TASAVVUFÎ TERIMLER (L)
..:: 1 ::..
LA FETÂ ILLÂ ALI: Arapça olarak "Hz. Ali'den baska genç yoktur" anlamina gelir. Bu sözün devami "La seyfe illâ Zü'l-fikâr velâ fetâ illâ Ali" (Zülfikar'dan baska kiliç, Hz. Ali'den baska genç yoktur) dir. Cebrail aleyhisselâm'in, Uhud gazvesinde gösterdigi gayret sebebiyle Hz. Ali hakkinda, söyledigi rivayet edilir. Bu söz Halife Nasir Lidinillah tarafindan kurulan Fütüvvet örgütünün sembolü haline gelmistir. Tasavvufta kahramanlik, cömertlik, affedicilik vb. güzel huylari kendinde toplayan olgun kimseler için, fazilet hedefi, Hz. Ali olmustur. Siirlerde Hz. Ali'ye "Sâh-i la fetâ padisahi" seklinde atiflar görülür. Bahâriyye Seyhi Hüseyin Fahreddin Dede'nin babasi (ö. 1277/1860), mütekerrir bir müseddesine su bend ile baslar:

Zâhidâ hakkiyçün, ol sahin ki cûd-i ekmeli
Ahmed-i Muhtâr'a vahyetti kitâb-i münzeli:
Mevlevîyem, Ahmedîyem, Hayderîyem men beli
Bana besdir bir Huda vü bir Nebiyy ü bir velî.
La ilahe illâ Huvallâhü'l-Aliyyü'l-müncelf,
La nebiyye illâ Muhammed (s), la fetâ illâ Ali (k).

Çesitli Bektasî tercemanlarinm sonunda "La fetâ illâ Ali, la seyfe illâ Zü'l-fikâr" ibaresi sik sik geçer.
Zü'l-fikâr yivli kiliç anlamina gelir. Hz. Ali, Yemen'de bir putu kirdiginda, o putun üzerine oturdugu demiri Medine'ye getirmisti. Umeru's-Seykal adli bir demirci, o demiri eritip, iki kiliç dökmüstü. Biri yedi karis boyunda bir karis eninde olup, ortasinda kanin akmasi için yivler vardi. Iste bu sebeple, yapilan kilica "Zü'l-Fikâr" denmisti. Bir rivayete göre, bu kiliç, Hz. Peygamber (s)'e ait olup Uhud gazvesinde Hz. Ali'ye verilmisti.

LAGV: Hatali konusmak, faydasiz söz söylemek mânâlarina gelen Arapça bir kelime. Insani, Allah'i anmaktan alikoyan her seye lagv denir. Bos söz dinlemek de, lagvdan sayilmistir. Hadis: "Hutbe okunurken, yanindakine sus diyen, bos lakirdi (lagv) etmis olur."

LÂHIK: Birinin ardindan yetisen, tâbi olan, eklenen, gerekli olan vs. gibi çesitli anlamlari bulunan Arapça bir kelime. Imamla namaza basladigi halde, çesitli nedenlerle namazi imam ile tamamlayamayan kisiye lâhik denir. Lâhik, senenin bes günüdür ki bunlara bes kisa boyunlu (el-hamsetü'l-müsterikatü) lar denir.

LÂHÛT: Ilâhî âleme, lâhût âlemi denir. Arapça'da lâhût kelimesi ulûhiyyet anlamina gelir. Tehanevî'nin kaydettigine göre, Lâhût, cisimlere sirayet etmis diriliktir. Her seyde, bu açidan bir ruh vardir. Bir siirde, mumun ruhunun, isigi oldugu ifade edilir.

LAHZ: Bir seye göz ucu ile bakmak mânâsina Arapça bir kelime. Gayba inancin, yakin derecesine ulasmasi sebebiyle, kalbe dogan seylere ve kalplerin basiretlerinin mülâhazasina isaret eden bir deyimdir. Kisaca lahz, kalbî bir düsüncedir. Sâdik bir mürid, bir seye, bas gözü ile degil gönül gözü ile (basar gözü ile degil basiret gözü ile) bakar. Kalbini bu sekilde saflastiran kimsenin firâseti dogrudur, onda yanlislik bulunmaz. Zira o, Allah'in nuru, ilmi ve açmasi ile bakmaktadir. Sûfi göz, kulak vs. gibi duyu organlarindan ziyade, kalbe dogan bu müsahedeye önem verir. Yani maddî bakisin ötesinde, akil gözü ile esyaya yaklasir, kendisi ile esya arasinda, bir tür obje ve subje münasebeti tesis eder. Bu da onu, esyanin hakikatini anlamaya götürür.

LAHZA : Lahz kelimesi ile ayni mânâyi kapsar. Tasavvuf terimi olarak, Allah'in zat günesine, asiri parlak olusundan dolayi bakamayip, göz ucuyla, gözünü kisarak bakmaya çalismak demektir.

LAIHA: Arapça, belirip, ortaya çikan sey anlamina gelen bir kelime. Çogulu "Levâih"tir. Tasavvuf istilahinda, bir hâlden diger bir hâle yükselme nedeniyle, sirlarin parildayarak ortaya çikmasi seklinde tarif olunur. Tavâli', Levâmi' terimleri de, yakin anlamlari ihtiva ederler. Kâsânî lâihayi; tecellî nurundan ortaya çikan, sonra da, kaybolup giden seydir, diye tarif ederek, bu birden ortaya çikan sey hatra, bârika gibi isimler de alir. Bu sekilde, insanda his âleminden ortaya çikan seye örnek, Hz. Ömer'in, iran'da harbeden Sâriye'ye seslendiginde, onu isiten Sâriye'nin durumudur (Kâsânî). Bu seklî kesiftir. Yani bir insandan diger insana olan kesiftir. Manevî kesif ise, Allah tarafindan meydana gelir. Sulukta, baslangiç durumunda bulunan kisilerde bulunan bir özelliktir; kalbî (manevî) yükseliste vuku bulur. Baslangiç durumunda bulunanlarin, kalp (düsünce) semâlarinda nefsî hazlara ait bulutlar biriktigi ve kalbi kararttigi zaman, kesf levâihi (piritilari) zuhur eder, Allah'a yaklasma isiklari parlar. Bu zuhur ilkin levâih, sonra levâmî, daha sonra da tavâli' olur. Levâih, yildirim gibidir. Çikar çikmaz kaybolur. Levâmi', bu levâihden zuhur eder, ayni hizlilikta kaybolmaz. Levâmi, varligini iki üç saniye devam ettirir. Tavâli', daha uzun süre varligini sürdürür, etki altina alma ve devam etme bakimindan, ilk ikisine göre daha güçlüdür, zulmeti dagitip yok eder.

LA ILLÂ: La, Arapça'da olumsuzluk, illâ da, istisna edatidir. La, nefy, illâ ise isbât ifadesidir, ikisi ayni cümlede bulunursa, La, vahdet-i vücud açisindan Allah'tan baska varligin bulunmadigini, O'ndan gayrisinin yoklugunu ifâde etmektedir. Varliklar, kendi baslarina var olamazlar, var olmalari ancak Allah iledir. Allah'in varligi bu durumda mutlak iken, kendi disindaki herseyin varligi izafîdir. Diger varliklari silmek (yok etmek, nefyetmek) ve Allah'i var kilmak (isbât), safilerde kelime-i tevhid zikriyle suur hâline getirilir. Buna nefy ü isbât zikri denir. Naksî ve Halvetîlerde, La ilahe sözcügü ile birlikte, kulun kendi vücudu dahil herseyi fânî ve yok ettigini, illallah ifadesiyle de o yoklugun yerini Allah'in aldigini görüyoruz. Bu sekilde Allah'tan baska varlik olmadigini tefekkür etmek ve bunu suur haline getirerek, dünya hayatini ona göre degerlendirmek; tasavvufta tevhidin temel esasi hâline gelmistir. Tevhidin suur planina indirilmesi, fiilî tevhid, sifat tevhidi ve zatî tevhid gibi asamalarla formüle edilmistir. Mevleviler, La illâ ifadesini su sekilde sembollestirmislerdir: Mevleviler semâ edip dönerken kollarini iki yana açarlar. Dervisin bu durumu, seklî olarak Arapça'da Lâ'yi gösterir. Ayaklarin durumu da ayni sekildedir. Bedenin tümü, bu La ile birlikte, ayni illâ'yi meydana getirir. Mevlevî hirkasinin kenar seridi, tennurenin, destegülün yan seritleri, yakada yine La seklini alir, vücutla birlikte "Illâ" olur. Melamî-Hamzavî (Bayramî) mezar taslarinin üzerindeki La (V) ve illâ (V|) remzleri, fena ve bekayi (varligi ve yoklugu) gösterir.

LA'L: Kiymetli kirmizi renkli tas, dudak. Sufinin gönlü. La'l-i nigar: Kor dudak, sevgilinin al dudagi.

LÂLE: Kadehi andiran kirmizi renkli bir çiçek. Bu kelimenin yaziliminda L, A, L, H harfleri yani, iki L bir A ve bir H bulunmasindan hareket, eden sufîler panbioist bir yaklasimla, ona kutsal bir mahiyet atfederler. (Yani halkta Hakk'i görme).

Subh-dem dönse n'ola mihr-i cemâle lâle
Oldu mazhar aded-i Ism-i Celâl'e lâle.
Refî-i Kalâyî

Ebced hesabina göre Lâle ve Allah kelimeleri ayni rakami verirler: 66. ("Altmisaltiya baglamak" tâbirine bakiniz). Iranî efsanelerde lâle, yesil bir yaprak üzerindeki çiy damlasma,yildirim düsmesi sonucu, yapragin alev alip donmasindan meydana gelmistir. Lâlenin içindeki siyah nokta, gönüldeki dagi, yanigi, Erzurumlu Ibrahim Hakki'nin Ma'rifetname'de ifade ettigi nokta-i süveyda-i kalbi temsil eder. Kainattaki kara delikler veya Kabe'deki Hacer-i Esved gibi... Osmanli tarihinde, adini bir döneme veren (1718-1730) lâlenin, o dönemde 558 çesidinin bulundugu kaydedilir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (L)
..:: 2 ::..
LA MEKÂN, Bî MEKÂN, LA MEKÂN ÂLEMI: Bî ve la, ilki Farsça, öteki Arapça ... siz,... siz, yok vs. gibi anlamlari ihtiva eder. Bu durumda la mekan ve bî mekân sözleri; yersiz, yurtsuz gibi anlamlara gelir. La mekân âlemi de, yersizlik âlemi demektir. Mekan, var olan seydir. Bir sey, olmazsa, uzayda yer (mekân) kaplamaz. Zaman da, zihinde olaylar arasindaki karsilastirmadan dogar. Bu karsilastirma olmadan, zaman da olmaz. Özellikle vahdet-i vücûd düsüncesinde zaman ve mekân hakikatta bulunmayan, iki zihnî kavramdan baska bir sey degillerdir. Gerçek varlik olan Allah, zaman ve mekânin üzerinde, ve bunlardan münezzehtir. Ancak, isim ve sifatlariyla her yerde görülmektedir. Insanin hakikati olan Ruh (askin ben), Rabb'in bir emridir. Bu sebeple insanin gerçek yurdu, mekânsizlik âlemidir.

Bî-mekanem bu cihanda
Menzilim duragim anda
Sultanim ki taht u tacim,
Hülle vü buragim anda.
Yunus Emre

Onyedinci yüzyil sairlerinden ve ayni zamanda Bayramî Melâmîlerinden, Hüseyin, siirlerinde La-mekânî mahlasini kullanmistir.

LA'NET: Arapça, kovmak, uzaklastirmak, beddua etmek gibi anlamlari ihtiva eden bir kelime. Allah'in, kulunu dünyada basaridan mahrum ederek ve ahirette de cezaya maruz birakarak rahmetinden uzaklastirmasidir. Bu açiklama kâfirler içindir. Tehânevî mü'min için la'netin; Allah'in kulunu salihler ve ebrar makamindan düsürmesi oldugunu kaydeder. Türk atasözlerinden " la'nete siper olmak", la'neti gerektirecek seyler yapmak manasina gelir. Sûfiler, "la'nete siper olmayin" seklinde ögütlerde bulunurlar.

LATÎFE: Latîfe; manasi hos olan söz, espri ve saka gibi mânâlari ihtiva eden Arapça bir kelime. Hal inceliklerine sahip kalbe isaret eden bir kelime. Zihinde parlayan, anlayisla zuhur eden ve manasmdaki incelik sebebiyle anlatilamayan bir isarettir, denilmistir. Ebu Said Ibnü'l-Arâbî" Allah'in, katindan sana bagisladigi bir lütuftur. Onunla sen, Allah'in anlamani istedigi seyi anlarsin" diye açiklar. Bir de, her insanin gögsü üzerinde ruh dünyasinin, maddî bedenle alâkasinin yogunluk kazandigi bir takim yerler vardir. Bunlar: 1. Kalp : Somatik olarak sol memenin dört karis altinda; 2. Ruh : Sag memenin dört karis altinda; 3. Sir : Sol memenin dört karis üstünde; 4. Hafî : Sag memenin dört parmak üstünde; 5. Ahfâ: Sag ve sol memenin tam orta yerinin biraz üstünde. Bunlar ruhun bedene taallukunu anlattigi için, âlem-i emirden sayilmistir. Bu latifelerden her biri, bir Peygamberin ayagi altindadir. Yani çesitli peygamberlerin ulastigi hakikatlara kabiliyet kazanmayi ifade eden kavramlar, tekâmülleri gösterir. Kaynaklara göre bu bes letaif (latifeler); kirmizi, sari, beyaz, siyah ve yesil olarak çesitli kozmik renkler, ihtiva ederler.

el-LATÎFETÜ'L-INSANIYYE: Insanî latîfe demektir. Tehânevî, insanî latîfenin nefs-i natikadan ibaret oldugunu söyler. Kesfu'l-Lügat'da insanî latîfenin, ruhun hakikati oldugu kaydedilir. Kâsânî buna kalp adini verir. Kalp insanî latîfedir. Kâsânî devamla söyle der: "Gerçekte, ruhun, kendisiyle bir yönden münasebeti bulunan nefsin (insan bedeninin) yakinina gelmesidir (yani ona taalluk etmesidir). Burada bedenin ruh ile bir yönden münasebeti daha vardir. Birinci münasebet yönüne sadr, ikincisine fuâd adi verilir."

LAUBALI: Arapça, kayitsiz, iliskisiz, çekinmez, sakinmaz gibi mânâlari ihtiva eden bir kelimedir. Istilâhat-i Mesâyih'ta bu terimin izahi su sekildedir:" Laubali ve rind deyü ol sâlik-i âsika derler ki, temayüz-i ef'âl ve sifat kaydindan ve vâcib ve mümkin rüyetinden halâs bulmustur. Esyanin ef'âl ve sifatini, Hakk'in ef'âl ve sifati bilmistir. Ve hiçbir sifati kendine ve gayriye mensup tanimaz. Bu makamin nihayeti makam-i fenadir. Bu gûnâ (çesit) laubaliye, harabati lâübalî dahi derler. Ve zahiri melâm(î), batini selîm kimseye de lâübalî derler. Ki Melâmiyye taifesinin sifatidir. Bundan murad sifât-i zâhiriyye ile mukayyed olmayub, sifat-i kalbiyye levazimini istihzara çalisandir".

Lâübalî idi ahbab ile surette velî
Mahrem-i encümen-i suhbet idi mânâda.
Lam)'

LEB: Farsça, dudak demektir. Leb-i la'l: Al dudak. Sevgilinin sözü ve bunun içerdigi haber. Leb-i sekkerî: Seker dudak. Melek vasitasi ile, peygamberlere, kalp tasfiyesi ile velîlere yücelerden inip gelen söz. Leb-i sirîn: Tatli, sirin dudak. Idrak edilmesi ve hissedilmesi sartiyla aracisiz gelen söz (ilham), sevgilinin sözü, sevgili.

Leblerimle emrine amadedir canim benim,
Al da bir buseyle öldür haydi cananim benim
Arif Emre

LECE: Arapça'da kale vs. ye siginmak, güvenmek manalarina gelen bir kelime. Tam bir (dogru) recâ ile Allah'a yönelmek, bu kelimenin terminolojik anlamini verir. Serrac'a göre, bu terimin açiklamasi söyledir: insan aczini, fakrini ve mahviyetini anlayip, bunun bilincine sahip olur, ayrica, bütün nimetlerin O'ndan geldigini farkederse, O'ndan baska gidilecek bir kapi bulunmadigini anlar ve sadakatle O'na yönelir. Iste bu, siginma (lece')'dir.

LEDÜN: Arapça'da zaman veya mekan zarfi olup, yaninda, ...de,...da mânâlarini ihtiva eder. Gayb ilmi, sirlara vâkif olma anlaminda kullanilan tâbir. Kehf suresinde "...ona katimizdan bir ilim ögrettik..." (Keyf/65) âyetiyle bu ilme isaret olunur. Tahsil yapmadan, çaba göstermeden, Allah tarafindan vasita olmaksizin kula ögretilen bu ilme "Ilm-i Ledünnî", Ilâhî Bilgi, denir. Elmali'nin tefsirinde kaydettigi gibi, Hz. Musa'nin bilgisi, Hz. Hizir'a ögretilen bilgiden tamamen farkli idi. Müfessirler bu bilgiyi "ilmü'l-guyûb ve'l-esrâri'l-hafiyye" seklinde yorumlamislardir. Hz. Musa'nin bilgisi, olaylarin görünüsü ile ilgili hususlari bilmek ve o yönde degerlendirmek iken, Hz. Hizir'in bilgisi, islerin arka planini bilmek seklindedir. Kur'ân'da, Nemi suresinde bu ilme vâkif olan bir kisiden daha bahis vardir, ve bu kisi, Belkis'in tahtini, Hz. Süleyman'in yanina, bir göz kirpmasindan daha kisa bir zamanda getirmistir. (Nemi/40). Ayrica Hz. Yusuf için de bu tür bir ilimden söz edilir. Yusuf/68. Özet olarak Ilm-i ledünnî; tefekkür çabasiyla elde edilmeyip, Allah tarafindan mevhibe (bagis) olarak verilen bir kuvve-i kudsiyyenin (kutsal gücün) tecellîsidir. Eserden müessire, vicdandan vücuda dogru giden bir ilim degil, müessirden esere vücuddan vicdana gelen bir ilimdir. Nefsin vâki olana geçisi degil, vakiin nefiste ta'ayünüdür. Dogrudan dogruya (vasitasiz) bir kesiftir. Ancak Ledünnî terimi, bilhassa Hakk'a ait sirlara mahsus bir istilah olmustur. Bir isin ledünniyyâti demek, bir seyin içinde yatan, sirlar, incelikler demektir.

LEMS: Arapça, bir seye el ile dokunmak anlamina gelir. Tehânevî lems'i, zahirî hislerin bir türü olarak tavsîf eder. Bu güç, özellikle deride yogun olmak üzere, vücuttaki bütün sinirlere dagilmistir. Bununla, deriye temas eden maddî, hevaî tesirler idrâk olunur.

LEMME: Arapça, siddet, dokunma, çarpma demektir. Seytan veya melek tarafindan, insanin içine atilan his, dürtü. Seytanin lemmesi (dürtü) insani kötülüge tahrîk eder, melegin dürtüsü insani hayra yönlendirir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (L)
..:: 3 ::..
LENGER: Farsça, kenari yayvan, büyük ve genis sahana denir. Tekke ve hangahlarda dervislere, gariplere yemek yedirilen büyük sahanlara lenger veya lengerî adi verilir. Gemilerin denize attiklari demir çapaya da lenger denir.

Mevc-i tîyg-i lücce-i nusrat ki oldu rûnümun
Daldi deryâ-yi muhit-i hayrete lenger gibi.
Sabit

LESEN: Birini diliyle dillemek, kötü anmak vs. gibi manalari olan Arapça bir kelime. Allah'in hitabi sirasinda, ariflerin kulaklarinda Ilâhî fesahatin meydana getirdigi seye, lesen denir. Bu bildirme, ya ta'rif-i Ilâhî, ya peygamber lisani, yahut velî ve siddîkin dili vasitasiyla olur.

LETAFET: Naziklik, yumusaklik, vs. gibi mânâlari olan Arapça bir kelime. Tehânevî, dört türlü letafet vardir der: 1. Dokunma ile ilgili duyum inceligi. 2. Küçük parçalara bölünmeyi kabul etme. Bölünebilirlilik. 3. Kavusmaktan asiri etkilenmek. 4. Seffaflik. Bu dokunulan bir sey degildir. Takipler ince gidalarin duyum gücünü inceltip, agir yiyeceklerin körelttiginden bahisle, yiyeceklerden meydana gelen letafete (rikkat, incelik) isaret ederler. Riyazette, hayvanî gidalardan ziyade, bitkisel gidalara riâyet (vejetatif beslenme) etmenin sebeplerinden biri de, budur.

LETÂIF-I HAMSE: Arapça, bes latife demektir. Insana ait menfûh ruhun bes tavri vardir: Kalp, ruh, sir, hafi, ahfâ. Bunlar, emr âlemine aittir. Bir de halk âlemine ait "nefs" latifesi vardir. Bu latifeler birbirinin içinde gizlenmistir. Bir sonraki bir öncekinden daha latîftir. Her latife, bir Peygamber'in ulastigi manevî hakikati temsil eder ve bu sebeple kalp latifesi, Hz. Adem'in kademi altinda, ruh Hz. Ibrahim'in, sir Hz. Musa'nin, hafî Hz. isa'nin, ahfâ ise Hz. Muhammed (s)'in kademi (ayagi) altindadir, denir. Bunlarin her biri, farkli kozmik renkler içerir: Kalp kirmizi, ruh sari, sir beyaz, hafi siyah, ahfâ yesil renklidir.

LEVAMI': Parlayanlar anlamina Arapça bir kelime. Tekili, lâmi'dir. Baslangiç durumunda zayif ruh gücüne sahip olan kisilere piriltili, yayilici nurlar zuhur eder ki, bunlara levami' denir. Bu nurlar, hayaldan müstereke gelir. Maddî gözle görülür. Tipki günes ve ay isiginin görüldügü gibi. Kahr türünden nurlarin rengi kirmiziya çalarken, lütuf nurlarinin rengi yesil olarak ortaya çikar. Ayne'l-Cem ve ma'rifete giden yolun basinda dervisin yasadigi bir haldir. Bu nurlarin, geldiginde, müridin etrafini aydinlattigi kaydedilir.

LEVH: Arapça, bir sey belirip zahir olmak, parlamak gibi anlamlari ihtiva eden bir kelime. Kitab-i Mübin ve küllî nefse levh denir. Dört türlü levh vardir: 1. Levh-i kaza. 2. Levh-i kader. 3. Levh-i nüfûs-i cüz'iyye-i semâviyyet. 4. Levh-i heyula.
Levh-i kaza : Mahv ü isbattan önce gelen, levh-i akl-i evveldir.
Levh-i kader : Akl-i nefs-i nâtika-i külliyye levhidir. Buna levh-i mahfuz da denir.
Levh-i nüfus-i cüz'iyye-i semâviyye : Bu âlemde olan hersey sekil heyet ve miktarlari ile bu levhaya naksedilmistir.
Levh-i heyula : Bu, dünyâ semasidir. Bu levh, hayal-i âlem mesabesindedir.
Birinci levh, âlemin ruhu, ikinci levh, âlemin kalbi oldugu gibi, levh-i heyula da, görülen âlem (âlem-i sehadet) deki sekilleri kabul eden levhdir.

LEVH-I MAHFUZ: Arapça korunmus levha demektir. Ulvî âlemde, olmus ve olacak her seyi içeren Ilâhî levhanin adidir. Levh'in dört kismindan ikincisi olan Kitab-i Mübîn ve Küllî Nefse de bu isim verilir. Buna levh-i kader de denir.

Böyle zaptetmis görüp evsâf-i alisanini
Levh-i mahfûz-i Hûda'da hâme-i mûciz beyân.
Kâzim Pasa

LEVLAK: Arapça "Sen olmasaydin" anlaminda, sart içeren bir ifade. "Sen olmasaydin, Sen olmasaydin, felekleri yaratmazdim" hadis-i kudsîsine dayanir. Arapçasi su sekilde tesbit edilmistir : "Levlâke levlâke lemâ halaktü'l-eflâk". Hz. Peygamber (s)'i öven na'atlarin çogunda bu ifadeler bulunur:

Levlâk ile zât-i pâki mevsûf
Kur'ân'a sifati zarf -u mazruf
Seyh Gâlib

Ol sâh-i Risâlet Sultan-i kevneyn
Buyruldu hakkinda levlâke levlâk.
Ey Nûr-i nübüvvet Ceddü'l-Haseneyn
Seninçün var oldu zemin ü eflâk.
Mir'âtî

LEYLETÜ'L-KADR: Arapça, seref gecesi demektir. Salikin özel tecelliye nail oldugu geceye, Leyletü'l-Kadr denir. Sâlik, Mahbubu (Allah'i) na olan nisbeti nedeniyle, kendi serefini, rütbesini anlar. Salikin bu serefe mazhar olmasinin, ayne'l-cem makamina ulasmasinin baslangici oldugu ve bu makamin, marifetullaha kavusanlara mahsus bulundugu kaydedilir.
Bir de Kur'ân-i Kerim'in nazil olmaya basladigi Kadir gecesi vardir ki, Ramazan ayinin çesitli gecelerine degiserek tesadüf ettigi nakledilir. Imam-i Sârani, 30 yillik bir ugrasi sonucu, Ramazan'in basladigi hafta içindeki gün durumuna göre, Kadir gecesini tesbit ettigini söyler. Söyle ki, Ramazan'in ilk günü Persembe ise Kadir Gecesi 24-25. gecedir,
Ramazan'in ilk günü Cuma ise Kadir Gecesi 16-17. gecedir, Ramazan'in ilk günü C. tesi ise Kadir Gecesi 22-23. gecedir, Ramazan'in ilk günü Pazar ise Kadir Gecesi 28-29. gecedir, Ramazan'in ilk günü P. tesi ise Kadir Gecesi 20-21. gecedir, Ramazan'in ilk günü Sali ise Kadir Gecesi 26-27. gecedir, Ramazan'in ilk günü Çarsamba ise Kadir Gecesi 18-19. gecedir.

LEYLETÜ'L-ARÛS: Arapça, gerdek gecesi demektir. Mevlevî tâbiridir. Mevlânâ Celâleddin Rumî'nin çok sevdigi
Mevlâ'sina kavustugu geceye "Gerdek Gecesi" (Leytetûl-Arus) denir. Her sene, o gün özel merasimler düzenlenir. Farsça olarak, o güne Seb-i Arûs (Gerdek Gecesi) da denir. O gün, ikindiden sonra zikirler çekilir. Kur'ân-i Kerimler okunur. O gecenin özel bir gülbanki vardir.

Pister â pister â cân-i men
Peyk-i der hazret-i sultan-i men

Vakt-i serif hayrola, hayirlar fethola, serler def ola, Leyle-i Arûs-i Rabbani vuslat-i halvet serây-i Sübhâni, Hakk'i Akdes-i Hüdâvendigâride ân be ân vesile-i i'tilâ-yi makam ve füyuzât-i rühaniyyet-i aliyyeleri cümle peyrevâni hakkinda sâmil ve ân ola. Dem-i Hazret-i Mevlana Hû diyelim Hu."

LIBAS: Arapça, elbise demektir. Ulastiklari vakte göre libaslarinda bulunan fukaraya denir. Suf veya murakka bulduklarinda onlari giyerler. Bundan baskasini bulunca, onu da giyerler. Gerçek fakirde tekellüf (zorlama) ve ihtiyar olmaz. O, elbisenin sert ve kaba olanini da giyer ki, bu, ona daha sevimli, daha evlâdir. Onu âfetlerden uzak ve selâmette tutar.
TASAVVUFÎ TERIMLER (L)
..:: 4 ::..
LIHYE-I SERIF: Arapça, serefli, degerli sakal demektir ki, tâbir Hz. Peygamber Efendimiz'in (s) sakali için kullanilir. Peygamber Efendimiz (s) tras edilirken, sahabe-i kiram teburrüken bir hâtira olarak killarini toplardi. Bunlar zamanla nesilden nesile, cografyadan cografyaya intikal etti, saray, tekke, türbe ve camilerde korunmaya baslandi. Sakal-i serifin bulundugu sise, minberin en üstünde, kirk bohçaya sarili olarak, küçük bir sandik içinde muhafaza edilirdi. Ziyaret, mübarek gecelerde cemaatin sürekli salavat okumasiyla yapilirdi. Halen bu âdet devam etmektedir.

LIKA: Arapça, kavusmak demektir. Masukun, asiga zahir olmasi, yani görünmesi.

LISÂNÜ'L-HAK: Arapça, Hakk'in lisani demektir. Kasânî'ye göre, "Mütekellim" isminin mazhariyyetini gerçeklestiren insana, "Lisânü'l-Hakk" denir.

LISAN : Türkçe'de de ayni anlamda kullanilan Arapça bir kelime. Hakikat bilgisini beyan etmek (açiklamak) manasinadir. Ilim dili, ilmi bize vasitali olarak verirken, hakikatin lisani, vasitasiz olarak verir. Hak lisani, halka göre bir yol degildir. Imam el-Cili "Hak lisan, insan-i kâmildir" der. ilim dili kal, hakikat dili hal ile görev yapar.

LIVA-I SERIF: Arapça, serefli sancak demektir. Peygamber Efendimizin (s) sancagi. Bu bayrak, Topkapi Sarayinda Mukaddes Emanetler Bölümü'nde muhafaza edilmekte olup, eskiden isyan ve savaslarda açilir, ihtilal ve savas bitince, katlanip tekrar yerine konurdu.

LOKMA: Aslen Arapça olan bu kelime, Türkçe'de de ayni manada kullanilmaktadir. Tekkelerde yemek yedim denmez, onun yerine "lokma ettim" denir. Cur'a, bir agiz dolusu (yudum) suya; lokma, bir agiza alinacak kadar yiyecege denir. Mevlevî tekkelerinde, bir çesit yemege "lokma" adi verilir. Bu; pirinç, et, sogan, nohut, kisnis ve fistiktan yapilan bir tür pilavdir. Bu pilav, Cuma geceleri veya bazan pazartesi günü piserdi. Bu pilav için özel bir kazan vardi ki, bu kazanda, lokmadan baska bir yemek pismezdi. Bu kazan bembeyaz kalayli olur, Atesbâz-i Veli Ocagi denilen özel bir ocak üzerine konarak, içinde pilav pisirilirdi. Yemege buyurun demek için, "lokmaya buyurun" ifadesi kullanilirdi. Yemek vaktinin geldigini, görevli can (dervis), "Hû... lokmaya sala" seslenisiyle duyururdu. Geçimi dar veya herseyi yeter görüp, fazlaya ragbet etmeyen tok gözlü insanlar için "bir lokma.bir hirkaya talip" denir. Bize bagli olani, dünya ve âhirette mahrum birakmayiz anlaminda olmak üzere, "lokmasi bogazimizdan geçen, yabanda kalmaz" denilir. Mevlevî tekkelerinde pilav pisirilmesine, "lokma basmak" tâbiri kullanilir. Yiyecek bir sey olmadigini ifade etmek için " lokma Hak vere" denilir.

LÜTUF: Arapça, bagis demektir. Kul'u Hakk'in taatina yaklastiran ve günahlardan uzaklastiran her sey.

LÜB: Arapça, birseyin özüne, içine lüb denir. Lüb, hayal ve vehim kabuklarindan arinmis, kutsal nurla aydinlanmis akildir. Kabuk kisir, iç lüb'dür.

LÜBS: Arapça, bir birine karismak, giymek anlamlarina gelir. Ruhanî hakikatlerin, insanî sekilleri giyinmesi. Bunun delili olan ayet sudur:
En'âm/9 "Eger onu (Hz. Peygamberi) melek yapsaydik yine bir adam seklinde yapardik. Yani melege de insanî sekil giydirirdik. Ve onlari yine düstükleri kuskuya düsürürdük" Cibril(a) Hz. Muhammed (s)'e, Hz. ibrahim'e Hz. Lut'a ve Hz. Meryem'e insan seklinde gelmistir. Lübs söyle de tanimlanir: Esyanin parçalanamayan bir ân içinde, adem (yokluk) e gidip yine vücude (varliga) gelmesidir.
 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009