TASAVVUFÎ TERIMLER (K)
..:: 1 ::..
KA'BE: Yer yüzünde Allah'a ibâdet edilmek üzere insâ olunan ilk mâ'bed. Vuslat makami. Kalbin Hakk'a, sevgiliye, bembeyaz ihram giyerek, yani güzel huylarla süslenmis olarak yönelmesi. Tasavvuf erbabina göre, iki türlü Ka'be söz konusudur: Birisi Hz. Ibrahim'in tastan topraktan yaptigi, çok defalar yikildigi halde, tekrar tekrar tamir edilen ve yeniden yapilan maddî Ka'be. Ikincisi de, Allah tarafindan bina edilen insan gönlü, kalbi. Bu yikildigi zaman yapilmasi mümkün degildir. O'nun için gönül yikmamak gerek. Sunu belirtmekte yarar var: Mutasavviflar, kalbe önem vererek Ka'be'ye gitmeyi, farz olan Hac görevini, seriatin bir emrini ikinci plana atmis degillerdir. Eger bu gerçek olsaydi, hiç bir sufînin, üzerine farz olan hac görevini yapmamasi gerekirdi ki, tasavvuf tarihi ve velilerin biyografilerini dikkatle okudugumuz zaman, istisnasiz hemen hepsinin hac görevini yaptigini görürüz. Onlarin kalbe önem vermeleri, Ka'be'yi ikinci plana atar, gibi görünmeleri, gerçekte bu mânâda degildir; zira yasadiklari hayat, bunun reel kriteridir, göstergesidir. Islâm'in insan için oldugu göz önünde tutulur ve onun esref-i mahlukât yönü dikkatle incelenirse, sûfilerin bu filantropik yaklasimi, onlarin Islâm'in özünü, özellikle Louis Massingnon'un da ifade ettigi gibi "islam'in gerçek haniflik yönünü" anladiklarini ve bu espiriye ulasabildiklerini gösterir. Tasavvuf erbabinin bu tür görüslerini tenkid edenlerin, önce kendi islâmî bilgi ve kültür birikimlerinin yeterli olup olmadigini kontrol etmeleri gerekir. Çogu zaman bu bilgi birikiminin tam olmasi da yetmemekte, olaya, Islâm'in derûnî tarzda, askla yasanmasi boyutu da eklenmektedir. Öyle saniyoruz ki sûfileri, bilgi ve aksiyonun birlestigi bir alanda, anlamak mümkün olacaktir. Bu ifadelerde biz, gerçek tasavvufu, yani Islam'a derinin etle baglandigi gibi baglanan tasavvufu ve Islâm'i, Rasulullah (s) edasiyla yasama çabasinda olan, bilgi ile mücehhez sûfileri kastediyoruz. Psödo (uyduruk) sûfilerin sayica az olmadigi bir ortamda, böyle bir ayirimi yapmanin, tasavvuf tarihi içinde de büyük önem arzettigi kanaatindeyiz. Zira, sahte ve hakikisi ayirilmadan, yapilan tenkitlerin bütün sufilere tesmil edilisi, tasavvuf alaninin mütehassisi olmayan kisilerde, ilmî bir yanilgi olarak sürekli gözlenmektedir. Konu, hem ihtisas, hem de yasama isidir.
KABZ: Arapça, tutmayi ifâde eden bir kelimedir. Daralma, kapanma gibi manalari da vardir. Bu terim, bast ile birlikte kullanilir. Bu durumda kabz ve bast, sâlikte bulunan iki zit hali anlatir. Biri emin olunan seyden korkmak, digeri de korkulan seyden feraha çikmak ve ondan emin olmak anlamlarini ihtiva eder. Kabz kelimesi Kur'ân-i Kerim'de çesitli yerlerde geçer. Bunlardan biri Tâhâ Suresi 96. âyettedir. "Rasûlün, Cebrail'in izinden bir tutam aldim". Burada, Rasûlün atinin basarak geçtigi topraktan, elimle bir tutam aldim, manasina gelmektedir. Buradaki kabza (tutam) makbuz manasina gelir (Bkz. Mu'cemu Elfâzi'l-Kur'âni'l-Kerim, c. II., s. 173). Furkân Suresi'nin 46. âyetindeki kabz kelimesi, mahvolmak manasini ifade ettigi gibi, Bakara Suresi'nin 245. âyetinde rizkin genislemesi ve daralmasi manasina gelir. Sûfiler kabz ile korkuyu, bast ile de ümidi kastederler. Allah'in tehdidinden korkan sûfî, kabz hâlinde olur. Bu durum, Tur Suresi'nin bas taraflarindaki "Muhakkak Rabbinin azabi gelecektir" âyetini duyunca Hz. Ömer (r)'de görülen hal ile açiklanabilir. Allah'in müjdesi ile sufî, bast durumuna geçer. Sûfilerden bazilari, Allah cemal sifati ile tecellî ettiginde kulu bast, celâl ile tecellî ettiginde kabz halindedir, diye yorum yapmislardir. Sûfilere göre Kâbiz ve Basit olan, Allah'tir. Kabz'a; nimetin elden gitmesi, sevgiliyi kaybetme ve mahzurlu olanin hücumundan kaynaklanan korku gibi anlamlar yükleyen sufîler, bast'i, müridin güven ve ümit hali olarak tanimlamislardir. Ancak bast'ta sevgiliye yakinlik düsüncesi, mahzurlu olanin yok olmasinin suuru söz konusudur. Sülemî, Tabakat'inda (ss. 106-124) Hizir (a)'in sürekli olarak bast halinde oldugunu kaydeder. Sûfiler bast'i, beka halinin olusumuna sebep olan seylerin ilki olarak kabul ederler. Kabz ise, fenanin ilk sebebidir. Kulun kabz'i, bast'i miktarincadir. Diger bir deyisle, sûfinin havf'i, recâ'si kadardir. Lüma sahibi Serrâc'a göre, kabz ve bast iki serefli hâldir. Allah, kabz halinde; kulunu, yeme, içme, konusmadan alikorken, bast halinde; yeme, içme ve konusmaya sevkeder. Ebu'l-Hasen es-Sazilî'ye göre (Abdülha-lîm Mahmûd, Ebu'l-Hasen es-Sazilî, s. 129) bast, nur içinde nur, kabz nur altinda zulmettir. Havf ve reca ile kabz ve bast arasindaki fark sudur: Havf ve reca, iyi olsun, kötü olsun, istikbalde vukuu düsünülen bir seye aittir. Kabz ve bast ise, gelecege degil içinde bulundugumuz zaman (hal)'a aittir.
KABA SOFU: Taassup ve zühd-i bârid (soguk zühd) vasifli kimseler hakkinda kullanilan bir tâbirdir.
KABE KAVSEYN: Arapça, ok atilirken yayin elle tutulan odasiyla, sagli sollu iki ucu arasindaki mesafeyi ifâde eden bir terkiptir. Tasavvuf istilahinda, vücud dairesinde, ibda', iade, inme (nüzul), yükselme (urûc) failiyyet ve kabiliyyet gibi isimler arasinda bulunan, tekabül bakimindan esma ve sifatin isimlerine ait yakinligi belirtir. Ancak bu kurb (yakinlik)'un zatî degil, sifatî oldugu da kaydedilir. Bunun üzerinde "ev ednâ" (yahut daha da yakin) makami vardir. Kabe kavseyn, ittisal denilen temyizin bekasiyla beraber, Hak ile ittihaddan; "Ev ednâ" ise, ayn-i cem'deki ehadiyyet-i zâtiyyeden ibarettir. Ev ednâ'da temeyyüz ve itibâri olan ikilik, fenâ-i mahz ve tams-i küllî sebebiyle, abd ve Hak arasindan kalkar. Müfessirler, bu kelimeyi Allah'a yakinlik olarak yorumlamislardir.
Matlab-i a'lâ-yi ev ednâ'da cay itsek n'ola
Tîr-ves itdik makâm-i kâbe kavseyni güzâr.
Nadirî
Bu terim, Necm Suresi'nin dokuzuncu âyetindeki "fekâne kâbe kavseyni ev ednâ" (Iki yay kadar, yahut daha yakin oldu) ifadelerinden alinmistir.
KABIH: Arapça, çirkin manasina gelen bir kelime. Dünyada yerilmeyi, âhirette cezayi gerektiren seye denir.
KABIL:Arapça, kabul eden manasini ihtiva eder. Tasavvufî olarak, fail olan Hak'tan vücûd feyzini ve onun fiili olan daimî tecellîyi kabul etmesi bakimindan, a'yân-i sâbite'ye "kabil" denir.
KABZU'D-DÂHIL: Arapça, giren kabz demektir. Kum falina bakanlara göre, özel sekli olan bir isarettir.
KABZU'L-HÂRIC: Çikan kabz mânâsina gelir. Bunun özel sekli de, su sekildedir:
KADEM: Arapça, ayak anlamina gelir. Ugur ve meymenet gibi mânâlari da vardir. Sûfiler misafirlerini, ugurlarken "hos geldiniz, kademler getirdiniz, hayirlara karsi; Hak erenler gözcünüz, bekçiniz olsun" diye ugurlarlar. Gelen misafir de kapida su sözlerle karsilanir: "Kademlerinize kurban olayim, hos geldiniz, kademler getirdiniz". Misafir gösterilen yerine oturduktan sonra makam sahibi "askolsun" der, ardindan misafir, sükür secdesi yapar.
KADEH: Arapça olan bu kelime, Türkçe'de de ayni mânâdadir. Manevî hal, cezbe, ruhî zevk, sevk, vecd.
KADEMEYN: Arapça, iki ayak demektir. Birbirine zit iki zatî hüküm ki aslinda ikisi birdir. Hudûs-kidem, halkiyyet-hakîkiyyet, adem-vücûd, sonlu-sonsuz, tesbih-tenzîh gibi zit özelliklere na'leyn (iki ayakkabi) denir. Na'leyn (iki ayakkabi), kademeyn (iki ayakkabinin) altindadir.
KADEMU'S-SIDK: Arapça, dogruluk makami demektir. Allah'in salih kullarina verecegini bildirdigi bir makam. Yunus Suresi'nde (ayet:2) Allah söyle buyurur: "... Iman edenlere, Rableri katinda, yüksek bir dogruluk makami oldugunu müjdele...". Sidk, herseyin hayirlisidir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (K)
..:: 2 ::..
KÂDI'L-HÂCÂT: Arapça, ihtiyaçlari gideren manasina bir izafet terkibi. Bu tâbir, Allah için kullanilir. Zira O, herkesin ihtiyacini gideren yüce bir varliktir.
Bil Kâdî-i hâcâti
Kil Ana münacati
Terkeyle murâdâti
Allah görelim n'eyler
N'eylerse güzel eyler
Ibrahim Hakki

KÂDIH: Arapça, çakan, yaran, tesir eden gibi manalari ihtiva eden bir kelimedir. Tasavvufî açidan hâtir'a yakin bir manasi olmakla birlikte, ikisi arasinda fark vardir. Hatir, yakaza ehlinin kalbine, kâdih ise gaflet ehlinin kalbine gelir. Kalpten gaflet bulutlari dagildigi zaman, zikir piriltisi parlar.

KADÎM: Arapça, evveli olmayan demektir. Allah'in sifatlarindan (veya isimlerinden) biri. Kendinden baska varligi olmayan için kullanilir. Bu da zât ile kadîmdir. Varliginin öncesinde yokluk olmayan için de kullanilir. Bu da zaman ile kadîmdir. Zat ile kadîm olan her sey, zaman ile de kadîmdir. Bu da Allah'tan baskasi degildir.

KADIR ALAYI : Osmanli döneminde, padisahlar Kadir gecesinde, teravihe, saray dolayindaki camilerden birine özel bir alayla giderlerdi. Bu tören hakkinda Ata Tarihi yazari sunlari anlatir:
"Kadir gecesinde alâ-yi vâlâ ile Ayasofya Cami-i serifine azimet buyurulmasi kaideden olmakla, eger mevkib-i hümayun sayfiyede ise, padisah o gece, yeni sarayda iftar ettikten sonra, nöbetçi has odalilardan baska, cuma selamligi tesrifatinda bulunan menâsib erbabi, maiyyetinde hümâyunda bulunduklari ve ridâ-i serif dairesi pisgâhindan, tâ Ayasofya Cami-i serifinin selâmlik kapisina kadar, yollar mes'alelerle aydinlatilmakla beraber, akkâmlarm tasidiklari yirmi kadar mes'ale, has agalarin ellerinde tuttuklari musambalari, kirmizi ve yesil boyali kirk tane büyük feneri takiben, camiye gidilir ve nöbetçi olan imam-i sultanîye uyulmak suretiyle Kadir Namazi (teravih namazi) cemaatla kilindiktan sonra ayni usûlle geri dönülürdü.

KÂDIRIYYE: Türbesi Bagdat'da bulunan Abdülkâdir Geylânî tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Gilan (Iran'da bir bölge)'da dünyaya gelen Seyyid Abdülkâdir Geylânî (k), gençliginde Bagdat'a gelerek Kadi Ebû Said Mahzûmî'den fikih, Ebu Bekir b. el-Muzaffer vesair muhaddislerden hadis dersleri aldi. Hanbelî mezhebini seçti. Elinin emegiyle ailesinin geçimini temin ederdi. Uzun süre va'az ve ögretim isi ile mesgul olduktan sonra, Imam-i Gazalî gibi, yakîni arama krizi ile zühdî-tasavvufî bir hayata yöneldi. Uzun süre, Bagdat ve Kerh harabelerinde, zahidâne bir hayat yasadi. Halvetlere girdi. Son girdigi halvette, kirk gün süre ile hiçbir sey yemedi. Seyh Ahmed Debbas adli bir sûfiden tasavvufî disiplini ögrenen Abdülkâdir Geylânî, sonunda, terkettigi topluma dönüp Ebû Sa'ad medresesinde derslere ve camilerde halki irsada basladi. Toplumda fakir, zengin, dul, yetim, yolcu, aydin, cahil herkes ile muhatap olarak dogru yolu gösterdi. Eserlerinden bir kismi sunlardir: Melfûzât-i Geylânî, Futûhu'l-Gayb (Ibn Teymiyye Abdülkâdir Geylanî'ye olan sevgisi sebebiyle bu esere bir serh yazmis olup, bu eserin tenkidli basimi 1989 senesinde Kuveyt'te yapilmistir), Gunyetu't-Tâlibîn, Behcetü'l-Esrâr, Divan-i Gav-su'l-A'zam (siirleri bu divandadir).
Sadik Vicdanî "Tomar"da, Abdülkâdir Geylanî'nin ebced hesabiyla "ask" ile dogdugunu, "kemal" ile ömür sürüp "kemâl-i ask" ile Allah'a kavustugunu tesbit etmistir. Kâdiriyye'nin subeleri sunlardir: Esediyye, Ekberiyye, Makdisiyye, Garibiyye, Esrefiyye, Rumiyye, Yâfiiyye, Hemmâdiyye, Hilâliyye ve Hindiyye. Kadiriyye, Naksbendiyye'den sonra, dünya üzerinde en çok yayginlik kazanmis ikinci büyük tasavvuf okuludur.
Sâlikân-i Kadirî

Sâlik-i mülk-i bekadir sâlikân-i Kadirî
Târik-i kûy-i fenadir sâdikân-i Kadirî
Cehd idüb ilm-i ilâhîden sebak-han oldular
Varisan-i enbiyâdir sâlikân-i Kadirî
Câme-i irfan ile tezyîn-i bâtin ettiler
Zâhir-i ehl-i kabadir sâlikân-i Kadirî
Meclis-i isrâkiyandir halka-i ezkârlari
Sirr-i kalbe âsinâdir sâlikân-i Kadirî
Eylemisler dillerin gencine-i gaybü'l-guyûb
Mahzen-i sirr-i Hûda 'dir sâlikân-i Kadirî
Çün fenafillah'dan seyr-i ilallah itmege
Rehrevân-i Kibriya'dir sâlikân-i Kadirî
Feyz-i irsâdiyle teshîr itmede talihleri
Gûyiya mûciz nümâdir sâlikân-i Kadirî
Bûsitân-i zikr-i cehri içredir nalisleri
Bülbül-i bag-i (Riza)'dir sâlikân-i Kadiri.
Seyh Rizâ-yi Talabânî

KÂF DAGI: Kâf, Kur'ân-i Kerim'de ellinci surenin adidir. Kur'ân-i Kerim'in mukattââtindandir. Allah'in isimlerinden birinin "Kâf" oldugu söylenir. Kudret sahibi anlamina geldigini söyleyenler oldugu gibi, dünyayi çepeçevre kusatan dagin adidir diyenler de vardir. Bu dagin ardinda, efsaneye göre, cinler yasamaktadir. Ejderhalar, insanlara zarar verince, güya melekler, onlari bu dagin ardina, atesli zincirlerle çekip atarlarmis. Tasavvuf erbabina göre, "Kâf", Kur'ân'a isarettir. Ki bu da, Allah'in bütün isimlerinin zuhur yeri olan ve bu mazhariyeti bilen ve bildiren insan-i Kâmil'dir. Zamanin kutbu ve imami budur.

Kâf Dagini arkama
Yüklendim etme aceb
Bahr-i Muhîti içdim
Kanmadim amma neden.
Idris-i Muhtefî Bayramî

Halk arasinda Kâfdagi veya Kâf ifadesi sinirsizlik, son derece büyüklük gibi manalar ihtiva eder. Çok büyüklenen insana "burnu Kâf daginda" denir. Bir uçtan bir uca yerine de "Kaftan Kafa" veya "Nundan Nuna" deyimleri kullanilir. "Süleyman Peygamber, Kaftan Kafa bütün âleme hükmetti" gibi.

KAF-NUN,KÜN: Arapça, kâf ve nün harfleri bir araya gelirse "kün: ol" sözünü meydana getirir. Bakara/117; Âl-i Imrân/47; Meryem/35; Yasin/83; Mü'min/67. âyet-i kerimelerinde, Allah'in, bir isin olmasini istemesi ve o isin hemen olmasi, bu sözle bildirilir. Tasavvuf edebiyatinda Allah'in dilemesi "kâf-nun" yahut "kün" sözleriyle belirtilir.

Onsekiz bin âlemi ma'dûm iken vâreyledi
Kâf ü nün emri ile bir kerre îmâ etti ask
Yusuf Sineçâk

Kâf ü nün hitabi izhâr olmadan
Biz bu kâinatin ibtidâsiyiz.
Harâbî
TASAVVUFÎ TERIMLER (K)
..:: 3 ::..
KÂHILÎ : Rahatta iken zor duruma düsen kisi anlaminda Arapça bir kelime. Seyr ü suluktaki yavaslama. Bunun nedeni, gidilen yolun bazan sâlike zor gelmesidir. Agir ve yavas tahakkuk eden bu sülük, en mükemmel sülüktür.

KAHR: Arapça, mahvetmek, ezmek anlamlarinda bir kelime. Mukabili lütûf'tur. Nefsi, Allah'in yardimi ile ezmek, dizginleyip ona galip gelmek. Allah'in tecellîleri, ya kahr sifatiyla, ya da lütuf sifatiyla olur. Olgun sûfiler, her iki tecellîyi de, ayni seviyede gönül hoslugu ile karsilarlar. Bazi veliler daha çok kahr, bazilari da lütuf tecellilerine mazhar olurlar. Kahr tecellisine mazhar olanlar, vahada bile olsa kendilerini sahrada görürlerken, digerleri kendilerini sahrada bile olsa vahada görürler.

KAHRIYYE: Arapça, kahretmeye mensûb anlaminda kelime. Birisini kahretmek, öldürmek, yok etmek manasina gelir. "Kahriyye okumak" diye bilinen ve Allah'in Kahhâr ismini kullanmakla ilgili bir uygulama vardir. Bu uygulamada, kalabalik bir grup, Allah'in "Kahhâr" ismini yüksek sesle, binbir kere veya birkaç kere okuyarak, mahvedilmek istenen kisiye zihnen yönelmek suretiyle neticeye varmak söz konusudur. Bu törende, "kahriye" adi verilen bir dua da okunur. Günümüz medyumistik çalismalarinda da bu tür uygulamalar görülmektedir. Parapsikolojik olarak izahi mümkün olan bu olay, ahlâkî açidan oldukça sakincalidir. Eski Kizilderili, Maya, Aztek, Afrika ve Asya kültürlerinde de görülen bu husus, insanin canini almayi hedef edinmesi yönüyle, sikintili bir uygulamadir. Bazan Kahriye'nin okunana degil de okuyana etki ettigi görülmektedir. Buna "kahriyye'ye ugramak" denir. Olayin isleyis teknigi oldukça karmasiktir.

KAHVE NAKIBI : Nakib, kabile reisi, baskan, bir kavmin reisi gibi manalari ihtiva eden Arapça bir kelimedir, çogulu nukabâ'dir. Tasavvuf istilahi olarak, tekkelerde kahve pisiren ve bu isle görevli bulunan kisiye denir. Aslinda bu görev, distan önemsiz gibiymis gibi görünse de rastgele herkese verilmezdi. Bu is genellikle tekkenin kidemli kisilerine verilirdi. Bektasî meydaninda, kahvecinin Ebû'l-Hasen es-Sâzilî'yi temsil eden bir postu bulunurdu.

KAHVE OCAGI : Esma zikri ile özgünlesmis tasavvuf okullarinin tekkelerinde "cümle kapisi" denen ve bahçeye açilan kapidan sonra, asil tekke kapisina girilince, giris kisminin bir kösesindeki oda, kahve ocagi diye anilir. Oda kapisinin karsisindaki kösede, kahve ocagi bulunur. Odada oturmak için, boydan boya üstü kilimle örtülü bir kerevet vardir. Kahve ocaginin yanindaki post, kahveci dervise aittir. Tekkeye gelen misafir, önce kahve sunar. Misafir, seyhi görecekse, seyhe gidip haber verir ve misafiri alip seyhe götürür.
Kahve ve kahvecilerin pîri, Seyh Ebu'l-Hasen es-Sâzilî'dir. Sazilî tasavvuf okulu mensuplari, gece zikir ve teheccüd ibadetlerinde uyku dagitmak konusunda, faydali olmasi amaciyla, kafein ihtiva eden kahve içmeyi adet edinmislerdi.

KAL: Arapça "dedi" anlammadir. Ilm-i kal: Ser'î ilimler, fikih bilimi. Ilm-i Hâl: Yasama ile ilgili, içe ait ilim, tasavvuf. Kal, hâle dönüsmedikçe makbul görülmemistir. Hâlin de, kal ile olani daha makbuldür.

KALAK: Arapça, bir seyi hareket ettirmek, kararsiz kalmak, üzgün olmak demektir. Tasavvuf istilahi olarak, sevenin sevkle sevilene dogru harekete geçirilmesi anlamina gelir.

KALB: Arapça, bir seyin altini üstüne getirmek, çevirmek, vs. gibi anlamlari ihtiva eden bir kelimedir. Biyolojik ve anatomik olarak insan gögsünün sol tarafinda bulunan çam kozalagina benzeyen bir et parçasidir. Ana rahminde, insan varliginin jinekolojik olusum sürecinde meydana gelen (gebeligin üçüncü haftasinin sonunda) ilk organdir. Tasavvufî olarak kalb; insanin mahiyeti, madde ile mânânin birlestigi yer, akil, ruh, Allah'in tecellî ettigi mahal, Ilâhî latîfe gibi çok yönlü manalari ifâde eder. Biyolojik manadaki kalb, insanda oldugu gibi, hayvanlarda da bulunur. Ikinci anlamdaki kalb ise, sadece insanda bulunur ve insani hayvandan ayiran özelliktir. Molla Camî, Fusûs Serhi'nde kalb; mizaci kuvvetler ve cismanî gerçekler ile ruhanî gerçekler ve nefsanî gerçekler arasini bir araya getiren (cem eden) hakikatdir, der.
Mutasavviflara göre; manevî kalbin maddî kalbe bir nevi taalluku (baglantisi) vardir. Ve bu kalp, insanin hakikatidir. Bu latîfe, idrâk edicilik ve bilicilik özelliklerine sahiptir. Muhatab, mütâleb ve muâteb olan iste budur. Türkçe'de kalbe, gönül denir. Can tabiri de kullanilir. "Kalbe bakici": Bayramî melamîlerinde, irsada izinli kisilere verilen addir. Kalple ilgili bazi atasözleri su sekildedir: Kalp bir sirça kadehtir, çabuk kirilir. Kalp kalbe karsidir. Kalpten kalbe yol vardir.

Fukara kalbine her kim dokuna
Dokuna sinesi Allah okuna
La edrî

KÂLDE KALMAK: Arapça, kal, söz, laf demektir. Tasavvufî hallere ait bilgiyi, uygulama haline getiremeyen kimseler için kullanilan bir tâbirdir. Böyle kisilerde laf var, is yoktur.

KALEM : Arapça, kesmek, budamak masdarindan türemis bir kelime olup kalem, makas, yazi, kumar oku ve stil gibi manalari içerir. Tasavvufta ilm-i tafsîl-i ilâhîye ve kelimelerin sekillerini çikarmaya vasita olan ruha, kalem denir. Tehânevî, sûfilerin bu tabiri, akl-i evvel manasinda kullandigini söyler. Letâifü'l-Lügât'da da, vâhidiyyetden kinaye olan hazret-i tafsîle ve nefs-i küll'e de kalem denir. Bir kisim sufîler de, su açiklamayi yaparlar: Kalem, ilm-i tafsîlin bilgisidir. Kalem, Ilâhî tafsîlî bilginin, varliklara taalluku gözönünde tutulmak suretiyle benzetme yapilarak kullanilir. "Kalem ilm-i tefâsîl-i Ilâhîdir. Çünkü mezâhir-i tafsîl olan huruf, devâttaki mürekkepte mücmel olup orada oldukça tefâsili kabul etmez. Mürekkep divitten kaleme intikâl ve levhe temas ettikçe, huruf tafsil seklini alir. Bu suretle ilim de, matlûba göre tafsil edilmis olur. Kezalik, insanin madde-i hayatiyyesinden ibaret olan nutfe de, suret-i insaniyyede mücmel olup zahr-i Âdem'de durdukça, tafsili kabul etmez. Kalem-i insanî ile levh-i rahme intikal edince tafsili kabil olur".

Lisan-i gayb olur esrar-; gayb is'ârina kâfî
Ne gam olsa nazardan levh-i mahfuz-i kalem nâbûd.
Osman Sems Efendi

KALENDER: Farsça bir kelimedir. Dünya ile alâkasini kesip Allah'a yönelen kimselere denir. Bunlarin özelligi, laubali mesrep, lâkayd, mücerred ve fakir olmalaridir. Kalenderiyye tarikatina mensup olanlara kalender denir. Bektasîlerde dervis olmaya ikrar veren, fakat kendisine dervis olma töreni ile taç giydirilmeyen ve tekkede arakiyye ile hizmet eden kisilere de kalender adi verilir. Ancak bu kelime zamanla asinmis, farkli manalarda kullanilmaya baslamistir. Halk arasinda kalender; yoksul, kimsesiz kisiye dendigi gibi, her seyi hos görüyle karsilayan genis mesrepli, herkesle anlasabilen ve geçinebilen kimselere de kalender adam denir. Kaynaklara göre, kalenderîler basi açik gezmektedirler. Sikkelerinin yukari kisminda on iki, asagi kisminda ise kirk dilimin bulundugu kaydedilir. Bektasîler, beyaz keçeden yapilan lengeri dört, kubbesi on iki dilimli ve tepesinde dügme adi verilen kenarlari dikisli, findik büyüklügünde, beyaz keçeden mamul dikili bir parça bulunan taca, "Hüseynî" ve "Celâli Tâc" denir. Lengeri dört, kubbesi on iki parça keçenin, iç taraftan birbirine dikilmesiyle meydana gelen bu tacin, distan görünen dilimlerinin kenarlari da küçük ve birbirine bitisik dikey dikislerle dikilerek, dilimler iyice belirtilmistir. Dilimleri distan dikili olmayanina ve tepesinde dügme bulunmayanina "kalenden taç" denir. Kalenderîler; çar-darb denilen bir uygulama yaparlardi ki, bundan kasit, zahirî süsten vazgeçmekti. Çar-darb (dört vurus) ise, saç, sakal, biyik ve kaslari tiras etmekten ibaretti. Kafadaki tüm killarin kazinmasina özen gösteren bu tip dervislerin, cevalika (cavlaklar) diye anildigi da bilinmektedir.

Rind-i kalenderim yoktur bunda sek,
Nazini çekemem; anlasin felek
Cehennemde yanmak minnet çekerek
Cennete girmekten asandir bana.
Tokadîzâde Sekip
TASAVVUFÎ TERIMLER (K)
..:: 4 ::..
KALENDER-HÂNE: Kalender evi manasina gelen Farsça bir terkib. Fakir dervislerin barinmalari için yapilan zaviyeler hakkinda kullanilan bir tâbirdir. Kalender, dünya alâkalarindan vazgeçmekle manevî hakikatlardan zevk duyan, filozof, dervis demektir. Fatih Sultan Mehmed devrinde açilan Kalender-hânelerde, Mesnevî okutuldugu kaydedilir.

Girüb bin âleme her âlemi bir âlem-i zevk et
Kalender ol, hakîm ol âlemin her âleminden geç.
Celâl Pasa

KALENDERIYYE: Cemaleddin Savî (630/1232) tarafindan tesis edilmis bir tasavvuf okulu. Sonradan bazi sapmalar görülen bu tarikati, su özgün yönleriyle hülasa edebiliriz: Kalenderîlerde asiri (hatta ölçüsüz) bir ehl-i beyt sevgisi vardir. Kemaleddin Efendi, Tibyanu Vesaili'l-Hakâyik'ta bunlarin "Hasan, Hüseyin, Muhammed, Fatima ve Ali isimleriyle zikir çektiklerini kaydeder. Kalenderîler, def, kudüm, ve alemleriyle gruplar halinde çesitli yerleri gezerler, tasavvuf anlayislarini yayarlardi. Saç, sakal, biyik ve kaslarini kestirerek (çar-darp), tembelligi meslek edinmis, bekar bir hayat tarzina yönelerek dilencilikle istigal etmislerdi. Vahidî tarafindan yazilan "Menakib-i Hâce Cihan ve Netice-i Can" adli eserde, Kalenderîlerin çar-darb (çehâr darb) yapmalarinin sebebi, su sekilde anlatilir:

Aninçün bu sakal u saç u kasi
Tiras ettik bu yüzden kola nâsî
Su nesne kim cihanda ariyettir
Ani tiras etmemek akbah sifattir
Bu killar ariyettir mülk-i tende
Gider, var ise aklin ani sen de
Tiras eyle bu yüzden sakalin
Ki tâ rûsen ola çün meh cemâlin.
Abdülmun'im Hafnî'nin de ifade ettigi gibi, kalenderîler, edebleri, âdetleri, meclis ve muamele gibi hususlari terk etmis kisilerdi. Kalp satasma önem verdikleri kadar, namaz, ibadet ve zühde ehemmiyet vermezlerdi.

KALIBI DINLENDIRMEK : Ölmek manasinda kullanilan bir deyim. "Dünyada bize rahat yoktur" (La râhate lenâ fiddünya) sözüyle isaret olundugu üzere, ölüm, istirahat, dinlenme gibi bir mânâ ifade eder. Buna benzer olmak üzere su ifâdeler kullanilir: Göçtü, göçündü, yürüdü, Hakk'a yürüdü, Hakk'a kavustu, irtihal etti, çilesi bol dünyadan geçti.

KALLASÎ: Farsça, berdus, keyfince yasayan, kimseye aldirmadan hayatini sürdüren kisi demektir. Harabâtî. Içinde bulundugu hâle göre davranan kisi. Hal sahibi, dünya ile ilgisini kesen, rind.

KÂLÛ BELÂ: Arapça, iki ayri kelime, "evet, dediler" manasina gelir. Bu ifade, Kur'ân-i Kerim'deki A'raf Suresi'nin 172. âyetlerinde yer alir: "Kiyamet gününde, biz bundan habersizdik, demeyesiniz diye, Rabbin ademogullarindan, onlarin bellerinden zürriyetlerini aldi, onlari kendilerine sâhid tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz degil miyim? (Onlar da) Evet (Rabbimiz olduguna) sahit olduk dediler." Allah'in ruhlardan aldigi bu misak için, su tâbirler kullanilir: Bezm-i elest, bezm-i ezel. Sûfilere göre, her insan, kabiliyetine ve yetenegine göre, amel etmesi bakimindan, hâl diliyle her ân, "sizi yetistiren, bakan, gelistiren, büyüten Ben degil miyim?" sorusu tekrarlanmakta ve herkes, hal diliyle "evet" demektedir. Bu dünya, elest bezminde, Allah'a verilen sözün tutulup tutulmadiginin denendigi bir sinama yeridir.

Kalem çalinicak görgil
Haber böyledürür bilgil,
Kâlû belâ kelecisin
Bunda haber veren benem.
Yunus Emre
Tâ kâlû belâdan sevdik sevistik
Bizimle ezelî yarir mahabbet
Üstad nazarinda, ikrar kopusduk
Mü'mine kadîm ikrardir mahabbet
Kul Himmet

KAMET: Farsça, boy, bos demektir. Sadece Hakk'in ibadete layik olmasi, baska hiç bir seyin buna hakki olmamasi.

KAN: Türkçe. Hallâc-i Mansur'dan itibaren, tasavvufta bir kan imgeciligi baslamistir. Tasavvufun zorluklarla dolu bulundugu, icabinda hayatini bu ugurda feda etme durumunun bile söz konusu oldugu, kan imgesiyle anlatilmaya çalisilir. Molla Camî'nin dedigi gibi

Kuh kün ez kellehâ
Bahr kün ez hûn-i mâ
Kellelerden dag
Kanimizdan deniz olsun.

Bas vermek, icabinda sir vermemek ugrunda büyük bir fedakarligi içerir. Kisi sirrini öyle saklamali ki, o kisinin sirrinin ne oldugu degil, sir sahibi oldugu bile bilinmemelidir.

KANÂAT: Arapça, ikna olmak, yetinmek vs. gibi anlamlari ihtiva eden bir kelime. Yasamak için zarurî olan ihtiyaçlar disinda kalan, bütün nefsî arzu ve hayvanî isteklerden uzak durmak. Yeme, içme ve çesitli konularda asiriya kaçmamak.

KANÂIYYE : Abdürrahîm el-Kanâî'ye nisbet edilen bir tasavvuf okulu.
KANBER-I ALI: Iki özel isimden olusmus bir izafet terkibi. Hz. Ali'nin Kanber'i manasina gelir. Hz. Ali'nin Kanber adli bir kölesi oldugu söylenir. Bu bir Bektasî terimidir. Bektasîler kullandiklari bir kemere, Kanber-i Ali derler. Yuvarlak serit veya örme kaytandan yapilan bu kemer, armut biçiminde tasla birbirine baglanirdi. Bag vazifesini gören tas, Haci Bektas tasindan yapilirdi.

KANBERIYYE: Kanber, Hz. Ali (r)'nin kölesidir. Hz. Ali (r)'ye çok bagliydi. O, evden çikinca, Kanber muhafizlik görevi yapmak üzere kilicini takinir, pesinden giderdi. Kanber, zencî idi. Haccâc'a karsi Hz. Ali'yi ögdügü için 95/71 4'de sehit edilmistir. Kanberiyye, kalinca bir kusaga halka ile asilmis, yumruk seklinde ve yumruktan küçük, balim tasi denen Kirsehir'de çikan balgami tastan, yahut Necef tasindan yapilmis bir seydir. Tigbend, teslim tasi, kemer, palheng vs. gibi tarikat cihazindan olan Kanberiyye, bele sarilan kemer üzerine takilir. Kusagin bir ucu, halka biçimindedir, o halkaya sokulur ve belin sol yanina dogru meyilli olarak durur. Kanberiyye; ehl-i beyte nisbeti, erenlere hizmeti ve evlenmemeye karar vermeyi ifade eder. Ancak son zamanlarda, evli olanlar da bu cihazi kullanmislardir. Kanberiyye, baba tarafindan tekbirlerle kusatilir. Bu sirada tercemân da okunur.

KANDILCI: Tekkelerde yanan kandillerin yagini, fitilini hazirlayan ve gece olunca da yakan görevli dervise, kandilci veya çeragci denilirdi.

KANDIL DIBINE ISIK VERMEZ : Bu atasözü, "mum dibine isik vermez" seklinde de ifâde olunur. Herkese faydasi dokundugu halde, kendine ve yakinlarina ayni faydayi saglayamayan kimseler için kullanilir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (K)
..:: 5 ::..
KANDIL GECESI : Bazi mübarek geceler hakkinda kullanilan tâbirdir. Rebiülevvel ayinin onikinci gecesi Mevlid, Recebin ilk cuma gecesi Regaib, Saban'in onbesinci gecesi Berât, Recebin yirmiyedinci gecesi Miraç, Ramazan'in yirmi yedinci gecesi Kadir gecesidir. Bu mübarek gecelerde, minarelerde mahyalar kurulur, kandiller yakilirdi. Günümüzde, bu is için minare serefelerinde elektrik ampulleri kullanilmaktadir. Kandil geceleri, ihya geceleridir.

KAN ET, KANUN ETME : Tarikat erkânina, yeni bir sey katmamak gerektigini ihtar etmek üzere söylenir.

KANINI IÇINE AKIT : Cezbe geldigi zaman veya bir hâl zuhurunda, dervisin bunu disari aksettirmemesi, sezdirmemesi ve normal davranistan uzaklasmamasi demektir. Bu, temkin ehli sûfilerde olur. Telvin ehli olanlarda bu durum aksinedir. Bu, melâmet tavri olarak da degerlendirilir.

KANTARA: Arapça'da büyük köprüye kantara denir. Dünya, kisiyi âhirete ulastiran bir köprü durumundadir. Âl-i imran Suresi'nin 14 ve 15. âyetleri, dünya ve âhiret kiyaslamasini yapar ve hangisinin daha önemli oldugunu açiklarken orada su ifadeler kullanir: "Kadinlardan, ogullardan, yigin yigin birikmis altin ve gümüsten, salma atlardan, sagmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düskünlük ve baglilik, insanlar için güzel gösterildi (ziynetlendirildi). Bunlar dünya hayatinin meta'idir. Nihayet varilacak güzel yer, Allah'in huzurudur. (Resulüm) De ki: Size bunlardan (yani dünya metâ'indan) daha iyisini bildireyim mi? Takva sahipleri için Rableri yaninda, içinden irmaklar akan ebediyyen kalacaklari cennetler, tertemiz esler ve Allah'in hosnutlugu vardir. Allah kullarini çok iyi görür" (Âl-i imran/14-15).

KANUN ÇERAGI: Bektasîlerde taht ve Balim (Sultan) Tasi'nin önünde duran ve zeytinyagi ile yanan çiraya Kanun Çeragi denir. Pirinçten yapilmis, kapagi Bektasî taci seklinde olup, fitil konacak üç lülesi bulunur. Kanun çeragi, iki yanindaki samdanda duran ve tahtin üç basamaginin, her basamaginda yer alan üçer samdandaki mumlarla beraber sayilirsa oniki, lülelerindeki fitillerle sayilirsa Meydandaki taht üstünde ve önünde bulunanlarla ondört çerag eder ki, bu sayilar, âlemi aydinlatan hakikat önderleri oniki imama ve ondört masuma isaret ederler.

Çeragci, Kanun Çeragini yakmadan (uyarmadan) tahtin önünde su tercemani okur:
Kânûn-i evliya, nuru's-semâvât
Seksiz bu menzildir Tûr-i münacât
Kaçan rûsen olur, niyaz edip ver
Muhammed Ali'ye candan salavât.
Ilk misradan anlasilacagi üzere, Kanun Çeragi'na, Evliya Çeragi da denir.

KAPI ALLAH KAPISIDIR : Aksemseddin, mürsidi, kulu Allah'a, Allah'i da kula sevdiren kisi olarak tarif eder. Bu durumda, mürsid, müridi Allah'a ulastiran kapi durumundadir. Ve bu kapi, ayirim gözetmeksizin herkese açiktir. Bu kapi insanlara hizmet kapisidir, zira Allah'a açilmakla, Allah'a götürmektedir.

KAPIDAN GEÇMEK : Tasavvuf'î planda, murakabe özelligini kazanmayi ifâde eder. Mevleviler bu duruma, kapidan geçmek derler. Bu, çilesini bitirenlerin veya baska dergahtan gelip hücreye çikacaklarin, veyahut çilekes olmayip da, fazileti ve olgunlugu bulunmasi veya seyhe vâris olmasi sebebiyle, kendisine dedelik payesi verileceklerin "Murakabe Meydani" na kabulüdür. Seyh tâyini nedeniyle, ziyafet çekmek de, âdettir. Bu durumda ziyafetin masrafi, yeni seyh efendiye âittir.Aksamdan sonra, yeni seyhin disinda herkes meydanda toplanip yemek yer, kahve içerdi. Daha sonra Meydanci, yeni seyh olan efendiyi meydana davet ederdi. Seyh, basta tarikatçi olmak üzere, sag ve soldaki dedelerle çift elle musâfaha ederdi. Ayakta, niyaz vaziyetinde bulunan mutfak canlari (mutfak görevlisi dervisler) ile görüstükten sonra, seyh de niyaza dururdu. Tarikatçi o sirada su gülbanki okurdu: Vakt-i serif hayrola, hayirlar fethola, serler defola, dervis kardesimizin mesihat hizmeti mübarek ola, niyazi kabul ola, demler, safâlar ziyâde ola, dem-i Hazret-i Mevlânâ Hû diyelim Hû". Yeni seyh efendi, o gece Hazret-i Sems'de yatardi. Arzu durumuna göre, orada bir iki gün kalirdi.

KAPIYI SIR ETMEK : Kapiyi kapatmak anlaminda bir söz.
Seyhim, var ise söyle erenler kelimâti
Dinletme bana tekkedeki mustalahâti
(Sem'in külü al), (kapiyi sir eyle) demekle
Hâsâ bulasin nûr-i dil ü bâb-i necati
Allah için olmazsa eger çekdigin evrâd
Nutkun tutulunca sasirirsin salavâti. Izzet Molla

KARABASIYYE: Halveti tasavvuf okulunun kollarindan birinin adi. Seyh Ali Alâeddin Karabas-i Velî (ö. 1097/1686) tarafindan kurulmustur. Karabas-i Velî, Arapgir'lidir. Genç yasinda, Istanbul'a Fâtih Medresesi'ne gelerek derslere basladi. Bir süre sonra cezbeye tutularak sûfiyye meslegine yöneldi. Kastamonu'ya giderek Sa'baniyye-i Halvetiyye postnisini Ismail Çorumî'ye intisâb etti. Derslerini bitirip, hilâfet aldi. Bazi ihtilâflari çözmek için Çankiri'ya gitti. Seyhi ismail Çorumî vefat edince, yerine geçen oglu Seyh Muslihiddin Efendi'den feyz aldi. Daha sonra 1 080/1 669'da Üsküdar'da, Mihrimah Sultan Zâviyesi'ne seyh oldu. Vefati Misir'da vuku bulmus olup, mezari, Kahire yakinlarindaki Gaylân köyündedir. Çesitli eserleri vardir: Kâsif-i Esrâr-i Fusûs, bu eserin muhtasari Camiu Esrâri'l-Fusûs, Serh-i Akâid-i Nesefiyye bi-Lisani't-Tahkîk, Mi'yâru't-Tarîka, Tarikatnâme, Serh-i Kasîde-i Askiyye li's- Sey-hi'l-Ekber, Risâle-i Usûl-i Erbaîn, Tefsir-i Sûre-i Tâhâ, Tabirname.

KARAGÖZ : Renkli bir perdenin, adam boyunda ve orta yerinde, ince beyaz bezden yapilma, küçük bir pencere biçimindeki sahnenin arkasindan yirmi-yirmi bes santim uzunlugunda deriden kesilmis ve boyanmis, resimlerin seyircilere gösterilmesi suretiyle oynanan oyun. Isik arkadan vurunca perdeye bu iki boyutlu sekillerin gölgesi düser. Seyirci bu gölgeleri izler. Vahdet-i vücud telâkkisine göre, âlem de, tipki bu sekilde bir gölgeden ibarettir. Bu tip gölge oyunlarinin kökeninin Çinlilere dayandigi söylenir. Muhyiddin Ibn Arabî, Futûhat-i Mekkiyye'nin üç yüz on yedinci babinda gölge oyununun, ne ifâde ettigini su sekilde anlatir: "Cenab-i Hakk'in, cemi avalimi müdebbir olmasi meselesindeki isaretimizin hakikatini bilmek isteyen, hayâl-i sitâre'ye yani perde hayâline ve suretlerine ve perdeden uzakta bulunup, asil o suretleri oynatan ve onlarin lisanindan konusan zât ile aralarinda perde bulunan küçük çocuklara göre, o sekilde konusanin kim olduguna bir baksin. Iste âlemin sekillerinde de durum böyledir. Insanlarin çogu, varsaydigimiz o çocuklar gibidir. Bu bakimdan, ne sekilde hicap ve gaflette oldugunu anlarsin. Ufak çocuklar bu toplantida sevinç içindedirler. Gafiller de bunu eglence ve oyun olarak telâkki ederler. Âlimler ise, bundan ibret alma cihetine giderler ve Allah'in bunu bir örnek olarak koydugunu ve yarattigini bilirler... Allah bu âleme nisbetle, bu sekilde onlarin misalinin hareket ettiricisidir. Ve bu perde, mahlukat ve kainat üzerinde cereyan eden ve hâkim olan Ilâhî kader sirrinin perdesidir. Durum bu iken, gaflet içinde bulunanlar, bu ibret dolu misali eglence ve oyuncak kabilinden sayarlar. Nitekim Allah tarafindan "dinlerini lehv ve oyuncak haline getirenler..." (En'âm/70) buyurulmustur.
Binaenaleyh, ilk olarak perdeye vassâf (karagözcü) denen sahis çikar ve Allah'i ululayan, ögen bir hitabede bulunur. Sonra kendisini müteakib, perde arkasindan perdeye gelen çesitli sekillerle konusur. Sonra seyircilere, Allah'in bu hayal perdesini, kullarina bir ibret misâli olmak üzere yarattigini, ibret alsinlar diye bildirir.
Sonra vassâf perdeden kaybolur. Bu vassâf, biz insanlar arasinda ilk mevcut olan, Hz. Adem mesabesindedir. Bizden kaybolmasi da, perde ve ilâhî gayb hicabi ardinda ind-i rubûbiyette kaybolmasi seklindedir. Allah hakki söyler ve dogru yola erdirir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (K)
..:: 6 ::..
KARA KAZAN, KARA KAZAN HAKKI : Yesevî geleneginde, tekkede büyük bir kazan olur, onda pisirilen çorba, gariplere, yoksullara ve dervislere dagitilir. Seyyid Ali Hemezanî, Kesmir'de Islâm'i yayma faaliyetleri sirasinda, halifelerinden birinin böyle büyük bir kazani olmasi ve bu kazanda pisen yemekten bütün bir çevrenin istifâde etmesi, o civarda bir iskân kolonunun olusmasina sebebiyet vermistir. Farsça'da kazan anlamina gelen Lenger kelimesi, o kasabanin adi olmus ve "Langer-hatta" diye anilmistir. Ortaasya tasavvuf gelenegini sürdüren Haci Bektas Velî'nin, Hacibektas'taki merkezî tekkesinde, bu amaca yönelik büyük bir kazani vardi. Bu kazan "As Evi"ndeydi. Bektasîler, bu kazanin, altinda ates olmasizin kaynadigi inancindadir.Bu kazanin, bir Mogol komutan tarafindan tekkeye hediye edildigi söylenir. "Kara kazan hakki için" sözü alevîler arasinda bir and sözüdür. Eskiden ösür usûlü, vergi sisteminin esâsini teskil ediyordu. Köylerin ekin hasilatinin onda biri (ösürü) artirma ile satilirdi. Köyün ösürünü alan kisi (mültezim), onda biri aldiktan sonra, eger köy alevî köyü ise, üçler, yediler, kirklar hakki olarak, üç, yedi ve kirk sinik bugday alir, köylü sesini çikarmazdi. "Harman kaldirma zamani" köylere, çesitli yerlerden dedeler ve dervisler de gelirdi. Haci Bektas çelebisi tarafindan gönderilen vekiller de gelirler, kimisi "Hazret-i Pîr", kimisi "Kara Kazan", kimisi "Gül Yüzlü Efendim" (Çelebi) için Hakkullah toplar, köylünün harmanindan nasibini alir giderdi.

KARÂR: Arapça'da, dinlenecek yer, sebat, vs. gibi manalari ihtiva eden bir kelimedir. Hâlin hakikati konusunda tereddüdün kaybolmasina karâr denir.

KARINCA ve SÜLEYMAN : Karinca, tasavvufta, herkesin kendi gücü oraninda yapabilecegi kadarini yapmasini temsil eden sembol bir hayvandir. Didinme ve çalisma, karincanin özgün bir vasfi oldugu gibi, sufîde de ayni nitelik bulunmalidir. Sufîlik yolunda meskenete yer yoktur. Bu konuda su hikaye anlatilir: Topal bir karinca, düse kalka Hacca gidermis. Birisi "nereye gidiyorsun?" diye sormus. "Hacca" demis. Duruma sasiran adam "bu halinle mi?" demis. Karinca su karsiligi vermis: "Varamasam da, yolunda ölmek var ya!".
Yine Hz. Süleyman'in ordusunun karincalari çignememesi ile ilgili olay (Neml/15-19) da, karinca acizligin, Hz. Süleyman da kudretin sembolü olarak yer etmistir. Acizlik ve gücün karsilikli alakasini Yunus Emre dizeleriyle anlatir:

Canim, erenler yolu inceden ince imis,
Süleyman'a yol kesen, sol bir karinca imis.

KARÎBU'L-FETHI'L-MÜBÎN: Apaçik bir fethin yaklasmasi anlamina gelen, Arapça bir tamlama. Ilâhî isimlere ait nurlarin tecellîlerinden ve velayet makamindan kula açilan sey.

KÂRI DEDE: Kârî, Arapça'da okuyucu manasina gelir. Mevlevî tâbiridir. Kârî Dede, Mesnevî okurken, Mesnevî-hanlarin yanina oturup, beytleri okumak suretiyle onlara yardim ederdi. Bunun yerine Kâri-i Mesnevî unvani kullanilirdi.

KÂRI-I MESNEVÎ: Arapça, Mesnevî okuyan demektir. Mesnevî-hanlar Mesnevî okurken, yanlarina oturup, onlara takildigi yerlerde yardim ederlerdi. Mesnevî-hanlar, Mesnevî'yi ezbere bilirler ve dersi ezbere yaparlardi. Sonraki dönemlerde, güçlü Mesnevî hafizlari azaldigi için, yanildiklari vakit hatirlatma isini yapmak üzere, elinde kitap tutan yardimci bulundurulmaya baslandi. Mevlevîhanelerin bazilarinda yanyana iki kürsü vardi. Birinde Mesnevî-han, digerinde Kari-i Mesnevî otururdu. Ders, Kari-i Mesnevî'nin iki beyit okumasiyla baslar, sonra Mesnevî-han devam ederdi. Sayet Mesnevî-hanin okuma sirasinda unuttugu beytler olursa, bunu Kari-i Mesnevî hatirlatirdi. Daha sonra Kari-i Mesnevîlik bir paye haline gelmistir. Ancak son devirlerde Mesnevî-hanin önünde Mesnevî bulundugunu, unutunca, açip baktigini, bu yüzden Kari-i Mesnevî'ye ihtiyaç kalmadigini görüyoruz. Ancak kürsü dibinde oturan Kari-i Mesnevî, ilk iki beyti okuyarak derse baslama âdetini devam ettirmekteydi.

KARRÂ-KURRÂ: Arapça, okuyucu demektir. Hafiz, zâhid, sofu, kaba manada dinin zahirine bagli olan kisi, ham ruh sahibi, Ilâhî zevklerden anlamayan, cennete girme, cehennemden kurtulma amaciyla kulluk yapan adam. Dinin duygu yönünden nasibi az kisi.

KÂSS-KUSSÂS: Arapça, hikayeci demektir, ilk zâhidlerin yasadigi dönemden baslayarak, camilerde, toplanti yerlerinde hemen her yerde, hikâye anlatarak, halki etkilemeye çalisan bir takim vaiz ve zâhidler görülür. Bunlarin sûfilerle alâkasi olmamakla birlikte, bir kismi zühhad grubuna girer.

KASANIYYE: Naksbendîligin kollarindan biridir. Kurucusu, Semseddin Ahmedü'l-Kâsânî (ö. 911/1505)'dir.

KASD: Bir seye teveccüh etmek, yönelmek manasina gelen Arapça bir kelime. Tasavvuf istilahi olarak, sevgilinin hosnutlugunu bulmak üzere, herseyden siyrilmaya azmetmek ve bütün iradeyi bu yöne sarfetmek.

KÂSE: Farsça, kadeh demektir. Sülük hâlinde, sâliki mest eden vahdet (birlik) sarabinin (tecellîlerinin) kadehi. Asik kisinin kalbi, bu tecellîlere mazhar olan kadehtir. Kalbin anatomik yapisi, kadehi andirir olmasi ilginçtir. Murakabe halindeki sûfinin kalb kadehi, çesitli tecellî nurlarinin döküldügü bir yer halindedir. Bu tecellî, düsünülen seyin kalbe inmesi, tesir etmesi ile hissedilebilir.

KASIK NIYAZI : Yunanistan Bektasîleri kendilerini Seyyid Ali Sultan'a nisbet ederler. Bunlarin yaptiklari kasik niyazi su sekildedir: Parmaklar düz ve bitisik, parmak uçlari asagiya egik olarak, eller iki bögür üzerine konur. Omuzlar biraz vücûttan ayrilir. Sag ayak parmak ucu, sol ayagin bas parmak ucunun üzerine konur (mühürlenir).

KASIMIYYE: Râsidiyye-i Sâziliyye'nin kollarindan biri. Kurucusu, Seydi Ebu'l-Kâsim el-Gazî es-Selmâs (ö. 981/1 573)'dir. Bu tarikata Gâziyye de denir. Zira kurucusunun isimlerinden birisi, Gazi'dir.

KASM: Kirmak, helak etmek, mahvetmek anlamina Arapça bir kelime. Vâsitî bu terimi söyle tarif eder: Bütün isler kendi hakikatlarinda, dehirler üzerinde zuhur eder. Bunu her kim kidem sahidi ile müsahede ederse, bu müsahededen dolayi, kidemin mukabili yok olur.

KASRIYYE: Ebu'l-Hasan ismail b. el-Hasan b. Abdillah el-Kasrî tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu.

KASRIYYE: Ebû Muhammed Abdillahi'l-Celîl b. Musa b. Abdi'l-Celîl el-Ensârî el-Üveysî tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Kurucusunun Kasrî nisbesine sahip olusu, kurdugu okulun bu isimle anilmasina sebep olmustur.

KASSÂRIYYE: Kurucusu, Ebu Salih Hamdun b. Ahmed b. Ammâratü'l-Kassâr (IX. yüzyil)'dir. ilk Melâmîlik bu zâta atfolunur.

KASVET : Arapça, sertlik, katilik, duygusuzluk gibi anlamlari olan bir kelime. Tasavvuf yolunda yeni olanlar, telvin ve hâl geregi çabucak hislenir, duygulanirlar, ancak ileri mertebelere ulasan temkin sahibi kisiler, hislerini belli etmezler. Hz. Ebû Bekir Kur'ân okurken aglayan birine, "bir zamanlar biz de böyleydik, ama kalbimiz kasvetlendi" demistir. Kasvet, arifler için bu sekilde mükemmelligi ifade ederken, âbidler hakkinda acimasizlik anlamina gelir.

KAT' : Arapça, kesmek anlaminda bir kelime. Kulun,bagli oldugu sebeplerle mesgul olmaktan uzaklasmasidir. Zira bu sebepler, kulu Allah'tan uzaklastirir.

KATNANIYYE: Rufaiyye'nin kollarindan biri. Kurucusu, Seyyid Hasanü'l-Katnânî'dir. Rufaîligin diger kollan sunlardir: Nuriyye, Izziyye, Fenâriyye, Bürhaniyye, Cündeliyye, Cemiliyye, Dirîniyye, Atâiyye, Sebsebiyye, Imadiyye ve Kayyâliyye.
TASAVVUFÎ TERIMLER (K)
..:: 7 ::..
KATRA: Arapça, damla anlamina bir kelime. Ilâhî tecellîler, kalp, insân-i kâmil, nokta.
Ey Niyazi, katramiz deryaya saldik biz bugün,
Katra nice anlasin, umman anlar bizi. Niyâzî-i Misrî

KAVAMI': Arapça, birine sopa ile vuran zelil kilan, kahreden anlamlarini ihtiva eden çogul bir kelime. Insani zelil kilan, kahreden her sey kavami'dir. Insani zelil kilan bu seyler nefs, tabiat ve hevâdan kaynaklanir. Kisiyi bu zilletten ancak, ilâhî destek ve semavî yardim kurtarir. Bu da, Allah'a seyr durumundaki inayete hak kazanmis kisilerde olur. "Ugrumuzda cihad edenleri, bize ulasacak yollara hidayet ederiz" (Ankebût/69) ve "Takvali bir hayat sürdürenlere, Biz, Hakki batildan ayirma yetenegi veririz" (Enfâl/29) âyetleri bu tür ilâhî yardima isaret ederler.

KAVM: Arapça, cemâat, topluluk demektir. Sufîler cemâati, mutasavviflar grubu, arifler zümresi.

KAVS-I NÜZUL: Arapça, inis yayi anlamina gelen bir tamlama. Ilâhî vücûddan ayrilan nurun dört unsura (toprak, hava, su, ates) geçisi durumu hakkinda kullanilan bir tâbirdir. Buna mebde (baslangiç, temel, esas) de, denir. Insan-i kâmil ile ilgili bir devir (daire) teorisi vardir. Bu teoriye göre, süflî olan bu âleme gelen bir varlik, baslangiçta, cansiz varlik (cemad), sonra nebat, sonra hayvan sekillerinde ortaya çikarak, ondan sonra da insan-i kâmil sekline girer ve Hakk'a ulasir. Varlik, nasil mutlak varliktan çikip bu alçak ve düsük âleme indiyse, tekrar o âlemden çikarak aslina dönme durumundadir, "is O'ndan basladi (sonunda) yine O'na döner" sirri budur. Bu dönüsüm hareketi bir daireye benzetilerek; Mutlak varliktan bu süflî dünyaya dogru olani, kavs-i nüzul (inis yarim dairesi, yayi); süflî âlemden Mutlak Varliga olan yükselisi ise, kavs-i urûc (çikis yarim dairesi, yayi) diye ikiye ayrilmistir. Sûfiler, bu görüslerini çesitli âyetlerle ispatlarlar. Onlardan biri sudur: "O (Allah)ki, yarattigi herseyi güzel yapmis ve ilk basta insani çamurdan yaratmistir. Sonra onun zürriyetini nutfeden, hakir bir sudan üretmistir. Sonra onu sekillendirmis, ona Kendi ruhundan üflemistir.." (Secde/7-8)

KAVS-I URÛC: Arapça, yükselme yayi manasina gelen bir ifâde. Ilâhî vücûddan ayrilan nurun, dört unsurdan geçtikten sonra, tekrar aslina dönüsünü ifade eder. Buna me'âd ve kavs-i su'ûd da denir.

KAVUK : Eskiden kullanilan baslik. Fes, takke ve benzeri basliklara sarik sarmak suretiyle ilim adamlari sinifinin giydigi bir giyim formu idi. Içi bos manasina kof ve kav kelimelerinden, basa giyilen bir baslik diye de tanimlanmistir. Yeniçerilerin çesitli kavuklari vardi. Vezirlerin giydigi kavuga, kallavî denirdi. Bazi kavuk türleri sunlardir: Horasanî kavuk, Mücevveze, Molla kavugu, Telli kavuk, Iskirlak, Murabbaî, Tepeli kavuk. Daha sonralari baslik olarak fes yayginlasmistir. Basliklar meslekî ve sosyo-politik açidan farklilik arzederdi. Ümera, börk üzerine sarik; asker agalari, kuka; subaylar kalafat; neferler keçe ve hartavî kavuklar giyerlerdi. Bilim adamlari tepeli kavuk; kâtipler, Katibî tarzinda kavuk; hocalar Horasanî kavuk kullanirlardi.

KAVVÂL: Arapça, çok söz söyleyen, manasina bir kelime. Sûfiyye meclislerinde, kavvâl adi verilen kisiler, bugünün mevlidhanlarini bir parça andirir tarzda derin, tasavvuf! ve felsefî siirleri okuyarak, toplulugu heyecana, tefekküre ve vecde getirirlerdi. Osmanli istilahinda bu, çok konusan, çalçene ve geveze kimseler için kullanilir olmustur.

O makûle mütecasir kavvâl
Münkariz oldu deyü cümle rical.
Sümbülzâde Vehbî

KAYGUSUZ: Tasasiz, dertsiz anlamina Türkçe bir kelime. Bektasî edebiyatinin en güzel siirlerini yazan Kaygusuz Abdal ve Kaygusuz Sultan'a, kisaca Kaygusuz denir. Islam'a aykiri gibi görülen satah ibareleri vardir. Siirlerinde esrari över. Halk arasinda Kaygusuz'un esrara düskünlügü söylenegeldiginden, rakiya "Akyazili" dedikleri gibi, esrara da "Kaygusuz" adini takarlar. Içiciler, yabancilarin yaninda bu ismi kullanirlar. Mesela: "Geçen gün kaygusuz haktaydi. Filan adama rastladim, o bulmus, beraberce gördük (yani beraberce duman alti olduk, veya duman çektik)" sözleri, bu kullanima örnektir.

KAYLULE: Ögle vaktinde uyumak veya o vakit süt içmek anlamina gelen, Arapça bir kelime. Vahdetin çoklukta müsahedesi, çoklugun vahdette müsahedesi tecellînin dogmasi ile olur. Bu durumda Allah'tan gayri seyler ve kesret yok olur. Iste bu kesret ve mâsivanin yok olusuna kaylule denir.

KAYYUM: Her seyi koruyan, tutan manasina Arapça bir kelime. el-Kayyûm, Allah'in isimlerindendir. Allah'tan baskasi bu isimle vasfedilmez. Kelime, Arapça'da mübalaga kalibindadir. Çokluk, mübalaga ifâde eder. Bu isim, Kur'ân'da su sekilde geçer: "O, kendinden baska hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tir. O, Hay'dir, Kayyûmdur" (Bakara/255). Kiyam kelimesi, devam manasina da gelir. Sühreverdî Heyâkilü'n-Nûr'da, bu isimle bir duada bulunur: "Ey Kayyûm, bizi Nur ile destekle, bizi nur üzerinde devamli kil, bizi nurda hasreyle, isteklerimizin sonunu, Senin rizân kil, niyetlerimizin
nihayetini, bize söz verdigin kavusma (lika) eyle, karanligin kapisindaki esirler, devamli rahmetini bekliyorlar, hayir umuyorlar". Camide temizlik isiyle görevli kayyim ile kayyûm kelimesi birbirine karistirilmamalidir.

Kereminden o Kâdir-i Kayyûm
Eylemez hiç kimseyi mahrum.
Fuzulî

KAZANCI DEDE : Mevlevîlikte mutfak, yeni dervisler için ilk terbiye ve hizmet mahallidir. Mutfagin en kidemli ve önde gelen görevlisine Kazanci Dede denirdi. Bu zat sertabbâh (basasçi)'nin muaviniydi. Kazanci Dede, çilesini bitirmis yetenekli kisiler içinden seçilirdi. Mevlevîlige girmek isteyenler, Kazanci Dede'ye müracaat ederlerdi. Dede, ona "dervislik zordur, çileyi kirmak (yarida birakmak) iyi degildir. Dervislik âtesten gömlek, demirden leblebidir. Aç kalmak, dögülmek, haksiz yere söz isitmek vardir. Dervislik, ölmezden evvel ölmek demektir. Bunlara dayanabilirsen gir" derdi. Dervislikte israr eden kisi için seyh efendiden izin, yeni girenden de ikrar alinirdi. Kazanci Dede, zaman içinde yükselerek Sertabbâh (Basahçi) olurdu.

KAZANCI POSTU : Kazan kelimesinin asli kazgandir. Mevlevîlikte, Kazanci Dede'nin oturdugu özel posta, Kazanci Postu denirdi. Bu postun rengi beyaz olur ve mutfagin giris kapisinin tam karsisindaki yerde, serili olarak dururdu.

KAZANLIGA KAPATMAK: Lokma kazaninin bulundugu bodruma, edebsizlik eden dervisleri kapatirlar, bir süre burada tutarlar. Buna, kazanliga kapatma cezasi, denirdi.

KAZANLIK: Mevlevî tâbiridir. Mutfagin altinda lokma kazaninin bulundugu bodruma, kazanlik adi verilirdi. Burasi, edeb disi davranista bulunan dervisleri cezalandirmak üzere, bazan hapishane olarak da kullanilirdi.

KAZAN YATAGI: Mevlevî tekkelerinde, mutfak âlet ve edevatinin bulundugu yere denir.

KAZERUNIYYE: Ebû Ishâk Ibrahim b. Sehriyâr el-Kazerûnî (ö. 426/1034) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Kurucusunun adina izafeten Ishâkiyye de denir. Bu okulun esaslarindan biri de, gayr-i müslim kisileri Islâmlastirmak idi. Osmanli Devletinin kurulusuna tesadüf eden yillarda, Bursa'da bir ishâkhâne kuruldugunu bilmekteyiz.
TASAVVUFÎ TERIMLER (K)
..:: 8 ::..
KEBAIR: Arapça, büyükler demektir. Kullarin cehenneme girmesine âmil olan agir günahlara, kebair denir. Genel görüse göre bunlar on yedidir. Dördü kalp amelidir: Sirk, günahta israr, Allah'in rahmetinden ümit kesmek, Allah'in mekrinden emin olmak. Dördü dildedir: Yalan yere sahitlik yapmak, namuslu kisiye iftirada bulunmak, bâtil yere, yalan olarak yemin etmek, büyü yapmak. Üçü midede olur : Içki içmek, haksiz yere yetim mali yemek, faiz yemek. Ikisi, zina ve homoseksüelliktir, ikisi eldedir: Haksizlik ve adam öldürmek. Ikisi de savastan kaçmak, anayi babayi üzmektir. Sûfiyyenin önemli bir bölümü, iman sahibi ehl-i kebairin cehennemde sonsuzadek kalmayacagi kanaatindedir.

KEBÎRIYYE
: Ebû Abdullah Muhammed b. Hafif es-Sirâzî (ö. 371/982) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu. Seyhu'l-Kebîr unvaniyla taninmistir. Tarikatinin Kebirîyye adiyla anilmasi, bu unvanindan kaynaklanmaktadir. Bu tarikat Cüneydiyye'nin koludur.

KEFÂF, KEFÂF-I NEFS: Arapça, yeterli miktarda olan, bir seyin misli ve miktari, vs. gibi anlamlari içeren bir kelime. Nefse engel olmak, onu isteginden men' etmek, kefâf-i nefs olarak degerlendirilir. Tasavvuf ehline göre her seyin yeterli miktarinca olmasi ve israfa kaçmamak büyük önem arzeder. Hz. Peygamber (s)'in "Allahim! Bana rizki yeteri (kefâf) miktarda ver" seklindeki, duasi, bunu gösterir. (Müslim, Zühd, 19). Kefâf, lüksten kaçma, asiriliklari törpüleme, nefsin, doymak bilmez istah ve arzularina gem vurma, aza kanaat gibi konulari bünyesinde toplayarak, israfa karsi çikma hususunda farkli bir boyut getirmistir.

KELAM: Söz anlaminda Arapça bir kelime. Tasavvuf istilahi olarak, taayyün, belirme, zahir olma, meydana çikmayi ifade eder.

KELIMAT: Arapça, kelimeler demektir. Cevheri hakikatin meydana çikarak, var (mevcut) haline girmesi. Kavlî ve vücûdî kelimeler olmak üzere iki kisimdir. Kavlî kelimeler insanî nefsin üzerine, vücûdî kelimeler Rahmanî nefsin üzerine vâkidir. Rahmanî nefs, heyulânî cevher gibi âlemin sekilleridir. O, tabîi aynlar degildir. Bütün varliklarin sekilleri, Rahmanî nefsin üzerinde ortaya çikar, ki bu da, vücûddur.

KELIME: icâd altina giren Ilâhî ilimdeki sabit öz (ayn) lerden bir öz (ayn)'dür. Kelimetü'l-Hazre, "Kün: Ol" a isarettir. Kün, küllî irâdenin seklidir. Kâsânî'nin bu tarifine göre, hazir olus kelimesi "kün"dür.

KELIME-I TEVHID: Arapça, birleme kelimesi demektir. Allah'in birligini ifade eden, "Lâilâhe illallah" için kullanilan bir tâbirdir. Sûfilere göre bu tâbir, üç mânâya gelir: 1. La ma'bûde illallah: Allah'tan baska ma'bud yoktur: 2. La maksûde illallah: Allah'tan baska istenecek yoktur: 3. La mevcûde illallah: Allah'tan baska varlik yoktur.
La ma'bûde illallah: Hak olan ma'budu isbât, bâtil olan ma'budu silmek (nefy) demektir. Bu, tevhid-i avamdir. Hak olan ma'bud, süphesiz ki Allah'tir. Bâtil olan ma'bud ise, insanlarin yapip taptigi put ve benzeri seylerdir.
La maksûde illallah: Her seyde ve her hâl ü kârda istenen sadece Allah'tir, demektir. Buna tevhid-i havass denir.
La mevcûde illallah: Allah'tan baska hakiki mevcut yoktur.Mevcudatin hepsi, adem (yokluk) aynasinda vücud-i zillî (gölgeden vücud) ile mevcut demektir. Bütün tarikatlar, kelime-i tevhidi (La ilahe illallah) zikir olarak benimsemis iken, Mevlevîler, "Allah" kelimesini çekmislerdir. Zikrin en efdali, Lailahe illallah'tir, ancak, namaz, oruç gibi ibadetleri yapmadan, islâm'i yasamadan bunu vird olarak, zikir olarak çekmek bir fayda saglamaz. Bu konuda imam-i Gazalî söyle der: "Bu tür zikirler, ey ates, ey su, ey ekmek diye aksama kadar bagirmaktan farksizdir, fâidesi yoktur. Öyle bagirip çagirmakla, ne bir ates gelip seni isitir, ne bir su akip gelerek seni sular, ne de bir ekmek gelip senin karnini doyurur".

KEMAL: Arapça, olgunluk demektir. Sifat ve sifatin asarindan, Hakk'i tenzih etmek üzere kullanilir, bir tâbirdir. Bir seyin bütün cüzlerinin, yerli yerinde ve tam olmasi mânâsina gelir. Allah'in kemali, mâhiyetinden ibarettir. O'nun mâhiyeti de, idrâkin disindadir. Allah'in olgunlugunun sonu, ucu bucagi yoktur. Allah'in olgunlugu, yaratiklarmkine benzemez. Zira varliklarin olgunlugu, zatlarmdaki mevcut mânâlarladir. Bu mânâlar, zâtlarinin gayridir. Allah'in olgunlugu, zâtina eklenen mânâlarla degildir.

KELLE SAG OLSUN, CIHANDA BIR KÜLAH EKSIK DEGIL (BAS SAG OLDUKÇA KÜLAH BULUNUR) : Sufî- lerin taçlari, arakiyeleri, seyh tarafindan tekbirlendigi için ona yabanci eli degdirmezler. Eskir yipranir, giyilemeyecek hâle gelince, dergâhin mezarligina götürüp gömerler. Gömme durumunda kalan dervislerden bazisi, yenisini elde edemedikleri için basi açik gezmislerdir. Bunlardan birine, "niçin basin açik geziyorsun?" dendiginde, "bas sag oldukça külah bulunur" karsiligini vermis, bu söz sonradan atasözü haline gelmistir.

KEMALIYYE: Halvetiyye'nin Bekriyye kolunda meydana gelen üçüncü subenin adidir. Kurucusu Seyh Muhammed Kemâleddin'dir. Bu zât, Bekriyye subesinin kurucusu, Semsüddin Mustafa el-Bekrî'nin ogludur. Tarikattaki sülûkunu babasindan tamamlayip, yine ondan icazet ve hilâfet almistir. Dogum tarihi 1727, dogum yeri Kudüs'tür. Vefati 1784'te Gazze'de vuku bulmus olup, mezari oradadir. Sâirdir. Divâni vardir.

KEMAN EBRU: Farsça, keman kas demektir. Sâlikin isledigi bir kusur nedeniyle derecesinin düsmesi ve bundan sonra da ilâhî yardim ve cezbelerle, eski hâline yeniden dönmesi. Düsüs ve çikis kavisli bir çizgi takip eder. Sevgiliden gelen ve sevenin isteyerek katlandigi eza ve cefâ.

KEM NAZARLA BAKMAK : Birisine kötülükle bakmak, tasavvufî edebe aykiri olan bir davranistir. Sûfi, herkese iyi nazarla, hüsn-i zanla bakmak zorundadir. Sûfînin kötü nazarla bakmasi gereken tek sey, kendi nefsi ve onun hevâsidir.

KEMER : Kadirî ve Rufaîlerin bellerine sardiklari kusaga denir. Kemerin genisligi sekiz-on santim olup çuhadan yapilmistir. Ön tarafinda, parça parça dikilmis mesin üzerine üç sira halka takilirdi. Kemerin öteki ucuna çengel konur ve bu çengeller halkalara ilistirilirdi. Kemeri, seyhten bey'at almis dervisler kusanirdi. Seyh bu kemeri tekbirlerle takardi. Kemer, evliya hizmetine bel baglayis sembolüdür. Kemeri sikmak, canla, basla tasavvuf! yolda çaba göstermek demektir. Gayret kusagi, gayret kemeri ve bunu kusanmak, hizmete bel baglamak anlamina gelir. Medreselerde, talebelerin hizmetlerine bakmak üzere seçilmis özel kisiye, kemer denirdi. Bu görevi üstlenen ögrenci, imaretten çorbayi alir, medreseye getirir, dagitir, temizlik vs gibi diger hizmetlere de bakardi. Bu talebe müderris ve ögrenciler arasinda elçilik görevi yapardi.

KEMER-BESTE: Farsça, kemer baglamis anlamina gelen bir terkip. Bektasî rivayetlerine göre, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin basta olmak üzere onyedi ogluna kemer ve silah kusatmis, her birine Esma-i Hüsnâ'dan birini telkin etmistir. Onlar da, bu ögretildikleri ismi zikrederek savasirlarmis. Bektasî gülbanklarmda onyedi kemer-beste ifadesi bulunur. Ahmed Rif'at Efendi'nin Mir'âtu'l-Makasid'inda, bu rivayetin hayalî oldugu kaydedilir, (s. 231-232).

KEN'ÂN: Ortadogu'da, bugünkü israil'e yakin bir yer. Hz. Ya'kub'un ikâmet ettigi bölge. Manevî âlem, melekût âlemi. Hz. Yusuf'un içine atildigi kuyu, maddî ve cismânî âlemi; Ken'ân beldesi ise, kudsîler âlemini temsil eder. Beden karanligina ve hapishanesine hapsedilen serefli insan ruhuna da, Yusuf-i Kudsî denir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (K)
..:: 9 ::..
KENDI ÂLEMINDE OLMAK : Tasavvufî sulukta, gelip geçici bir hâl. Dervis, manevî kemalât yolunda giderken, geçici bir süre, elini etegini dis dünyadan çeker, kendi iç âlemi ve oradaki zevk ile mesgul olur.

KENDINDEN GEÇMEK : Yaklasik olarak gaybet, gasyet, fena gibi hallerin Türkçe ifadesidir. Bu hallerin ziddi sahv, beka ve huzurdur. Kendinden geçenin, dis dünya ile ilgisi kayboldugu gibi, kendisi ile olan irtibatini da kaybeder. Kendi suurunda olmamak, kendinden geçmek ifadesiyle açiklanabilir.

KENDINI BILMEK : Kendini bilen Rabbini bilir, ilkesi tasavvufun ana kurallarindan biri durumundadir. Bu sözün çok çesitli sekillerde yorumu yapilmistir. Bir tanesi sudur: Kulun kendini yokluk, acizlik, mahviyet, fakr, eksiklikle bilmesi, daha dogrusu bunun suuruna ermesi, Allah'in güç, kemal, istigna sahibi mükemmel bir varlik oldugunu farketmesidir. Diger bir yorum da, su sekildedir: Allah kulu yarattigi zaman, ona kendi ruhundan üfürmüstür. Bu ilâhî ruh, bütün insanlarda vardi. Eger insan, kendinde bulunan bu yönü kesfeder, taniyabilirse (arafe fiilinin ifâde ettigi mânâda olmak üzere), o derecede, kendisini yaratan Rabbini tanir ve bilir. Her insanda, kendini Allah'a ulastiracak enfüsî âyetler vardir. Ancak bunu bilmek, kesfetmek gerek.

Ilim ilim bilmektir
Ilim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktir.
Yunus Emre

Bilmek istersen seni
Can içre ara cani
Geç canindan bul Ani,
Sen seni bil sen seni.
Kim bildi ef'âlini
O bildi sifatini
Anda gördü zâtini.
Bayram özünü bildi
Bileni anda buldu,
Bulan ol kendi oldu.
Sen seni bil sen seni.
Haci Bayram Velî

Tasavvuf erbabi "kendini bilene babasinin kani helal, kendini bilmeyene anasinin sütü haram" sözüyle, kendini bilen kisinin çig is yapmayacagini, her seyinin yerli yerince olacagini bildirmek üzere kullanirlar. Yine, vezinli olarak söylenmis bu konu ile ilgili su sözde de, ayni espiri bulunmaktadir: Sen seni bil sen seni, bilmez isen sen seni, patlatirlar enseni.

KENNÂS: Arapça, süpürücü anlamina gelen bir kelime. Tekkelerde süpürme ve tuvalet temizligiyle mesgul olanlara bu ad verilirdi. Ayni manada olmak üzere, âbrîzci kelimesi de kullanilirdi.

KENÛD: Nimete küfreden, asi vs. gibi anlamlari olan Arapça bir kelime. Seriatta farzlari, tarikatta da faziletleri terkedene kenûd denir. Birisi bir sey diler, eger o diledigi Allah'in istegine aykiri olur ise, Allah'la çekismis, zitlasmis ve Allah'in nimetinin hakikatini bilmemis olur. Kâsânî'nin verdigi bu tarif, kulun Allah ile olan münasebetinin negatif tarzda cereyanina isaret etmektedir.

KENZ-I MAHFI: Arapça'da gizli hazine demektir. Mutlak gaybda gizlenmis bulunan hüviyyet-i ehadiyye yerinde kullanilir. Bu, bilinmesi muhal olan gizlilerin gizlisidir. "Gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim..." kudsî hadisi ile, bu hususa isaret vardir.

KEPENEK: Türkçe, özellikle çobanlarin giydigi dögme yünden yapilmis, yagmur, kar, firtinadan korunmak üzere kullanilan bir giysi. Genis, kolsuz, yakasiz ve önü açik olur. Özellikle Hurufîler kepenek giyerler. Çoban elbisesi oldugu için, onu giyenlerin küçük görülmemesi gerektigini belirtmek üzere, "kepenek altinda er yatar" denmistir.

KERAMET: Azizlik, seref, küp veya desti kapagi, itibar, kerim, cömertlik, gibi anlamlari içeren Arapça bir kelime. Peygamberlerden ortaya çikan olaganüstü olaylara mucize denirken, benzeri, durum veliler için söz konusu olunca, buna da keramet denir. Keramet, kevnî (surî) ve manevî (hakiki) olmak üzere ikiye ayrilir, ilki, hayz-i rical olarak degerlendirilir, zira bunda, tabiat olaylarindaki deterministik sebeb-sonuç iliskilerini, yani adetullahi asan bir durum söz konusudur. Manevî keramet, hakiki keramet olup istikametten ibarettir.
Ilk çesitten kerametlere düskün olan mübtedilere, su ögüt verilir: Su üstünde gidersen saman çöpü olursun, havada uçarsan sinek kesilirsin, bir gönül elde et de adam ol.
Bazi kimseler, kendi kerametlerini kendileri anlatarak, insanlar üzerinde etkili olmak isterler, böyleleri için "kerameti kendinden menkûl" denir.
"Keramet, hayz-i ricaldir", sözü de, keramet göstermenin, erbabinca hos birsey olmadigini göstermek üzere söylenmistir. Mevlânâ bu hususda, mürsidin gönüle tasarruf etmesinin daha önemli oldugunu, bir anda Kâ'be'ye gitmenin, buna göre pek fazla bir kiymeti bulunmadigini, kaydeder.

KERDÛNIYYE: Hizriyye'nin koludur. Ebu Hasen Ali b. Abdillah tarafindan kurulmustur.

KEREM: Arapça, cömertlik anlamindadir. Maddî veya manevî lütuflar bagislar veya ihsan manasina kullanilir. Böyle bir lütufa eren sufî, "keremin var olsun" diye sükran ifadesinde bulunur.

KERRÂIYYE : Ondokuzuncu yüzyilda, Tunus'da kurulmus bir tasavvuf okulu.

KERRÛBIYYUN: Allah'a derece itibariyle yakin olan meleklere "kerrûbiyyûn" denir.

KESB: Arapça, kazanmak, çalismak demektir. Tasavvufta tembellige yer yoktur. Her sufî, mutlaka bir sanatla ugrasir, alin terinin ürününü yer, helâle ragbet eder, Tufeylî (parazit, asalak) degildir.Seyyid Ali Hemezanî (Kesmir), takke örer, Haci Bayram çiftçilik yapar, Aksemseddin doktorlukla ugrasir, Ömer Dede Sikkînî biçak imal ederdi. Son devir sûfilerinden rahmetli Sami Efendi, babasindan kalan yüklü mirasi helal-haram endisesiyle almamis, helal kazanca yönelik ticaretle istigal eden kisilerin, muhasebeciligini yaparak hayatini sürdürmüstür.

KESRET: Arapça, çokluk demektir. Vahdetin ziddidir. Varliklarin varliklarini kendilerinden bilmek, onlari müstakil varliklarla var görmektir. Mevcudatin varligini, Allah'tan bilmeye de, vahdet denir. Her varlikta Allah'in gücünü görmek, kesrette vahdeti görmek demektir.

KESF: Arapça, açiga çikarma, örtülü olani açma, sezme, tahmin etme gibi anlamlari olan bir kelime. Kesf bir seyi örten perdenin kalkmasi anlamindadir. Mükasefe, hakikatleri görmek anlaminda maddî degil, manevî gözle olur. Basar gözü ile basiret gözü, ayni anlamda degildir. Ilkiyle madde, ikincisiyle mana görülür. Kitap ve sünnetle çelismeyen kesf, haktir. Gerçek mürid, kesf pesinde degil Kur'ân ve Sünnet pesinde kosar. Sûfilere göre, Kitap ve Sünnete uymayan kesifle amel edilmez. Kesf çesitleri su sekilde ele alinabilir.

1. Kesf-i Manevî : Riyazet ve tasfiye sonucu, gaybi örten perdenin kalkip, bilgilerin elde edilmesini saglayan kesif.

2. Kesf-i Hissî : Aklî bilgiler ile degil de, bizzat görme ile olan kesiflere, kesf-i hissî denir. Bunun için kesf-i iyanî tabirî de kullanilir. Baskalarinin tefekkür dünyasinda gezen fikirleri sezme olayina kesf-i zamair, kabirde olanin hâlini sezmeye de kesf-i ahval-i kubur denir. Bir de, rüya türünden hayal ürünü olarak ortaya çikan ve tabiri gereken kesif vardir ki, buna kesf-i muhayyel denir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (K)
..:: 10 ::..
KESKÜL: Farsça, bir yemek kabi, tas. Hindistan cevizi kabugu veya abanoz gibi sert agaçtan yapilir. Dilenmede kullanilir. Bu yüzden dilenci çanagi da denir. Bu tas, iki ucundan bir zincirle baglanirdi. Yolculuga çikan bazi tarikatlara mensup dervisler,
bu tasi yanlarinda tasirlar, yiyecek ihtiyacini baskalarindan isteyerek giderirlerdi. Istenen kisi keskülün içine ekmek, bugday, pirinç vs. gib yiyecekler atardi. Özellikle Asya kökenli bazi tarikatlar, nefsi kirmaya yönelik olmak üzere bu uygulamayi yaptirmislardir. Mesela Çistiyye. Keskül ile dolasmaya, "Selmane çikmak" denir.

Terkeylemis cihani gönül yahut etmemis
Bâr-i giran olur mu hiç abdala Keskülü.
Mehmed Rakim Pasa

KEVKEBU'S SUBH: Arapça, sabah yildizi demektir. Ortaya çikan ilk tecelliye, Kevkebu's-Subh denir. Nefs-i Küllinin zuhurunu tahakkuk ettiren kisi, "Gece kararinca bir yildiz gördü" (En'am/76) durumundaki Hz. ibrahim gibidir.

KEVN: Arapça, olus, olmak anlaminda masdar. Birseyin varligi veya mevcudatin tümü demektir. Bir seyin bir seye dönüsümü yavas olursa kevn, hizli olursa hareket denir. Yine, "madde" de suretin husulüne, kevn denmistir. Hakikat ehline göre, Hak olmak bakimindan degil de, âlem olmak bakimindan ele alinirsa, âlemin vücuduna "kevn" denir, iki türlü kevn vardir: 1. Kevn-i Latif, 2. Kevn-i Kesif, ilki soyutlar, sifatlar ve manalardan olusur. Ikincisi, üç boyutlu hissedilen, unsurî kevndir.

KEVNEYN: Arapça, iki âlem anlaminda ikil bir kelime. Dünya ve Ahiret.

KEVNU'L-FUTUR: Arapça, yaratilanin olusumu demektir. Taayyünatin ayrismasi (temeyyüz) ile, Hakk'in vahidligi çogalir. Bu da, zatî ehadiyyetle Ilâhî cemiyyetin ayrilmasini gerektirmez.

KEVN-I CAMI: Arapça, toplayan âlem demektir. Insan-i Kâmil.

KEVN Ü BEVN: Arapça, olma ayrilma anlamlarinda. Halk içinde Hak ile olmak.

KEVN Ü FESÂD: Arapça, olma bozulma. Içinde yasadigimiz âlem.

KEVSER: Arapça, çokluk, çok sey demektir. Cennette Allah'in nimetlerinden olan bir irmak. Bu irmagin suyu baldan tatli, kardan soguk, bir içen bir daha susamaz. Cennetin diger irmaklari Kevser'den çikmistir. Pek çok hayr.

KEYÂLIYYE: Rifaiyye'nin kollarindan biri olup, ismail er-RI'fai el-Keyalî (ö. VII/XII. y.y.) tarafindan kurulmustur.

KIBLE: Kabe istikametine kible denir. Tasavvufta mürsid, sevgili, Hak gibi manalari ifade eder. Avamin kiblesi Ka'be, havasin ars, havvâssu'l-havvassinki ise, kâmil arif kisilerin kalbidir.

KIDEM: Arapça, ezelîlik, varligin üzerinden uzun zaman geçme hali, gibi anlamlari ihtiva eden bir kelime, Zatî vücûdun hükmünden ibarettir. Zatî vücud, Hak için kidem ismini ortaya çikarandir. Zira zati itibariyle vücûdu olan, adem (yokluk) ile geçilmemistir. Adem ile geçilmeyenin de, hüküm yönünden kadim olmasi gerekir. Kadîm, Hakk'in ilminde, kul için saadet (Cennetlik olma), sekavet (Cehennemlik olma) bakimindan sabit olan seydir.

KILAVUZ : Yol gösteren, mürsid. Tefsir hocasinin önünde oturmadan tefsir. Fikih hocasinin önünde oturmadan fikih. Nahiv hocasinin önünde oturmadan nahiv. Tip hocasinin önünde oturmadan tip, ögrenilemeyecegi gibi, "sürekli Allah huzurunda olma" (ihsan) suurunun egitimini verecek bir tasavvuf hocasinin önüne oturmadan da, tasavvuf ögrenilmez. Özellikle tasavvuf; kitap ve laf ile degil, "hal arzi", ile ögrenilmesi gerektigi için, roman okur gibi okuma, taklid boyutundan öte bir fayda saglamaz. Tahkik gerek, tahkik gerek, tahkik gerek...
Kilavuzu karga olanin burnu pislikten kurtulmaz: Yol, iz, usûl, metot bilmeyene uymamak gerek, zira hedefe ulastiramaz. Yaklasik bu manada olmak üzere, su atasözleri de kullanilir: "kilavuzsuz Kabe'ye bile varilmaz", "kilavuzsuz menzil (yol) alinmaz", "Kus bile kilavuzsuz olmaz".

Hacca vardim der isen
Kande vardin hacca sen
Kilavuzsuz kus uçmaz
Bunca dag u dereden.
Kaygusuz Abdal

KILDAN INCE KILIÇTAN KESKIN : Allah'a giden yol, çok ince dengeler üzerinde kurulmustur. Bu dengelerin korunmasindaki zorlugu anlatmak üzere "kildan ince, kiliçtan keskin" denmistir.

KILICÎ TÂC: Buna, "Külâh-i Seyfî" denir. Mevlevi sikkelerinden birinin adi.

KIRDINSA YAP, DÖKTÜNSE DOLDUR: Baskalarini kirmadan bir hayat sürdürmek, güzeldir. Yikici olmamak, yapici rol üstlenmek, kirik kalpleri tamir etmek gerek. Zira Allah, "kalbi kiriklar"in yanindadir.

KIRK, KIRKLAR : Tasavvufî gelenekte kirk sayisinin bir özelligi vardir. Bu da, Hz. Musa (a)'nin Tur Dagi'nda, Allah ile olan kirk günlük münâcâtiyla temelini bulur. Hiyerarsik veliler zümresinde, kirklar da, dünyanin hükümranligina istirak ederler.Kirk ile ilgili bazi atasözleri ve deyisler sunlardir:
Kirk dükkan süprüntüsü : Eski istanbul'da çocuklar, kirk dükkandan süprüntü toplarlar, bunlari çörek oluyla karistirip atese atarak tütsü yaparlar, bunun nazara iyi geldigine inanirlardi.
Olgunluk yasi olarak kirk görülür. Hz. Peygamber (s) Efendimize bile, peygamberlik kirk yasinda gelmistir. Bunun için kullanilan atasözleri ve deyisler söyledir: "Kirkina gelmek", "kirkini asmak", "kirkina varmak", "kirkina vardi, hâlâ adam olmadi", "kirkini asti, hâlâ uslanmadi", Bir sözün tutulmasi "kirk kere söyledim", "kirk yildir söylerim" gibi deyislerle anlatilir. Kirklamak: Dünyaya yeni gelmis bir çocugun, hamamda, anasiyla beraber yikanmasina kirklamak denir. Tasin suyla, kirk kere besmele okunarak doldurulup dökülmesiyle, kirklama gelenegi yerine getirilmis olur. Bu banyo, hamamda, törenle, es-dost beraberliginde yapildigi için "kirk hamami" diye de anilir.
Biri uzun süre ortada görülmezse, "kirklara karisti" denilir. Bir seyin eski olusu, "kirk yillik" deyisiyle anlatilmak istenir. Olgunluk geldigi halde, çig davranis sergileyenlere, "kirkindan sonra azani, tenesir paklar" denir. Hüküm sona göredir, bunun için "kirk gün günahkar bir gün tevbekâr" denmistir, "kirk dervis bir sofrada yemek yer, iki padisah bir ülkeye sigmaz" atasözü, dervislerde paylasim, isar ve katilim, saltanatta ise bencillik hastaliginin bulundugunu ifade eder.

KIRK BUDAK : Bektasî tâbiridir. Haci Bektas tekkesinde bulunan kirk kollu bronzdan mamul samdana, kirk budak adi verilir. Nevruz ve On Muharrem aksamlarinda olmak üzere, senede iki defa yakilir. Erenler meydaninda bulunur.

KIRKLAR MEYDANI : Haci Bektas'taki merkezi tekkede, iki parmaklik içinde bulunan yere, kirklar meydani denir. Sagdaki parmaklik boyunca, çok sayida samdan, dizili olarak bulunurdu. Bu samdanlarin ortasinda, kirk budak adi verilen samdan yer alirdi.

KIRKLAR SERBETI : Bektasîlikte, "Nasib Gecesi" içilen serbete "Kirklar Serbeti denir. Beyaz bir kase içinde hazirlanan serbetten önce, baba bir yudum içer, ardindan diger canlar kidem sirasina göre bu isi devam ettirirlerdi. Bu serbet, cennetteki Kevser'in timsali olarak görülürdü.

KIRK MAKAM : Bektasîler, erenler meydani için, makam tâbirini de kullanirlardi.
TASAVVUFÎ TERIMLER (K)
..:: 11 ::..
KISR: Arapça, kabuk anlamina gelir, zahir anlaminda da kullanilir, bâtin (öz, iç)'i fesada ugramaktan korur. Seriatin zahiri gerçeklestirilemezse öz çürür. Özün sihhati, zahirî seriatin saglamca ve takva boyutunda yasanmasina baglidir. Gazali, bu benzetmeyi imanin üç tavrini sergilemek için yapar: Cevizin en disinda yesil kabugu bulunur, ki bu, münafigin imanina benzer, taklidçi avamin inanci cevizin kabugu gibidir. Seçkinlerin imani içteki cevizi andirir. Disa kisr denirken içe, öze, lübb adi verilmistir. Ceviz, kabugu ile uzun yillar dayanir, topraga ekilince de yeni ceviz agaci meydana gelir. Kabugu olmayan iç ceviz, uzun yillar dayanamadigi gibi, topraga ekilince de, yeni bir ceviz agaci meydana getiremez, içi olmayan bos ceviz kabugu da, tipki bu sekilde semeresiz durumdadir.

KIYAM: Arapça, ayaga kalkmak anlamindadir. Fenâ'dan sonraki beka'da istikamet haline, kiyam denir. Kulun tedbirini Allah'a havale etmesi, seriat ve tarikat hükümlerini yerine getirmek üzere harekete geçmesi.

KIYAM BI'LLAH: Arapça, Allah'la kiyam etmek demektir. Bütün menzilleri astiktan sonra, ulasilan Beka Billah'ta, istikameti, Islam'in zahirî ve batinî emir, nehiy ve edeblerini korumak.

KIYAMET: Arapça, âlemin sona ermesi ve yeniden dirilmek. Kasanî, ölümden sonra ebedî hayata kavusmak üzere, yeniden dirilmeyi kiyamet olarak tanimlar.
Kiyamet üç türlüdür. 1- Tabii ölümden sonra, kulun, dünyadaki durumuna göre, ulvi veya süflî bir berzah yasantisina geçmesi. Hz. Peygamber (s), "nasil yasiyorsaniz öyle ölürsünüz, nasil ölürseniz de öyle diriltilirsiniz" demistir. Buna küçük kiyamet denir. 2- Iradi ölümden sonra, ebedî-kalbî hayati yasamak üzere, kudsi âlemde dirilmek, "iradi olarak öl ki, tabiatla diri kalasin" denmistir.

KIYAM LI'LLAH: Arapça, Allah rizasi için bir seye tesebbüs etmek, gaflet uykusundan uyanik olmak ve seyr-i ilallah'da gaflet halinden siyrilmak demektir.

KIZILDELI : Bektasîler, Kizildeli'yi, Balim Sultan'in mürsidi sayarlar. Onbesinci yüzyilda yasayan Seyyid Ali Sultan'a da, Kizil Deli denir. Bektasîler sarabi, Kizil Deli diye anarlar.

KIZIL ESIK : Bektasî tâbiri. Meydan'da, Hazreti Pîr Postu'nun yaninda yer alan bir makamdi. Buna "Mürüvvet Tasi" veya "Niyaz Tasi" da denirdi.

KIBIR: Arapça, büyüklerime demektir. Yerilen nefis hastaliklarindandir. "Haksiz yere yeryüzünde büyüklük taslayanlari, âyetlerimden çevirecegim" (Araf/146) âyeti kerimesi ile, Allah kibirlileri yerer. Kibirli, kendini herkesten üstün görür, baskasini begenmez, herkesi elestirir. Mukabili tevazu ise; kulun kendini Allah'in güç ve kudreti önünde degersiz görmesidir. Tevazu bes seyde olur: 1-Söz 2-Is 3-Kilik, Kiyafet, 4-Ev, 5-Ev esyasi. Kulun olgun oldugunun belirtisi, tevazu sahibi olmasidir.
Bir gün Hz. Hüseyn (r) yoldan geçerken ekmek kirintilari yiyen fakirlere rastlar. Fakirler "Ey Allah'in kulu! Haydi, yiyecek, buyur gel" diye davet ederler. Hz. Hüseyin (r) kibirlileri asla sevmezdi, ve kendi de kibirli degildi, hemen atindan indi, onlarla beraber oturup ekmek kirintisi yedi; yemek bitince, "Ben sizin davetinize uydum, haydi simdi de, ben sizi davet ediyorum, buyrun bizim eve!" der. Hep beraber, Hz. Hüseyin (r)'in evine varirlar. Cariye, gelen fakirlere, evde yiyecek olarak ne varsa önlerine koyarak güzel bir sofra hazirlar. Hep beraber oturur, yerler. Baskalarini begenmemek duygusu, kisinin kibir denen hastaligindan kaynaklandigi gibi, elestirme yönü gelismis kimseler de, kibirden uzak degildir. Allah su kisileri çok sever: Muttakiler (Allah'tan korkan ve bunu fiilleriyle gösterenler) takvali gençler, cömertler, fakirligine ragmen cömertligi sevenler, alçak gönüllüler, zengin olmasina ragmen alçak gönüllü olanlar.

KIBIRLININ HASMI ALLAHTIR : "Büyüklük benim ridam (hirkam) dir. Onu kendimden baskasi için kabul etmem", kudsi hadisinde isaret olunan bu incelik, kulun, Allah karsisinda zelîl ve bî-çare halde bulundugunu anlatir. Büyüklük Allah'a mahsustur. Bu nedenle büyüklenme, tasavvufî açidan, bir çesit Fir'avn gibi, ilahlik ilan etme olarak görülmüs ve bir tür sirke benzetilmistir.

KIBRIT-I AHMER: Arapça-Farsça olan bir terkib. Kirmizi kibrit anlamina gelir. Marifetullaha vukûfiyet ve onun gerektirdigi gibi yasama. Marifet, kibrit-i ahmer gibi, ele zor geçen kiymetli bir nimettir. Seyhler de, kibrit-i ahmer olarak görülür.

KILER EVI : Bektasî tâbiridir. Merkezi tekkedeki odalardan biri. Yiyecek maddeleri burada korunurdu. Kiler Evi'nin görevli bir babasi bulunurdu.

KIMDE NE VAR BILINMEZ : Insanlarin kalbinde olani, sadece Allah bilir. Kimse kimsenin ne oldugunu, tam anlamiyla takdir edemez. Bu sebeple, hiç kimseyi küçük görmemek gerek.
Bir sinek bir kartali salladi vurdu yere Yalan degil gerçektir, ben de gördüm tozunu Yunus Emre
Bir sinek gibi, dis görünüste aciz ve miskin görülen kisi, kartal gibi kuvvetli görünen kisiden üstün olabilir. El elden üstündür.

KIMSEYE EYVALLAH ETMEZ : Kendine yeten kisiler için kullanilir. Bu tipler kimseden korkmaz, kimseden bir sey istemez, hiç kimseyi de dinlemez. Böylelerine özgürler (ahrâr) denir.

KIMYA: Elde bulunanla yetinmek, elde olmayana arzu duymayi terketmek demektir. Üç türlü kimya vardir: 1- Avamin kimyasi: Bakî uhrevî metâi, fanî dünyevî olanla degistirmek, 2-Havassin kimyasi: Yaratani tercih etmek suretiyle kalbin yaratilandan kurtulmasi: 3- Saadet kimyasi: Rezil ahlaki terkeden nefsin, faziletleri elde edip bunlarla süslenmesine, saadet kimyasi denir.

KIRISME: Farsça, gamze, naz, isve demektir. Celâl tecellisi.

KIRMÂNIYYE: Seyyid Celâleddin Buharî'nin, Ebu Said Züfer b. Mahmûd b. Muhammed el-Kirmânî'ye nisbetle kurdugu bir tasavvuf okulu olup Hizriyye'nin kollarindan biridir.

KITAB: Kendisinde adem (yokluk) bulunmayan mutlak varlik. Kaza ve kader.

KITAB-I MÜBÎN: Arapça, manasi açik kitap demektir. Levh-i Mahfuz. Kur'an-i Kerim'de bu hususa isaret eden ayet sudur:" Yas ve kuru hiçbir sey yoktur ki, apaçik bir kitapta bulunmasin..." (En'âm/59)

KOL : Bir tarikatin, kurulusunu takip eden zaman süresi içinde bir takim dallara ayrildigi görülmüstür. Ana gövdeden dallasan bu yeni tesekküllere kol adi verilir. Eger bu kollar da, dallanir, ortaya yeni kollar çikarsa, ilk kollara anakol denir. Kollar, usûlde, yapilan ictihadlardan dogar.

KOL AÇMAK : Mevlevî terimidir. Mevlevî dervisleri sema ederken, sag el yukari, sol el asagi gelmek üzere, kollarini açarlar. Buna kol açmak denir. Hak'tan aldigimizi halka veririz, demektir.

KONEVIYYE: Sadreddin Konevî (ö. 1273), tarafindan kurulan bu tasavvuf okulu, Hâtimiyye'den mülhemdir.

KORK, ALLAHTAN KORKMAYANDAN : Allah korkusu, insanin kendi vicdanindan kaynaklanir. Bu duygu, insani kötü is yapmaktan alikor. Eger bir insanda bu duygu erozyona ugramissa, artik ondan her kötülük beklenebilir. Böylelerinden sakinmak lâzimdir.

KÖÇEK-KÛÇEK: Farsça, küçük demektir. Sema eden genç delikanlilara kûçek (veya köçek) denir.
Mevlevîler köçegi ol sanemâ giy külehi.
Def ü nây ile sema eyle salin gâhgehi.
Sahidi.
Seyhin hizmetindeki dervise, küçek denir. Böyle bir dervis, bir baska yerde anlatilirken "falan seyhin küçegi" diye anilir. Kidemsiz dervislere de, küçek denir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (K)
..:: 12 ::..
KUBÂBUL-AKTÂB: Arapça, kutuplarin kubbeleri demektir. Mevlevî deyimidir. Konya mevlevihanesinde, Mevlevî kutublarindan sultânu'l-ulema ve onun neslinden gelen (çelebi) yedi velinin mezarinin bulundugu kubbenin altina, kubâbu'l-aktab denir.

KUBUR: Arapça, kabirler demektir. Halk, türbelerdeki sandukalara kubur adi verir.

KUDDISE SIRRUH: Arapça bir dua cümlecigi: Allah sirrini kutsal kilsin. Allah dostlari için kullanilir. Allah dostunun kalbi, manevî âlemin gizlilik (sir) leriyle doludur. Üç boyutlu âlemden suuri siçrayisla, âlemîn denilen farkli boyutlardaki âlemlere yücelmis veliler, hakikatin farkli yönlerden görüntüsüyle karsilasirlar. Bunlari, üç boyutlu deterministik karakterli su âlemde sikismis, akli yücelmemis, ham ruh anlamaz. Bu yüzden, kalp denilen mezarda gizli kalmasi gerekir. Gizli kalmasini göstermek üzere, böylesi boyutlarda elde edilen mâ'rifetlerin veya bunlarin bir kismi, sir olarak adlandirilmistir. Sir, ser'i gerektirir. Yani kelle gider, sir verilmez. Verilirse, anlamayan dar kaliplarda bogulmus kimseler tarafindan yerilirler, iste velinin, Kur'an'dan ibaret olan sirrini, öbür dünyaya götürmesi gerekir. Bu meta'in müsterisi azdir. Iste bu tür, kul ile Allah arasindaki özel olusumlar mahremdir. Baskasi ortak edilmez, kutsaldir. Allah, sirrin kutsalligini, gizlendikçe artirir.

KUDDÛS: Arapça, noksanliktan münezzeh, çok temiz olan demektir. Çok mukaddes, her seyden münezzeh, her vasif (özellik) ta mükemmel, tanima tasvire sigmaz, hiç bir leke kabul etmez, tertemiz, pak, öyle ki her selâm ve selâmetin menba ve masdari, kendisi ayiptan, kusurdan, eksiklikten, fena ve zevalden, muhataradan salim oldugu gibi, selâmet ariyanlari selamete erdirecek olan da o...

KUDRET: Arapça, güç, kuvvet demektir. Allah'tan baskasinda bulunmayan zatî kuvvet. Bunun fonksiyonu, malûmati, ilmi gerege uygun olarak, gözle görülür âlemde ortaya çikarmaktir. Bu âlem, tecellinin ortaya çiktigi yerdir. Yani bu âlem, adem (yokluk) den varliga çikan Allah'a ait bilginin a'yâninin zuhur ettigi yerdir. Kudret; mevcudati, ademden ortaya çikaran kuvvettir. Bu da, rubûbiyyetin kendiyle zuhur ettigi nefsî bir sifattir. Bizdeki kudret hadis, Allah'taki ise kadîmdir. Asil olan kudret, Kadîm olan Allah'in kudretidir.

KUDRET-I KÜLLIYYE: Arapça, küllî kuvvet, güç demektir. Herseyi yapmaya güç yetiren Allah'in kudretine, "kudret-i külliyye" denir.

KUDS, KUDSIYYET: Arapça olan bu kelime, kutsallik yani temiz olmak anlamindadir. Velilerin ilâhî yönü.

KUDÜM: Tekke musikisi enstrümanlarindan biri de, kudûm'dür. Gövdesi bakir veya pirinçten yapilmis olup, yanyana iki tane birden olarak kullanilir. Kudüm çanagi, eskiden dut agacindan yapilirmis. Birisinin üzerine deve, digerininkine de merkep derisi gerilir. Zahve denilen, kemikten yapilmis, uçlari yuvarlak iki degnekle, bu enstrümana yavas yavas vurularak usûl tutulur. Mevleviler arasinda yaygin olarak kullanilir. Bununla ilgili olarak bir anekdot anlatilir. Anekdot, Yenikapi Mevlevîhanesi seyhi Osman Selâhaddin Efendi'ye aittir. Yenikapi Mevlevîhanesi'nin yakinindaki bir köskte, dügün münâsebetiyle hazir bulunan müzik ekibinin çifte nâra (kudüm'e benzer) si patlar. Çalan çingene, o civardaki mevlevîhanede bunu bulacagini düsünerek, oraya kosar. Kudumzenbasi'dan kudüm ister. Ancak bu yaman çalgicinin isterken, "kudûm-i serif" demeyip "çifte nâra" deyisi de canini sikar. Ona "çifte nâra demezler, kudûm-i serif derler" karsiligini vererek, kapidan kogar. Sonra gidip, durumu seyhe sikâyet eder. Rind bir zat olan Osman Selâhaddin Efendi, "neselerini kaçirmayaydin, vereydin" deyince kudûmzenbasi "ama efendim kudûm-i serife, bu çingene çifte na'ra diyor" diye mukabele eder. Seyh Efendi de su karsiligi verir: "Zarari yok, o, çingene eline düserse çifte nâra, tekkeye gelirse yine kudûm-i serif olur"

Gel dergeh-i munlâya da bak gör ne safa var,
Her bir elem-i mühlike bin derd-i deva var.
Efsâne-i zühhâd gibi zerk u riya yok
Avâz-i kudüm u ney ü tanbur-i neva var.
Hüseyn Fahreddin Dede

KUDÛRET: Arapça, bulaniklik demektir. Mukabili safvettir. Safvet yakinlik, kudûret uzaklik sayilir.

KÛH: Farsça, dag demektir. Hz. Musa'nin tecellilere mazhar oldugu daga "Kûh-i Tür" denir. Fena makami. Tek renkli olma makamina da Kûh-i Kâf adi verilir. Kûh-i Hestî ise, varlik dagidir, benliktir.

KUL : Türkçe, köle anlamina gelir, "insan ve cinleri, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattim" (Zâriyat/56) insan kullukta ilerledikçe, özgürlükte de ilerler. Zira, insan, ya nefsinin isteklerine, ya da Allah'in isteklerine kulluk yapar. Insanin nefsi, özü, mahiyeti veya asli degildir. Insanin asli Allah'tandir. Aslina dönen özgür olur, huzur bulur. Aslindan uzaklasan yabancilasma, huzursuzluk ve özgürsüzlük gibi çikmazlarla yüz yüzedir, islâm'in tevhîd dini olusu, her seyde Allah'i görme, bulma O'na itaat etme, O'nun dismdakilerden uzaklasmadir. Konuyla ilgili bazi atasözleri ve deyimler, su sekildedir: "Kulluk kemerini baglamak": Tarikata girmek, Allah'a ciddi ciddi kulluk yapmaya yönelmek anlaminadir. "Kulu kurbani olmak": Birini çok sevdigini belirtmek için kullanilir. "Bende olmak" maneviyat yolunda, Allah'a vâsil edici kâmil bir seyhe baglanmak, demektir. Bu konuda bir siirde söyle denir:

Bilmek istersen eger meslek-i dervisâni
Sevenin bendesiyiz, sevmeyenin sultani.

Allah'la kul arasinda girilmez: "Cenneti parayla vermezler, ne verirlerse bahaneyle verirler", atasözüyle irtibattandirilarak anlatilir.
"Kulun nesi varsa, sahibinindir": Köle, sahibinin mali oldugu gibi, kölenin sahip oldugu seyler de sahibinindir. Kulun tasavvufî bir hal veya makam olarak kendinde varlik görmemesi gerekir. Yokluk, çok kiymetli bir hazinedir. Haci Bayram Camii'nin Mevlevî mesreb rahmetli imami Zekai Sarsilmaz, Hocaefendi mazannadan idi. Dagitmayi çok severdi. Para cüzdaninda "hiç" ... yazardi. Bunun için "ne buldularsa kullukta buldular", "Kul olmayan, sultan olamaz" demislerdir. Allah'a itaati tam yapana, cümle mahlukât itaat (teshîr) eder.
Mecazî, maddî, geçici nesnelere sevgi besleyenler, "Kula kul oldum, ama kurtariniz" diye insanlardan yardim isterler.
"Kul sikilmayinca, Hizir yetismez": Allah darda kalana, eger dilerse, Hizir (a) üzerinden yardim gönderir. Yardim Hizir'dan degil Allah'tandir. "Kul kusursuz olmaz, arpa samaniyla, kömür dumaniyla": Allah'tan gayri her varligin, mutlaka noksan bir tarafi vardir. Insanlari veya esyayi ele alirken bu yönü unutmamak gerek. "Hak, kulundan intikamin, gene kul ile alir. ilm-i ledünnü, bilmeyen bunu kul etti sanir": Allah kuluna belâyi, yine bir baska kulunu araya koyarak onun vasitasiyla gönderir.

KUMARHANE : Sevgili ugruna basini ortaya koymak. Sâlik kendini bütün varligi ile fena kumarhanesine vermezse, mutlak mânâda fânî olamaz.

KUR'ÂN: Allah (c) tarafindan, Peygamber Efendimize (s) gönderilen son ilâhî kitap. Bütün sifatlarin kendinde kayboldugu ilâhî zat, cem ve icmal makami, Hz. Peygamber (s), insan-i kâmil.
TASAVVUFÎ TERIMLER (K)
..:: 13 ::..
KURB: Arapça, yakinlik anlamindadir. Kelime ezelde, yani ruhlar âleminde, Allah ile kul arasinda geçen ahde uymayi ifade eden, bir tabirdir. Kulun Hakk'a yakin olmasi, müsahede ve mûkâsefe iledir. Allah'tan gayrisiyle de Allah'tan uzak olur. Kurb hakkinda, kalb yoluyla sevilene duyulan yakinliktir, denmistir. Iki türlü kurb vardir. 1- Nafilelerle olan kurb: Beserî sifatlarin sona erisi, ve beser üzerinde Allah'in sifatlarinin zuhuru. Bu durumda beser, uzaktakileri duyar ve görür hâle gelir. Buna, beserî sifatlarin, Allah'in sifatlarinda fani olmasi da denir. Iste bu, nafileler ile elde edilen kurbdur. 2- Farzlarla olan kurb: Kulun, nefsi de dahil olmak üzere, her seyin suurundan tamamen fâni olmasidir. Artik onun nazarinda, Hakk'in vücûdundan gayri, hiçbir sey kalmaz. Bu, farzlarin semeresi olarak ortaya çikan fena halidir. Özet olarak ifade etmek gerekirse; kurb, Allah'a itaat ve kullukla elde edilir. Kurbün mukabiline, bû'd (uzaklik) denir. Ibn Arabî, bu ikisi hakkinda su tanimi yapar: Bû'd, kulun muhalefet (Allah'a karsi çikma) lerde ikâmet etmesi; kurb, Kabe kavseynin hakikatma da denir.
Senin lütf-i vâlâni gözler ümidim
Senin kurb-i âlâni özler hayalim.
Muallim Naci

KURBAN: Arapça, yaklasmayi ifade eder. Ser'an malum özellikleri tasiyan bir hayvan (deve, sigir, koyun, keçi)'in, ibadet amaciyla kesilmesi. Tasavvufta, dis âlemdeki hayvan kurban etmek, kulun iç alemindeki hayvani yönlerinin Allah rizasi için kurban edilmesi yani öldürülmesi manasina gelir.

KURBET: Arapça, yakin olmak demektir. Velinin sifatlari konusunda, Hakk'in yerlesmesine (temekkün) yakinlik makamina ermesidir. Filan âlimin filâna yakin olmasi, ilim ve marifet konusundadir, iste kurbet de, bu sekildedir. Kurbet, Hakk'in zuhurunun yakinlasmasiyla kulda sifat ve isimlerin çesitlenmesidir, denir.

KURB-I MESAFE: Arapça, mesafenin yakin olmasi demektir. Ezelde, Allah ile kul arasinda cereyan eden ahde vefa olayina, "kurb-i mesafe" denir.

KUSÛD: Arapça, gayeler, kasitlar demektir. Allah'a yönelen sadik niyet ve iradelere kusûd denir. Kim kusudunda, Hak'dan gayriye yönelirse, Hakk'i küçük ve degersiz görmesi artar.

KUSÛDIYYE: Mutasavviflar üçe ayrilir: 1-Kusûdiyye, 2- Suhûdiyye, 3- Vücûdiyye. Kusûdiyye; sûfinin kendi kasit, irade ve gayesini Allah'in kasit ve iradesinde eritmesi, yok etmesidir. Buna "fena fi'l-kusûd" denir.

KUSEYRIYYE: Ebu'l-Kâsim Abdûlkerim Kuseyrî (ö. 465/1 072)'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu.

KUSTE-I TÎG-I CELÂL: Farsça, celal kilicinin öldürdügü kisi demektir. Bunlar, sehid-i ask kurbanlaridir. Allah bunlari, canlari karsiliginda cemalini görme nimetine erdirir.

KÜT: Arapça, gida demektir. Manevî gida, ruhun gidasi, olup, Mevla'ya âsik olanin gidasi, ezelî varligin güzelligini seyretmektir. Dinî musiki, semâ.

KUTB: Arapça, degirmen tasinin miline denir. Büyük degirmen tasi, milin (kutbun) etrafinda döndügü gibi, kainat denen bu kozmoz da idare bakimindan kutbun etrafinda döner. Bu yönüyle kutub, manevî derecesi büyük, veli bir kuldur ve âlemin ruhu olarak degerlendirilir. Allah, emaneti, varliklar içinde, sadece insana vermis ve buna bagli olarak, cümle kainati da onun emr'ine boyun egdirmis (teshir etmis, müsahhar kilmis) tir. Emanet kimdeyse, varliklar ona boyun eger. Emaneti tahakkuk ettirebilen, yani onu kuvveden fiile çikarabilen en mükemmel veli, kendindeki bu özellikle, bütün bir kainatin üzerinde, onun mahkûmu degil hâkimi gibidir. Kutb olabilme özelligi, herkeste bilkuvve vardir. Ama bunu gerçeklestirebilmek çok az kisiye, çok uzun zamanda nasib oldugu gibi, kisa zaman içinde de nasib olur. Kutb, Allah'in izniyle hareket eder, kendi kafasina göre degil. Mutlak bagimsiz yetki ve güç, sadece Allah'indir. Kutub da, Hz. Muhammed (s) gibi bir kuldur, Allah degildir. Emr âleminden halk alemine dogru meydana gelen tenezzül olaylari, kutb üzerinden cereyan ederek vuku bulur, ilâhî program çerçevesini asmadan, olaylarda bir tür tedbir (yönetme) ile etkinlige sahip bulundugu için, keyfe ma yesâ (diledigi gibi) davranamaz. Allah'in dileginin disinda hareket edemezler. Kutub konusunda, bu "tenezzül-i emr" meselesini kavrayamayanlar, "madem kutublar bu özellige sahip, kuvvetli kutuplarimiz çok, gitsinler Kibris'ta, Bosna'da savasip, oradaki savaslari lehimize çevirsinler" demekte ve bu sözleriyle, Kutb'un tasavvuf erbabinca "Allah" olarak algilandigini zannetmek hatasina düsmektedirler. Bir seyh, Muhammed Esâd Erbili Hazretlerine "efendim siz kutub imissiniz?" deyince aralarinda su konusma geçer: "Evladim bu ümmetin en büyügü kim?" "Hz. Ebû Bekir'dir, Efendim", "Söyle bakalim onun son nefeste imanla ölme garantisi var miydi?" "Hayir efendim yoktu", "Bu ümmetin en büyügünün son nefes garantisi yok iken, bizim gibi kimselerin hâli n'ola? Fakirin derdi, acaba son nefeste imanli mi gidecegim, imansiz mi? Ben bu endise içindeyim. Kaldi ki bizim kutublugumuz, sizin hüsn-i zanninizdan baska bir sey degildir."
Kisaca kutub, tasarruf sahibidir. Ve o, bu tasarrufu kader-i ilâhî programinin disinda, Allah'in irâdesine ragmen kullanamaz, Kutbü'l-Aktâb, Kutbü'l-Ekber, Kutbü'l-Irsâd en büyük veliye verilen isimler olup, halki Hakk'a götürmekle görevlidirler. Cisimler âlemine, Kutb-i Simalî, melekler âlemine de Kutb-i Cenubî denir. Kutb-i vahdet: Masuk, Allah'in asik oldugu veli. iki türlü kutub vardir: 1-Kutbü'l-irsad: Buna, Kutbiyyet-i Kübra denir. Mertebesi, Nübüvvetin bâtinidir. 2- Kutbü'l-Aktâb ve Kutbü'l-vücûd: Bu hâtemü'l-evliya olup, derecesi bâtin-i hâtem-i nübüvvettir. Kutubun varligi, fakihlerce sabit görülmemistir.

Avalim çün merâyâ-yi kemalât-i Ilâhîdir.
Kutubdur, cümleyi cami ki zât-i Hakk'a surettir.
Eger bir kimse kutb-i vakti bulmayub vefat etse
Muhakkak bil ani kim meyte-i vakt-i cehalettir.
Bu kutbiyyet emânettir ki, birden bire nakleyler
Acebdir, iktisâb olmaz ezelden bir inâyetdir.
Rida vü hirka vü tâc teksir-i ibâdâti
Delil olmaz kemâl-i zâte bunlar hüsn-i sûretdir.
Nisan-i kutb-i vakti dilde bil sual etme
Eger makbul olursan, rehberin candan muhabbetdir.
Lâlizâde Abdûlbâki

KUTB-I NÂYI : Mevlevi deyimi, Mevlânâ zamaninda neyzenlik yapan, Hamza Dede'ye, Kutb-i Nâyî denir. Manasi, ney çalanlarin kutbu, basi demektir.

KUTTÂ-I TARIK: Arapça, yol kesen demektir. Kulun Allah'a ulasmasina engel olan her sey, kutta-i tarik'tir. Sahte seyhlere de, kutta-i tarik denir.

KUZULUK : Mevlevî tabiridir. Yemekhane duvarlarindaki hücrelere kuzuluk denir. Burada, su tasi, peskir gibi, sofra takimlari muhafaza edilirdi.

KÜBREVIYYE: Cüneydiyye'den etkilenerek Seyh Necmeddin Kübra (ö. 618/1221) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu..

KÜL: Arapça, bütün, her anlamindadir. Elif lamli olarak (el-Kullü), bütün isimleri toplayan Ilâhî birlik (vâhidiyyet) hazreti
itibariyle, Hakk'in ismidir. Bundan d
olayi "bizatihi tek, isim ve sifatlar ile Kül" de denir.
KÜLAH: Farsça, baslik demektir. Tepesi konik gibi sivri seylere de, külah dendigi için, minarelerin en üst kismina "minare külahi" denmistir. Mevlevîlerin giydigi sikkeye, "Külâh-i Mevlevi" denir. Biri, bir zor isi yapamaz veya yapmaktan usanirsa "al külahini eyvallahi içinde" der. (Bkz. Eyvallah). Içi disina uymayan, çifte kisilik ve davranis manzarasi gösteren kisilere, "gündüz külahli, gece silahli" denir. Anlamsiz konusanlara da "sen onu külahima anlat" veya "sen onu kavuguma anlat" denir. Elinden bir isi, seyi veya imkani kaçiran kisi "kelle sag olsun, cihanda bir külah eksik degil"der. Istiva, denilen, yesil seritten dikilmis Mevlevi sikkesine "Külâh-i istivâdâr" denilir. Mevlevi sikkelerinin bir çesidine de, "Külâh-i Seyfî" adi verilir. "Külah etmek": Aldatmak.

KÜMEYLIYYE: Sahabe-i Kiram'dan Kümeyi b. Ziyad (ö. 82/701 )'a dayandirilan bir tasavvuf okulu.

KÜN: Arapça, "ol" demektir. Ferganî söyle der. "Hiçbir hatra ve hareket yoktur ki, emirle meydana gelmis olmasin. Bu da "kün" (ol!) emridir. Emr ile halk O'nundur, halk ile emr de O'nundur. "Bir seyi murad ettiginde, O'nun isi, ol (kün) demektir, (o da) hemen oluverir" (Yasin/86)

KÜNH: Bkz. Mahiyet.

KÜRE: Bektasî tâbiridir. Meydandaki ocaga, küre adi verilirdi. Küre, diger makamlar gibi bir makamdi. Burada da niyaz olunurdu. Yeni tâlib, rehberinin delaletiyle buraya geldiginde, rehber bu makami söyle tarif ederdi: "Buna küre derler. Bunda çig olan nesneler pisip, Hakk'm inayet eyledigi nimet bunda tabh olunup (pisirilip), Allah'in dostlari intifalanub (faydalanip) sükrün ederler. Cümle nâsin faydalandigi mahaldir."

KURSI: Arapça, kürsü, masa demektir. Fiili sifatlarin cümlesinin tecellisi, ilâhî iktidarin ortaya çikis yeri, emir, nehiy, icad ve idamin tenfiz mahalli, tafsil ve ibhamin mensei, zarar
ve faydanin, fark ve cem'in merkezi, budur. Yine kaza ve kalemin tafsil oldugu mahal, takdir, levh-i mahfuz mahallidir. Tedvin, tasvir yeridir. "Onun kürsi'si gökleri ve yeri kapladi." (Bakara/255)

KÜRSÜ SEYHLERI : Cuma günleri, cuma namazindan sonra, va'z edenler hakkinda kullanilan bir tâbir. Arapça olan cuma hutbesinin mânâsi, namazdan sonra yapilan va'z ile açiklanirdi. Bu görevi yapan vaizlere kürsü seyhi denirdi. Bu uygulama, ilk defa Eyyub Sultan Camii'nde baslamis, daha sonra, Sultan Selim, Fatih, Bayezid, Süleymaniye, Sultan Ahmed ve Ayasofya'yi da içine almistir.

KÜSTAH : Mevlevî tâbiri. Tarikat adabina aykiri davranan suçlular için kullanilirdi.
 
 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009