TASAVVUFÎ TERIMLER (M)
..:: 1 ::..
MA'ARIF: Arapça, el-ma'rife kelimesinin çoguludur. Lügatta arkadas ve çehrenin görünen yeri, marifetler, bilgiler vs. gibi anlamlan ihtiva eder. Sûfilerin vehbî bilgilerine ma'rifet denir. Sûfi, sohbette, kalbine dogan ince manalari dile getirir, anlatir. Bu sözler bir kitap haline getirilir. Buna o sûfinin "Ma'ârif" i denir. Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tirmizi'nin "Maa'rif" adli eseri meshurdur.

MA'DÛM: Lügatta yok olmus, kaybolmus, gayr-i mevcud anlamlarina gelen Arapça bir kelime. Bulunmayan ve vücudu mümkün olmayan seydir. Bir sey var iken yok (ma'dum) olursa, onun vücudu mümkündür ve buna mefkûd denir. Ma'dum denmez. Âlemin iki tarafi adem olan bir vücudu vardi, denmistir. Çünkü o, mevcuttur.

MAGRIBIYYE: Muhtemelen Iran'li sâir Magribî (ö. 1406)'nin talebelerine isnad edilen bir tasavvuf okulu.

MAGRIBU'S-SEMS: Arapça, günesin battigi yer demektir. Kâsânî'ye göre, Hakk'in ta'ayyünler ile, ruhun da cesed ile örtülmesi demektir.

MAGZ-I KUR-ÂN: Lügatta Kur'an'in özü demektir. Arapça bir kelimedir. Kur'an'in sirri ve bâtinina, Kur'an'in özü denir. Mevlânâ'nin Mesnevî'si için bu tabir kullanilir.

Gaybî senin sözlerin Hak nurudur bilene,
Her demde her kelâmin Magz-i Kur'an'dir dediler.
Gaybî

MAHABBET: Arapça, sevgi, ask demektir. Tasavvufta mahabbetin hakikati, herseyini sevdigine bagislaman, kendine de sende olan hiçbirseyi birakmamandir. Mahabbet ehli üç haldedir: Âmmenin mahabbeti: Bu fiilî bir sevgidir ve Allah'in kendilerine ihsan etmesinden kaynaklanir. Hz. Peygamber (s) bu konuda söyle der: "Kalplerin, kendilerine ihsan edeni sevme özelligi vardir", ikincisi; sifatî askin hâlidir. Kalbin Allah'in ginasina, celaline, azametine, kudretine ve ilmine bakmasindan kaynaklanir. Bu havassin, sadiklarin veya tahkik ehlinin mahabbetidir. Bu konuda Hüseyn en-Nurî söyle der: "Mahabbet, perdelerin yirtilmasi, sirlarin ortaya çikmasidir." Üçüncüsü; zatî mahabbetin hâlidir. Bu, illetsiz olarak, Allah'i sevmenin kadîm oldugunu bilmekten ve anlamaktan dogar, iste bu sekilde Allah'i bir sebebe bagli olmaksizin, seviniz. Bu sekildeki sevgi siddîkler ve âriflerinkidir."
Mahabbetin, baslangiçlari ve gayeleri itibariyle on kisma ayrildigi söylenir. Bunlardan besi, sâlik ve muhiblerin makamlaridir. Bunlar sirayla; ülfet, hevâ, hülle, sagf ve vecddir. Asiklarin makamlarina gelince, onlar da sunlardir: Garaim, iftitân, veleh, dehs ve fenadir.

Mahabbetten Muhammed (s) oldu hâsil
Mahabbetsiz Muhammed'den (s) ne hâsil.

Pir Sultan Abdal'in, mahabbet konusundaki bir dörtlügü su sekildedir:

Dîdâr ile mahabbete doyulmaz,
Mahabbetten kaçan insan sayilmaz.
Münkir üflemekle çerag söyünmez.
Tutusunca yanar askin çirasi.

Konu ile ilgili bazi sözler ise sunlardir:
Mahabbet sirket (ortak) kabul etmez: Allah'tan baska hiçbir seyi sevmemeyi ifade eder. Casiye/23'te diger istekler yerilerek "nefsinin hevasini kendisine ilah edineni görmedin mi?" denir. Bu ayet Furkan/43'te de aynen geçmektedir.
Kuru muhabbet: Sevmenin karsiliksiz oldugunu ifade etmek için kullanilan bir sözdür. Son devir ünlü Halvetî seyhlerinden Fatih türbedâri Haci Ahmed Amis Efendi (ö. 1920) "bu yolun sermayesi kuru mahabbet" sözünü söyledikten sonra, bunu söyle açiklarmis: "Mahabbetin yasi olur mu? Olur ya! Görmüyor musun, babam ölse de, yerine geçsem, diyen seyh ogullarini."
Mahabbet meclisi : Sohbet meclisine bu isim verilir. Bu meclis, irfan ve edeb meclisi oldugu için, katilanlarin bilgisi artar.
Mahabbetten kaçan insan sayilmaz: Sevginin insan için kaçinilmaz ruhî bir öge oldugunu anlatmak için kullanilir.

MAHABBET-I ASLIYYE: Arapça, asli sevgi anlamina gelen bir tamlama. Allah'in zatina olan mahabbet.

MA HALAKALLAH: Allah'in yarattigi anlaminda Arapça bir söz. Mecazî olarak kalabalik manasinda kullanilir. Bunun yerine "mâ hasarallah" sözü de kullanilir.

Oldu bu hadise nâgâh âna.
Üstüler mahasarallah ana.
Yahya

MAHBÛB: Arapça, sevilmis anlaminda bir kelime. Muhib ve mahbûb ayni seydir. Mahbubiyyet ve muhibbiyyet cihetleri fani olunca, sevgi Allah'in zâtina perde olmaktan çikar. Muhibbiyyet ve mahbubiyyet baslangici, anlasilmasi zor bir seydir. Zira muhib, mahbûba çekilisinin öne geçisi iledir. Bu durumda o, mahabbeti sebebiyle, mahbûba cezb olunmaktadir. Her muhib, mahbûb, her mahbûb muhibdir. Bu yönden muhib, nefsindeki mahbubunun özelliklerini konusur.

MAHFIL: Arapça, toplanma yeri demektir. Camilerde özel tahsisli kisim. Padisah için yapilanlara hünkâr mahfili, müezzinler için olanlara da müezzin mahfili denir. Cehrî zikir yapilan tasavvuf okullarinda, zikir esnasinda, bu mahfillerde çesitli müzik enstrümanlari çalan, ilâhi söyleyen bir heyet yer alirdi. Tekkelerin ana zikir salonunda bu bölüm, kiblenin karsi istikametinde bulunurdu. Bu kelime, yanlis olarak "mahfel" seklinde kullanilmaktadir.

Döner bir hâfiz-i mahfil nisîn-i nagme perdâze
Serâgâz eyledikçe andelîbân âsiyân üzre.
Nef'î

MAHFUZ: Arapça, korunmus, hifzedilmis anlamina bir kelime. Allah'in söz, is ve istekte kendisine karsi gelmekten korudugu kisiye denir. Bu gibi kisiler, Allah'in rizasina uygun düsmeyen bir laf söylemez, herhangi bir is yapmaz. Istedigi de, Allah'in rizasina uygunluk arzeder. Kâsânî'nin yaptigi bu tarifle, günahtan ma'sum olan peygamberlerin durumu farklilik arzeder. Peygamberler ma'sum iken, velîler mahfuzdur denir. Ma'sum olan, Allah tarafindan günaha girmekten korunmasi garanti altina alinmis iken, bu tam garanti veli için geçerli degildir. Bir gün biri, Cüneyd'e, "ey Cüneyd! Bir veli zina yapar mi?" diye sordu. Cüneyd bir süre tefekküre daldiktan sonra su cevabi verdi: "Ve kâne emrullahi kaderan makdûrâ" Yani Allah diledi ise yapar, cevabini verdi: Yine bu açidan olmak üzere, Peygamberler su-i hatimeden emin iken, velîler emin degildirler.

MAH-I NEV: Farsça, yeni ay demektir. Tasavvufi egitime yeni baslayan mübtedîler için, kinaye olarak kullanilan bir tabir. Bu durumda olan kisi, yeni dogmus bir aya benzetilmektedir.

MÂHÎ: Farsça, balik demektir. Ma'rifet okyanusuna batan kâmil arife, mâhî denir.

MAHÎT: Arapça dikilmis elbise demektir. Ögülmüs sifatlari kazanarak, yerilmis sifatlardan siyrilmaya isaret eder.

MAHIYE: Bir seyin hakikati anlaminda "mâ" ve "hiye" den meydana gelmis Arapça bir sözcük. Tasavvuf? olarak Ümmü'l-Kitâb'a denir. Ümmü'l-Kitâb, Zât'in künhünün mahiyetinden ibarettir. Yine bu ifade ile, üzerine isim, sifat, vücûd, adem, Hak ve halk itlak olunmayan hakikatlarin mâhiyetleri vasitasiyla, zatin bazi vecihleri tâbir olunur
TASAVVUFÎ TERIMLER (M)
..:: 2 ::..
MAHK: Bir seyi iptal etmek, belirsiz hale getirmek anlaminda Arapça bir kelime. Tasavvufî olarak, kulun vücûdunun Hakk'in zâtinda fani olmasidir. Hakk'in sifatlarinda kulun sifatlarinin fani olmasina da tams denir.

MAHMEL : Arapça. Deve sirtinda bulunan ve insanlarin kolayca binip yolculuk yapmasini saglayan bir gereç. Teklif külfetinden rahata ermek.

MAHMURÎ: Sarhosluk, melankoli, mahmurluk anlaminda Farsça bir kelime. Ferheng'de bu terim, kendinden geçme hali olarak tarif edilir.

MÂH-RÛY: Farsça, iki kelimenin birlesmesiyle olusan, ay yüzlü anlaminda bir ifade. Tehânevî'nin bu tâbiri tanimlamasi su sekildedir: Uyanik iken veya uykuda rüyada iken, görülen surî ve maddeye ait tecellîlere mâh-rûy denir.

MAHV: Arapça, bir seyin eserini, izini tamamen silmek, yok etmek anlaminda bir kelime. Kulun aklindan gaib olmasi bakimindan, âdete ait vasiflarin ortadan kalkmasidir. Içki içip te sarhos olan kisiden meydana gelen söz ve islerde, kulun aklinin katkisi yoktur. Bir de cem'e ait mahv vardir. Bu, hakiki mahv olup, çökün tekte fena bulmasi seklinde tanimlanir. Ubûdiyyete ait mahv ise, kulun ayninin silinmesidir. Bu, varliginin a'yâna izafesinin (bagintisinin) kaldirilmasidir.

MAHV-I AYN-I ABD: Arapça, kulun ayninin silinmesi anlaminda, zincirleme bir tamlama. Ayana varlik yüklemeyi düsürmek demektir. Buna mahv-i ubûdiyyet de denir. Zira a'yân, bir takim zâta ait se'nlerden ibaret olup, "âlimiyye" hükmündeki "vâhidiyye hazreti" nde ortaya çikar. Bu da ebedî olarak, ayni, ma'dum olan malûmatlardir. Ancak su kadar var ki, Hakk'in vücûdu, bu ma'lûmatta zuhur eder.

MAHV-I ERBÂBI'Z-ZEVÂHIR: Zevahir erbabinin mahvolmasini ifade eden, Arapça zincirleme bir izafet terkibi. Kâsânî'ye göre bu terkib, kötü ve âdete ait özelliklerin kaldirilmasidir. Bunun mukabili, ibâdetin hükümlerini yerine getirmek ve ögülen ahlâki elde etmek olan, isbâttir.
MAHV-I ERBÂBIS-SERÂIR: Sirlar erbabinin mahvolmasi anlaminda Arapça bir terkib. Bu, illetlerin ve âfetlerin silinmesi demektir. Bunun mukabili, muvasalâtin (karsilikli kavusmanin) isbatidir. Bu, "onun isiten kulagi, gören gözü olurum" kudsi hadisinde belirtildigi gibi, Hakk'in sifat, ahlâk ve fiillerinin tecellîleri sonucu, kulun kendi ahlâk, ef'al ve evsâfinin kaybolmasi ile olur.

MAHVU'L-CEM'I'L-HAKIKÎ: Gerçek cem'e ait mahvi ifade eden Arapça bir terkib. Kâsânî bunu, çoklugun, tekde fani olmasidir, seklinde tanimlar.

MAKAM: Mukam sekliyle okunursa, oturulan, ikamet edilen yer, makam olarak okunursa, ayagin bastigi yer, topluluk, oturulan yer, vs. gibi anlamlari bulunan Arapça bir kelime, ism-i mekan. Velilerin mezarlarina veya hatiralarini tasiyan yerlere bu ad verilir. Makâm-i ibrahim gibi. Mevlânâ'nin türbesinin girisinde bu manada olmak üzere söyle bir beyt vardir:

Ka'betü'l-Ussâk bâsed în makam
Her ki nakis âmed încâ sod temam.
Yani:
Bu makam âsiklarin Ka'be'sidir.
Buraya noksan gelen tamam olur.

Mezari Aksaray'da olan Somuncu Baba'nin Darende'de makami vardir.
Birisi, bir baska yerde vefat ederse, memleketinde veya hatirasini tasiyan bir yerde, ruhuna Fatiha okunmak ve onu anmak üzere yapilan merkada "Makam" denir. Bektasîlerde, ocak, baba postu, gayb erenleri postu gibi makamlar vardir.
Yine bir tanima göre makam sudur: Kulun tekrar etmek suretiyle kazandigi ve kendisinde özellik haline getirdigi edebler ve ahlâk veya kulun riyazet ve mücehede ile ulastigi dereceye makam denir. Haller vehbî (yani Allah vergisi iken), makamlar kesbî (yani kulun çabasiyla)dir. Hal geçici, makam süreklidir. Kâsânî, içinde bulunulan bir makamin hakki yerine getirilmedigi takdirde, kulun yükselemeyeceginden bahseder.

MAKAM-I MAHMÛD: Ögülmüs makam anlaminda Arapça bir tamlama. Ezan duasinda ve Isra/79'da geçen ifade; hesap günü Hz. Peygamber (s)'in sefaat edecegi makami bildirir. Teheccüdle bir baglantisi vardir. O da malumumuz degildir.

MAKDISIYYE: Kurusucu Abdüllatif Makdisî olan bir tasavvuf okulu. Kadiriyye'nin kollarindan biridir. Makdis, Kudüs'ün esas adidir.

MALAYANÎ: Manasiz, bos söz vs. gibi anlamlari bulunan, Arapça "mâ", "la" ve "ya'nî" nin birlesmesinden olusmus bir ifadedir. Tasavvufî ahlâkta manasiz, bos sözlere yer yoktur.

Eyleme ehl-i salâha ta'ni
Söyleme cehl ile malaya 'ni.
Taslicali Yahya

MÂLIKÜ'L-MÜLK: Mülkün, mülk âleminin sahibi anlaminda Arapça bir izafet terkibi. Kulun emrolundugu seyden, bulundugu hale göre karsilik veren Hakk'a, mâlikü'l-mülk denir. Kula layik oldugu karsiligi verecek kisi Allah'tir.

MAL-MÜLK: Mal, bir kisinin veya toplumun sahip oldugu, esya, para vs. ve rizik anlaminda Arapça bir kelime.
Çogulu, emvâl'dir. Dünyanin, ve içindekilerin geçiciligini anlamak ve anlatmak, tasavvufi disiplinlerde önem arzeden bir husustur.

Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi,
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan.
Yunus Emre

MA'NÂ: Arapça'da, bir sözün ifade ettigi seye denir. Tasavvufta, rüya'ya, ma'nâ veya seyr denir, "mânâ âleminde annemi gördüm", "Mânâmda yagmur yagiyordu" seklinde kullanimlari vardir.

MANASSA: Arapça, çardak demektir. Mahrem tecelliler, yani ruhani tecelliler.

MANSÛRIYYE: Hallac-i Mansur'a izafe olunan bir tasavvuf okulu. Buna Hallâciye de denir. Hallâc-i Mansur, gençlik yillarinda Hindistan'in Sind eyaletinde Islâm'i yaymak üzere faaliyetlerde bulunmus ve bir hayli de basarili olmustur, iste bu müslümanlara "mansûrîler" adi verilir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (M)
..:: 3 ::..
MA'RIFET: Arapça'da bilgi anlamina bir söz. Tasavvufta, dört kapi da denilen dört mertebe vardir: 1- Seriat, 2-Tarikat, 3- Hakikat, 4- Ma'rifet. Seriat olmadan tarikat, hakikat ve ma'rifet olmaz, her seyin basi, seriati yani islâm dinini iyi yasamaktan geçer, islâm'i yasama ve anlamada, takva boyutunda olmak üzere derinlesme sonucu, bu mertebeler tesekkül etmistir. Bu durumda, herkesin normal gündelik kurallara uyarak yasadigi islâm'a seriat; dinde biraz takva cihetine agirlik verenlerin yasadigi ve ulastigi incelige tarikat; takva ve verada titizlikle varilan sonuca, hakikat; ve nihayet bu yasamanin, mânâ açisindan kiside ifade ettigi bilgi planindaki sonuca ma'rifet denir ki, meydana gelisi, yasamakla siki sikiya irtibatlidir. Bunlardan ilki avama, ikincisi havassa aittirdirler. Haci Sa'ban Velî bu dört mertebeyi söyle anlatir: Seriat beden için, tarikat kalp için, hakikat ruh için, ma'rifet Hakk içindir.
Marifetin, sirra ait oldugunu söyleyenler de vardir, ilim ile ma'rifet bir imis gibi gözükmesine ragmen, aralarinda ince bir fark vardir: ilmin ziddi cehil iken, ma'rifetin ziddi, inkardir. Ilim kesbî iken, ma'rifet vehbîdir. Hafnî de, bu konuyu su sekilde açiklar: Kul, Allah'i sifat ve isimleri ile bilir, Allah'la arasindaki kulluk muamelesinde ciddi, samimi ve dogru olur, sonra kötü ahlâkini düzeltme yoluna gider. Hakk'in kapisindan sürekli olarak ayrilmaz, yani kalbi ile sürekli itikâf halindedir (yani ihsani yasar). Sonra kendisine hatiralar gelir, sürekli içten Allah ile münâcât (söylesi, yalvari) halinde olur. Allah tarafindan kalbine gelen sirlardan bahseder, iste bu durumda olan kisiye arif ve bu kisinin bilgisine de ma'rifet denir. Nefsinin kötülüklerinden ne denli uzak olursa, Rabbi hakkindaki ma'rifeti, o denli artar. Bir kimsede ma'rifetin meydana geldiginin belirtisi, o kiside Allah'dan heybetin zuhur etmesidir. Ma'rifeti fazla olanin, heybeti fazla olur. Bazilari da ma'rifeti fazla olanin sekîneti fazla olur, demistir.

MA'RIFET-I NEFS: Nefsi bilmeyi ifade eden Arapça bir söz. Bu "men arefe nefsehû fekad arefe Rabbehû" ifadesiyle bildirildigi gibi, insanin Rabbini bilmesi, önce kendisini bilmesine baglidir. Nefisten hareketle, Allah'a ulasmanin, çesitli âyetlerde destek gören bir yani vardir: "Ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi gösterecegiz ki, onun gerçek oldugu onlara iyice belli olsun..." (Fussilet/21). "Ve nefislerinizde olani görmüyor musunuz?" (Zâriyât/21). Insanda Allah tarafindan üfürülmüs (menfûh) bir ruh vardir. Bu da Rab'den bir emirdir. Bu ruhun insan bedenindeki faaliyeti sonucu, içgözlem veya enfusî seyr ile onun ait oldugu yer hakkinda, ma'rifet denilen bir tür bilgi husule gelir. Insanin hakikati olan bu ruh, arifane bilme ile bilinirse, onu üfleyene ait bilgi de, otomatikman ortaya çikar.

MA'RIFETULLAH: Allah'i bilme, Allah bilgisi anlaminda Arapça bir tamlama. Allah'in varliginin ve birliginin bilinmesini ifade eden bir tabirdir. Kulun Allah'in sifatlarini, esmasini düsünmesi vâcibdir. O'nun yüceligini, kendisinin âciz ve sonlu bir varlik oldugunu suûrî seviyede anlamak ve kullugun esprisine ulasmak, her mü'minin görevidir.

MA'RUFIYYE: Ma'rûf Kerhî'ye atfolunan bir tasavvuf okulu. Kerhî'nin vefat tarihi, h. 200/m. 816'dir.

MÂSIK, MEMSÛK BIH: Arapça, tutan ve kendisiyle tutulan demektir. Kâmil insanin hakikati olan manevî direk. Bu, kâinati ayakta tutan, kamil insanin hakikatidir. Hakk ona hitaben "sen olmasaydin kâinati, yaratmazdim" demistir. Felekler, kâmil insanin nefesleri sayesinde döner.
MASIVÂ: Arapça istisna edati olan sivâ, mâ mevsûlü ile birlesince baskasi anlamina gelir. Tasavvufta Allah'in disindaki her sey mâsivâdir. Bütün yaratilanlari içine alan bir siniri vardir.

Nümayis-i suver-i kâinati sorma bana
Nidayi bir bilirim, mâsivâ nedir bilmem.
Hersekli Arif Hikmet

Tasavvufta, gönülde Allah'dan baska neyin sevgisi varsa, onun sevgilisi, hattâ ilâhi odur. Bu yüzden, kalpten mâsivâ putunun degistirilmesi, sevginin, hep Allah üzerinde yogunlasmasi büyük önem arzeder. "Ey Muhammed (s.) nefsinin, nevasini ilah edineni görmedin mi?" (Furkan/43) ve(Casiye/23).

Davet etmek dilesen dil-hânesine dilberi
Mâsivadan isk cârubiyle (süpürge) evvel sil süpür.
Sineçak Yusuf Efendi

MASTABA-MISTABA: Üzerine oturulabilen basik bina anlaminda Farsça bir kelime. Harabat, tekke, Mastaba ehli: Sûfiler, rindler.

MA'SÛK: Arapça, sevgili demektir. Allah. O, her yönden sevilmeye lâyiktir.

MATBAH CANI: Matbah Arapça bir kelime olup, Türkçemizde "mutfak" seklinde kullanilmaktadir. Mutfak nasil yemeklerin pisirilip, yenilir, hale gelme isleminin gerçeklestirildigi bir yer ise, ayni sekilde, insanin da olgunlastigi yer olarak kabul edilmistir. Mevlânâ'nin "Hamdim, pistim, oldum" ifâdelerinde, bu hususun kisaca özetlendigini görüyoruz.
Tasavvuf okullarinda hizmet etmek, manen yükselisin önemli âmillerinden biridir. Bu hizmet süresine "çile" adi verilir. Sûfilik yoluna karar veren kisi, mutfakta kendisi gibi çileye girmis dervislerle beraber yatar. Kendisine "matbah cani" denir. Burada kalan dervislerin terbiye isi, "asçibasma aittir. Bu isi, Mevlevîlikte "Dede" yapar.

Muallâ dudmân-i evliyadir Matbah-i Monla
Dil ü cana ocâg-i kimyadir Matbah-i Monla
Esref Dede

(Yani: Mevlâna'nin mutfagi yüce erlerin duragidir: Mevlânâ'nin mutfagi gönüle de, cana da kimya ocagidir, o ocaga giren, altin olur.)

Ask harmaninda savruldum
Hem elendim, hem yoruldum:
Kazana girdim kavruldum,
Meydâna yenmege geldim.
Muhyiddin Abdal

MATBAH-I SERIF: Arapça, serefli mutfak demektir. Bu tâbir, özellikle Mevlevîler'e aittir. Mevlevî tekkelerinde, bir dervisin ilk terbiye yeri mutfakti. Konya'da "Âsitâne" adiyla da anilan merkez dergâhta iki önemli mekân vardi. 1- Yemeklerin pistigi mutfak 2- Zikir ve semânin yapildigi "Semahane". Mutfaga, dergahin tam ortasindaki kapidan giriliyordu. Burada, bina boyunca devam eden genisçe bir koridor bulunurdu. Bu koridorun sag tarafini, binanin o cephesini vücûda getiren, büyük bir oda teskil ediyordu.
Sol tarafi da, asil mutfak bölümünü olusturuyordu. Sag taraftaki o büyük odaya, "Meydan Odasi" veya "Meydan-i Serif" denirdi.
Matbah-i Serife de büyük bir kapidan girilirdi. Burada, en büyük kazanlari bile, içine alacak sekilde genis bir ocak vardi ki, buna "Atesbâz-i Velî Ocagi" denilirdi. Bu ocak da, önem arzeden bir yerdi. Mutfagin sag tarafinda iki oda vardi. Bunun biri "Can Odasi" denilen büyük bir oda, digeri de, mutfak takimlarinin bulundugu "Kazanlik" idi.
Matbah-i Serif, Mevlevî dergahlarinin önemli yerlerinden biridir. Mevlevîlige girmek isteyenlerin ilk girdikleri kapi ve tarikata kabul olunmak için, bir müddet hizmete mecbur olduklari ilk merhaledir. Yani mutfakta yemek degil, aslinda dervisler piserdi. Bazan, pazartesi günü olmak üzere, her pazar pilav pisirilir ve pilava lokma denirdi. Bu pilavin pisirilmesi, bir takim usûl ve merasimlere bagliydi. Pilav için ayri bir kazan vardi. Gümüs gibi parlak olan kazan, beze sarili olarak özel bir dolapta muhafaza edilirdi. Pilav sadece bu kazanda ve özel bir ocakta pisirilirdi. O ocaga, Âtesbâz-i Velî Ocagi denirdi.
Pilav pisirilecegi zaman, "Kazanci Dede" kazanin basina gelir, bizzat nezaret ederdi. Kazanci Dede, pilav piserken "Âtesbâz-i Velî Postu" na otururdu. Bu pilavda kullanilan malzemeler sunlardi: Pirinç, et, nohut, kisnis, fistik. Kazanci Dede, pisirme isini orada bulunan matbah canlarina taksim etmisti. Kimisi suyunu kor, kimisi etini hazirlar, kimi de tuzunu dökerdi. Ve bu isler, hep bir sira ve düzen içerisinde yapilirdi.

Giren müstaktir ol dudmâne (ocaga) girmeyen müstak
Misal-i Ka'be bir hayret matbah-i monla
Seyh Gâlib
TASAVVUFÎ TERIMLER (M)
..:: 4 ::..
MATLA': Arapça, dogus yeri ve zamani anlaminda bir kelime. Sûfiler, bu kelimeyi ma'rifet anlaminda ele alirlar. Allah bu bilgiyi kendi katindan sûfiye bagislar. Bu bir nimettir, lütuftur. Tecelli gelince, zevk ve ilham yoluyla, sûfide, bazi sirlara ait gerçekler açilir. Bu kisi kainata Hak gözüyle bakar.

MATLUB: Istenen anlaminda Arapça bir kelime. Allah.

MAU'L-KUDS: Arapça mâ ve el-kuds'ten meydana gelmis bir tamlama. Mukaddes su anlamini ifade eder. Kâsânî bu terimi, nefsi, tabiattan gelen pisliklerinden ve rezilliklerinden arindiran, yani sonradan olanin olumsuz yanini silen kadîm tecellîyi, gerçek bir müsahade ile gösteren ilme, "mau'l-kuds" denir, diye tarif eder.

MECÂNÎN-I UKALÂ: Akilli mecnunlar, akilli deliler, anlaminda Arapça bir tâbir. Sürekli cezbe halinde bulunan mecnûnlar, irsâddan sakit olmus, kendi maisetlerini tedarik edemeyen kimselerdir. Aksemseddin, meczûblasma olayini su sekilde anlatir: Zikir ile mesgul olan sûfiye, esma ve sifatlardan tecelliler gelir, bir mürside bagli olan kimse, bu gelenleri hazmedebilme gücüne sahiptir. Bir mürside bagli olmaksizin, kendi basina birtakim virdler tertip eden kimseler "Allah" veya "la ilahe illallah" zikirlerini çekerken, bir ân içinde zât tecellisine maruz kalirlar. Onun, bir mürside bagli olmadigi için koruyucu bir kalkani yoktur, bu yüzden akil nuru yanar, akil elden gider, bu durumdaki kisi, artik sürekli olarak, o bir andaki zât tecellisini yasamaktadir. Ancak, bu kimselerde erkeklik ve irsâd basta olmak üzere, kendi geçimlerini bile saglayamama hususlari gündemdedir. Artik bunlar, bir tür delidir.

MAZHARIYYE: Sah Semsüddin Habîbullah Can-i Canân-i Mazharî Dehlevî tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Naksiligin kollarindan biri.

ME'ÂD: Arapça'da dönülecek yer anlaminda bir kelime. Ahiret için kullanilir. Mukabili mebde', dünya hayati için kullanilir.

Ezelden müncelî hidâyet bizde,
Ehl-i isti'dâde inayet bizde,
Bidayet bizdedir, nihayet bizde,
Mebde ü me'âde âsinâlariz.
Tokadîzâde Sekib

ME'ÂLIMÜ A'LÂMI'S-SIFAT: Sifat âlemlerinin isaretleri anlaminda zincirleme Arapça bir tamlama. El, göz, kulak gibi unsurlardir. Sifatlar ve asillara ait manalarin ortaya çiktigi yer.

MEBÂDI: Arapça mebde' kelimesinin çoguludur. Baslangiçlar, temeller, esaslar, prensipler anlamina gelir. Yüksek baslangiçlar (esaslar); semavi nefisler ve akillardir. Nihayetlere ait baslangiçlar (esaslar) ise; namaz, oruç, hac, zekat gibi farzlardir. Namazin nihayeti, Hakk'a duyulan sevgiden dolayi, masivayi tamamen sarfetmektir. Orucunki, kendini yaratilisla ilgili özelliklerden siyirmak, yani kendine hakim olmak, kendini tutmaktir; bu, fenaya ulasmaya yardimci olur. Bu sebeple kudsî bir hadiste "Oruç benim içindir, ecrini ben veririm". Haccin nihayeti, sâlikin nihayete giden menzillerine tekabül eder. Bu nihayet de, "ehadiyetü'l-cem"' ve "fark" makamidir.

MEBÂDIU'N-NIHÂYÂT: Nihayetlerin baslangiçlari anlaminda Arapça izafet terkibi. Bir önceki maddede belirtildigi gibi, namaz, oruç, hac, zekat gibi ibadetler hakkinda kullanilir. Bu ibadetler, kulu hedefine ulastirdigi için, bu isim ile anilmislardir.

MEBDE': Arapça, baslangiç, temel, esas, prensip anlamina gelen bir kelime. Mebde-i feyyaz, Allah'tir. Buna akl-i evvel de denir. Onuncu akla da, akl-i fa'âl adi verilir.

MEBNE'T-TASAVVUF: Arapça, tasavvufun temeli anlaminda bir izafet terkibi. Tasavvufun temeli; Ruveym'in ifade ettigi gibi üçtür: Fakr ve iftikara yapismak, dagitmayi ve isari gerçeklestirmek, taaruz ve ihtiyari terketmek.

MECÂÜ: Zuhur yerleri, meydana gelis yerleri gibi anlamlari ihtiva eden Arapça bir kelime. Doguslarin ve küllinin ortaya çikislari; vücûdun zahiri ile bâtinini ayiran kapilarin kilitlerini açacak gayblerin anahtarlarinin ortaya çiktigi yerlerdir. Bunlar bestir: 1- Zât-i Ehadiyyetin zuhur yeri. Burasi, ayne'l-cem', ev ednâ makamidir. Burasi, gayelerin gayesi, nihayetlerin nihayetidir. 2- Ilk berzahin ortaya çikis yeri, iki denizin birlestigi yer, kâbe kavseyn makami, ilâhî isimlerin toplu olarak bulundugu hazret, 3- Ceberut âleminin zuhur yeri, kudsî ruhlarin ortaya çikmasi, 4- Melekût âleminin ortaya çikis yeri, semavi yöneticiler ve rububiyyet âleminde ilâhî emri ifâ edenler, 5- Sûrî kesf ile mülk âleminin ortaya çiktigi yer. Burasi, süflî âlemdeki kevnî yöneticilerin ve misal âleminin acaibliklerinin ortaya çiktigi yerdir.

MECDÛLIYYE: Ebû Ikbâl Galbûn b. el-Hasan b. Galbûn el-Kayravânî (ö. 934) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

MECLE'L-ESMAI'L-FI'LIYYE: Fiilî isimlerin ortaya çikis yeri anlaminda, Arapça bir zincirleme izafet terkibi. Âlemin cüzleri olan kevnî mertebelerdir. Burasi ayni zamanda eserler ve fillerin eserleri olan kevnî mertebelerdir.

MECLIS: Toplanti anlaminda Arapça bir kelime. Irakî bu terimi söyle tanimlar: Huzur ve hicran belirtileri ve vakitleri.

MECLIS-I MESAYIH: Seyhler konseyi anlaminda Arapça bir izafet terkibi. Tekkelerin isleriyle mesgul olan ve mesihat dâiresi tarafindan kurulan bir tesekkül. Görevi, tekkelerin tarikat usûllerine göre, idarelerini temin ve tekke seyhliklerine faziletli ve aydin adamlari seçip, tayin etmektir. Osmanli dönemindeki ilgili kanunun maddelerinden bazi pasajlar, tekkelerin sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel açidan çesitli faaliyet alanlarini tesbit eder: "Yine bu cümleden olarak tekkeler, çevrelerinde oturan fakir halka mümkün oldugu kadar yardimda bulunacak, hastalarini ziyaret ederek hatirlarini soracak, tedavilerine önayak olacak, yetimlerin, öksüzlerin ve asker ailelerinin korunmasi ve yardim görmesi hususlarina delâlet edecekler"... "Bir de tekkelerde toplananlarin, orada kendilerine ait vazifelerini yaptiktan sonra, vakitlerini bosa geçirmeyerek, fikirlerinin ve bedenlerinin müsâadesi nisbetinde herkesin isine yarayacak bir meslege girerek onda ihtisas sahibi olmasi sarttir." "... Bunlardan baska, tarikatlarin dogru inanislar üzerine kurulmus olduklari gözönünde tutularak, toplantilarin, tekkelerde itikadca ve amelce, dinî meselelerde yükselmeleri için kelâm, fikih, ahlâk ve tasavvuf okunmak ve binasi müsait olan tekkelerde, dershaneler açilarak geceleri halka okuma yazma ögretmek, dinî ve medenî dersler göstermek suretiyle, onlari geceleri buraya çekmek, tekke seyhlerinin vazifelerindendir."

MECMA': Arapça toplanma yeri demektir. Sevdanin mutlak toplanma yeri, mutlak cemal hazretidir. Iki denizin toplanma yeri (mecma'u'l-bahreyn), kâbe kavseyn hazretidir. Burada imkân ve vücûb denizleri birlesmistir. Yine burada, kevnî hakikatlarla, ilâhî isimler bir araya gelmistir ve onun için buraya mecma'u'l-bahreyn denilir.

MECMA'U'L-AZDÂD: Zitlarin toplandigi yer anlaminda Arapça izafet terkibi. Hüviyyet-i mutlak'a bu tabir kullanilir. Her seyin, burada birlesip birbirinin boynuna sarilmasi, bu tabirin dogmasina sebep olmustur.
TASAVVUFÎ TERIMLER (M)
..:: 5 ::..
ME'CUC: Kiyametin büyük alâmetlerinden biri de Ye'cüc-Me'cüc'ün zuhurudur. Ye'cüc-Me'cüc denen kavim, denizden karadan her yerden gelip dünyayi ele geçirecek, ancak, sonunda Allah yardim ederek bundan kurtulunacaktir. Insanin me'cûcu ise, onun küçük kiyametidir. Bu, insanin bozuk havâtiri ve inatçi vesveseleridir. Bunlar insanin kalp ülkesini ele geçirir ve sir denizini bozar. Allah'in yardimiyla bu, silinir ortadan kalkar. Ye'cüc ve Me'cüc Kur'an-i Kerim'de iki yerde geçer: Kehf/94, Enbiya/96

MECNUN: Bkz. Mecanîn-i Ukalâ.

MECZÛB: Cezbolunmus, çekilmis, yüksek mertebeye ulasmis kisi için kullanilir. Iki türlü meczûb vardir:
1. Sâlik meczûb, 2. Meczûb, sâlik. Makbul olani, ilki, yani, tasavvufî suluktan geçtikten sonra cezbeye ulasmadir. Aksemseddin'in, aklini yitirmis meczûblar için yaptigi tesbit, onlarin bir anda zât tecellîsine, Seyhe bagli olmadan direkt maruz kalmalari ve bunun sonucu, akil nurunun yanmasi seklindedir. Bu tipler, aile sahibi olamaz, nefsanî bazi özellikleri kaybolmus, bir tür sürekli tecellî sarhosu kisilerdir. Türkçemizde "kendini meczûb gibi göstermeyi" ifade eden "âkil-i meczûb-numâ" sözcügü meshurdur. Halkin teveccühünden kurtulmak üzere, olmadigi halde kendini meczûb gösteren kisilere, akilli meczûb denir.

MEDARIYYE: Sah Medar (ö. 1438) tarafindan Hindistan'da kurulmus bir tasavuf okulu.

MEDED: Arapça, yardim anlaminda bir kelime. Allah'dan yardim istemeye istimdâd, velilerin ruhundan istemeye meded denir. Meded-i Vücûdî: Var olus destegi. Mümkin bir varligin, varolabilmesi için gerek duydugu her seyin, Allah tarafindan ona ulasmasi ve bu surette varligini devam ettirmesi. Buna icâd ve imdâd da denir. Bu yardim Hakk'in, Rahmanî nefesten bagista bulunmasi ile olur.

MEDED-I VÜCÛDÎ: Arapça, varliga ait yardim anlamini içeren bir terkib. Mümkinin, varliginda ihtiyaç duydugu her seyde yardim (velâ) üzere olmasi ve varligini bu sekilde devam ettirmesidir. Süphesiz Hakk, Nefes-i Rahmanî'den mümkine yardimda bulunur ve böylece, mümkin, varligi yokluk üzere tercih sansina sahip olur. Bilindigi gibi, mümkin, mucidi olmadigi takdirde zâti geregi ademden ibarettir. Bu yardim, gidalarin degisim göstererek vücûda girmesi ve yine açikça hissedildigi gibi, hava yardimiyla teneffüs etme seklindedir. Felekler, cansiz varliklar ve ruhanîlere gelince; akil, bunlarin varlik tercihinin (herhangi bir tercih ettirici sebeple) devamli olduguna ve her mümkinin, her ânda yeni bir halk (yaratilis) da olduguna hükmeder. Bu terim için, icâd ve imdâd ifadesi de kullanilir. Birincisi, mümkinin, meydana getirilmesi, ikincisi de, meydana gelen varligin devam ettirilmesini anlatir.

MEDENIYYE: Derkâve tasavvuf okulunun Misurata'daki Trablusgarb kolu.

MEDRESE KAÇKINI MEYHANE DÜSKÜNÜ : Az bir bilgiyle, olgun kisilere kendini âlim gibi göstermeye çalisan, ahlaken kötü kimselere denir.

Askina düsen âsiklar
Içer aguyu nûs ider;
Topuga çikmayan sular,
Deniz ile savas ider.
Yunus Emre

MEDYENIYYE: Ebû Medyen Suayb b. Hüseyin el-Magribî el- Ensarî (ö. 873/1468) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

MEFKÛD: Arapça, kaydedilmis sey anlaminda bir söz. Vücûd hayyiz (alan)indan, adem (yokluk) hayyizine giren seye denir. Zünnûn "mefkûde üzülme, zira o hatirlayan (anan) kul için mevcûd olur" der.

MEHDEVIYYE: Ebû Muhammed Abdülaziz b. Ebî Bekr el-Kurasî el-Mehdevî (ö. 621/1224) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu.

ME'HUZ: Arapça, ahz olunmus, alinmis anlaminda bir kelime. Ism-i Mef'ul. Bu, kendisinden alinan anlamina gelen müstelib gibidir. Ancak me'huz, mânâ açisindan müstelibden daha mükemmeldir. Müstelib, yorgunluktan soluk soluga kalan yahut dehsetten saskina düsen kisiye denir. Halk, böyle birini görünce, deli olmadigi halde, onu deli zanneder, isin aslinda bu kisi, inancinda dogru, isini Allah'a havale edip O'na tevekkül etmis bir mü'mindir. Me'huz ise "bir kimse, insanlar tarafindan deli suçlamasina ugramadikça imânin hakikatine ulasmaz" hadis-i serifindeki kisidir.
Bir sair söyle der:

Problemimden dolayi basima geleni kinama
Ben, Senin sevginle me'hûz u müstelibim.

Me'hûz, isleri birbirine karistirmis zannedilen, ancak Allah yolunda yürümeye devam eden kisidir. Bu kisinin fanî hisleri gitmis, Allah'in büyüklügünde varligini sürdürmektedir. (Yani, Allah'in büyüklügü tefekküründe daimî haldedir).

MEKÂN: Arapça, yer, konak anlaminda bir kelime. Allah'in, halk ile birlesmekten münezzeh olan Zâtinin çevrelenmesi, yani gerçek âlemin, mekânsizlik âleminden ortaya çikisi demektir. Hafnî, mekâna farkli bir anlam yükler ve söyle der: "Mekân, olgunlukta sona ulasmis, temkîn sahibi, kâmil kimseler içindir. Kul, ma'nâ âleminde kemale erince, artik kendisine bir mekân olusur. Çünkü o, makamlari, halleri geçmis ve artik bir mekân sahibi olmustur".

MEKANE: Yer, menzile, derece, makam gibi mânâlari ihtiva eden Arapça bir kelime. Allah katindaki menzillerin en yücesi. Mekan da denilir. Buna, su âyette isaret vardir: "Muktedir bir kralin katindaki sidk makaminda" (Kamer/55).

MEKÂSIB: Kazançlar, kârlar anlaminda Arapça bir kelime. Abdullah b. Mübarek "elinin emegiyle kazanma zorluguna katlanma zevkine varmayanda, hayir yoktur" der. Yine Abdullah b. Mübarek "elinin emegiyle geçimini temin, tevfiz ve tevekküle engel degildir" der. Havvâs da, "mürid, üç günden fazla sebepleri asabiliyorsa, çarsi, pazara gidip, alninin teri ile geçimini saglamak üzere çalissin" der.

MEKKE: Müslümanlarin bes vakit namazda yöneldigi, Ka'be'nin bulundugu, Hicaz bölgesindeki sehir. Sûfiyyenin ileri gelenleri, Mekke'de mücavir olarak, mukaddes yerlerde, kendilerini kulluga hasrederlerdi. Mekke'deki bu makamin, ahlâki olgunlastirip, perdeleri açtigi, burada bir gün açlik ve susuzluga sabredebilenin, dünyanin diger yerlerinde, bunu üç gün yapabilecegi söylenir. Tasavvuf erbabi, Mekke'yi, Ilâhî mertebeden ibaret olarak görür.

MEKKIYYE: Bkz.: Ebû Tâlibiyye.

MEKR: Hiyle, tuzak anlaminda Arapça bir kelime. Allah'a isyan yolunda olmakla birlikte, nimetlerin devam etmesi. Veya su-i edeb üzere olmakla birlikte Allah'in nimetlerinin kesilmemesi, yerli yersiz keramet gösterisine kalkismak. Kur'an-i Kerim'de Allah, "Nefsinizi tezkiye ediniz, hanginizin takva sahibi oldugunu, Allah çok iyi bilir" (Necm/32). "Onlar tuzak kurarlar, Allah da kurar, halbuki Allah, tuzak kuranlarin en hayirlisidir" (Al-i imran/54). "Onlar bir tuzak kurarlar, halbuki onlarin farkina varmadiklari sekilde, biz de tuzak kurmaktayiz" (Nemi/50). Peygamberler, makamlarinin yüksekliklerine ragmen Allah'in mekrinden korkarlar. Mekr, açikta görünenin aksine, gizli kalan bir durumdur. Bunun ne oldugundan, kimse emin ve ma'lumat sahibi degildir. Cahil kimseler, sâhib oldugu iman ile gurura kapilir. Kendini kurtuldum sanir, amelinin kabul edilip edilmedigini düsünemez. Allah, onun düsündügünün ziddina bir hüküm sahibidir. iste bunlari düsünecek olursak, hangi halde olursak olalim, gereginden fazla güven hissine kapilmamak gerekir. Ancak Allah'dan ümitvâr olmamak da günahtir. Bu durumda bir kulun, Allah karsisinda hafv ve recâ arasinda (korku ve ümit) duygularla dolu olmasi gerekir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (M)
..:: 6 ::..
MEKTÛMÛN: Gizliler anlaminda Arapça bir kelime. Halktan ve birbirinden gizli 4.00'den fazla sayidaki erenler.

MELÂHAT: Arapça, güzellik demektir. Sonsuz olan Ilâhî güzellik. Hiç kimse bunun nihayetine varamamistir.

MELAMETIYYE: Hamdûn-i Kassâr (ö. 271/884) tarafindan Nisabur'da kurulan bir tasavvuf okulu. Bu meslek mensublari, içlerinde olanin aksine davranmayi metot edinmislerdir. iç dünyalarinda samimiyetin en üst derecelerine ulasmaya çalisirlar, baskalarinin kinamalarina aldirmazlar. Taç, hirka, âyin, tekke gibi seklî unsurlar, melâmetîler için mühim degildir. Öz, önemlidir.

MELAMÎLIK: Melamîlik bir tasavvuf okulu olmaktan ziyade, bir yasama biçimidir; bir tarz, üslub ve mesrebdir. Her tasavvuf ekolünde, bu biçimi tercih edenler olagelmistir.
Abdülaziz Mecdi Tolun Efendi, melâmî sözünün, Seyyid Muhammed Nûru'l-Arabî'nin mahlasi oldugunu söyler. Mâide sûresinin 54. âyetindeki "kinayanin kinamasindan korkmazlar" ifadeleri, kinananlar anlaminda melâmîlere ilham kaynagi olmustur.

MELAMIYYE: Bkz. Melâmîlik.

MELE': Topluluk, bir toplumun seçkin kisileri, huy, ahlâk, mesveret vs. gibi manalari içeren Arapça bir sözcük. Mele-i A'lâ, soyut akillar ve küllî nefislerdir.

MELEKÜT: Izzet, saltanat, Allah'in mülkü, hükümranlik vs. gibi anlamlari olan Arapça bir kelime. Gayb âlemi. Ruhlar ve nefislere ait gayb âlemi. Sûfiler, zahir âlemde melek kelimesini kullanirken, bâtin âlemde melekût kelimesini kullanmislardir. Sonundaki vav mübalaga ifade eder, bu durumda en büyük melek mânâsina gelir.

MELFÛZ-MELFÛZÂT: Arapça, telaffuz edilen söz demektir. Özellikle Horasan, Hind ve Orta- asya'da, mürsidler sohbet toplantilarinda, konusma yaparken, müridlerce tutulan notlardan olusan eserler. Bunlara, mecâlis, mevâ'iz gibi adlar da verilir. Mevlânâ'nin Mecâlis'i Seb'a'si bu türden bir eserdir.

MELIK: Arapça, sultan, padisah anlaminda bir terim. Veli. Bunlar, hayatlarinda, siradan biri gibi yasarlar. Bu nedenle veliler hakkinda, "aba altindaki sultanlar" denilir.

MEMSACI: Memsa Arapça'da gitme yeri, gidilen yer vs. gibi anlamlan ifade eder. Türkçemize galat olarak memsâne veya memishane olarak intikâl etmistir ki, tuvalet manasina gelir. Mevlevi tekkelerinde tuvalet temizligi yapan kimselere, "memsâci" denir. Bunlar, tuvalet temizligi yapar, sularini yeniler, bu sekilde nefsin kibirini kirmaya çalisirlardi. Bu görev, çesitli adlarda, diger tasavvuf okullarinda da bulunur.

MENGÜS: Küpe anlaminda Farsça bir kelime. Bektasî tabiri olarak, bekar dervislerin kulagina taktigi küpelere denir. Özellikle bu haydarîlerde yaygindir. Bu küpe, demir, pirinç, necef tasi veya gümüsten yapilir, sag kulaga takilirdi. Dervislik ve dünyaya önem vermemeyi ifade eden küpeleri, Yavuz Sultan Selim de kullanmistir.

Dürr-i nazmin çarha mengüs olsa bilmez rüzgâri,
Sîr-i NefT midir ol, yâ kevkeb-i sara midir?
Nef'î

Mest olup bezm-i elestten taze kildik husumuz,
Husumuzdan cümle âlem halkina menhusumuz,
Didemiz Hakk'i görüp Hakk'i isitir gûsumuz,
Bir gürûh-i sultan-i dehriz zümre-i Bektasiyüz,
Lâmekân iklimine azmedenin yoldasiyiz.
Selâmi

(Manasi: Elest toplantisinda sarhos olarak, aklimizi fikrimizi yeniledik. Küpemiz, herkese aklimizdan haber verir. Gözümüz Hakk'i görmekte, kulagimiz Hakk'i isitmekte. Zamanin sultani olan bir topluluguz, biz Bektasîleriz, mekânsizlik diyarina gitmek isteyenin yol arkadasiyiz biz.)

MENHEC-I EVVEL: Arapça, ilk metot, ilk usûl anlaminda. Kâsânî bu tabiri söyle açiklar: Zâta ait vâhid'den vâhidiyyetin meydana gelisidir. Bütün sifatlar ve isimlerin meydana gelisi keyfiyeti, zât rütbelerindendir. Allah kimi Zât rütbelerindeki bu sifat ve isimleri, müsahedeye ulastirirsa, o, Allah'a giden en yakin yola ulasmis demektir. Buna birinci yol, birinci metot denir.

MERÂTIB-I KÜLLIYYE: Arapça. Küllî mertebeler demektir. Bu küllî mertebeler alti tanedir: 1- Zât-i ehadiyyet mertebesi 2- Ilâhî hazret mertebesi, 3- Vahidiyyet ve soyut ruhlar mertebesi, 4- Bilici nefisler mertebesi: Bu misal ve melekût âlemidir, 5- Mülk âlemi mertebesi: Bu, gördügümüz maddî âlemdir. 6- Toplayici kevn mertebesi; bu da daha önceki bes âlemi, suretleri ile beraber kendinde toplayan kâmil insandir. Biz deriz ki, bes zuhur yeri, alti da mertebe vardir. Zât hariç diger bes mertebenin hepsi zuhur yeridir. Zât, zuhur yeri degildir.

MERAZIKA: XIV ncü yüzyilda kurulmus, kurucusu belli olmayan, Ahmediyye'nin subesi bir tasavvuf okulu.

MERD: Farsça, adam demektir. Rical, er, velî eren. Merdân-i Hûda: Allah erleri, gayb ricali. Merd-i Mutlak: Kâmil arif.

MERG: Ölüm manasina Farsça bir kelime. Madde elbisesini çikarip atmak, dünya ile olan baglari koparmak, ilgiyi kesmek, mânâ âlemine yönelerek isim, sifat ve zâtta fânî olmak. Dört çesit ölüm var: Zillet ve lanetli ölüm: Kâfirlerin ölümü. Hasret ölümü: Günahkarlarin ölümü. Lütuf ve bahsis olan ölüm: Mü'minlerin ölümü. Hil'at ve temasa ölümü: Peygamberlerin ölümü. Bir hadiste "ölüm, mü'min için hediyedir" buyurulur. Ayr. bkz: Mevt

MERSIYE: Arapça, övgüyü ifade eder. Ölenin ardindan okunur. Hz. Hüseyin için yazilan mersiyeler meshurdur. Özellikle Naksibendîlikte, Muharrem ayinda mersiye okunmasi ve asure yapilmasi âdettir. Seyh efendiler, mersiye okunacak özel günleri önceden bildirerek, çok sayida müridânin katilimini saglarlardi. Bektasîler on Muharrem'den sonra, seher vakti tekkenin bahçesinde mersiye okurlardi. Bayramî Muhammed Bican, Sezâî, ve Sâfî'nin çok güzel mersiyeleri vardir.

MERTEBE: Rütbe, gözetleme yeri, güç, makam, durum vs. gibi anlamlari olan Arapça bir kelime. Bkz. Meratib-i Külliyye.

MERTEBE-I EHADIYYET: Arapça, birlik mertebesi demektir. Varligin hakikati, kendisiyle beraber baska hiçbirseyin bulunmamasi, mertebe-i ehadiyyet olarak kabul edilir. Bu mertebede esma ve sifat helak olmus (erimis) tur. Bu mertebeye cem'u'l-cem' veya hakikatü'l-hakâik mertebesi de denir.

MERTEBE-I ILÂHIYYE: Ilâhî mertebe anlaminda Arapça bir tamlama. Varligin hakikatinda, küllî ve cüz'î olan esyanin nazar-i itibâre alinmasi. Cem' makami.

MERVE: Kabe'nin hemen yakininda, anlamli bir tevekkül olayina sahne olmus, Allah'in se'âirinden bir küçük tepe. Sa'y yapilirken karsisinda bulunan Safa tepesi arasinda 7 defa gidilip gelinir. Tasavvufi olarak sirb bakimindan sulanmaya, ilâhî isim ve sifatlarin yayilmasina isaret eder. Bu kelime, Bakara/158'de geçmektedir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (M)
..:: 7 ::..
MESÂLIK-I CEVAMI'IL-ESYÂ: Esyayi toplayanlarin yollari anlaminda Arapça bir tamlama. Kâsânî söyle der: Bilinen ve görülen fiilî ve vasfî durum söz konusu olmaksizin, zâtin zatî isimler ile zikredilmesidir. Allah'in bütün isimlerinin asli, mutlak zât'tir. Onu ta'zim etmenin en yücesi ve muazzami, bütün sifatlarini da içine alan mutlak ta'zimdir. Zikreden biri, ilmi, vücûdu ve kudretiyle ögdügü zaman bu, övenin tazimiyle kayitli kalir. Ama el-Kuddûs, es-Sübbûh, es-Selam, el-Aliyy, el-Hakk gibi isimlerin imamlari olan zatî isimlerle ögdügü takdirde o vakit ta'zim O'nun bütün kemâlâtina yayilir. Kisaca Allah'i zati isimlerle zikretmeye mesâlik-i cevâmi-i esya denir.

MESE: Arapça ibret, darb-i mesel, benzer, delil, hüccet ve sifat, gibi çesitli anlamlan vardir, insanin, üzerinde ettigi surete mesel denir.

MES'ELE-I GAMIDA: Çözümü zor problem anlamina Arapça bir tamlama. Hakk'in zahir ismiyle tecelli ederek yokluk (adem) üzere zuhur eden vücûd, yahut a'yân-i sabitenin sürekliligini ifade eden bir kavramdir. Vücûd tercihi, adem üzerine anlarla devamli olmazsa ta'ayyün olamaz. Bu zevkî ve kesfî bir istir. Fehm ondan haber verir, akil ondan yüz çevirir. Allah kader sirrini seçtigi kullarina açar, o da, bu sir ile, her takdir edilenin, vakti gelince vuku bulmasinin vâcib oldugunu anlar, takdir edilmeyenin de kesinlikle meydana gelemeyecegini görür. Bunu bilen, isteme ve bekleme derdinden, elden kaçan seye üzülmekten kurtulur. Bu konuda Enes (r)'in su sözü meshurdur: "Senelerce Hz. Rasulullah (s)'a hizmet ettim, yaptigim veya yapmadigim bir is için, bana bunu niye yaptin veya yapmadin diye tek bir lâf bile söylemedi".
Kâsânî'nin kader konusunda bu hadisi zikretmesi, gerçekten ilginçtir.

MESH: Bir seyin seklini, çirkin bir sekle çevirmek, insani hayvana döndürmek anlaminda Arapça bir söz. Kalbin durumunu degistirmesidir ki, kapidan kovulanlarin durumu budur. Irâz etmek, kalben bir seyden yüz çevirmek anlaminda da kullanilir.

MESNEVÎ-HAN: Farsça, Mesnevî okuyan demektir. Kürsüde Mevlânâ'nin Mesnevîsi'ni açip, onu okuyup serhederek vaaz veren kimseye mesnevî-hân denir. Mevlânâ zamaninda bu görev yoktu. Zâten müridlerinin çogu Farsça bilmekteydi. Mevlânâ'nm yerine geçen Hüsameddin Çelebi, muayyen zamanlarda Mesnevî'yi okuyup serhetmeye basladi, ilk Mesnevî-hân ve bu isle ilk ugrasan Hüsameddin Çelebi, bazi kisilere, ayni görevi yapmak için icazet verdi. Serâceddin Mesnevî-hân, bunlardan biridir. Ondan sonra seyh olan Sultan Veled de, ayni görevi sürdürdü. Mesnevî-hânlar özel bir destâr sararlardi. Son zamanlarda Konya'da, Sidki Dede, Istanbul'da Hoca Hüsameddin ve Seyh Osman Selahaddin, Selanikli Mehmed Es'ad Dede, Galata Mevlevîhânesi seyhi Ahmed Remzi Dede, meshur Mesnevî-hânlardandir.

MESNEVÎ-HANLIK KÜRSÜSÜ: Mevlevî tekkelerinde, Mesnevî takrirlerinin yapilmasi için, yanyana konan iki kürsüye denir. Bu kürsülerden birine Mesnevî-hân, digerine Kârî Dede otururdu. Mesnevî-hân, ders takririni yaparken, Mesnevî'yi ezberden okur, hatirlayamazsa, yanindaki kürsüde oturan Kârî Dede, önündeki Mesnevî'ye bakarak, ona unuttugu yerleri hatirlatirdi.

MESTÎ: Farsça, sarhoslugu ifade eden bir söz. Ma'sûkun cemâlini görmek için, yüzü döndürmek.

MESTÛRÎ: Arapça, gizlilige mensup anlamindadir. Peygamber ve velîler de dâhil olmak üzere, kâinatta hiç kimsenin idrâkinin ulasamadigi ilâhî mahiyetin künhü. Gayb-i Mutlak. Zât-i Ehadiyyet.
MES'AR: Arapça, Hac vazifelerinin ifâ edildigi yer. Ser'î isleri bilmek suretiyle, haramlara ta'zim etmege mes'ar denir.

MESÂRIKU SEMSI'L-HAKIKA: Arapça tamlama. Hakikat günesinin dogus yerleri. Ayn-i ehadiyyeti'l-cem'de, tam fena haline ulasmadan önceki zatî tecellîlere denir.

MESÂRIKÜ'L-FETH: Arapça. Fethin dogus yerleri. Isimlere ait tecellîlerden ibarettir. Isimler, gayb sinirlarinin anahtarlari ve zâtin tecellisidir.

MESIET: Arapça, dileme demektir. Ma'dum (yok) olanin icadi, mevcûd olanin idami (yok olmasi), öne geçen inayet ve zât tecellîsinden ibarettir. Allah'in istemesi, ma'dumu icad etmek üzere tecellî etmesidir. Mesiet, irâdeden daha geneldir.

MESIHAT: Arapça, seyhlik, seyhülislâmlik mânâlarini ifade eder. Tarikatta rehber. Bu is için, kemâl sifatlariyla mevsuf bir sûfi olmak, dünya, makam ve mevkinden yüz çevirmis bulunmak gerekir. Kendisi, bu tarikati muhakkik bir seyhten alir, o da bir öncekinden alir. Bu durum Hz. Peygamber (s)'e kadar zincirleme gider. Bu konumdaki kisi, az yemek yeme, az konusma, az uyuma, insanlara az karisma, çok namaz, çok oruç ve sadaka gibi uygulamalar yaparak, kendisini Hz. Peygamber (s)'e benzetmeye çalisir. O'nun ahlakiyla ahlaklanir.

MESHED: Arapça, görme yeri demektir. Hakk'in tecellî ettigi yer. Sehid kabristani. Yatirlar, türbeler.

MESHÛD: Arapça, görülen, müsahede edilen vs. gibi anlamlari vardir. Meshûd, kevn'dir. Kur'an-i Kerim'de "Sâhid ve meshûd" (Burûc/3) ifadesi vardi. Cüneyd buradaki "Sâhid" için, içinde ve sirrinda bulunan Hakk'in muttali olmasi, meshûd da sahidin gördügüdür.

MESISIYYE: Mesisü'l-Haseni'l-Idrisî (ö. 624/1226)'nin müridleri tarafindan Fas'ta kurulan bir tasavvuf okulu. Medyeniyye'nin bir subesidir.

MESK TAHTASI: Mevlevi tabiri, "semâ tahtasi" da denir. Sema'a yeni baslayanlar, bunun üzerinde alisma çalismalari yapar. Dervis, Semazen Dede'nin kontrolü altinda, ayaginin bas parmagini geçirmeye mahsus bir çivi bulunan bu cilâli tahta üzerinde, uzun süre sema alistirmasi (mesk) yapar. Bu uygulamalarda basarili oldugu, dede tarafindan onaylaninca, semahanede semâ yapmasina izin verilir.

MESREB: Arapça, su içecek yer anlaminda bir kelime. Bu kelime, hayat tarzi, duyus ve tutum biçimini gösterir. Anlayis tarzi.

MESRIKU'Z-ZAMÂIR: Arapça, gizlilerin dogus yeri. Allah'in insanlarin içlerinde, el-Bâtin ismiyle tecellî etmesi. Iste, o zaman bu kisiler, bâtinlarla müserref olurlar.

METBÛLIYYE: Misir'da bir tasavvuf okulu.

MEVÂCID: Arapça, vecd halleri, buluslar anlamlarinda bir kelime. Kesf ve vicdan vasitasiyla, yani ilham ve manevî tecrübe ile Allah dostlarina açik olan hâl ve makamlar. Bu durumlar, vecdin kendisi degil, sonuçlaridir.

MEVALI: Mevlâ kelimesinin çogulu olan kelime, Arapça'da köleler, kullar, efendiler ve sahibler anlamlarini ifade eder. "Ben kimin Mevlâsi (yani sahibi) isem (kimin üzerinde tasarruf ve vilâyetim varsa) Ali de onun mevlâsidir", hadisine dayanarak, bu sözün anlamini, Hz. Ali'nin bendeleri, baglilari seklinde benimseyenler olmustu.

MEVC: Arapça, dalga demektir. Mutlak varligin, kainatin her mertebesinde ortaya çikan tecellileri, âlem ve insan, mutlak varligin, birlik denizinin dalgalaridir.

MEVCÛDÂT-I AYNIYYE: Arapça, aynî varliklar demektir. Ayan-i sabite, maddî âlemdeki varliklar.

MEVLÂNÂ: Sahibimiz, efendimiz, anlaminda Arapça bir kelime. Bu kelime tek basina kullanilinca, Mevlevî tasavvuf okulunun kurucusu Mevlânâ Celâleddin Rumî anlasilir.

MEVLEVÎ: Mevlânâ'nin kurdugu tasavvuf okuluna mensub olanlara verilen ad. Tarikatin adi Mevleviyye'dir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (M)
..:: 8 ::..
MEVLEVÎ-HANE: Mevlevî tekkelerine verilen isim. Mevlevî-hanelerin en büyügü, tarikatin merkezi olan Konya'daki mevlevîhâne idi. Konyadaki merkezî tekkeye Âsitâne denirdi.

MEVLEVÎ SIKKESI: Mevlevîlige mensub kisilerin baslarina giydigi basliga, Mevlevî sikkesi veya sikke denirdi.

MEVLEVÎ SEYHI : Mevlevî seyhlerine verilen ad. Mevlevîler kendi aralarinda seyhe "dede efendi" derlerdi.

MEVLEVIYYE: Mevlânâ'ya izafe edilen, ancak oglu Sultan Veled (ö. 712/1322) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Daha sonra ortaya çikan bazi kollari: Semsiyye, Velediyye, Postnisîniyye ve irsâdiyye.

MEVLID ALAYI: Peygamberimizin (s) dogum gününe rastlayan ve Rebiülevvel ayinin on ikinci günü yapilan merasim münasebetiyle kullanilan bir tabir. Bu merasim, Sultanahmed Camii'nde yapilirdi.

MEVT: Arapça, ölüm demektir. Kâsânî ölümü; nefsin arzusunun sökülüp atilmasidir, gidermektir, diye tarif eder. Çünkü nefsin hayati, hevâ (arzu) iledir. Bu heva ile nefis alçak, tabîi, isteklere, sehvetlere ve lezzetlere meyleder. Bu durumda nefs-i natikayi kendine celbeder. Bu halde kalp, ilmî hayat hakikatindan mahrum kalir, bunun sebebi nefsin cahilligidir. Imam Cafer-i Sadik "Tevbe ediniz, nefsinizi öldürünüz" (Bakara/54) âyetini esas alip, tevbeyi ölüm olarak kabul eder. Ölümün çesitli sekilleri vardir. Bunlar da asagidaki üç maddede açiklanmistir.

MEVT-I AHDAR: Arapça, yesil ölüm demektir. Nefse karsi çikmak, isteklerine dur demek anlamindadir.

MEVT-I EBYAZ: Beyaz ölüm anlamina Arapça bir kelime. Açlik için kullanilir. Sûfilere göre az yemek, içi aydinlatir, kalbin yüzünü parlatir. Bu durumdaki kisinin anlayisi, firaseti açiktir.

MEVT-I ESVED: Arapça, siyah ölüm. Halkin eza ve cefasina katlanmayi ifade eder. Fenafillah makamina uygun bir haldir. Halktan gelen ezayi Hakk'tan bilmek, bu makamdadir.

MEY: Farsça, sarap demektir. Kuvvetli ask ve bunun verdigi sevk. Sûfiler bu durumda iken amellerinde kusur yapmazlar. Dilber, sevgili, cevher-i can

Meydir mihek'k-i asikân, âsûb-i dil ârâm-i can,
Sermaye-i pir-i mugan pirâye-i bezm-i sanem. ,
Nef'î

Görüldügü gibi, "mey" mecazi bir kullanima sahiptir. Yoksa bildigimiz içki degildir.

MEYDÂN: Arapça, genis alan demektir. Tasavvufta, kâinat anlamindadir. Mevlevî meydani, âyinin yapildigi yerdir. Bektasî tekkelerinin Meydani'nda çok sayida post, çerag, meydan tasi ve ocak bulunurdu. Türkçe'de çesitli deyimler halinde, meydanla ilgili bazi kullanislar vardir: Güres meydanina "er meydani" derler. Savas alani "harp meydani" dir. Bir seyin vukubulmasina göz yummaya, "meydan vermek", herkesi kendisi ile boy ölçüsmeye çagirmaya "meydan okumak"; müsaade istemeye "meydan istemek" tabirleri kullanilir. "At ölür meydan kalir, yigit ölür san kalir" atasözü erlik ve ölümsüzlügü anlatir. "Yâ Sâhibe'l-Meydan" (Ey meydanin sâlihi) çagirisi, bagiran kisinin bagli oldugu tasavvuf okulunun pîrini ifade eder.

Evvel esigine koydum basimi
Içeri aldilar döktüm yasimi
Erenler yolunda gör savasimi
Koç kurban dediler meydana geldim.
Sâhî

MEYDANCI: Dergahtaki meydan hizmetlerine bakan, mukabele yapilacagi zaman seyhin postunu semahanede yere seren, âyinden sonra kaldiran, yemek ve mukabele vaktini kuralina göre duyuracak dervise sala vermesini emreden görevliye Meydanci veya Meydanci Dede, yardimcisina da "Meydanci Yamagi" denir. Mevlevî tekkelerinde "iç Meydanci" ve "Dis Meydanci" diye iki türlü meydanci olurdu, iç Meydanci mutfak islerine, Dis Meydanci da mutfak disindaki islere bakardi.

MEYDAN REHBERI: Bektasî istilahi. Tarikata intisab eden (giren) can (dervis)'a kilavuzluk yapan kisiye denir.

MEYDAN TASI: Bektasî tâbiridir. Meydandaki makamlardan biridir. Yeni talib (dervis) buraya gelince, rehber, ona su tanimi yapardi: "Buna meydan tasi derler. Hazret-i Pîr Efendimizin meydan celladi diye nasb buyurduklari, elinde kudret kiliciyla duran Hacim Sultan'in makamidir. Bunda, terbiyesiz, edebsiz, erkansiz olanlari ve yalancilik ve yolsuzluk edenleri terbiye edip yola getirecek makamdir. Bu makamda terbiye ederler." Meydan tasinin üstünde, sekerden yahut baldan yapilmis, bir masraba serbet bulunurdu. Bu serbet, meydandaki bütün makamlar ziyaret edildikten sonra, rehber tarafindan yeni talibe (dervise) merasimle içirilirdi.

MEYGEDE : Harabat, dostlarin sohbet meclisi, tekke, mürsid-i kâmilin kalbi.

MEYHANE: Farsça, içki içilen yer demektir. Kulun ask ve sevkle Rabbine münâcât yeri. Kâmil arifin Allah askiyla dolmus gönlü, tekke, lâhûtî âlem.

Zâhid sual ederse ki meyden nedir murad?
Bizde safadir, onda kudûret (pislik), cevab ona.
Fuzûlî

MEY-I ASK: Farsça, ask sarabi demektir. Ilâhî tecelli, cezbe ve nes'e hali.

MEY-I KÖHNE: Farsça, yillanmis sarap demektir. Olgun ve Allah'a vâsil olmus arifin kalbi.

MEY-I MUGANE: Farsça, papaz sarabi anlaminda bir isim tamlamasi. Tasavvufta kâmil mürsid, Rabbanî tecellî, kutsal soluk gibi çesitli anlamlari ifade eder.

MEYL: Arapça, egilim, meyletme demektir. Gayeden, temelden habersiz, elde olmadan (kendiliginden) herseyin aslina dönmesi. Her cins kendi cinsine meyleder. Maddelerin tabiat (yas, kuru, sicak, soguk vb. gibi) lara dönüsmesi. Tabiatlarin da iradesiz olarak kendi asillarina dönmesi.

MEYMÛNIYYE: Ebu'l-Hasen Ali b. Meymûnî'l -Magribî'l-Fasiyyi'l-Idrisi (ö. 917/1512)'ye dayandirilan bir Medyeniyye kolu.

MEYVELI AGACI TASLARLAR : Hüner sahibi, üstün meziyet sahibi kisiler, hased (çekememezlik) fiiline muhatab olurlar. Bu yüzden hünerli kisiler, sik sik çesitli vesilelerle küçültülmek istenir ve elestirilir.

Atarlar seng-i ta'rîzi diraht-i meyve-dâr üzre.
(Yani elestirili söz tasini meyveli agaca atarlar)

MEZAR TASI GIBI : Ince ve yüksek zevki bulunmayan, kuru, ham, nükteden anlamaz, kati, duygusuz kisiler, mezar tasina benzetilir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (M)
..:: 9 ::..
MEZHEB-MESREB: Arapça'da, mezheb, gidilecek yol, mesreb, su içilecek yer demektir. Istilahî olarak, islam dinini Imam-i Âzam, imam Malik, Imam Süfyan-i Sevrî gibi bilginlerin anlayislarina, görüslerine uyarak yasamaktir. Bu imamlarin görüslerine mezheb denir. Mesreb ise, her insanda farklilik arzeden karakterolojik bazdaki huy, mizaç, zevk ve aliskanliklardir.
Mesrebi genis: Hosgörülü, kaliplari kirmis, sekilden kurtulmus, herkesle diyalog kurabilen kisiler için, mesrebi genis deyimi kullanilir.
Mezhebden bahsolunur, mesrebden bahsolunmaz. Bir insanin mezheb seçmesi, tenkit etmesi veya takip etmesi gibi seyler degiskenlik arzedebilir. Bu yüzden ele alinip incelenebilir, ama mesreb, genellikle dogustan gelen sabit bir yapiyi gösterir, degismez, nasilsa öyledir. Bu sebeple, mesrebden bahsolunmaz. Inançsiz kisiler için, "mezhebsiz" tâbiri kullanilir.

Milletim ehl-i hakikat, halikim Rabbim Hûda
Mezhebim râh-i mahabbet, sart-i imanim fena.
Nazif Efendi (Mevlevî)

Tuhfetu'n-Nuzzar'da ilginç bir dille anlatilir:

Yine mihman geldi gönlüm sad oldu,
Mihmanlar, siz bize safa geldiniz.
Kar, kis yagar iken bahar-yaz oldu.
Mihmanlar, siz bize safa geldiniz.
Hatayî

MISRIYYE-I HALVETIYYE: Misrî (ö. 1105/1693) tarafindan kurulmus olup, Halvetiyye'nin kollarmdandir.

MIHDA': Mahzen, kiler gibi manalari tasiyan Arapça bir kelime. Basindaki mim harfi üç türlü harekelenir. Bu makam, kutublarm vuslata eren efraddan gizlendigi yerdir. Onlar, kutbun tasarruf dairesinin disinda kalirlar. Ancak, kutub da onlardan biridir; bisâtta, onlarin tahakkuk ettirdiklerini gerçeklestirmis, ancak, onlarin arasinda, tasarruf ve tedbir için muhayyer birakilmistir.

MIHRAB: Arapça. Camilerde kible tarafi duvarinin orta yerinde, içe oyuk kisma mihrab denir ki, imamin namaz kildirmak üzere durdugu yer, burasidir.
Ihtiyarladigi halde, genç ve dinçligini muhafaza eden kisiler için "cami yikilsa bile, mihrabi yerinde" denir. Camilerin mihrab kismi çok saglam yapilir, kolay yikilmaz, herhangi bir sekilde harabeye dönüsme durumunda, mihrabi ayakta kalan camiler için, "mihrabi yerinde" tabiri kullanilir. Bektasîler, yüze veya iki kas arasina mihrab derler. Erken dönem, sûfî zahidlerin ibadet için çekildikleri uzlet köselerine mihrab adi verilirdi.

MIFTÂH : Arapça, anahtar demektir. Ezelde mümkinlere ait ayrilarin farklilasmasina, "miftahu sirri'l-kader" denir. Agacin çekirdekte bulundugu gibi, tüm esyanin, zat-i ehadiyyetten ibaret bulunan gayblarin gaybinda mahiyetleri üzere münderic olmasi. Bunlara aslî harfler denir.

MIHMÂN EVI: Farsça, mihman, misafir demektir. Bektasîlerde misafirlerin kalmasi için ayrilan yere mihman evi denir. Han Bagi ile Dede Bagindan çikarilip kendisine taç giyme töreni yapilacak can (dervis), bir süre burada hizmet ederdi. Tasavvufî anlayista tekkeye inen herkes, Allah'in gönderdigi bir konuktur. Misafir, eve bereket demektir. Hz. ibrahim (a)'in misafirsiz yemek yememesi adeti (sünneti), tasavvuf! telakkilerde önemli bir etkiye sahip olmustur. Öyle ki, her misafir Hizir gibi sayilmistir. Ibn Batuta, 1340'li yillarda Tunus'tan Antalya'ya geldiginde, onun Âhilerce, tekkelerinde misafir edilmek üzere yarisircasina birbirleriyle tartismaya girismeleri, bu hususu teyid eder mâhiyettedir.

MI'RAC-MI'RACIYYE: Mi'rac, Arapça merdiven demektir. Peygamber Efendimiz (s)'in Allah ile görüstügü geceye Mi'rac gecesi ve bu olaya Mi'rac denir. Bu olayi anlatan manzum eserlere de, "Mi'raciyye" adi verilir. "Namaz mü'minin mi'racidir" hadis-i serifinde de ifade edildigi üzere, ruhun Allah'a yükselisine Mi'rac denmistir.

MIR'ÂTÜ'L-HAZRETEYN: Arapça, iki hazretin aynasi demektir. Insan-i Kâmil, bütün isimlerle beraber zât'in mazharidir.

MIR'ÂTÜ'L-KEVN: Arapça, olus aynasi demektir. Tek olan mutlak varlik.

MISAL ÂLEMI: Esyanin suretlerinin ve modellerinin bulundugu bu âlem, gerçek âlemdir. Buradaki suretlerin gölgesi, maddî ve hissî suretlerdir.

MISBAH: Arapça, lamba demektir. Tasavvuf terimi olarak, "Ruh" anlaminadir.

MISKIN: Arapça, zelil, hor, zavalli kimselere miskin denir. Varlik duygusundan siyrilan, varligi yokluga çeviren, kendisinde hiçbir varlik görmeyen kisi demektir.
Eskiden, cüzzam hastaligina, miskin hastaligi denirdi. Bu durumda olanlar için, sehir disinda "miskinhane" yapilir ve orada ikamet ettirilirdi ki bu yerlere, "Miskinler Tekkesi" de denirdi.

Miskinlikte buldular, kimde erlik varisa,
Merdivandan yittiler, yüksekten bakarisa.
Yunus Emre

Gel imdi miskin Yunus, tut erenler etegini
Cümlesi miskinlikte, yokluk imis çâresi.
Yunus Emre

MIZAN: Arapça, terazi demektir. Insanin isabetli görüslere, dogru sözlere, güzel islere ulasmasini ve bunlari zitlarindan ayirt etmesini saglayan seye, mizan denir. Seriat, tarikat ve hakikat ilimlerini içine alan adalet, iste budur. Ehadiyyet-i cem ve fark makamlari tahakkuk ettirilmeden, bu mertebeye ulasilmaz. Zahir ehlinin ölçüsü, seriat iken, bâtin ehlininki kudsiyet nuruyla nurlanmis akil, havâssinki tarikat ilmi, havassu'l-havassinki de, insan-i kamil'in gerçeklestirdigi ilâhî adalettir.

MOLLA-YI RÛM: Farsça, Anadolulu bilgin demektir. Mevlevî tasavvuf okulunun kurucusu, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî hakkinda kullanilan bir tabir.

MUALLIMÜ'L-EVVEL ve MUALLIMÜ'L- MELEK : Arapça, ilk ögretmen, meleklerin ögretmeni demektir. Bu, Hz. Adem (a) demektir. Nitekim Allah, "meleklere, onlarin isimlerini haber ver" (Bakara/33) buyurur.

MUAMMELIYYE: Muammel b. Abdullahi'l-Bennâ Valhâ'ya dayandirilan bir tasavvuf okulu. Cüneydiyye'nin kollarindan biridir.

MUAMMERIYYE : Muammerü'l-Cili'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu.

MUAYENE: Arapça, gözle görmeyi ifade eder. hakk'in, çesitli mertebelerindeki tecellîlerini görme.

MUHÂDARA: Arapça, konferans vermek, hakkini elde etmek üzere mücadeleye girip, galip gelmek, padisahin, huzurunda bulunanlarla, diz dize, yan yana oturup konusmasi gibi anlamlari olan bir kelime.
Allah'in isimlerinden feyz alma hususunda, kalbin, Hakk ile beraber olmasi. Mütalaanin, hicabin kaldirilmasindan önce oldugu kaydedilir. Bir görüse göre, muhadara baslangiç olup, mükâsefe ve müsahede, onun pesinden gelir. Muhadara, kalbin huzur haline denir. Bu durumda, salikin ulastigi ilk derecenin muhadara oldugu, bunun pesinden mükâsefenin geldigi, sonunda da müsahedeyi elde ettigi ortaya çikmaktadir. Bu, tevatüre varan burhanla birlikte ortaya çikar. Yani sâlik, Rabbisinden çok sayida deliller gördügü zaman, kalp perdesinin ardindan bir takim doguslara hazir hale gelir, ilâhî ilhami almaya, kabiliyet kazanir. Bunun ardindan mükâsefe gelir ki, burada konu, izaha ihtiyaç duyulmayacak haldedir. Kalp, kendine açilan seyin Hakk oldugunda, kesin inanç sahibidir. Zira o, delile, burhana, derin düsünmeye ve beyana ihtiyaç duymayacak kadar açiktir. Bundan sonra, yüce bir derece olan müsahede gelir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (M)
..:: 10 ::..
MUHÂDESE : Arapça, sohbet etmek, demektir. Hakk'in, Tur daginda Hz. Musa'ya agaçtan seslendigi gibi, kuluna mülk alemindeki suretlerden hitab etmesi.

MUHALEFET: Arapça, karsi çikmak, muhalefet etmek anlamindadir. Nefse karsi çikmak ibadetin basidir. Seyhlerden birine Islâm'dan sorulunca, "nefsin, muhalefet (karsi çikma) kiliçlariyla bogazlanmasidir" karsiligini vermistir.

MUHASEBE: Arapça, hesaplasma, hesaba çekilmek anlamlarina gelir. Nefsini, adim adim, soluk soluk hesaba çeken kisinin kiyamette hasreti az, Arasat meydaninda vakfeleri çok
olur. Nefsin irtibatlari altidir: 1- Müsarekeyle 2- Murakabeyle, 3-Muhasebeyle, 4- Muâkabeyle, 5- Mücahedeyle, 6- Muayeneyle irtibati. Bunlar böylece alti makamdir. Kisaca muhasebe, nefsin yaptigi iyi ve kötü isler açisindan kendini hesaba çekmesidir. "Nefislerinizi ölmeden önce hesaba çekiniz" hadisi ile buna isaret olunur.

MUHASIBIYYE: Ebu Abdullahi'l-Haris b. Esedi'l-Muhasibî (ö. 243/857)'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu.

MUHAZÂT: Arapça, birinin karsisina geçip hizasinda oturmak, karsi karsiya hizaya gelmek gibi anlamlari olan bir kelime. Salikin murakabede, Hakk'in veçhiyle hazir bulunmasi. Bu murakabe, saliki, Hakk'in gayri herseyden siyirir ve sonunda, gaybeti sebebiyle, hiçbirseyi görmez hale gelir.

MUHEYYEMÛN: Arapça, asiri saskinliga düsenler, demektir. Bir grup melek. Onlar, Allah'in güzelligini seyre o denli dalmislardir ki, Hz.Adem'in bile yaratildiginin farkinda degildirler. (Ahh!...) Bunlar, Âlûn melekleridir: cemal nuruyla kendilerinden geçtikleri için Hz. Adem'e secde ile emrolunmamislardir. Bunlara Kerrûbiyyûn adi da verilir. Rivayete göre, Hz. Adem'in yaratildigindan hâlâ habersizdirler.

MUHIB: Arapça, seven demektir. Tasavvuf yolunu ve o yolda gidenleri seveni ifade eder. Tasavvuf yolunu seven, fakat o yola girmemis kisiye muhib derler. Bektasîlik'te Muhiblik ilk derecedir. Bundan sonra dervislik, babalik ve halifelik gelir. Mevlevî muhibleri için tekkede ayri yerler olur.

Mürid muhib çok olgun
Deyu canlar azdirub,
Ucb ile kendini gösteren
Bel'am isen haber ver.

MUHIB AYINI: Bektasîlikte, tarikata girme münasebetiyle yapilan törene, "muhib âyini" denir. Bu tören, Persembeyi Cumaya baglayan Cum'a gecesi, veya Pazari
Pazartesiye baglayan Pazartesi gecesi yapilirdi. Tarikata girecek aday, o gece kurbanini dergaha götürür veya kurbanin bedelini verirdi. O aksam âyin (tören)'de yenilecek içilecek herseyin masrafi da, bu adaya ait olurdu. Bu âyin, diger âyinlerden daha uzundu.

MUHYEVIYYE: Bkz. Ekberiyye.

MUKABELE: Arapça, karsilasmak, biriyle karsi karsiya gelmek anlamindadir. Dervisler, zikir çekerken karsilikli halka halinde otururlar. Bu sekilde karsilikli oturmalari veya toplu halde seyhin karsisinda bulunmalari sebebiyle, zikr toplantisina mukabele denmistir. Mevleviler de, Sultan Veled Devri, veya Devr-i Veledî diye, semadan önce, Semâhâne'nin etrafinda üç kez dönülen törende, seyh postunun önünde, dervisler birbirlerine niyaz ederler ki, iste bu sebepten Mevlevîler'in semâma da mukabele adi verilir. Camide, hafizin cemaati karsisina alip Kur'an okumasina da mukabele denir.

MUKABELE GÜNÜ: Dergahlarda, mukabelenin (zikr töreninin) icra edildigi güne, mukabele günü denirdi. Her tarikatin veya tekkenin mukabele günü farkliydi. Mesela Kelâmî Dergâhi'nda, Seyh Muhammed Es'ad Erbilî (k.) Hazretlerinin mukabele günü, Cum'a idi.

MUKÂBELE-I SERIF: Arapça, serefli mukabele demektir. Mevlevi zikr tören(ayin)ine, Mukâbele-i Serif denirdi. Bütün muhiblerin istirakini saglamak üzere, tatil olan cuma günü yapilirdi.

MUKARREBÛN: Arapça, yakinlastirilanlar demektir. Allah'a yakin olan velîlere denir. Peygamberler ve melekler hakkinda da kullanilir.

MUKTESID : Arapça, yaptigi iste ifrat ve tefritten kaçinan kimse demektir, modern Arapça'da ekonomist manasina da gelir.
Fiillerine sahip kimseye muktesid denir. Muktesid, belâ zamaninda sabirlidir, müjdeci ve korkutucu motivasyonlarla harekete geçer, Allah'i, âhiret korkusuyla sever.

MUM: Mum mecazi, pervane kelebegiyle birlikte kullanilir. Mum asik olunani, yani Allah'i, pervane de, Allah'a asik olan kisiyi temsil eder. Gezegenlerin günes etrafinda döndügü gibi, pervane de mumun atesi etrafinda döner, döndükçe daire daralir. Ve sonunda pervane atesle bütünlesip, cismini atese dönüstürür. Yani, seven sevdigine kavusup onun rengiyle (sibgatullah, renksizlik) boyanir.
Türbelerde yakilan mum, acaba bu mecazi anlatima binâen midir? Türbede yatan Allah dostunun bir ask atesi oldugu, ziyaretçilerin de bu isik ve atesin etrafinda dönüp pervane gibi nasib aldigi düsünülebilir. Fakat herseye ragmen, türbelerde yakilan mumun islâmî ve tasavvufî bir temele dayandigi söylenemez.

MUM ALAY: Eskiden, Medine-i Münevvere'de, Teravih namazlarindan sonra, sevgili Peygamber Efendimiz (s.)'in türbesinde yapilan bir tören. Seyhulharem binis giyerek, Sam Kapisi'ndan, samdanla, Hz. Peygamber (s.)'in huzuruna girer. Diger hizmetliler de, salavat okuyarak onu takibederlerdi. Mescid-i Nebevî'nin kumlugunda toplanan cemaat salavat getirirken, içeri girenlerden güzel sesli birisi, Peygamber Efendimiz (s.)'in kabrine karsi bir Na'at okuduktan sonra, din ve devlete dua edilerek merasim bitirilirdi.

MUNKATI-I VAHDANI: Arapça, bir olana baglanmak demektir. Bu, cem hazreti olup, onda baskasinin ayn'i ve eser(iz)i yoktur. Bu, baskalarindan kesilme mahalli ve ehadiyyetü'l-cem'in aynidir. Buna, isaretin kesilmesi, vücud hazreti, cem hazreti de denir.

MURÂD: Arapça, istenen, maksad, vs. gibi manalara gelen bir kelime. Iradesi kalmamis arife, murad denir. Bu durumdaki arif, nihayetlere varmistir. Haller, makamlar, maksadlar ve irâdeleri geçmistir. Bunlar muhib degil (seven) mahbûb (sevilen) durlar.

MURADIYYE: Seyh Muhammed Murad b. Ali b. Dâvud b. Kemâleddin el-Hanefî el-Buharî tarafindan kurulmus olup, Naksibendî kollarindan birisidir.

MURAKABE : Arapça gözetlemek, korumak, kontrol etmek demektir. Allah'i kalp ile düsünmek.
Allah'in, her zaman, her yerde hâzir ve nazir olup kendini görüp, isittigini bilinç olarak yasamak. Tasavvuf okullarinda murakabe, bir ders olup, gece yarisi dizüstü oturularak, vücudun hiçbir uzvunu kimildatmadan, gözleri yummak suretiyle yapilir. Sadece Allah düsünülür, 15 dakikadan 3 saate kadar bu durumda devam edilir. Bu durumda, dervise manevî âlemden çesitli feyzler gelir. Bir kanaate göre, murakabenin hakikati, Allah'i görür gibi ibadet etmektir. Avammin murakabesi, Allah'tan korkmak (havf) iken, havassinki Allah'tan ümit etmektir (reca). ibn Atâ'ya en faziletli taâtin ne oldugu sorulunca, "her zaman Hakk'a murakabeye devam etmektir" karsiligini vermistir. Yine murakabenin alametinin, Allah'in tercih ettigini tercih etmek, O'nun yücelttigini yüceltmek, küçülttügünü küçültmek oldugu, kaydedilir. Gizli ve açikta Allah için ihlasli olmak da, havassin murakabesi sayilmistir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (M)
..:: 11 ::..
MURAKABEYE VARMAK : Gözleri yumup Allah'a teveccüh etmek ve bu durumda zikir ile mesgul olmaya, murakabeye varmak, denir .

MURAKKÂ: Arapça, hirka, yamali elbise demek- tir. Eskide dervisler, nefislerinin gurur ve kibrini kirmak için, eski elbiseler giyerlerdi. Bu tip elbise, iki dünyadan da siyrilmayi ifade eder. Murakkâ, genellikle mavi renklidir. Ancak bu sekilde giyinmek, zamanla riyakarliga dönüstü. Ibn Cevzî, Telbis'de, bu hususu söyle dile getirir. "Murakkâ, eskiden incileri örten bir örtüydü. Simdilerde, lesi örten bir örtü haline geldi."
Hattatlarin ayri ayri kâgitlara yazdiklari yazilara "Murakka'ât" (yani murakkalar) denir. Bu tip yazilar, bir mukavvaya yazilir, tezhib edilir, sonra bir mecmua hâline getirilip saklanirdi.

Bas sallar sûfi gibi, yesil murakkalar geyip,
Söyler benzer serv, gülsende sabâdan aldi el.
Necâtî

MUSAFAHA: Arapça, parmaklar bitisik, eller düz ve açik olarak iki kisinin tokalasmasi demektir. Musafaha sünnettir. Bu, bir tür selamlasmadir. Mevleviler, iki kisi ayni anda birbirlerinin ellerini öpmek suretiyle musafaha yaparlardi.

MUSAHIB: Arapça, sohbet arkadasi demektir. Alevîlere erginlik çagina gelen iki kisi, ayni zamanda Alevîlige girerler, bunlar birbirlerinin sahib ve "musahib"i olurlardi. Bu, hicretin hemen akabinde Hz. Peygamber (s.)'in Mekke'li ve Medine'li müslümanlari kardeslestirmesi (muâhât) olayina dayandirilir. Bu sekilde kardeslesmeyen yani musahibi olmayan kisi, alevîlige giremez. Bektasîlik'te, Alevîlik'teki gibi musahiblik sarti yoktur.

Miyan-beste olan üstadsiz olmaz,
Rehber olmayinca bu yol bulunmaz.
Üçü bir kimsedir ismi bilinmez,
Mürebbî farz, musahib sünnettir.
Kul Himmet

MUSLIHIYYE-I HALVETIYYE: Tekir-dagli Seyh Mustafa Muslihiddin Efendi (Ö. 1099/1697) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu olup, Halvetiyye'nin kollarindandir. Bu koldan, daha sonralari Zühriyye adinda bir alt kol daha zuhur etmistir.

MUSTASVIFE: Arapça, uyduruk, sahte mutasavvif demektir. Sahte sûfiler, tasavvuf tarihinde olumsuz örnekler olarak sikça görülmektedir. Bu grub, dünyalik ugruna, tasavvuf sakizi çigner. Hedefleri, olgunlasmak ve Allah'a olgun bir kul olmak degildir. Bunlara, pislik yiyen sinek veya kurt gözüyle bakilir.

MUTA'ABBID: Arapça'da kulluk etme anlamindaki te'abbud masdarinin ism-i failidir. Nes'e ve zevkine ulasmamakla aksamalarla birlikte kendini, ibadete vermis kisiye (mute'abbid1) denir.

MUTALA'A: Arapça, bir seyi bilmek, iyice anlayabilmek üzere devamli bakmak anlamindadir. Baslangiç olarak, yahut hadiselere rucû eden sey konusunda, kendilerinden dogan istek olmadan, Hakk'in ariflere nasib ettigi muvaffakiyet (basari)e mütalaa denir ki, tavali (dogus) ve berk (pirilti, simsek)ler vuku buldugunda, müsahedeyle beraber ortaya çikan seye denir. Halifelik yükünü sirtina alan ariflere, Hakk'in lütfettigi basariya da mutala'a denmistir.

MUTASARRIF: Arapça, harcayan, sarfeden, bir isi yöneten, yön veren, bir iste ileri geri hareket eden kisi anlamindadir. Detayli bilgi için bkz. "Tasarruf".
MUTRIB: Arapça, sarkici, neselendiren, costuran anlammadir. Rumuzu açan, hakikati açiklayan, ariflerin gönüllerini mamur hale getiren ve bu suretle tesvikte bulunan ve feyz ulastiran kisiye mutrib denmistir. Insan-i Kâmil.
Eshab-i lys u isreti selbetti dehr-i dûn
Pîr-i mugana, mutriba, rindana hasretiz.
Abdülbaki Feyzi
MUTRIB-HÂNE: Mevlevî tabiri. Ney, kudüm çalan ve ayin okuyan (ayinhan)larin bulundugu özel yer (mahfil)e mutrib-hâne denir.

MUTTAKI: Arapça, sakinan, takva sahibi kimse anlamindadir. Cürcanî, dinî vecibelerin tümünü yerine getiren kisiyi muttaki olarak tanimlar.

MUTTALA': Arapça, seyretme yeri demektir. Sûfiler, bunu, marifet anlaminda ele alirlar. Tecelli geldiginde, sûfiye zevk ve ilham yoluyla bazi sirlar açilir. O, âleme bu gözle bakar.

MÛY: Farsça, saç demektir. Hüviyetin dis yüzü hakkinda herkes malumat sahibi olabilir, ancak daha ileri gidilemez; çünkü ötesi gaybu'l-gayb'dir, bu da saç gibi simsiyahtir, karanliktir.

MÜBTEDÎ: Arapça, yeni baslayan, acemi demektir. Bir seyi yeni ögrenmeye baslayan ögrencilere, mübtedî (isin basinda) denir. Tasavvufî olarak, tam anlamiyla kendini Allah'a vererek, tasavvufî sulûke azm kuvveti ile baslayan kisi anlamina gelir. Bu kisi, tarikat edeblerini vazife edinir. Saglam bir irâde ile hizmete sarilir. Mevlevîlik'te 1001 günlük çileye giren canlar, mübtedî olarak degerlendirilirler. Baslangiçta verilenleri tam anlamiyla yapanlar, maneviyat yoluna kabul edilirler. Rahmetli Sami Efendi (k.)'nin yolunda, asil ders verilmeden önce, mübtedilere belirli bir süre hazirlik dersi verilir. Basarili olunursa asil derse geçilir.

MUCAHEDE: Arapça, vurusmak, dögüsmek, harbetmek anlaminda bir kelime.
Bütün masivadan siyrilmak suretiyle, Allah'a duyulan ihtiyacin sidk üzere olmasi. Nefsin, Hakk'in rizasini kazanmak yolunda harcanmasina mücâhede denmistir. Nefse sehvet sütü emzirmeyi terketmek, kalbi, istek ve süphelerden uzak tutmak da mücâhede olarak degerlendirilmistir.
"Ugrumuzda cihad edenlere, (bize ulastiracak) yollari gösteririz..." (Ankebut/69) âyeti, tasavvufî düsüncede, afakî oldugu kadar enfüsî olarak da, degerlendirilmistir. Hasan el-Kazzaz (r), mücâhedeyi "ancak belini dogrultacak kadar az yemek, sadece agirlik bastirdigi zaman uyumak, zaruret olmadikça konusmamak" seklinde tanimlarken, Ibrahim b. Edhem su açiklamayi yapar. "Bir kulun salihler seviyesine ulasmasi için, alti engeli asmasi gerekir: 1-Nimet kapisi kapanir siddet (sikinti) kapisi açilir, 2- izzet kapisi kapanir, zillet kapisi açilir, 3- Rahat kapisi kapanir cehd (zorlu çalisma, çaba) kapisi açilir, 4- Uyku kapisi kapanir, uyaniklik kapisi açilir, 5- Zenginlik kapisi kapanir, fakirlik kapisi açilir, 6- Emel (istek) kapisi kapanir, ölüme yetenek kazanma kapisi (fena) açilir. Bâyezid, kendi mücâhede deneyimini anlatirken "oniki yil nefsimi örste dogdum, bes sene kalbimi ayna gibi cilaladim, bir sene de, bu nefsim ile kalbim arasindan baktim, belimde açikça zünnar gördüm. Oniki yil bu zünnari gidermek için çaba sarfettim, tekrar baktim, belimde yine zünnari gördüm. Bunun üzerine bes yil daha gayret sarfettim, kesfim açildi. Mahlûkâta baktim, onlari ölümüm olarak gördüm. Onlarin üzerine dört yil tekbir (beyaz, siyah, kirmizi, sari ölüm) alarak cenaze namazlarini kildim, iste nefsin mücâhede yolculugu budur" der.
Arif bu yolda halka, dünyaya ve içindekilere iltifat etmez. O, sadece Allah'la beraber bulunmayi sürdürür. Bu, insanlar arasinda çok az bulunan yüce bir makamdir.
Mücâhedenin, takva sahibi olmak, istikamet üzere bulunmak, kesf ve ilhama ulasmak gibi, çesitli amaçlarla yapildigi kaydedilirse de, dogrusu mücâhedenin Allah rizasi için olmasidir. Zira, kulun Allah'a ulasmak üzere yaptigi hersey, araçtir. Takva ve istikamet de buna dahildir.

Degil mi cenk hayatin zebûnu âlemde
Mücâhede ile yasar çaresiz bu âlemde.
M. Akif
TASAVVUFÎ TERIMLER (M)
..:: 12 ::..
MÜCERRED: Arapça, soyulmus, çiplak, sirf, bilesik olmayan anlamini ihtiva eden bir kelime. Evlenmemis kisiye de mücerred denir. Tecrid ehli, kendini, dünya alâkasindan kesmistir. Bu deyimle ilgili "mücerred pak, müteehhil hak" atasözü kullanilir ki bu "evlenmemis kisi temizdir, ama evlenmek de haktir" anlamindadir. Ayrica Bektasîlikte "mücerred âyini" denen bir uygulama vardir ki, o da söyledir: Evlenmemek konusunda söz veren dervis (can)in saç, kas, biyik ve sakallan ustura ile kesilir, sag kulagi delinerek mengüs(küpe) takilir. Bu âyine müteehhil (evli)ler katilamaz. Bu uygulama eskiden dört büyük dergahda yapilirdi:
1 - Kerbelâ'da Hz. Hüseyin âsitane (dergah)si,
2- Haci Bektas-i Veli dergahi (pirevi).
3- Misir'da Kaygusuz Sultan dergâhi,
4- Teselya'da Reni kasabasindaki Dur Bali Sultan dergahi.

MÜCÂLESE: Arapça, birlikte oturmak demektir. Kisi sevdigi kisi veya kisilerle oturur sohbet yapar, muhabbet eder. Karsi görüsten olanlarla beraber bulunmak, ruhu kör eder. Zitlari görmek, zevkten mahrum birakir, insanlarla muamelede orta yolu tutturmak ve nefsi pisliklerden korumak, mürûet (mürüvvet) olarak degerlendirilmistir.

MÜCEDDIDIYYE: Naksibendiligin kollarindan biri olup, Seyh Imam-i Rabbânî Ahmed-i Farûkî Serhindi (ö. 1034/1624) tarafindan kurulmustur. Ahrariyye'den zuhur etmistir.

MÜDÂHÂT BEYNE'S-SUÛN VE'L-HAKÂIK: Arapça, hakikatler ve se'nler arasindaki benzerlik anlamina gelen bir ifade. Kevnî hakikatler, isimlerden ibaret olan Ilâhî hakikatler üzerine dayanir. Isimler de, zati se'n (olus, durum)lere terettüb eder. Kevnler, isimlerin gölgeleri ve suretleri; isimler de hazerat ve ekvan se'nlerinin gölgeleridir.

MÜDÂHÂT BEYNE'L-HAZARAT VE'L-EKVAN : Arapça, kevnler ve hazarat arasindaki benzesim manasina bir ifade. Bu, ekvanin üç hazerata (hazret-i vücub, hazret-i imkan ve bu ikisi arasindaki hazret-i cem) olan baglantisini ifade eder.
MÜDÂM: Farsça, sarap demektir. Kamil arifi sürekli sarhos tutan birlik (vahdet) sarabi.

MÜFERRICÜ'L-AHZÂN VE MÜFERRICÜ'L-KÜRÛB: Arapça, üzüntüleri kaldiran, kederleri dagitan demektir.
Kasanî bu terimi, kadere iman olarak açiklar, "men âmene bi'l-kader emine mine'l-keder". Yani, kadere inanan, kederden kurtulur.

MÜFÎZ: Arapça, feyz akitan, feyz dagitan, veren demektir. Hz. Peygamber (s.)'in Delâil'deki 201 isminden biri de "müfiz"dir. Çünkü o, Allah'in isimlerini gerçeklestirmis ve hidayet nurunun ümmeti üzerine feyz yoluyla aktarilmasinda, mazhar ve vasita durumundadir.

MÜFRED: Arapça; tekil, teklesmis gibi anlamlara gelir. Rical-i gaybden bir grub. Bu husustaki hadis-i serif su sekildedir: Hz. Resulullah (s.) "Müfredler geçti" deyince, ashab-i kiram "ya Resulullah (s.) müfredler kimdir?" diye sorar. "Onlar Allah'i gizlice zikreder, yükleri zikirdir kiyamet günü hafifçe (rahatlik içinde) gelirler". Sûfilige ulasan kisi, müfredler makamindadir.

MÜHR-I NÜBÜVVET: Peygamber Efendimiz (s.)'in sirtinda iki küregi arasinda bulunan ben. Buna peygamberlik mührü denir.

Cihan zîr-i niginindir serâser hükm-i ser'inde,
Sana mahsustur, mühr-i nübüvvet yâ Resulullah.
Nazim

MÜHR-I SÜLEYMAN: Arapça, Hz. Süleyman'in mührü anlamindadir. Bu mühür, üçgen seklindedir. O sonlulugun alameti olarak kullanilir.

Etrafa saldi sa'saasm kuse kuse mihr
Oldu ufukda muhr-i Süleyman gibi ayan.

MÜKASEFE: Arapça, ortaya çikarmak demektir. Tasavvufta velilerin kalblerindeki gaybî islerin ortaya çikmasi, bir hususun kesif yoluyla bilinmesi gibi anlamlara gelir. Muhyiddin ibn Arabi, mükasefenin konusu, manalar, yani gözle görünmeyen seyler iken; müsahedeninki gözle görünen seylerdir, der. Akil ve duyu organlariyla elde edilemeyen bilgiler, kesf yoluyla bilinir.
Bu bilim, satirlarda degil, sadirlarda yazilidir. Okulda ögrenilmez, yasayarak ögrenilir. Kitaplarda yazilmayisi, herkesin anlamasina kapali oldugu içindir. Bu yüzden yanlis anlasilabilir, okuyani, anlamadigi için inkara götürür. Mükasefe makami, "müzakereden sonra gelir. Elde etmek için, yorucu mücahedelere ihtiyaç vardir.

MÜLK: Arapça. Mülk; üzerinde tasarruf yetkisi bulunulan, sahip olunan sey, temlik vs. gibi anlamlari olan bir kelime.
Gözle görülen cismanî âlem. Kâsânî, emredilen karsisinda, bulundugu hale göre, kula karsilik vermesi durumunda Hakk'a "Mâlikü'l-Mülk" denir. Mülk âlemi hisler ile bilinir.

MÜNÂCÂT: Arapça, fisildasmak, gizlice söylesmek demektir. Allah'a hafif sesle fisilti halinde yalvaran, dua eden kulun, Rabbisine olan bu davranisina, münâcât denir. Sûfi, sadik kul, nefs, kalp, akil ve ruhunun birlikteligiyle Allah'la beraberligini yasar ve daima O'na olan ihtiyacini hisseder. O'na gerçek anlamda kulluk yapamadiginin farkina varir. Böylece O'na münâcâtta bulunur. O'na taât, nafile, zikir ve ibadetlerle yaklasmaktan daha lezzetli birsey bulamaz. Sükreden, razi, âbid bir kul tavriyla, ibadet eder. Kalbinde Rabbisinin nurunu görür. Nefsinde Allah'in heybetini hisseder. Allah'in yarattiklarindaki incelikleri düsünür. O'nun cemal ve celalinden baskasini görmez. Birlik ummaninda tesbihatta bulunur. Sevgiyle, kalbinin derinliklerinden gelen bir duygu ile, münacatlarda bulunur. Bu durumda Zunnûn'un Rabbisine münâcâtindaki gibi söyle der: "Ilâhî, kulak verdigim hiçbir hayvanin sesi, agacin hisirtisi, suyun fiskirmasi, kusun terennümü, faydalandigim bir gölgelik, fisildayan bir rüzgar ve gürleyen bir simsek yoktur ki onda, Senin vahdaniyyetini bulmus, veya görmemis olayim!..."
Divan Edebiyati'nda, Allah'tan dua ile birsey istemek üzere yazilmis siirlere münâcât denirdi. Sairler, divanlarinin basina bir münâcât, sonra na't koyarlar, ardindan gazel ve kasidelerini eklerlerdi.

MÜNASAFE: Arapça, karsilikli insaf üzere muamelede bulunma anlaminadir. Kulun gerek Hakk ile, gerekse halk ile güzel muamelede bulunmasi.

MÜNASEBET-I ZATIYYE: Arapça, zatî iliski, zatî alâka demektir. Hak ile kul arasinda iki yönlü bir münasebet vardir.
1- Kulun ta'ayyünü ve kesretinin sifatlariyla ilgili hükümlerin, Hakk'in vücûb ve vahdetinin hükümlerine müessiriyeti (etkisi) yoktur.
Aksine, çokluk (kesret) zulmeti, vahdet nurunun boyasiyla boyanir. 2- Kul, Hakk'in sifatlariyla muttasil olur ve bütün isimlerini gerçeklestirir. Bunlardan ilki gerçeklesirse, bunun konusu olan kul, kamil bir insan olur. Ikinci durumdaki kul, mukarreb (Allah'a yakin), mahbûb (sevgili) olur. Birinci sikkin gerçeklesmesi, ikinci sikkin gerçeklesmesine baglidir. Aksi muhaldir. Iki durumun çesitli mertebeleri vardir. Mesela, birinci durumda vahdet nuru kesrete, kuvvetli veya zayif bir sekilde etkili olur, vacible ilgili hükümlere kuvvetle veya zayif bir sekilde hakim olmasi bakimindan ortaya birçok mertebe çikar. Bu duruma, kulun tüm isimleri gerçeklestirip gerçeklestirmemesi yol açar
TASAVVUFÎ TERIMLER (M)
..:: 13 ::..
MÜNAZELE: Arapça, menzillerde yol alma, mesafe alma, biri inis, biri çikis durumunda bulunan iki kisinin yüzyüze gelmesi. Hakk'in, kulun kalbinde kendine dogru gelme istegini yaratmasi ve bu münasebetle karsilasma halinin meydana gelmesi. Çikis (suud, uruc), Allah'a gidis, inis (nüzul), Allah'in kula gelisidir. Bu gidis ve gelisin birbirlerine yaklasmasina münazele denir. Bir hadis-i kudsîde, bu hususa söyle isaret edilir: "Bana yürüyerek gelene, kosarak giderim".

MÜNTEHE'L-MA'RIFE: Arapça, marifetin zirvesi demektir. Vahidiyyet mensei olup, manalara ait suretlerin kendisinden zuhur ettigi Rahmani nefes bundan çiktigi için, masiva mensei (dogus yeri) adini da alir. Bu, vücûd vasitasiyla ortaya çikar. Bu, Hakk'in, halkin suretlerine inis yaptigi tedella (sarkma) menzilidir.
Tedânî menzilinde de, halk Hakk'a yaklasir. Burasi Hakk'in cömertliginin ilk tasma yeri (munba'asu'l-cûd)dir. Hakk'in cömertligi, ilk olarak, esma vasitasiyla buradan herseye tasar.

MÜNTEHI: Arapça, son, sona varan gibi anlamlara sahip bir kelime. Mevlevilik'te 1001 günlük çileyi tamamlayan kisi, yapilan merasimle "dede" olur. Dedelere, müntehî denir. Çileye yeni girene, "mübtedî" adi verilir.

MURG: Farsça, kus demektir. Ruh, bedendeki haliyle, kafesteki kusa benzer. Tasavvufî sülük (seçmeli ölüm) veya tabiî ölümle (zorunlu ölüm) ruh, bedenî kayitlardan, baglardan kurtulur, yüce âlemlere dogru kanat açip, uçar gider.

MURG-I SIDRE: Farsça, sidre kusu demektir. Tasavvufta Cebrail (s.)'e murg-i sidre denir. Rivayetlere göre Hz. Peygamber (s.) ile olan Miraç yolculugunda, Cebrail "sidretü"l-münteha"ya gelince, burasinin kendisi için hayat siniri oldugunu belirterek, orada kaldigi, daha ileri gitmedigi kaydedilir. Iste bu yüzden Cebrail'e Sidre Kusu, "Murg-i Sidre" denmistir.
MÜREBBÎ: Arapça, terbiye eden anlamindadir. Manevî tekâmül yolunu ögreten ve egitimini yaptiran seyhler veya mürsidlere, terbiye edici anlaminda olmak üzere, mürebbî de denilir.
MÜRID: Arapça, isteyen demektir. Allah'a vuslati arzu eden, bir baska deyisle, Allah'in ahlakiyla ahlâklanmak isteyen ve bu olgunlugun egitimini verecek bir seyhe (veya mürside) baglanan (ögrenci olarak kaydini yaptiran, bey'at eden) kisiye mürid denir. Tasavvufi anlamdaki olgunlasmada 4 merhale vardir. 1- Talib, 2- Mürid, 3-Mutasavvif, 4- Sûfi. Mürid, bir tekamülî olusumda ikinci sirayi isgal etmektedir. Son sirada bulunan sûfiye, vâsil denir. Müridi üç gruba ayirirlar:
1- Mutlak mürid: Seyhine "niçin?" sorusu sorarak dili ve kalbiyle itirazda bulunmayan, seyhinin sözlerine karsi delil istemeyen müride, mutlak mürid denir.
2- Mücâz mürîd: iç ve disa ait her hususta seyhinin rey ve iradesi altinda bulunan dervise denir.
3- Mürted mürid: Seyhine emrettigi, yasakladigi konularda karsi çikan müriddir ki, zamanimizda bu türden olanlar çoktur. Ilk iki grub makbuldür. Müridin herseyden önce seriate simsiki yapismasi (takva), edeb ve sidk (dogruluk) üzere olmasi gerekir.
Müridi ol ânin dilden muradin terkedip cümle Iradetsiz murad olan, nefes tutmak itaattir.
Sari Abdullah Efendi
Kendi istegini seyhinin isteginde eriten, fanî kilan kisiye, mürid denir ki, bu egitim, kulu Allah'in iradesine teslim olmaya götürür.

MÜRSID: Arapça, dogru yolu gösteren, uyaran, irsad eden demektir. Gerçek mürsid Hz. Muhammed (s.)'dir. Diger mürsidler, O'nun manevî mirasini elde etmege muvaffak olmus kisilerdir. Cürcânî, mürsidi, dogru yolu gösteren, sapikliktan önce Hak yola ileten kisi, olarak tanimlar. Tasavvufî terim olarak, tarikat lideri anlamina da gelir. Ayni anlamda olmak üzere postnisin, seyh, seccâdenisin, ifadeleri de kullanilir. Mürsid olan kisinin, Allah'in ahlâkini tahakkuk ettirmis olmasi, yani, en azindan fena makamina ulasmasi sarttir.
Her mürsid, kâmil olmayabilir. Bu yüzden mürsidin kâmil olmayanlari da bulunabilir.
Mürsidin en makbulü, hem "kâmil" (kendi olgun), hem de mükemmil (baskasini olgunlastiran) olanidir.

Rü'yet-i dîdar-i Hak'tan "len terânî" remzini,
Çesm-i zarim ask ile "tur" olmayinca bilmedim,
Kisve-i âl-i aba Enver hakikat sirrini,
Vuslat-i mürsidle mesrur olmayinca bilmedim. 'o-
Enverî

MÜRSIDIYYE: Bkz. Kâzerûniyye.

MÜRÜVVET: Arapça, iyilikte bulunmak, insanlik anlaminda bir kelime. Cürcanî'ye göre mürüvvet, insanda bulunan ve onu akil ve din açisindan övülen davranislara motive eden ruhî bir yetenektir. Allah dostlarinin lütuf ve ihsanlarina da, mürüvvet denir. Dostlarin kusurlarini görmemek, ibadetini az bulmak da, mürüvvet olarak kabul edilir.

Erenler kapisi, mürüvvet kapisi
Sidk ile gelenler mahrum dönmez.
Hatayî

MÜRÜVVET TASI : Bektasî tabiridir. Meydan'da Hazret-i Pîr Postunun yaninda bir makamdir. Buna "Niyaz Tasi", "Kizil Esik" de denir. Buraya mahsus bir niyaz vardi. Yeni talib ikrar verdikten ve meydan kapisi esiginde niyaz ettikten sonra, rehberin delaletiyle buraya gelir, niyaz ederdi.

MÜSÂFIR: Arapça, yolcu demektir. Düsünce planinda, ma'kûlât ve itibârâtta yolculuk yapan, dünyadan kusvaya geçen kisiye müsâfir denir.

MÜSÂMERE: Arapça, gece sohbeti demektir. Hakk'in kuluna gizlice konusmasi (muhadese, muhataba)na müsâmere denir. Yani Hakk'in sir âleminden, gayb âleminden, ariflere zuhur eden hitabidir.

MÜSTÂRIYYE: Sâziliyye'den Cezûliyye'nin bir koludur. Muhammed b. Ahmedi'l-Makdisi'l-Magribî (ö. xii. y.y)'ye nisbet olunur.

MÜSTEHLEK: Arapça, helak olmus, mahvolmus demektir. Kasanî, bu terimi söyle tanimlar: Zat-i Ehadiyyette, hiçbir iz birakmayacak sekilde fani olmus kisiye, müstehlek denir.

MÜSTENBIT: Arapça, kuyudan su çikaran demektir. Allah'in kitabina uygun olarak, mütehakkiklardan, anlayisi güçlü kisilerin ortaya bilgi çikarma islemine istinbat, bunu yapana da müstenbit denir. Bu batinî de olur, zahirî de...

MÜSTENEDÜ'L-MA'RIFE: Arapça, marifetin dayandigi yer demektir. Bu bütün isimlerin mensei olan, vahidiyyet hazreti (mertebesi)dir.

MÜSTERIH: Arapça, genis, rahat kisi anlamindadir. Allah'in kader sirrini bildirdigi kula, müsterih (rahat kisi) denir. Onun rahat olmasinin sebebi; Allah'in takdir ettigi her seyin, belli olan vakti gelince, vuku bulacagini, takdir edilmeyenin de, ortaya çikisinin imkansizligini görmesi (kesin olarak anlamasi)dir. O, olmayacak seyi beklemek, istemek, üzülmek, kaybedilenin hasretini çekmek gibi seylerden kurtulmustur; bu hususlarda rahattir. Ortaya çikan seye de, teslimiyet üzere ve sabirlidir.
Bu konuda Enes b. Malik (r.) söyle der: "Hz. Peygamber (s.)'e on yil hizmet ettim. Bu sürede yaptigim bir sey için, bunu niye yaptin, veya yapmadigim bir sey için, niye yapmadin demedi".

MÜSTEVE'L-ISMI'L-A'ZAM: Arapça, en büyük ismin bulundugu alan, demektir. Hakk'i içine alan Beytü'l Muhadram, yani kâmil insanin kalbi.

MÜSRIFÜ'D-DAMÂIR: Arapça, iç halleri bilen, anlayan kisi demektir. Allah, bir kuluna el-Batin ismiyle tecelli eder, o da, bu tecelli ile, insanlarin kalblerindeki hallere vakif olur. Ebu Sa'id Ebu'l-Hayr bu zümredendi.

MÜSTAK: Arapça, özleyen, istiyak duyan, demektir. Sevginin ulastigi en üst sinira, istiyak; bu durumdaki kisiye de müstak denir.

MÜTAVI'E: Bkz. Ahmediyye.

MÜTEMÂDIM: Arapça, hizmetkâr demektir. Fukaraya, tarikat ehline hizmet etmek isteyen, ancak bu konuda ihlas elde edememis kisilere, mütehâdim denir. Bu gibilerin hizmetlerinde, ara sira riya ve menfaat gibi unsurlar bulunur.

MÜTESEYYIH: Arapça, seyh taslagi demektir. Seyh olmadigi halde, seyhlik iddiasinda bulunan sahte seyhlere "müteseyyih" denir.

MÜTEVEKKIL: Arapça, tevekkül eden anlamindadir. Her isinde, Allah'i vekil edinen, Allah'a dayanan kisi.

MÜTTEKÂ: Arapça, dayanilacak sey demektir. Tahta ve demirden mamul bir çesit baston.
Çileye giren dervisler, yatip uyumamak için, baslarini müttekâya dayarlardi. Buna "muîn" de denir. Üst kismi, alin dayanacak sekilde yapilmistir. Uyumak gerekince, yere yatilmaz, alin buraya dayanir ve oturma vaziyetinde o sekilde uyunurdu.

MUZAHERE: Arapça, iki kisinin sirt sirta vermesi ve dayanisma halinde bulunmasi, destek olmasi anlaminda, bir masdar. Mücâhede yoluna giren bir sâlikin, uzun bir mücâdeleden sonra, vecd dolu bir ruha mazhar olmasi, hicâb içinde bulunan huzura girmesi, anlamlarina gelir. Bu durum, ruhun Allah'a mutlak teslim olusunu, dünya ve onda bulunan her seyi terk etmesini ifade eder.