in se'airi olmasi açisindan gösterdigi vera'ya dayali saygisi, gerçekten çok ilginçtir. Hallâc-i Mansûr, her farz namazini, vakti girmeden gusul abdesti alir ve o abdest ile kilardi. Bu takvadan öte vera'dir. Sûfiler hakkinda yanlis anlasilan hususlardan biri, iste budur. Tasavvuf konusunda ihtisas sahibi kisilerin dikkatlerinden kaçmayan bu husus, konuya uzak kisilerce maalesef yanlis anlasilmaktadir.

NAGM: Gizli söz, tatli melodi anlaminda Arapça bir kelime. Vecd, bazen kelimelerin manasinin anlasilmasindan ortaya çikar. Bu durum, bazan da sirf nagme ve güzel makamdan zuhur eder. Ruhanî alem, güzellik ve iyiliklerin toplandigi yerdir. Dinlenen gazelin nagmesi en az manasi kadar, bu ruhanî âlemi harekete geçirir. Ve kisinin vecde ulasmasina sebep olur. Sema'da müzigin nagmeleri önemlidir. Bu sebeple, büyük müzik ustalari hep mutasavviflar arasindan çikmistir.

NAHNU BILÂ NAHNU: Arapça, bizsiz biz demektir. Hakk'in fiilerini gören sâlikin baska fail görmemesi. Kendi benliginden fanî olan sâlik, Hakk'in benliginden haber vermektedir.
Salikin kendi benligi Hakk'in benliginde fani kilmasi. Allah'ta fânî olus.

NAKÎB: Arapça, bir toplulugun reisi, büyügü, baskan, kabile reisi, kaptan, orduda bir rütbeyi ifade eden sözcük. Tekkelerde, seyh vekili unvanini tasiyan kimselere nakîb denir. Bunlar, manevî egitimde mesafe almis kisilerdir. Çogulu nukabâ'dir. Rufaî, Sa'dî ve Bedevî tarikatlarinda, nukabâlik rütbesinden önce nakîblik vardir. Bunlar, mukabele denilen toplu zikir törenlerinde, kusak (sed) kusanir, hizmette bulunurlar.

NAKL-I KÜFÜR, KÜFÜR DEGILDIR: Kelime-i küfrü, bir baska sahsa naklen söylemek küfür degildir. Küfür olabilmesi, o sözün söyleyen tarafindan tasvib edilmesine baglidir. Bu konuda Oglanlar Seyhi Ibrahim Efendi söyle der: "Vahdete ait söz söylemek gerektiginde, baskasindan naklediyormus gibi söyleyin. Nakl-i küfür, küfür olmaz mes'elesine binâen, bu sekilde selâmette kalirsiniz" (Sohbetnâme).

NAKSBENDIYYE: Nakis yapmayi ifade eden Farsça iki kelimenin birlesmesiyle olusmus bir sözcük. Hoca Muhammed Bahâeddin Naksbend (k)'in (ö. 1397) kurdugu, gizli zikir esasina dayali bir tasavvuf okulu. Günümüz Anadolu'sunda Hâlidiyye adiyla varligini sürdürmektedir.

NÂKÛS: Arapça, çan demektir. Cem makami. Salikin tevbe ile ibâdete yönelmesini saglayan uyanis. Tefrika makamini hatirlama.

NÂLE: Farsça, inleme demektir. Münacât, Allah'a yakarma. Nâle-i zîr: Hafif sesle, mirilti halinde Allah'a sizlanma. Ayn-i mahabbet: Öz sevgi, Nâle-i zar: Sevgi arayisi. Gece karanlik ve issiz yerler, insanlardan uzak, sessizlik içinde, sevginin uyanik tuttugu seherî denilen kimselerin, Allah ile özel bir saatleri vardir. O, tam anlamiyla bir mahremiyet ânidir. Âsik o saatte aglar, sizlar, boynunu büker, secdelerde gözyaslariyla, yerleri sular, o anda o, "ümmetî, ümmetî" sirrina mazhar olarak cümle ümmet-i Muhammed (s) için dualar eder. Bu serüven, bir kaç gecelik degildir. Ömür boyu sürer. Sûfî o halde, dostu ile sohbettedir, O'nunla dertlesir, hâllesir, iki dost arasinda ne konusulacak ise onlari konusur. Bu hal yazilmakla degil, seherlerde (sabah namazinin vaktinin girisinden iki üç saat önce) yasanmakla bilinir. Yasanmanin disinda ne yazarsaniz yazin, uzaktan seyredilen güzel bir gülün, insan üzerinde biraktigi intibâdan daha fazlasini elde edemezsiniz. Tasavvufî hallerin hepsi, psikolojik olaylar gibi sübjektif deger tasir, bilinebilmesi için, anlatilan hâlin, bizzat ögrenmek isteyen kisi tarafindan, yasanmasi gerekir. Ömrünün son on senesinde uykusunu kaybeden Mevlânâ'nin içinde bulundugu hâli anlamak için, en az onun kadar âsik olmak gerek. Yoksa, onun uykusuzlugunun sebebini anlamak mümkün degildir. Hülâsa; tatmayanlar, tasavvufu bilemeyecekler, anlayamayacaklar, bilmeme ve anlamamaya da devam edeceklerdir.

NA'LEYN: Arapça, iki ayakkabi demektir. Iki ayakkabidan kasit: Riza-gazab, kahr-lütuf, celâl-cemal gibi Hakk'a ait birbirine zit sifatlardir, iki ayakkabiyi çikarmak, dünya ve âhireti terketmek demektir. Hz. Musa (a)'nin Tur Daginda mazhar oldugu su hitap gibi: "Ey Musa iki ayakkabini çikart at, çünkü sen, mukaddes bir yerdesin" (Tâhâ/12). Sûfilerce mukaddes vadiye erenler, kiyasin iki öncülüne gerek duymazlar, zira sonuç, onlara açikça ayan beyan ortadadir.

NALLA MIH ARASI : Sikinti ve gönül darligini ifade eden bir deyim. Bu hale sûfîler, kabz derler; bu kelime iç sikintisi, tutukluk ve daralmayi ifâde eder. Kabz'dan sonraki ferahlik, huzur ve genislik haline de bast denir. Allah'in el-Kâbiz ve el-Bâsit isimleri, Bakara suresinin 245. âyetindeki, "yakbidu" ve "yebsütu" (daraltir, genisletir) fiilleriyle ele alinirsa, bu iki zit hâlin, Allah'tan kaynaklanan (Allah vergisi) durumlar oldugu anlasilir. Sûfiler kabz (tutukluk) hâlini anlatirken "nalla mih arasindayim, nalla mih arasinda kalmistim" ifadelerini kullanirlar.

NÂM: Farsça, isim demektir. Mevki, makam ve söhret âfettir. Hicâb, perde. Kötü isim yapma. Melâmet.
TASAVVUFÎ TERIMLER (N)
..:: 2 ::..
NAMAZ: Bu kelime Farsça olup, Arapça'si "salâf'tir. Namaz, Islâm'in temel sartlarindan biridir. Allah âsiklari devamli namazdadirlar. Yani, namazin disinda da, sanki namazin içinde imis gibi Allah'i tefekkür hâlinde, O'nunla birlikteligi ve huzuru "nerede bulunursaniz bulunun O, sizinle beraber (ma'a) dir" (Hadid/4) âyetini suur haline getirmislerdir. Sûfîler, bu dogrultuda olmak üzere, namazi bes espiri ile algilarlar: 1. Maddî bedenin namazi: Farz ve nafile namazlar, 2. Nefsin namazi: Nefsin kötü isteklerinden siyrilmak, ruhaniyette mesafe almak, 3. Kalbin namazi: Allah ile huzuru ve murakabeyi devam ettirmektir, 4. Sirrin namazi: Sir deryasina dalmak, mâsivâ ile ugrasmamak, 5. Ruhun namazi: Fena fillah ve beka billah'a varmakla olur. Görüldügü gibi, mutasavviflar, namazin iç yüzünü yorumlamakta ve ruhuna önem vermektedirler. Namaz, sirf dis sekliyle degil, içteki derin boyutuyla (husu) bir sey ifâde eder. Sûfîler bu konuda alabildigine derinlesmisler ve ona önem vermislerdir. Çünkü namaz, ruhun Allah'a miracidir. Bir vuslat sebebi daha dogrusu vesilesidir. Münker ve fahsadan nehyedendir.

NAMAZGAH: Farsça iki kelimeden meydan gelen bu söz, namaz kilinan yer demektir. Sehir disinda kirda ve set üzerinde mihrab konulmak suretiyle, namaz kilmak için yapilan yere verilen addir. Bir yerlesim biriminin bütün ahalisini, namaz için bir araya toplayan alanlara da, namazgah denir. Cuma ve Bayram namazlari buralarda kilinirdi. Uzun yol kervanlarinin durak yerlerinde ayni sekilde namazgahlar bulunurdu. Hanefî mezhebinde, Cuma namazlarinin bir yerde kilinmasi espirisinden hareketle, her kasaba ve küçük yerlesim birimlerinde, böyle genis, üstü açik bir mekan bulunurdu. Ankara sehrinin namazgahi, simdiki Türkocagi binasinin bulundugu yerdi.

NAMAZ OKUMAK : Namaz kilmak demektir. Bu tâbirin orijinal kullanimi Bektasîlere dayandirilir. Diger tasavvuf okullari da, onlardan almistir. Arapça'daki salât, dua manasina geldigi için, Türkçesi olan kilmak yerine, okumak fiili eklenmistir. Batinîlerin salat kelimesini bu sekilde rayindan saptirmalari, namazi sadece duaya indirgemeleri, dinî yikmaya yönelen bir tavir olarak degerlendirilmistir.

NANE MOLLA: Beceriksiz, ise yaramaz, yavas, agir hareketli, tiryaki kiyafetli yerinde kullanilan bir tâbirdir.

NASIL YASARSAN ÖYLE ÖLÜRSÜN : Bu, bir hadis-i seriften alinmistir: "Yasadiginiz gibi ölür, öldügünüz gibi hasrolunursunuz". Erbâb-i tasavvuf, bu hadis-i serife önem verirler, dünyada iken iç ve dis hallerini islâm'a göre düzenlemeye çalisirlar.

NÂSIRIYYE: 18. yüzyilda Saziliyye'nin Fas'daki Tamgrud kolu.

NASIB ALMAK: Arapça'da nasib, pay demektir. Özellikle Bektasîlerde, tarikata girmek isteyen kisiye bir tören uygulanir ve buna nasib almak denir. Tasavvufa girene de nasibli denir. Seyhin, istekliye tasavvuf dersi vermesi de, "nasib vermek" seklinde deyimlendirilir. Birine, hangi tasavvuf okuluna mensup oldugunu sormak üzere, "kimden nasiblisin?" veya "nasibin kimden" sorusu sorulur. Bektasîler nasib almayi, "musâhib kavline girmek" seklinde ifâde ederler. Bektasîlikte tarikata giris töreninde, cem âyini uygulanirdi. Bunun için Meydanda hazirlik yapilir, öteki âyinlerden farkli olarak, yeni aday için bir çira daha yakilirdi. Ayrica delili ve sem'asi da hazirlanirdi. Meydan tasinin üzerine bir masraba bal serbeti veya seker serbeti konurdu. Vakit gelince, Baba, Meydan kapisindan girer, niyaz tasinin yaninda yere diz çöker, niyazda bulunurdu. Sonra kalkar, Meydandaki makamlari îmâ ve niyaz eder, sonra arzu ettigi herhangi bir makam veya posta otururdu. (Bu tören biraz detaylidir)

Törenin sonunda istekli, tarikata girmis olurdu.
Bezm-i gamda dostum ben bende sanma nasiyam,
Mihnet ü derd ü belânin ben de bir yoldasiyim.
Hayreti

NASÛHIYYE-I HALVETIYYE: Halve-tiyye'nin ana kollarindan Karabâsiyye'nin bir yan dalidir. Seyh Muhammed Nasûh el-Halvetî (ö. 1130/1718) tarafindan tesis olmustur. Kabri, Dogancilar'daki (Üsküdar) dergahin avulusundadir. Çesitli eserleri vardir: Sûretü'l-Mü'min, basta olmak üzere, çesitli surelerin tefsirini içeren 9 cildlik bir eser, Risale-i Rüsdiyye, Risâle-i Fahriyye, Risâle-i Velediyye, Cem'u'l-Ehâdîs, Su'abu'l-Imân, Mürâsele-i Pîr, Divan-i Ilâhiyyât, Serh-i Gazel-i Niyâzî-i Misrî, Mükâsefât-i Vâkiât.
Tekkelerde okunan meshur bir ilahîsi:

Dilhanesi mir'ât-i Hak,
Sirr-i cemalullah'i gör.
Maksûd olan kesf-i sebak,
Seyr-i cemalullah'i gör.
Âdemdedir kenz-i ezel,
Gayre bakub etme zelel.
Dil zevkine verme halel,
Fikr-i cemalullah'i gör.
Ifna edüb kevn ü mekân,
Vahdet sarayindan hemân,
Bulsun beka sirrinda can,
Fikr-i cemalullah'i gör.
Cümle bilir Sen'sin ayan,
Ancak cemâlindir n i hân.
Oldu Nasuhî gark-i ân,
Bahr-i cemalullah'i gör.

NÂSÛT: Insanlik, insan tabiati anlaminda, Arapça bir kelime. Lahût'un mahalli; sehâdet âlemi, yani dünya.

NA'S : Tabut, devam, ebedîlik ve tahtirevan anlamlarini ihtiva eden Arapça bir kelime. Cenazenin tabut içinde bulunmasi durumu.

Meydâne geldi na's-i rakîb-i nemimesâz
Kildim huzûr-i kalb ile ömrümde bir namaz.
Sabit

NASI : Türkçe'dir. Usûl, âdâb bilmeyen, dinden mezhebden disari, degeri olmayan anlamina gelir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (N)
..:: 3 ::..
NA'T: Arapça, vasif, özellik, övmek anlamina bir kelime. Tasavvufta, vasfedenlerin, vasfedilenin fiil, hüküm ve ahlâkindan haber vermesidir. Na't, vasf ile ayni manada olmakla birlikte, vasf mücmel, na't ise, fark'tir. Zat kendi nefsiyle kâim olan bir seydir. Isim, na't ve sifat, birlikte Zât içindir (Zât'a baglidir, ona aittir). Bu üçü, zat sahibi olandan baskasina ait degildir. Zat sahihleri de, müsemmâsiz, mevsufsuz ve men'ûtsuz olmaz. Meselâ, Allah'in el-Kâdir diye bir ismi, kudret diye bir sifati, takdir diye de bir na'ti vardir.
Hz. Peygamber (s)'in övülmesi konusunda yazilan siirlere de na't denir. Osmanli sâirlerinin pek çogu (hatta hemen hepsi), na't yazmis olmalarina ragmen, bu konuda rekor, Nazîm'e aittir.
Canim kurban olsun Senin yoluna
Adi güzel, kendi güzel Muhammed (s).
Gel sefaat eyle kemter kuluna,
Adi güzel, kendi güzel Muhammed (s).
Yedi kat gökleri seyran eyleyen,
Çikip ars üstünde cevlân eyleyen,
Miracinda ümmetini dileyen
Adi güzel, kendi güzel Muhammed (s).
Mü'min olanlarin çoktur cefâsi,
Âhirette vardir zevk u sefasi,
Onsekiz bin âlemin Mustafa'si (s),
Adi güzel, kendi güzel Muhammed (s).
Asik Yunus, nitsün dünyayi sensiz,
Sen Hak Peygambersin seksiz, gümânsiz.
Sana inanmayan gider imansiz
Adi güzel, kendi güzel Muhammed (s).
Yunus

NÂ-TEVÂHÎ: Farsça, güçsüzlük demektir, ilâhî irade ve takdir karsisinda, âciz ve çaresiz kalma.

NA'T-GÛ: Arapça-Farsça iki kelimenin birlesmesiyle meydana gelmis olup, na't söyleyen, demektir. Hz. Peygamber'e övgü siirleri yazan sâirlere, na't-gû denir.

NA'T-HÂN: Arapça ve Farsça iki kelimenin birlesmesinden olusan ve na't okuyan anlamina gelen bir söz. Na't-han'lar, eskiden yalniz baslarina camide cumadan önce, tekkelerde de zikir aralarinda na'tlar, okurlardi. Osmanlilar döneminde, camide bu isle mesgul kisilere, vakiflardan maas verilirdi.

NÂ-TIRAS: Farsça. Tirassiz demektir. Mecaz yolu ile edebten yoksun, yontulmamis, kaba adam demektir.

NÂYÎ: Ney çalan kisilere denir. Ancak neyzen tâbiri daha çok kullanilir. Nâyî Osman Dede meshur neyzenlerdendir.

NÂZ: Farsça, cilve, isve anlamlarina gelen bir kelime. Tasavvufî olarak, asikin masuka güç vermesi demektir.

NAZAR: Arapça, bakmak demektir. Tasavvufî olarak, mürsidin müridine manevî yolla bakisi demektir. Bu bakis, feyzin akmasina ve intikâline sebeptir. Mevlevîlerde nazar su sekildedir: Ayinde, Devr-i Veledî'de dervisler post önünde birbirlerine karsi durup bakistiktan sonra, niyaz eder, ardindan yine birbirlerine nazar ederler. Seyhin bu bakisi, müridi çok kisa bir zamanda yetistirir. Mesela Haci Bayram Veli, halifesi Seyh Lütfullah'i, Ankara-Balikesir yolculugu sirasinda, kisa zamanda nazarla yetistirmis ve onu Balikesir'e halife olarak nasb etmistir. Tasavvuf erbabi "ben", "sen" yerine "fakîr", "hakîr" ifadelerini kullandiklari gibi, "nazarim, nazarlarim" gibi ifâdeleri de kullanirlar. Nazardan düsmek; seyhin teveccühünden, gözünden düsmek, demektir. Nazara ugramak; göz degmesi, nazar degmesi demektir. Ancak bu kelime, sûfîler arasinda, bir büyügün teveccühüne mazhar olmak seklinde, olumlu manada kullanilir. Nazara gelmek, göz degmesi demektir. Nazar etmek; birine teveccüh etmek, onu hâl ehli etmek anlamina gelir. Safa nazar, temiz bakistir. Ayni sekilde, bunun ziddi kem nazar da, kötü bakis demektir. Bakisiyla insani olgunluga eristirmek gücüne sahip kisiye, sâhib-nazar derler.

Mevlânâ Hüdâvendigâr bize nazar kildi,
Anin görklü nazari gönlümüz aynasidir.
Yunus Emre

NAZAR BER KADEM: Arapça ve Farsça kelimelerden mürekkeb bu ifade, ayaga bakmak anlamina gelir. Naksî istilahindandir. Sülük gören kisinin, nerede olursa olsun, zihnî konsantrasyonunu dagitmamak için hep ayaginin ucuna, yürüyecegi yere bakmasidir. Bu, kendini begenme hastaligindan kurtulmaya vesile olarak görülür. Bu sekilde varlik mertebeleri asilip mahviyete ve fakra erilir.

NAZAR-I HAKKANÎ: Arapça, hakikate ait bakis demektir. Mürsidin bakisiyla dervisin cezbeye maruz kalmasi ve bu suretle fenaya ermesi yerinde kullanilan bir ifâdedir. Ancak bu nazar, tefekkürî bir bakistir.

NAZARIN: Arapça, bakisin demektir. Mevlevi istilahidir. Bunu, Bektasîler "nazarim" diye kullanirlar. Tasavvuf yolunda varlik ifade eden ben, sen gibi enaniyet sözleri yerine "fakir" veya "nazarim" tabirleri kullanilir. Mevlânâ bu konudaki bir beytinde, "insan nazardan ibarettir, üst tarafi etle deridir, gözünün gördügü sey, onun hayridir"der. O, bununla "basiret gözü açik ve kendisi uyanik kimse, insandir" demek istemektedir. Bir Mevlevi, birine "nazarim" demekle, Mevlânâ'nin bu beytinin mealini imâ ederdi.

NAZARLIK: Nazar isabetine engel olacagina inanilan ve elbiseye takilan mavi renkli boncuk vb. seylere, nazarlik denir. Nazar takimi denen özel bir nazarlik daha vardir ki, bu, mavi boncuk, muska, çörekotu ve masallâh'tan olusur. Nazarlik böcek boynuzu, hakik, kurtdisi (bunu çogunlukla gümüs bir sapa geçirirler) tosbaga gözegi, yedi gözlü boncuk, tazi boncugu (denizden çikar) gibi seylerden de yapilir. Günümüzde, üzerinde "masaallah" yazili altin, mavi kordela, mavi boncuk takma âdeti devam etmektedir.

NAZIK-I HAVALAN: Allah'in yarattiklari üzerinde tefekkür eden arifler.

NAZILETÜ'L-ARS : Kur'ân-i Kerim.

NAZ-NIYAZ: Naz asiklara, niyaz ariflere mahsustur. Niyaz Farsça, yalvarmak, dilemek, gönül alçakliginda, bulunmak, dua etmek, selam etmek, hürmet etmek anlamlarina gelen bir kelimedir. Naz ehlinin Allah'a nâzi geçer. Bunlardan sik sik satah ifâdeler (dikissiz sözler, sümüklü manalar) zuhur eder. Naz ehlinde, alisila gelen edeb tavrina rastlanmaz. Niyaz ehli olanlar da ise; edeb, islam'in kurallarina uyma, esastir. Ask u niyaz etmek ve niyaz etmek, selâm karsiliginda kullanilir.

Lezzet-i nâza gerçi söz yokdur,
Liyk zevk-i niyaza ask olsun.
Nâbî

Burada niyaz üstün tutulmustur.
TASAVVUFÎ TERIMLER (N)
..:: 4 ::..
NECVÂ: Birine fisildamak, gizlice söylemek anlaminda, Arapça bir kelime. Baskasinin ögrenmesine engel olmak üzere, âfetleri gizlemek.
NEFES: Nefes; soluk, hafif rüzgâr, uzun söz, mühlet, bolluk, genislik anlamlarini ihtiva eden Arapça bir kelimedir. Kâsânî'ye göre bu, gaybden gelen latifeler sebebiyle, kalplerin rahatlamasidir. Bu, seven (muhib)'in sevilen (mahbûb) ile ünsiyetidir. Nefes sahiplerinin, hallere sahip olan kisilere göre, daha saf ve daha hassas olduklari kaydedilir. Sahib-i vakt, mübtedi iken, nefes sahibi müntehidir. Hal sahibi ise, bu ikisinin arasindadir. Haller, ortalar, nefesler, terakkinin nihayetidir. Vakitler, kalp ehline; haller, ruh erbabina; nefesler ise, sirlar ehline mahsustur.
Nefes, Bektasîlerde, genellikle hece vezniyle yazilmis ilâhîlere denir. Nefesler, su konularda olur: Övme, yerme, mersiye ask, zaman. Alevîler nefese, deyis veya âyet de derler. Nefes tabirinin XIV. yüzyillara kadar dayandigini, Yunus Emre'nin su beytinden anliyoruz:

Dedim is bu nefesi, âsiklar hükmü ile,
Bahilliksiz er gerek bir karara durasi.
Nefes etmek : Bir hastaya okuyup üflemek.

Nefes ettirmek : Okutup üfürtmek Manevî tedavî ile, hastanin iyilesecegi umulur.

Nefes evlâdi : Çocugu olmayan kadina, erenlerden birinin himmet etmesi ile çocugu dünyaya gelince o çocugun, himmet edenin manevî evladi oldugunu bildiren bir terim. Bektasîler, Haci Bektas Çelebilerini, Haci Bektas Velî'nin nefes evlâdi olarak kabul ederler.
Nefes haklamak : Söz tutmak anlaminadir.

Nefes öldürmek : Söylenen sözü, verilen ögüdü tutmamak.

Nefeslenmek : Yorulanin oturup biraz dinlenmesi, bunalan kisinin rüzgâra karsi oturmasi.

Nefes : Esrar. Nefes çekmek : Esrar çekmek. Nefeslere nutuk da denir.

Askin sarabin içmiyen Mest olub hayram olur mu?
Zincir-i aska düsmiyen Soyunup üryan olur mu?
Akit gözlerinden yasi Gör, kimdir isleyen isi,
Kul olur ise bir kisi Bu mülke sultan olur mu?
Aska cigerin yakmayan Mürside dogru bakmayan
Bahr-i muhîte akmayan Göl iken umman olur mu?
Gönül geçirme gel çagin Ko, yansin yürekte yagin
Gülleri bitmeyen bagin Bülbülü nâlân olur mu?
Naksî açildi, çün gözün Hakki görür oldu gözün
Lâkin bilmem isbu sözün Münkire iman olur mu?
Naksî-i Akkermânî
Çiktim kirklar yaylasina Gel beri ey can! dediler.
Izzet ile selâm verdim: Gir iste meydân dediler.
Yerli yerinde durdular Yerlerinden yer verdiler
Meydana sofra serdiler Lokmamiza ban dediler.
Erenler gönlü ganîdir Yuvdugu kalbi ârîdir
Gelisin kanden beridir. Gel, söyle ihvan dediler
Hatayî

NEFES ETTIRMEK : Bir hastayi okutmak, manasindadir. Yasanir zannediyorsan Baba Ca 'terliksin, Nefes ettir, çabucak kendine, olsun bitsin,

NEFESI KESKIN : Duasi ve okumasi tesirli kisiler için kullanilir.

NEFESI SINMEK : Okunan duanin tesirinin görülmesi anlaminda bir ifâde.

NEFESU'R-RAHMANÎ: Rahmani soluk anlaminda Arapça bir tamlama. Ayan üzerinde, ayn olarak yayilan vücud-i âm ve suver-i mevcudati tasiyan heyuladir. Vücûd-i âm, heyula üzerine tertib olunmustur. Binâenaleyh, insan binefsihî bir nevadan ibaret oldugu halde, suver-i huruf ile muhtelif olan nefsine benzetilmistir. Insanin nefesiyle mahreçleri açisindan olusan telaffuz edilmis kelimelere benzetilerek, âyân-i sabiteye, kelimât adi verilmistir. Kelimeler aklî mânâlara delâlet ettigi gibi, mevcudatin da ayani, mucidine ve mucidinin esma ve sifatlarina, kemâlât-i sabitesinin tümüne delâlet eder. Zât ve mertebeleri bakimindan tipki ayan üzerine vücûd-i âm ve suver-i mevcudati tasiyan heyulanin hepsi, (kün: ol) kelimesiyle varliga kavusmustur.

NEFH : Arapça, üflemek demektir. Allah'in Hz. Adem (a)'e kendi ruhundan üfürmesi. Rahmanî nefes. ilim. Dört tür üfleme vardir: 1. ilk üflemeden beden hayat kazanir, 2. ikincide kötü huylar yok olur, 3. Üçüncüde iyi huylar ortaya çikar, 4. Dördüncüde ruh bedenden ayrilir, kudsîler âlemine uçar.

NEFHA-NEFAHÂT: Arapça, üflemek demektir. Üflenen ruh.

NEFÎR: Farsça, büyük boru demektir. Bazi fakir (özellikle batinî) dervislerin bellerinde tasidiklari küçük boruya da, nefîr denir. Kerrenay'dan küçük olan bu boru, sigir boynuzundan yapilirdi. Buna "Yuf Borusu" da denir. Nefîr, kulaklari rahatsiz edecek derecede güçlü bir ses çikarir. Dervis bir yere gelince veya yolculuga çikacagi zaman, bunu üflerdi. Askerî alanda kullanilan nefîr, harplerde ve tehlikeli zamanlarda çalinirdi.

Nazar-i Pîr-i tarîkatta kim olmaz üryan
Çal âna yuf borusun, mürsididir dîv-i anîd
Sîrî

Mânâsi: Tarikat pîrinin karsisinda (nazarinda), kim varligindan soyunmazsa, onun mürsidi inatçi seytan olur.
TASAVVUFÎ TERIMLER (N)
..:: 5 ::..
NEFS : Arapça bir kelime olup çok sayida manalari ihtiva eder: Ruh, akil, insanin bedeni, ceset, kan, azamet, izzet, görüs, kötü göz, bir seyin cevheri, hamiyyet, iskence, ukubet, arzu, murad. Tasavvufî olarak Kâsânî'nin ifâde ettigi gibi, kendisinde iradî hareket, his, ve hayat kuvveti bulunan latîf buharli bir cevherdir. Kötülügü emreden manasinda anlasildigi gibi, Allah tarafindan insana üflenen ve ruh-i Rahmânî, ilâhî ben mânâsina da kullanilmistir. Hakîm Tirmizî bunu söyle tanimlar: O, hayvanî ruhdur, kalb (nefs-i natika) ile beden arasinda vâsitadir. Kendisine, Kur'ân-i Kerim'de mübareklik özelligini tasiyan, sarka ve batiya ait bulunmayan agaç olarak isaret edilir. (Nur/35).
Bu kelime, Kur'ân'da sekiz ayri manada kullanilmistir:
1. Zâtullah manasina: Tâhâ/41, Al-i imran/28, En'âm/12,54, Mâide/116.
2. insan ruhu: Fecr/27, En'âm/93, Zümer/42.
3. Kalp, sadir vb. manalar: Al-i imrân/154, A'râf/205, Yusuf/77, Bakara/77, 109, 235, Nisa/113, En'âm/158, Yunus/100, Enbiyâ/64, Nemi/14, Fussilet/53.
4. insan bedeni: Al-i Imrân/146, 185, Enbiyâ/35, Ankebût/57, isrâ/33, Yusuf/26, 30, 61.
5. Bedenle bareber ruh: Bakara/286, En'âm/152, Yunus/23, 30, 44, 49, 54, Ra'd/11, 42, isrâ/7, Tâhâ/15, Ankebût/6, Zümer/70, Mü'min/17, Câsiye/15.
6. insana kötülügü emreden kuvvet manasina: Yusuf/18, 53, Tâhâ/96, Mâide/30.
7. Zât manasina: Bakara/48, Lokman/28, 34, Müddesir/38.
8. Cins manasina: Tevbe/128, Rum/28, A'râf/188, Sûra/11. Türkçemizde bu kelime çesitli sekillerde kullanilmistir:
Nefsine hâkim olmak: Arzu ve isteklerine veya öfkesine hakim olmak, sabretmek demektir.
Nefisle mücadele, dünyevî muharebeden güçtür: Burada, Tebûk seferinden dönen Hz. Peygamber (s)'in "Küçük cihaddan, büyük cihada (Ramazan ayindaki oruç) döndük" sözlerine telmih vardir. Insanin nefsini terbiye etmesinin, kontrol altinda tutmasinin zor olduguna, bu söz ile isaret edilir.
Nefsini bilen Rabbini bilir: Bu sözün, hadis olmasi hususu tartismalidir. Ancak sûfîler, bu ifadeyi sik sik kullanirlar. Insanin, kendisi üzerinde düsünmesini tavsiye eden çesitli âyetler vardir. Bu, âyetler, âfâk denilen dis dünya hakkinda düsünerek Hakk'a ulasmanin mümkün oldugunu gösterdigi gibi, enfüs denilen iç dünya üzerinde de düsünerek ayni sonuca varilabilecegini gösterir. Gölpinarli bu ifâdeyi, su sekilde açiklamistir: "Nefsini bilen, yani, kendisini acz ile, noksanlikla, bilgisizlikle, yoklukla bilen, Rabbisini bilir, yani Rabbisini kudretiyle, yüceligi ve kemâliyle, bilgisiyle, varligiyla bilir".

Bilmek istersen seni
Can içre ara cani
Geç canindan bul âni
Sen seni bil sen seni.
Haci Bayram Velî

NEFS-I EMMARE: Emredici nefs anlamina
Arapça bir tamlama. Kâsânî, bu nefsin, bedenî tabiata meylettigini, lezzet ve hissî sehvetleri körükledigini söyler. Yani kalbi, ulvî degil, süflî (asagilik, alçak) seylere celbeden seye nefs-i emmâre denir.Yusuf suresinin 53. âyeti kerimesinde bu nefse isaret edilmistir: "Ben nefsimi temize çikarmiyorum, zira nefis, kötülükle emredicidir..." Nefs-i emmâre, ser yuvasi, kötü fiillerin, yerilmis ahlâkin kaynagidir.

Nefs-i emmâreye uymak ne hatâ.
Heb ânindir bu emmârât-i hevâ.
Sünbülzâde Vehbî

NEFS-I KUDSIYYE: Kutsallasmis nefis anlaminda Arapça bir söz. Buna ilâhî nefis de denir. Yakinî bir sekilde, kemâlâtin tamamini veya büyük bir kismini hâiz olma melekesini elde etmis yüce nefse, kudsî nefis denir.

NEFS-I KAMILE: Arapça, olgun nefis demektir. Tasavvufî olarak, bütün olgunluk özelliklerini elde etmis, irsâd durumuna geçmis nefse, nefs-i kâmile denir. Buna, bir bakima, nefs-i kudsiyye, nefs-i sâfiyye ve nefs-i zekiyye de denebilir.

NEFS-I LEVVÂME: Kinayici nefis anlamina Arapça bir ifâde. Tasavvufî olarak, bir parça kalbin nuru ile nurlanmis, o nur ölçüsünde uyaniklik kazanmis nefistir. Levvâme sifatini alan nefis, yaptigi kötü islerin farkindadir, yani, gafletten bir parça siyrilmistir. Bu yüzden kendisini kinar, onlari yapmak istemez. Ancak yeterince olgunlasmadigi için onlari yapmaya devam eder. Bununla birlikte, bir takim iyilesmeler mevcuttur. Yüce Allah'a dogru seyreden (ilallâh) nefsin yeri, Berzah âlemidir. Sevgi halinde bulunur, Hz. Peygamber (s)'in davranislarini örnek alir. Levvâme'de, nefsin bazi sifatlari aynen bulunur, iyilesme, kötü olan yönün elestirilmeye baslanmasidir. Bu durumda, Kur'ânî emirlere saygi ve baglilik artmistir. Namaz, oruç, sadaka vermek gibi salih amellerde fazlalasma görülür. Amellerini Allah için yapar, ancak bunun böyle oldugunu, halkin da bilmesini ister. Artik nefis bu vasfiyla tevbekârdir.

NEFS-I MARDIYYE: Arapça, hosnut olunan nefis, kendisinden razi olunan nefis anlamina gelir. Allah bu nefisten razidir. Nefsin altinci makamidir. Bu vasfa kavusan nefis; beserî istekleri terk etmis, güzel huylu olmustur. Kusurlari affeden, güzel düsünen, sefkatli, eli açik, insanlari sirf Allah için seven, hassas, ince düsünceli, nefis muhasebesini en iyi sekilde yapan, herkeste bulunmayan güzel meziyetlere sahiptir. Bu nefis, Allah'in izin verdigi kadariyla, Allah tarafindan bazi gayb sirlarina vâkif olur. Bunlar, Allah'in ona ihsanidir".. Ben onun isiten kulagi, gören gözü, söyleyen dili, tutan eli olurum..." kudsî hadisinde anlatilan kisi, budur. Allah'in izniyle baska sahislara tesir edebilir. Bkz.: Fecr/28.

NEFS-I MUTMAINNE: Doyuma, huzura, rahata kavusmus nefis anlamina Arapça bir ifâde. Bu nefis; kötü sifatlardan siyrilmis, güzel ahlâk ile ahlâklanmistir. Kasanî bunu, kalbin nuru ile aydinlanip, kötü huylari silinmis nefis, diye tanimlar. Bu nefis, ibâdetlere devam ile kudsiyyet âlemine yönelmistir. Fecr suresinin son âyetlerinde bildirilen ve "Cennetime gir" hitabina mazhar olan nefis budur. Bu vasfa sahip nefsi, bazi kaynaklar su sekilde tarif ederler: "Nefis, Ilâhî emirler altinda sakin ve sehvetlere karsi çikarak izdiraptan kurtulursa mutmainne olur".
Bu nefsin dördüncü makamidir. Bu makamda nefsin üzüntüleri "yâ eyyetühe'n-nefsü'l-mutmainneh" hitabi ile son bulmus, kalp her seyden emin olmustur. Allah'a dogru giden bu nefis sahibinin kalbi, tam ve gerçek bir inanisa sahiptir. Seriatin bazi sirlarini elde etmis, cömertlik, dogruluk, yumusak gönüllülük, güler yüzlülük, tatli dillilik gibi güzel sifatlari kazanmistir. Daima tevekkül, tefvîz, teslim, sabir, rizâ halleri içindedir. Kalbi, her an huzur ve sükûn içinde, sükür ve sena eder, kusurlari örter, hatalari bagislar, islâm'in emirlerinden zerre kadar ayrilmaz. Hz. Peygamberin ahlâkini güzel bir sekilde yasar ve bundan zevk alir. Allah'in izniyle, bir takim kesif ve ilhamlara sahiptir (Bkz. Fecr/27).
TASAVVUFÎ TERIMLER (N)
..:: 6 ::..
NEFS-I MULHIME: ilham ve kesfe nail olan nefis, iyiyi kötüden ayiran irâdeye, nefs-i mülhime denir. Bu, nefsin ulastigi üçüncü makamdir. Bu, bir iyilesme derecesidir. Artik nefis, sevabini ve günahini Allah'in yardimi ile bilmektedir; bu sebeple,
Allah'tan gayri herseyden uzaklasir. Ruhlar âlemine yönelen bu nefis, ask hali içindedir, ilmi sever, cömerttir, kanaatkar ve mütevazidir. Sabir ve tahammül gücü artmistir. Müsamahakârdir, zahmete ve iskenceye katlanir. Kainatin sirrina hayran kalir, halki terkedip Hakk'a yaklasir. Sözü güzel ve hikmetli olur.

NEFS-I NATIKA: Arapça, konusan nefis anlamina gelir. Zâtinda maddeden siyrilmis, ancak, yaptigi iste, maddeye bitisik olan bir cevherdir. Feleklerin nefisleri de böyledir. Akil'a da, nefs-i natika denir.

NEFS-I RÂDIYE: Arapça, razi olan, hosnud kalan nefis demektir. Rizâ makamina eren nefis. Bu durumdaki nefis, kendi irâdesinden vazgeçip Hakk'in irâdesine tâbi olur. Hiç bir seyden sikâyet etmez. Nefsin olgunluk yolundaki besinci makami, râdiye'dir. Nefs yerilmis, beserî özelliklerden kurtulup, fenâ'ya ulasmistir. Artik o, emir ve yasaklara tam olarak uyar. Kendinde güzel ahlaklar zuhur eder. Zaman zaman, Allah'in isimleri ve sifatlarinin tecellîsine mazhar olur. iyilikler onun sahsiyetidir, Hakka'l-yakîn mertebesine ulasmistir. Bkz.: Fecr/28.

NEFS-I RAHMANÎ: Rahman'a mensub olan nefise denir. Buna kudsî ve Ilâhî nefis de denir.

NEFS-I SÂFIYYE: Arinmis nefis anlamina Arapça bir ifâde. Nefs-i kâmileye, nefs-i sâfiyye diyenler de vardir.

NEFY: Bir seyi uzaklastirmak anlaminda Arapça bir kelime. Tasavvufî olarak beserî sifatlarin Bilinmesidir.

NEFY Ü ISBAT: Yok etme ve var etme anlamlarina iki Arapça kelime. Naksî istilahidir. Naksî büyüklerinden gelen ikinci zikir sekli. Kalp ile yapilan Hafî zikrin Nefy ü Isbât ile yapilmasidir. Müride telkin edilen "La ilahe illallah" kelime-i tevhidi Nefy ü Isbât ile yapilir.
Dil damaga yapistirilir, nefes göbegin altinda hapsedilir, sonra tahayyül ederek dimagin sonuna kadar "la" çeker. Oradan "ilahe" sag omuzuna, "illallah" da kalbe devredilir. Kalp, seklini ve yerini bildigimiz, sol taraftaki en kisa kaburga kemiginin altindaki kalptir. "illallah" lafzi bütün kuvvetiyle kalbin en derinliklerine isleyecek ve harareti de vücudu saracak derecede kalbe devredilir.
"La ilahe" derken bütün masivayi, yani Allah'tan baska ne varsa hepsini kalbinden, gönlünden temizler, her birinin fani oldugunu tefekkür eder ve o gözle bakar.
"Illallah" derken de Cenab-i Hakk'in zât'inin bekâsini, Bâki'nin ancak O oldugunu kalbine nakseder. Bunu bütün letâifiyle yapar. "La ilahe illallah"in aslî harfleriyle yazisinin seklini düsünür, mânâsini düsünür ki Allah'in zatindan baska maksad yoktur. O'ndan baska maksadimiz olmadigini söylemek, O'ndan baska mabudumuz olmadigini söylemekten daha sümullüdür. Yani daha genis kapsamlidir. Çünkü her mabud ayni zamanda maksuddur. Aksi olamaz. Bunun sonunda kalbi ile "Muhammedun Resûlullah" der. Bunu söylerken Rasûlullah'a ittiba etmeye kendini sartlandirir.
Bunu böyle tamamladiktan sonra nefsinin kuvvet derecesine göre bunu tekrar eder. Birakirken tek sayida birakir. Buna vukuf-i kalbî denir.
Biraz istirahat edince diger bir nefesle tekrar baslar. Fakat iki nefes arasinda gaflet etmemege bilhassa dikkat eder. Tahayyülünü ayni haliyle devam ettirir. Nefy ü isbâta devam edebilmesi için bu zaruridir. Sayi yirmi bire ulasinca neticesi görülür. Bu da kendisinin fâni oldugunu anlayip Hakk'in mutlak Baki oldugu hakikatina ermektir.
Eger nefy ü isbâtin neticesi görülmediyse âdabina riayet edilmemis demektir. Maksadin husulü için sözü isine uygun olarak tekrar baslasin, inanciyla ve ameliyle zikrettigine göre olmaga çalissin. Kendini yoklasin! Mâsivâdan bir maksudu vardir. Eger Allah'tan baska tek yaratiktan bir sey bekliyorsa yalanci durumundadir.
Kabiliyeti, cezbe halinin baslangicina tahammül derecesinde olan kimse, yukarida anlattigimiz ilk zincir sekliyle çalissin. Sülûke istidadi olan da bu iki sekilde zikre çalissin. Her ikisi de kalp ile yapilir.
Eger buna hakkiyla çalisir, nefyedilecek olani nefyeder, isbat edilecek olani isbat ederse netice görülür. Murakabeye baslayacak hale gelir.
* * *
Seyh Ismail el-Hâlidî kuddise sirruh buyurmustur ki: Nefy ü isbat yaparken dokuz sarta riayet etmek lâzimdir:
1. Habs-i nefes (Nefsini tutmak).
2. Lailâhe illallah zikri.
3. Bu kelime-i tevhidin naksinin, yazisinin tefekkürü.
4. Bunun mânâsini tefekkür.
5. Darb. Vurmak: Bunu cana isleyecek sekilde kalbine ve diger letâifine duyurmak.
6. Buna kalbin tamamen istirak etmesi: Vukufu'l-Kalb.
7. Sayinin tek olmasina riayet etmek: Vukuf-u adedî.
8. Sonunda "Muhammedün Rasûlullah" zikri.
9. "Allahümme ente maksudî ve ridake matlubî" diyerek Allah'a dönmek. Zikrin bu seklini Hâce Abdülhâlik Gucduvânî kuddise sirruh Hizir aleyhisselam'dan almistir. Hizir aleyhisselam, onun suya dalmasini emrederek zikrin bu seklini ögretmistir. Suya dalmasini emretmesinin sebebi habs-i nefesi kolay yapabilmek içindir. Çünkü baslangiçta en ihtiyatli yol budur.

NEHÂRIYYE: Ömer b. Musa en-Nehârî el-Hü-seynî tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Kâdiriyye'nin subelerindendir.

NEMED-PÛS: Farsça, aba giyen demektir. Dervise nemed-pûs denir. Sirtlarina yünden aba giydikleri için, dervisler hakkinda kullanilan bir tâbirdir. Nemed, keçe, aba, yünden yapilma örtü demektir.

Külahim asumandir tâc ü fahre ragbetim yokdur,
Nemed-pûsf-i tecrfdim cihana minnetim yokdur.
Zarîfî Ahmed Bey

NERDE BIRLIK ORDA DIRLIK : Tasavvuf yolunda kardeslerin arasinda ikilik olmamasi gerektigini, bu sekilde birlik saglaninca, huzur ve sükûnun elde edilecegini bildiren bir atasözü.

Said aydur ki dirlik, dost ile olsa birlik,
Ayrilmaksiz bilelik bulmus rüzigârinda.

NESEB: Arapça, soy demektir. Müridin, kendi bagli oldugu seyhinin manevî soy agacini bilmesi ve kendini onun evladi saymasi. Mürsid, müridin ikinci dogusunu gerçeklestiren manevî babasidir, mürid de mürsidin manevî evlâdidir. Tasavvufta sahih bir silsile, büyük önem arzeder. Bu yüzden silsile, mürid tarafindan ezbere bilinir ve bagli oldugu yolun Hz. Muhammed (s)'e hangi sahislardan geçerek ulastigi ispatlanirdi.

NESÎM: Arapça, lâtif rüzgâr demektir. Ilâhî inayet yönünden esen rüzgâr, ilâhî cemâlin tecellî etmesi. Kesintisiz rahmet, Rahmanî soluk.
TASAVVUFÎ TERIMLER (N)
..:: 7 ::..
NESIMIYYE : Ebu Abdullah Muhammed Nesimü'd-Dini'n-Nesîmî el-Halvetî el-Kâdirî tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Kadirî kollarindandir.

NES'E: Arapça, bitip üremek, zuhur, yetismek, gelismek anlamina bir kelime. Farsça'da nesve kelimesi; zevk, keyf, sarhosluk anlamlarina gelir. Tasavvuf ehlinde, sûfînin zevki, gelisme tarzi, yetisme biçimi, huyu, mesrebi anlaminda kullanilir. "Erenlerin mesrebleri bir degildir. Birisi zühd ü takva ile yürür, öbürünün nes'esine rindlik hâkimdir" gibi. Mesreb konusunda Gölpinarli söyle bir vak'a anlatir:
"Birisi mürsid ariyormus, ona göre, mürsidin fevkalâde sabirli olmasi gerekmis. Filân bakkal irsâd sahibidir, demisler; sinamaya gitmis, bir okka fasulye istemis. Adam tartip kese kagidini sunarken, yamldim demis, mercimek olacakti. Bakkal fasulyeyi bosaltmis, mercimegi tartmis, verirken, dalginligima geldi börülce olacakti, demis. Bakkal, eyvallah deyip, bu sefer börülceyi tartmis, sunmus. Bu, böylece devam etmis ve adam bakkalin sabrini görünce, sonradan huzuruna varip intisab etmis. Bir müddet sonra bakkal, Hakk'a yürümüs (vefat etmis). Onun makamina, mahallenin saka (sucu) si geçti demisler. Sakaya bir dönüm su getirmesini söylemis. Saka, suyu getirip küpe bosaltinca, yanlis oldu demis, o küpe degil, su küpe bosaltacaksin. Saka, adamin yüzüne bakip 'bana bak' demis, "ben bakkal degilim, adamin gözünü patlatirim". Bu olayda, ilk seyh cemal mesrebli, ikincisi de celâl mesreblidir.

NESV Ü NEMA: Arapça, dogma, gelisme, demektir. Manevî ilerleme ve terakki.

NEVÂL: Arapça, ihsan etme, ata, ihsan, nasib anlamlarini ihtiva eder. Hakk'in, riza hil'atinden olmak üzere kurb ehline yaptigi bagislar. Allah'in kullarina hilat olarak giydirdigi her seye nevâl denir. Mesela, veliler hiyerarsisinde yer alan bazi "efrâd" a "Nün vel-kalem" ayetlerinde zikri geçen "Nün" nimeti ihsan olunmustur. Bu "icmali (toptan) ilim" dir ve ehadiyyet hazretindedir. "Ve'l-kalem" ise tafsil (ayirim) hazretidir.

NEVBE: Nevbetin hafifletilmis sekli olup tekke musiki aletidir. Bu aletle, bayram ve kandillerde toplu olarak çalinmasina nevbe denirdi. Nevbe çalana nevbe-zen denir.

NEVEVIYYE: Muhyiddin Ebu Zekeriyye Yahya b. Serifü'd-Din en-Nevevî (ö. 670/1270)'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu.

NEVM: Arapça, uyku demektir. Tasavvufta uyku; Allah'i unutmak, gaflet uykusudur ki bu, insanin günlük olarak uyudugu uykudur. Siblî, uyuyanin gaflette olugunu söyleyerek, bedenî uykunun da, bir tür Allah'i unutmayi ifâde eden gaflet uykusu oldugunu, söylemistir. Yine, gaflette olanin, Allah'tan perdelendigi söylenmistir. Rivayete göre, Allah, cennette Hz. Adem'e uykuyu verdikten sonra, Hz. Havva'nin fitnesine maruz kalmistir. Yine söyle denir: Müridin yemesi kifayet miktarinca, uykusu, agirlik basinca, konusmasi da zaruret ölçüsünde olur.

NEV-NIYAZ: Farsça, yeni niyaz, yeni yalvarma demektir. Bu bir Mevlevi tâbiridir. Tarikata yeni giren dervise nev-niyaz denir. 1001 günlük çile hayatina "ayakçilik" vazifesiyle baslayan yeni dervisler bu isimle anilirdi. Nev-niyazlar sabah aksam dedeler (dedegân) ile birlikte ism-i celâl okurlardi.

Munla ki nev niyazina tekbir-i ask eder
Uftâde-i muhabbetini pir-i ask eder.
Gölpinarli

NEVRUZ: Farsça, yeni gün demektir. Eski Türk ve Iranlilarda yilbasi. Günesin koç burcuna girdigi Mart'in 22. günüdür. O gün yenilmek üzere yapilan macuna, tatliya veya Nevruz için yazilan kasidelere "Nevrûziyye" denir. Alevî ve bektasîler Hz. Ali'nin Nevruz'da dogdugu inancindadirlar. Günesin koç burcuna girmesine az kala, bektasîler, meydanda toplanirlar. Baba, Salavatnâme (12 Imam'a salavat)'yi okur. Saki, içinde, lohusa sekeri eritilmis sütü dagitir. Sütü kaselere koyarken "Ya Muhavvile'l-havli ve'l ahvâl" (Ey seneyi ve halleri çevirip döndüren Allah) der. Sütü içen kisiler de, cemaat hâlinde "havvil hâlenâ ilâ ahseni'l-hal" (Allah'im, halimizi en güzel hale çevir) diye duada bulunurlar. Sonunda gülbang çekilir, bayramlasilir.
Tasavvufta ayrilik (tefrika) ve çokluk (kesret) âlemini ifâde eder.
Karli ve soguk geçen Nevruz için, "böyle kisin, böyle olur Nevruzu" denir. Bu atasözü, basi olumsuz olan isin, sonu da olumsuz oldugunda kullanilir.

Irisdi bakar oldu yine hemdem-i Nevruz,
Sad itse n'ola dilleri câm-i cem-i Nevruz.
Nef'î

NEY: Farsça, kamis anlamina gelir. Ney, Nay'in hafifletilmis seklidir. Kamistan mamul, üflenerek çalinan bir musiki âletidir. Tasavvufî olarak ney'in hikâyesi söyle anlatilir: Ney, bir zamanlar, kendi asil vatani sazlik, kamislik bir bölgede hemcinsleriyle birlikte yasamaktadir. Onu oradan keserler, pissin olgunlassin, içi bosalsin diye, gübre yigininin içine sokarlar, o karanlik ve pis yerde kalir. Çile çeker, sabir ve tahammül gösterir. Sonunda, içi bombos hale gelir, rengi sapsari olur. Oradan çikarirlar, üzerine delikler açarlar. Agiz kismindan üfürülünce, kalpleri yakan bir ses ile feryada baslar. Bu feryadi, asil vatanin (Neyistan, kamislik)dan olan ayriliginin dogurdugu hasretten kaynaklanmaktadir. O, nameleri ile ötelerin mükemmelligini, ötelerin güzelligini terennüm etmektedir. Kamis, içi bosalmadan yani fena halini, yokluk, hiçlik makamini elde etmeden, ötelerin ruhanî soluklarini haykiramaz. Ney sesi, ask çigligidir. Rahmetli Sami Efendi (k), alem-i menâmde, cennette Tuba Agaci ile müserref oldugunu, bu agacin dallarinin, Ney sesi gibi bir sesle inlemekte oldugunu ve bu hali ile, Allah'i zikrettigini nakletmistir. Varolusdaki "yabancilasma" nin kozmik dilini, en güzel konusan, en iyi ifade eden aracin Ney oldugu süphesizdir. Mevlana, "içteki Ilâhî cezbeyi harekete geçiren bir ilham kaynagi oldugu için, Ney'e âsiktir. Bu yüzden, o, ney'i insan-i kamil'e benzetir. Ve Mesnevi'sine ney metaforu (istiaresi) ile baslar:

Dinle Ney (insan-i Kamil) den hikâye etmekte
Ayriliklardan sikayet etmekde.
"Allah'a aitiz, sonunda, yine O'na dönecegiz" (Bakara/156) âyetinde, insanin bu dünyaya ötelerden geldigi ve sonunda yine, asla dönecegi kaydedilir. Ruhlar, Ilâhî âlemde Allah ile beraber mutlu iken, bu huzursuz ve sikinti dolu âleme inmistir, iste olgun insanlar, bu ayriligi, varolusa fiilen katilarak yasayan ve ney'de bu ayriligin feryadini duyan kisilerdir. Ney çalana Ney-zen veya Nâyi denir.
Nâyi gibi geç bakma gürûh-i fukaraya,
O seki ile Hak anlari ahfalara saldi.
Ney tasavvuf! bir terim olarak; mürsid-i kâmil, sevgiliden haber, sevgilinin sundugu kadeh vs. gibi manalari da ifade eder.

NEYZEN BAKISI : Neyzenler, ney çalarken, göz ucuyla sürekli yana bakarlar. Konusurken veya dururken sürekli yan bakanlara "neyzen bakisli" denir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (N)
..:: 8 ::..
NEZR-I MEVLEVÎ: Arapça, Mevlevî adagi demektir. Mevlevîlerde onsekiz nezir vardir. Bu sayinin onsekiz olusu, Hz. Mevlânâ'ya her gün, onsekiz kere tecelli-i zât zuhur etmesiyle, açiklanir. Her nezir, bin sayilir ki, nezirler, bu açidan onsekiz bin âleme tevafuk eder. Ayrica onsekiz rakami, "Hay" ism-i ilâhîsinin, ebced hesabiyla nümerik degerine esittir. Nezr-i Sems (-i Tebrizi), altidir. Mevalid-i selâse'den her birinin çesidi, yaklasik alti bin olarak kabul edildigi için, üç mevalid, altibinle çarpilinca, onsekizbine ulasilir. Bu durumda, Nezr-i Semsî cinsleri, mevâlidden her birinin türlerini ve Nezr-i Mevlânâ'nin cinslerini içine alir. Mesnevî'nin baslangiç beyitlerinin de on sekiz olusu ilginçtir.

NIGAH DAST: Farsça, gözü korumak anlamindadir. Akilda gezip dolasan düsünceler (havâtir) i kontrol altinda tutup, Allah'in gayri hersey (Masiva)i terketmek, kalbinden atmak. Bu, bir Naksî istilahi olup, onbir esastan biridir.

NIHAYET: Arapça, son demektir. Her seyin baslaticisi olan Allah'a dönüs veya kaliba girmeden önceki ruhlar alemindeki safliga dönüs. Müridin, nihayet halinin, ana karninda Allah'in yarattigi bidayet haline ulasmak oldugu ve kulun, ana karninda, Allah'a siddetle ihtiyaci bulundugu, fakrinin mükemmellik arzettigi, tevekkülünün de arzu edilen sekilde gerçeklestigi kaydedilir, iç ve dislarini Allah rizasi için, istikamet üzere bulunduran kisilere, "Erbab-i Nihayet" denir.

NIHAYETÜ'S-SEFERI'L-EVVEL: Arapça, ilk yolculugun sonu demektir. Vahdet (birlik) yüzünden, çokluk perdelerinin kalkmasi, ilk seferin sonudur.

NIHÂYETÜ'S-SEFERI'S-SÂNI: Arapça, ikinci seferin sonu demektir. Batinî ilmî kesret (çokluk) sebebiyle vahdet (birlik) perdesinin kaldirilmasi.

NIHÂYETÜ'-SEFERI'S-SÂLIS: Arapça, üçüncü yolculugun sonu demektir, iç ve dis gibi, iki zidda baglanmanin sona ermesi. Bu, ayne'l-cem ehadiyyetinde husul bulur.

NIHÂYETÜ'S-SEFERI'R-RÂBI: Arapça, dördüncü seferin sonu demektir. Cem ve fark ehadiyyetinden ibaret olan istikâmet makaminda, Hak'dan halka dönüs. Bu durumda sûfi, Hakk'in halktaki derecelenmesini (menzil menzil inisini), halkin Hak'da yok oldugunu görür, hatta sonunda kesret suretinde ayne'l-vahid'i, ayne'l-vâhid'de de kesreti (çoklugu) farkeder.

NIKAB: Arapça, peçe demektir. Masukun, kendisiyle âsigi arasina koydugu engel.

en-NIKAHU'S-SÂRI FI CEMÎ'I'Z-ZERÂRI: Arapça, bütün zerrelere sirayet etmis nikah demektir. "Gizli bir hazine idim". Hadis-i kudsîsinde anlatilan "sevginin yönelisi". Mevâlid-i Selase, aba-i ulviyye ile ümmehât-i süfliyyenin evlenmesinden dogmustur. Bütün varliklar, sevgi yönelisi diye tanimlanan nikahtan husule gelmistir.

NIMETULLÂHIYYE: Seyyid Nureddin Nimetullah Vali (ö. 824/1421) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu. Yafiiyye-i Kadiriyye'nin kollarindandir.

NISAN SUYU : Nisan yagmurunun sifali olduguna inanilirdi. Bu su, toplanir, bir kabin içine konurdu. O kabin içine, Fatiha, Ayete'l-Kursi, Ihlas, Felak ve Nas, Kafirun ve Kadr sûreleri okunup, sifa olsun diye üflenirdi. Mevlânâ müzesinde, mevlevîlerin bu is için kullandiklari Nisan Tasi ile Ermitaj Müzesindeki Hoca Ahmed Yesevî'nin kazani meshurdur.

NISBE: Arapça, ilgi, bag demektir. Seyh ile müridi arasindaki sevgiden ibaret olan baga, nisbet denir. Sûfiyyeden bir kismi, nisbeyi, insanin ihtimami olarak tanimlar, insanin ihtimami dünyaya olursa, nisbesi de dünyaya, ihtimami ahirete olanin nisbeti de, ahirete olur.
Yahut bir insanin ihtimami dünyaya ve âhirete degil, sadece Allah'a olursa, nisbesi Allah olur. Dünyaya intisab eden kisi, hevasi ve onun hazlariyla mesgul olur. Ahiret müntesibi de, dünyada, ahiret için çaba sarfeder. Salih amellerine karsilik sevab bekler. Allah'a intisab eden de, muttaki, âmil, âbid ve vera sahibidir. Sürekli olarak Allah'a karsi ihlasini korur, O'nu devamli sever. Dünya, ahiret, bela veya ibtilâ, onu mesgul etmez. Allah'a kullugu, ölü yikayici elindeki ölü gibidir. Allah'dan baskasini görmez, isitmez. O, Allah ile, Allah için ve Allah'tadir. Kulun bu baglanma haline nisbe denir. Râzi, iki türlü nisbetten bahseder. 1- Nazlarin nisbeti 2- Haklarin nisbeti. Yaratilan kaybolunca, ortaya hakikat çikar. Tersine olarak hakikatin kayboldugu yerde de yaratilan ortaya çikar.

NIYAZ: Farsça, yalvarma demektir. Mevlevî mukabelesi sona ermekteyken, biraz daha uzamasini istemeye niyaz denir. Seyhe saygili olmak, elini öpmek, etegini tutmak ve müridin seyhin huzurunda, boynunu bükerek ondan himmet istemesine de niyaz denir. Müridlerin bagli olduklari tarikat usûlüne göre, seyhlerinin huzuruna çikmasi niyaz olarak tanimlanir. Her tarikatin kendine göre niyaz metodu vardir. Mesela, Mevleviler, sag eli sol, sol eli sag omuza koyup, sag ayagin bas parmagi ile, sol ayagin bas parmagi üzerine basarak, hafifçe egilir ve niyazda bulunurlardi. Buna "Niyaza Durmak" denirdi.

NIYAZ AKÇASI : Dervislerin topladiklari paralara denirdi. Özellikle Bektâsîler, Bektasî köylerine giderler, Kara Kazan Hakki, Mürsid Hakki, Çerag Hakki adi altinda, para toplarlardi. Ayrica, bir Bektasî, her hangi bir dilekte bulunmak için, bir miktar parayi baba'ya vermek üzere nezirde bulunur, parayi, baba köye gelene kadar saklardi ki, bu tür nezrolunan paralar da, Niyaz Akçasi sayilirdi.

NIYAZ AYINI : Mevlevî tâbiridir. Mevlevî sema'inda ayinin, seyhin nes'esine veya hazir bulunanlardan birinin istegi üzerine, biraz daha uzatilmasi seklinde olurdu. Törenin bu uzatilan kismina, Niyaz Ayini denirdi. Niyaz ayininin yapilisi su sekilde olurdu: Neyzenbasi, segah makamindan kisa bir taksim yapar, ardindan,

Sem'i ruhuna cismimi pervane düsürdüm
Evrâk-i dili âtes-i sûzâne düsürdüm.

beytiyle baslayan ve bunu takiben
Dinle sözümü direm özge edadir,
Dervis olana lâzim olan ask-i Hûda'dir.

baslangiçli ilahîler okunur, yörük semai usûlünde bir terennüm çalinirdi. Ayin bir ney taksimi ile son bulurdu.

NIYAZIN HAKK'A, NIYAZIM HAKK'A : Bu sözle asil niyazin Allah'a yapilmasi gerektigi bildirilir. Bir insandan bile bir sey isterken, mesela bir dolmakalem isterken, nezaket, edeb, usûl ve erkana riâ'yet etmeye çalismak gerek... Zira, Allah'tan da istemenin kendine göre bir inceligi, adabi vardir, iste bu yüzden, "insanlara" tesekkür etmesini bilmeyen, Allah'a sükür etmesini bilmez" denmistir. Esasen, insanin distaki yapilanmasi, içteki yapilanmasinin, gözle görülen bir yansimasidir. Dis neyse, iç odur. Dista edeb, erkan, incelik gözetmeyen kisilerin, iç âlemleri de ayni durumdadir. Sûfiyyenin dis edeblerindeki takva ve veraya dayali erkan, usûl çoklugu, tasavvuf sisteminin disindakilerce, hep yanlis anlasilmis, olaydaki incelik farkedilmemis, bu yüzden tasavvufî tekâmül yollari, "islâm'dan ayri, bir baska din" denilecek kadar, yanlis yargilara muhatap olmustur. "Deyn" ile ilgili âyette fetvadan takvaya, ondan da veraya uzanan alternatifli, fakat yol aldikça derinlesen bir uygulamalar zinciri buna örnek teskil eder. (Bakara/279-280).

Fetva : 1- Borçlunun, zamani gelince, borcunu mutlaka ödemesi gerekir. Farzdir. Faiz olan kismi alinmayip ana para alinir. (Feleküm rüûsu emvâliküm).

Takva : 2- Borçlu dardaysa, (fenaziratun ilâ meyserah) borç veren kisinin istegine birakilmis, yani borçluya biraz daha mühlet verilmesi tavsiye edilmistir. Borç veren, Allah tarafindan bir baska incelik boyutu gösterilerek, mecburiyete degil, kendi istegine birakma ile mühlet verme tavsiyesine yönlendirilmistir. Yani mecburi bir farz olayi söz konusu degildir.

Vera : 3- Borçlunun borcunun tamaminin affedilmesi. Bu da kulluk zirvesidir, kisiye birakilmistir. Farz degildir, (ve en tesaddekû hayrun leküm).

Iste Kur'an-i Kerim açisindan, "Borç ödenmesi" olayinda, üç alternatifli bir islâm sunulmasi, mecbur olan (farz) ve olmayan (nafile, tatavvu) yönlerde açilimlar gösterilmesi, üç ayri islâm'in oldugunu göstermez, aksine, ayni dinî uygulamada, insanlarin diyanetlerine göre farklilik içinde derinlesen boyutlara ulasabilmeye açilan hassas bir kulluk dengesinin, Allah tarafindan tavsiye edilmesi söz konusudur. Borç ödeme ayetindeki fetva, takva, vera (ki hepsi de Islâm'in kendisidir) boyutlari göz önüne alinirsa, sûfiyye, fetva degil, takva ve vera boyutlarinda yarisan kisiler olarak görülür ve bu da, ikinci bir din degildir. Bu inceligi, su olayda, daha özlü biçimde görebiliriz. Seyban er-Râi'ye sorarlar. "Bes devenin zekati nedir?" Seyban: "Size (fetvaya) göre mi, bize (takva ve veraya) göre mi?" diye sorunca, karsisindakiler sasirir. Öyle ya, din bir: o da, Islâm! Acaba ikinci bir din mi var ki, sualin cevabi ona göre olacak merakla... "Her ikisine göre cevab verebilirsiniz." derler. Seyban "Size (fetvaya) göre bes devenin zekati bir koyundur. Bize (takvaya, veraya) gelince... Allah yoksul garip, yetim, dul, muhtaç kullari çok, yiyecek bulamiyorlar. Bu yüzden biz bes devenin tümünü veririz, (yani bize göre, 5 devenin zekati yine 5 devedir). "Muhatablar sasirir ve bu davranisa delil isterler. Oda Hz. Ebu Bekir (r)'in malinin tümünü verme olayini örnek olarak verir.
Iste, bu olayda görülen ilk grupa mensup olanlar, ikinci gruptakileri anlayamamis ve "ikinci bir din" yaftasini rahatlikla yapistirmislardir. Olayin özü budur, fefhem!...
TASAVVUFÎ TERIMLER (N)
..:: 9 ::..
NIYÂZIYYE: Niyazi Misrî (ö. 1105/1694)'ye nisbet edilen bir tasavvuf okulu. Ahmediyye-i Halvetiyye'nin kollarindandir.

NIYAZ PENCERESI : Mevlânâ Hazretlerinin türbesinde, disariya bakan pencereler veya tekkelerin türbe pencerelerine denir.

NIYAZ TASI : Bektasî tâbiri. Meydanda, Pîr Postu'nun yaninda bulunan bir makamdi. Buraya "Kizil Esik" veya "Mürüvvet Tasi" da denirdi. Niyaz edildigi için, buraya, "Niyaz Tasi" denmistir.

NIYET: Arapça bir kelime olup Türkçe'de de ayni anlamda kullanilir. Amellerin dayandigi temel. Bulundugu yer, kalptir. Bu yüzden niyete, kalbin kalbi de, denir. Niyetin yeri kalp olmasaydi, kalbin kiymeti bilinmezdi. Zira, müminin niyeti, amelinden daha hayirlidir. (Hadis-i Serif). Niyet kalbin dizgini, amelin ruhu ve kumandani, kasdin baslangici, konusma, susma, hareket ve sekenât gibi, disa ait fiillerin içidir. Niyet, Rabbü'l-âlemin'in nazar ettigi yerdir. Ebu Talib-i Mekkî Kutu'l-Kulûb'da, ehl-i beytten bu hususta hikmetli bir söz nakleder: "Allah, amel olmadan kuru lafi, niyet olmadan da, ameli kabul etmez".

NIZÂMIYYE: Hindistanli ünlü veli, Nizamüddin Evliya diye maruf, Muhammed b. Ahmet el-Halvetî (ö. 725/1325) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Çistiyye'nin kollarmdandir.

NOKTA: Arapça nokta, küçük parça, is, mesele, mekan, saha anlamlarini ihtiva eden bir kelime. Tasavvufta nokta, harflerin baslangici ve sonudur. Harflerin hepsi, noktanin yayilmasindan meydana gelir, bu bakimdan harflerin hepsi, noktadadir. Bütün harfler, noktadan ibarettir. Iste tipki bunun gibi, bütün varliklarin suretleri, her an Allah'in bilgisinde ta'ayyün eder, bu ta'ayyün, varliklarin zuhuruna (ortaya çikmasina) sebep olur. Bu sebeple kâinat, gerçekte taayyün-i zâtî'nin, yani Allah'in zâtina ait sifati olan bilgi (ilim) sinde belirmis, suretlerin, yokluk âleminde zuhurundan ibarettir ve âlemlerin varligi izafî (rölatif) varliktir. Gerçek varlik, yalnizca Allah'indir. Nokta o, "zatî ta'ayyün" dür, kainat da adeta harflerdir.

Sa'y ile eyleyüben nokta-i ilmi teksir
Eyledim bir nice dem, ders-i fenayi tekrir.
Esrar Dede

Tövbeler, bir dahi ben kimseye etmem kederi
Yürü ey zülf-i siyah, noktadan aldim haberi.
Seher Abdal

NOKTACI: Son devir melamîlerinden Muhammed Nûrû'l-Arabî Hazretleri, Prizren ve Üsküb'de Hz. Ali (r)'nin sözlerini içeren "Noktatü'l-Beyan" adli risaleyi tefsir etmis, ders olarak okutmus ve bu yüzden adi "Noktaci Hoca" kalmis. Böylece, Melamiler, noktaci unvaniyla anilir olmustu.

NU'MANIYYE: Necmüddin Ebu Nu'man b. Bisr b. Ebi Bekir b. Süleymani'l-Câferi et-Tebrizi tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu olup, Cüneydiyye'nin kollarmdandir.

NÜN : Arap alfabesinin yirmi besinci harfidir. Mahlukata ait suretlerin, hal ve vasiflariyla, özet olarak naksolunmus haline "Nün" denir. Naksolunma, Allah'in "Kün" kelimesinden ibarettir. Bu da, Hazret-i Kelimenin zuhur (ortaya çikis) yeri olan Levh-i Mahfûz'da, kaderin câri oldugu sekilde tekevvün eder (olusur). Kasanî, bu hususu biraz daha açarak, onun, ehadiyyet hazretindeki özet bilgi oldugunu kaydeder. Kalem'in de tafsil (ayirim) hazretini ifade ettigini söyler.

NUR: Arapça, isik demektir. en-Nûr, Esma-yi Hüsna'dan biridir. Allah'in zahir ismi, ile tecellisine, nur denir. Kainattaki suretlerde ortaya çikan vücuddur. Gizlenmis bir seyin, ledün ilmiyle ortaya çikmasina denildigi gibi, kalpten mâsivayi çikarip atan Ilâhî varidata da denir. Onu önce, gören (bâsira) idrak eder, sonra da, onun vasitasiyla diger görünen seyleri (mubassarat) görür, ilâhî varidatin küllisi olmasi bakimindan da, kalpten kevni (mâsivayi, Allah'tan gayri herseyi) giderir. Sühreverdî, Heyakilu'n-Nur'unda, su niyazda bulunur "Ey Kayyûm! Bizi Nur ile destekle. Bizi Nur'da sabit kil. Bizi Nur'da hasreyle (topla). En yüce gayemizi rizan kil. En büyük maksadimiz sana kavusmak olsun!..."
Nurla ilgili bazi atasözü ve deyisler söyledir: Her hangi bir sey, olay veya husus, bir insanin hosuna gidince "gözüm gönlüm nurlandi" der. Çirkin yüzlü, pis, pasakli görünüslü, kötü huylular, "nursuz, pirsiz" veya "yüzünden nûr-i Ilâhî silinmis" veyahut "yüzünden nur-i Ilâhî, kasap süngeriyle silinmis" kisilerdir. Güzel, ve piril piril yüzlü kisiler, "yüzü nur gibi, nur yüzlü" olarak tanimlanmistir.
Çok çok güzel isler için "nurun âlâ nur" denir. Sûfiler bir sey yenilir içilirken "Nur olsun" derler.

NUR BAHSIYYE: Kübreviyye'nin kollarindandir. Kurucusu Muhammed Nurbahs (ö. 869/1 465)'tir.

NÛRIYYE: Bkz. Cerrahiyye.

NÛRIYYE: Ebûl-Hasan Ahmed b. Muhammed en-Nurî (ö. 295/907)'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu.

NÛRIYYE: Nureddin Abdurrahmani'l-Isferayinî (ö. 639/1241) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu olup, Kübreviyye'nin kollarindandir.

NÛRIYYE: Nureddin Habibullah Hâdisi'ye dayandirilan, Rifaiyye'nin kollarindan bir tasavvuf okulu.

NÛRIYYE: Rukniyye'nin kollarindan bir tasavvuf okulu.

NÛRIYYE: Rafizî bir tasavvuf okulu.

NÛR-I MUHAMMEDIYYE: Arapça, Muhammedi (s) nur, Hz. Muhammed (s)'in nuru demektir. Buna Hakikat-i Muhammediyye (s) de denir. Allah'in yarattigi ilk sey Peygamber Efendimizin (s) nurudur. (Aclunî, Kesfu'l-Hafa, l., 265) Diger bütün varliklar, O'nun nurundan yaratilmistir.

NÛR-I NÜBÜVVET: Arapça, peygamberlik nuru demektir. Hz. Peygamber (s)'in nuru, Allah'in ilk olarak yarattigi nur olup, Hz. Âdem'den baslayarak, Hz. Muhammed (s)'e kadar intikal etti ve O'nda karar kildi.

en-NURU'L-ÂZAMU'L-A'LÂ: Arapça, en ulvî, en muazzam nur anlamindadir. Bu, Allah'in nurudur. Çünkü Allah'in nurundan, daha büyügü yoktur.

NÛRÛ'L-ENVAR: Arapça, isiklarin isigi demektir. Allahu Teâla. Zira, nurlarin hepsi O'ndandir, herseyi kusattigi için kusatici nurdur.

en-NÛRU'L-KAYYÛM: Arapça, Kayyum nuru demektir. Hersey bununla ayakta durur, varligini sürdürür.

NURU'L-KULÛB: Arapça, kalplerin nuru demektir. Allah tarafindan kulun kalbine atilan ve Hakk'i bâtildan ayirdetmeyi saglayan nur.

en-NURU'L-MUKADDES: Arapça, Mukaddes nur demektir. Bütün noksan sifatlardan uzak olan.

NURU'N-NEHAR: Arapça, gündüzün nuru demektir. Bu, bütün nurlari örter, tipki günesin yildizlari örttügü gibi.
TASAVVUFÎ TERIMLER (N)
..:: 10 ::..
NUTUK: Arapça, konusmak demektir. Seyhin, hikmet dolu sözlerine, nutuk denir. Seyhlerin, müridlerine yaptigi ahlâkî, edebî konusmalara, söyledigi siirlere nutuk adi verilir. Nutuk ile nefes, hemen hemen ayni manada olmakla birlikte, ilki sadece okunmak, ikincisi de terennüm etmek içindir.

Riza divaninin tab'iyle revnak geldi af âka
Basildi genç defter-i na'tü nutku Ibn-i Neccâr'in
Bursali Seyh Zâik

NUTKA MÜRÜVVET: Konusma sirasinda sözü kesilen, yahut konusurken konuyla ilgili bir husus aklina gelen kisi, konusma sirasinda, unutacagi kanaatine varirsa, o hususu dile getirmek için "nutka mürüvvet erenler" veya "nutka mürüvvet" diyerek izin ister.

NUTKUN CANI VAR : Allah adamlari bos laf konusmaktan sakinirlar. Bu yüzden, sözleri bosuna degildir, bir anlami ve ruhu vardir. Dervisler arasinda, musibet veya felâketle ilgili bir söz söylenecek olursa, hemen "aman azizim!" Öyle konusma, nutkun cani (ruhu) vardir; dedigin oluverir." diye karsilik verilirdi.

NUTUK HAKLAMAK : Mürsidin sözlerini tasdik etmek, uygulamaya koymak anlaminda kullanilan bir ifadedir. Yani, seyhin emrini tahakkuk mevkine koymak demektir.

Sirrini kesfetme, sakla,
Çikarma agzindan bakla,
Seyhinin nutkunu hakla,
Dervislikte yol böyledir.
Lâ-edrî

NÜBÛVIYYE: Zanaat sahibi esnaflarin istirak ettigi bir tasavvuf okulu olup Suriye'dedir.

NÜBÜVVE: Arapça san, seref, yücelik anlamindadir. Hakk'in zati isim, sifat ve hükümlerinin bilinmesi için, Ilâhî hakikatleri haber vermektir. Iki çesit nübüvvet vardir: 1- Tarif nübüvveti : Zat, sifat ve isimlerin, Peygamberler tarafindan tanitilmasi. Bu bakimdan Peygamberin nübüvvetine, "ta'rif nübüvveti" denir. 2- Tesri nübüvveti : Birincidekilerle birlikte, ahkam ve edebin, hikmet ögreterek, siyaset uygulayarak, ahlâk ile teblig edilmesidir.

NÜCEBA: Arapça, asil, asalet sahibi anlamina gelen "necib" kelimesinin çoguludur. Bunlar kirk kisidirler, insanlarin islerini islah eder, yüklerini tasirlar. Bunlar, sadece halkin hukuku hususunda tasarruf eder (is görür) ler. Bunlar fevkalâde merhamet duygulariyla dolu olduklari için, Allah'tan gelecek intikam oklarini, dua ve niyazlariyla savarlar.

NÜKABA: Arapça, bir kavmin büyügü, baskan, kabile reisi, vs. gibi anlamlari ihtiva eder. "nakib" kelimesinin çoguludur. Nukaba, el-Batin ismini gerçeklestirmis veliler zümresidir. Sayilari üçyüz kisiden ibarettir, insanlarin içine yönelirler, oradaki gizlilikleri açiga çikarirlar, yani iç hallere vâkif olurlar. Ayakta zikir çeken Rifaî, Bedevî ve Sadî gibi tarikatlarda, sülûkunu tamamlamis dervise, nakib adi verilir.

NÜSHA: Arapça, nüsha, bir baska kagida aktarilan suret, yazi sureti, kopya gibi anlamlara gelen bir kelimedir. Hastaliktan kurtulmak, hastaliga yakalanmamak, kursun islememek üzere, özel sifrelerle yazilan manevî vasitalara nüsha (veya muska) denir. Bunlar, ince ve uzun bir kagida, çok ince bir kalemle, gülsuyu, zagferan gibi seylerle yazilip, üçgen sekilde katlanip, üzerine yedi kat musamba sarilir, teneke veya gümüs mahfazalara konularak boyunda tasinir. Bunlara "hamayil" de denir. Buna benzer, vefk denilen bir tür muska yazim tarzlari da mevcuttur.

Padisahim sanma kim urmaz nisanini kursunun
Mâhi çak eyler felekde girse mihrin koynuna
Satvet-i sahaneden bî-çare testi havfidüb
Belki kursun islemez bir nüsha takmis boynuna.
Lâ-edrî

NÜSHA-I KÜBRA: Arapça, büyük nüsha demektir. Âlem yani su bütün kainat, "Nüsha-i Kübrâ"dir. Mevlevî tekkelerinde, Nüsha-i Kübra diye yazili uzun bir kagit verilirdi. Bu Nüsha, Sikke-i Mevlana seklindedir bir gümüs veya altin mahfazaya konarak, o sekilde boyuna takilirdi.

NÜSHA-I SUGRA: Arapça, küçük nüsha demektir, insan nüsha-i sugradir. Mevlevî tekkelerinde, yazilan bir nüsha çesidi de, nüsha-i sugra idi. Bu, gümüs veya altindan mamul, Sikke-i Mevlânâ denilen bir mahfazaya konup, boyuna asilir, orada tasinirdi.

NÜVVAB: Arapça, bir hususta birine vekâlet eden, temsilci, milletvekili vs. gibi anlamlari içeren "nâib" kelimesinin çoguludur. Bunlar, kutub makamindaki velilerin vekilleridir. Imam'in naibi, imamdan baska bir kisi olup, imamin vekili (naib) idi. Evliyalarin çogu kutub, imâmân, evtâd ve nüvvâbi bilmezler.
 
 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009