çiiÖÖçsiÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (G)
..:: 1 ::..
GABGAB : Arapça, batn, iç, karin gibi anlamlari olan bir kelime. Isaretin verdigi haz ve zevk.

GABUKÎ: Aksam içilen süt, sarap vs. anlaminda, Arapça bir kelime. Sevgili ile yüzyüze gelme

GAFLET: Arapça, gafil olma, uyanik olmama, habersiz bulunma, farkin varmama hâli. Kulun Allah'tan habersiz olmasi hali. Dünyayi veya bütün mahlukati, Allah'in yarattigi ve sifatlarinin tecellî ettigi bir yer olarak düsünmeden, dünyadaki hayatini sürdüren, âleme nazar dedigimiz düsünce, tefekkür gözü ile bakmayan, ondaki ince ve hikmetli isleri göremeyen kisiye de gafil denir. Kisaca, enfüs ve âfâkta Allah'in âyetlerini göremeyen kisi, gaflette demektir. "Gaflet olmasa insan evliya olur" atasözü bu manada kullanilir. "Gaflet basmak", "gaflet perdesi" gibi deyimler de, benzeri mânâlari ihtiva eder.

Ko gülen gülsün, Gafil ne bilsün,
Hak bizim olsun; Hakk'i seven var
Yunus Emre

Gaflet uykusundan yatir uyanmaz
Can gözü kapali gâfilân çoktur.

GALEBE: Arapça. Galip gelme, yenme, bastirma, muzafferiyet. Tasavvufta, sûfinin üzerine gelen fakat, sebebi bilinmeyen bir hâldir. Bu yüzden, içinde bulundugu hâlin edebine riâyet edemez. Bunun ziddi olan sükûn ise, nefsin kendine dönüp, fark makaminda olarak sakinlesmesi, sükûn bulmasi demektir. Bu durumda galebenin mânâsi, kisinin (sûfinin) kendi tabiati olan halden çikip, baskalarinin kendisinde hiç görüp rastlamadigi yeni bir hale girmesidir. Bu durumda, sûfî kendini tanimaz, zira yeni ve bilmedigi bir hâle girmis, o hâli yasamaktadir. Gerçek su ki, bu durumda olan sufî havf, heybet, yücelik, utanma gibi haller, veya bunlardan birinin etkisi altindadir. Tasavvuf istilahlarinda buna örnek olarak, Hz. Ömer'in hamiyyet-i diniyye (din gayreti) etkisi altinda kalmasi gösterilir. Onun, müslümanlarin maslahatina çalistigi sirada, Hz. Resûllullah (s.)'a yaptigi bir takim itirazlar, bu hâlin etkisiyle olmustur. Galebe, sahih bir hâldir. Ancak sükûn halinde caiz olmayan sey, galebe halinde caizdir. Bununla birlikte, sükun hali galebe halinden daha mükemmeldir. Galebe, hâl olarak sükûndan asagidadir. Bu hâlin özeti sudur: Sûfî, kendisine gelen galebe hâlinin etkisiyle, iyiyi kötüden ayirt edemez durumdadir. Galebeye maruz kalan sûfî, hücum denen tasavvufî bir hâl ile karsi karsiyadir; neyin hücumuna maruz ise, onun etkisi altindadir,

GALEYAN: Arapça, kaynamak demektir. Cosmak, tasmak.

GAM: Arapça, keder, üzüntü anlaminda bir kelime. Sevgili dikkat ve özenle aranirken, karsilasilan engeller. Sevenin, sevgilisinin ugrunda seve seve katlandigi zorluklar ve sikintilar.

GAMMÂSIYYE: Zekeriyye Yahya el-Gammâsî tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu. Dokuzuncu yüzyilda kurulmustur. Hamîriyye'nin koludur.

GAMZE: Farsça ve Arapça'da göz kas hareketi anlamindadir. Gözün kenarinda görülen, insani mest eden hareket. Çene ve yanaktaki hafif çukur. Yan bakis, göz süzme. Idrak edilen isaretler. Gamz-i Ayneyn: Iki gözü kapatma. Zikirde gözleri yumma.

GANI: Arapça. Zengin, ihtiyaçsiz gibi mânâlari vardir. Tasavvuftaki zenginlik, maddî planda olmayip, gönül zenginligi seklindedir. Bu kisilere "ganî gönüllü, gönlü ganî" denir.

GARÂMET : Zimmetindeki edasi gereken seyi ödeme anlaminda Arapça bir kelime. Kardeslerinden birine edebsiz davranista bulunan bir müridin, ondan af ve özür dilemesinden sonra, uygun görülen miktarda bir cezayi ödemesi. Seferden dönenlerin, tekke ehline verdigi yemek ki, buna hakk-i kudüm denir.

GARET : Arapça, yagma demektir. Ilâhî cezbe. Sülük, amel ve ibâdet vasitasi söz konusu olmaksizin, sâlike gelen ve onu hedefine ulastiran Ilâhî cezbe.

GARÎB: Yurdundan ayrilmis, yabanci, yolcu, gurbete çikmis kisi, yoksul, muhtaç gibi anlamlari vardir. Tasavvufî istilah olarak, birlik âleminden ayri düsen, maddî varlikla (izafî, geçici varlik) kayitlara baglanmis olan kisidir.
Odur söylenen dilde,
Varligim hep ol ilde,
Varlik dostundur kulda
Ben bunda garib geldim.
Yunus Emre
Bu ile garîb geldim,
Bu tutsaklik tuzagin,
Ben bu ilden bezerim
Demi geldi üzerim
Yunus Emre

Yunus Emre'nin bu misralardaki ifadeleri, hep ayni hususu açiklamaktadir.
Asil vatanlarindan ayri kalmanin (yabancilasmanin) bilincine vardigi ve bu gurbeti hissettigi için, sûfîlere garip denir, çogulu gurabâ'dir. Bu konudaki bazi atasözleri su sekildedir: "Garibin duasi kabul olur", "Garibin yardimcisi Allah'tir", "Garip kusun yuvasini Allah yapar".

GARIBLER SEMAÎ: Mevlevi tabiri. Ihya gecelerinde, yapilan mukabeleden sonra, yasanan ruhî hazza, vecde doyamamis, manevî tatmine tam erememis dervisler, herkes sema-hâneden çiktiktan ve isiklari söndürdükten sonra, hirkasiyla on sekiz çark atarak semâ ederler. Bu semâ, sadece türbenin isiklarinin aydinligi altinda, yari los bir ortamda yapildigindan "garibler semai" diye anilir. Yapilan onsekiz çarklik semâdan sonra, semâ-hâneden niyaz edilerek çikilir.

GARIBIYYE: Kurucusu Hindistan'li Seyh Muhammed Garibullah olup, Kadiriyye tasavvuf okulunun bir subesidir.

GARK: Arapça, batma, bogulma mânâlarina gelir. Gelen varidin etkisi sebebiyle, kulun kendisinden habersiz hâle gelmesidir. Bu durumda sufî, üzerine gelen hâlin içinde tam anlamiyla bogulmustur.

GASSAL: Arapça, yikayan, temizleyen manasina mübalagali ism-i faildir. Ölü yikayan. Tasavvufî bir ifâde olarak bu kelime, "mürid, mürsidin elinde, gassalin elindeki ölü gibi olmalidir" seklinde kullanilmistir. Mürsid, kendisine egitim için gelmis bulunan müridin, nefs pisliklerini yikayip temizledigi için, "gassal" adiyla anilmistir.

GASYET: Arapça, kendinden geçmeyi ifâde eden bir kelimedir. Üzerine gelen vârid (hâl) sebebiyle, kulun kalbinin gaybet bulmasi, gayb tefekküründe bogulmasi, disarida vuku bulan olaylardan, tam anlamiyla habersiz hâle gelmesi. Bu, kulun beden azalarinda da kendini gösterir, yani kulun üzerinde, bu halin varligi belli olur, disa yansir.
çiiÖÖçsiÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (G)
..:: 2 ::..
GAVS : Arapça, yardim etme, imdada yetisme demektir. Bunun yerine "kutub" da kullanilir. En yüksek manevî makamdir. Kutub, mazhar-i hakîkat-i Muhammediyye ve cami-i esmâ-i Ilâhiyyedir. Yani ilâhî isimleri kendisinde toplayan, Hz. Muhammed (s)in hakikatine vâsil olan kisidir. Bazilarinin ifadesine göre gavs, evliya hiyerarsisinde kutubdan sonra gelir. Süleyman Cezûlî (ö. 1470), Delâilü'l-Hayrât adli eserinde, Hz. Peygamber (s)'e atfolunan ikiyüzbir isimden üçü, bu kelime ile alâkalidir: Gavs, Gays ve Giyâs. Muhiddin Ibn Arabî ile Seyyid Serif Cürcanî, kutub ile gavsi ayni kisi olarak nitelerken, imâm-i Râbbanî gavsi, kutbun yardimcisi olarak görür. Bu durumda gavs, üçler'e dâhil olmaktadir: ricâlü'l-gayb konusu ile ilgili olarak Ebû Nuaym Isfehânî'nin Hilyetü'l-Evliyâ, (c. l., ss. 8-9); Ibn Asakir'in Târihti Medineti Dimask (c. l, ss. 290-291) adli eserinde Abdullah Ibn Mes'ud (r)'dan rivayet edilen su hadis-i serif vardir:
"Allah'in halk arasinda, kalbleri Hz. Adem (s)'in kalbi üzerinde olan üç yüz, Hz. Musa (s)'nin kalbi üzerinde olan kirk, Hz. Ibrahim (s)'in kalbi üzerinde olan yedi; Hz. Cebrail (s)'in kalbi üzerinde olan bes, Hz. Mikail (s)'in kalbi üzerinde üç, Hz. Israfil (s)'in kalbi üzerinde olan bir kulu vardir. Bu sonuncusu vefat edince yerine üçlerden, üçlerden biri vefat edince beslerden, beslerden biri ölünce yedilerden, yedilerden biri ölünce kirklardan, kirklardan biri öldügünde üç yüzlerden üç yüzlerden biri öldügünde de, halktan biri onun yerine geçer. Onlarin (yaptiklari dualar) sebebiyle Allah, (mahlukati) diriltir, öldürür, yagmur yagdirir, bitkileri yesertir ve (yeryüzüne gelmesi muhtemel) belâlari defeder".
Abdullah Ibn Mes'ud (r)'a (Allah'in) onlarin (dualari) sebebiyle diriltmesi ve öldürmesi nasil olur (veya nasil olabilir?) diye soruldugunda su cevabi verdi:
-Çünkü onlar, ümmetin çogalmasi için Allah'a dua ederler. Bu sebepten ümmet sayica çogalir. Zalimlere de beddua ederler. Allah da onlarin boynunu kirar, yagmur yagmasi için dua ederler, böylece yagmur yagar, bereket için dua ederler, bu dua bereketiyle yeryüzünde ekinler biter. Dua ederler, dualari sebebiyle yeryüzünden her türlü belâ kalkar".
Muhiddin Ibn Arabî, Fütuhat (c. II, s. 9)'da, "kalpleri.....'nin üzerinde olan.... kisi" tabirini söyle izah eder: Bir peygambere gelen ilâhî marifet ve tecellilerin, peygamber olmayan kisi üzerine aynen gelmesi, peygamber veya melegin kalbine dogan Ilâhî ilmlerin, o kisinin kalbine de gelmesi.
Kâsânî, "gavs, kutubdur" der. "Kendisine yardim için basvuruldugunda, gavs adini alirlar, iltica olunmadiklari zaman kendilerine kutub denir" diyerek konuya açiklik getirir. Özet olarak, gavs, tanri degildir, sadece Islâm'i derin askla yasayan bir Allah dostudur. Ümmete, dualariyla yardima kosar.
"Allah takva sahibi kullarindan daha çok kabul eder" (Maide/27) âyetinin de gösterdigi gibi, Allah'in dinini ciddiyetle, önem vererek, içten gelerek azimet üzere yasayanlarin kullugu, ameli, duasi bu durumda olmayanlara göre daha hizli kabul görür. Yoksa kul, tanri olamaz, ortadaki espiri; duasi çabuk kabul olacak sekilde islâm'in takva üzere yasanmasidir. Dua ve onun kabulü. Âyetteki ... fiili ziyâde babdan oldugu için, manâda da ziyâdelik vardir: Bol bol, çokça kabul etmek. Ancak sunu da hemen eklemek gerek, salihlerin muttakilerin her duasi %100 mutlaka kabul görür mü? Cevap, her sâlih kulun duasinin mutlaka kabul edilecegi sarti yoktur, aksi takdirde, Allah, mecburiyet ile sinirlanmis olur, halbuki O " diledigini yapan (Al-i Imran/40) ve "yaptigindan sual olunmayan" (Enbiya/23)'dir. Hz. Nuh'un, oglu hakkindaki duasini, Allah'in kabul etmemesi, salinin her duasinin mutlak kabul edilecegini çürüten bir
Kur'ân nassidir. (Hûd/45,46). Tasavvuf? biyografi kitaplarinda meshur Allah dostlarinin "su kadar sene su duayi yaparim; Allah hâlâ kabul etmedi" ibareleri buna baska bir örnektir.

GAVSIYE: Hamidüddin b. Hâtiruddin el-Hüseynî (Ö.I526) tarafindan kurulmus olup, Seyyâriyye'nin Hindistan koludur.

GAVS-I AZAM: Ünlü Hanbelî fakih ve Kadiriye tasavvuf okulunun kurucusu, Seyh Abdülkâdir Geylânî'ye verilen lakab. Tasavvuf kaynaklari, Abdülkâdir Geylânî (k.)'nin tasarrufunun ölümünden sonra da câri oldugunu, kaydederler.

GAYB: Arapça, göz önünde olmayan, bilinmeyen, gizli olan, gâib vs. gibi manalari vardir. Senden Hakk'in gizledigi her seydir. Allah'in pek çok âlemleri vardir. Allah'in insan vasitasiyla baktigi âleme, vücûdî sehâdet denir. Allah'in, insan vasitasi olmaksizin baktigi âleme da gayb denir. Gayb da, ikiye ayrilmistir. Allah gaybin birini, insanin ilminde mufassal kilmistir. Yine bir gayb vardir ki, onu da insanin kabiliyetinde mücmel olarak yaratmistir. Birinci gaybe vücûdî denir, âlem-i melekût gibi. Ikinciye de, gayb-i ademî âlem denir ki, bu âlemi Allah bilir kullar bilmez. Bu ikinci âlem bize göre, adem mesabesindedir. Iste, ademî gaybin mânâsi budur.
Gayb-i meknûn'a gelince, bu, korunmus gayb olup, Zatî sirdan ibarettir, mâhiyetini Allah'tan baskasi bilemez. Bundan dolayi da mâhiyeti korunmus, akillardan ve basiretlerden gizlenmistir.

GAYBET: Arapça, bir seyin baska bir seyde kaybolmasi hâli. Kalbin, maddî âlem ile ilgisini kesmesi. Buna tasavvuf kitaplarindaki örnek, Hz. Yusuf (s.) ve Misirli kadinlar olayidir. Hz. Yusuf (s.)'un güzelligine hayran kalip, kendinden geçen Misirli kadinlar, ellerinin kesildigini bilemeyecek durumda idiler. Hz. Yusuf(s.)'un cemâlini görüp de bu derece kendinden geçen insan, acaba, mutlak güzel olan Allah'in, sifatlarini, tecellilerini müsahede ederse durum nasil olur? Iste, gaybet hâlinin sahibi olan kiside meydana gelen durumun izahi, budur.

GAYB ERENLERI: Bilinmeyen veliler. Her asirda mevcut ve sayilari ondan ibaret olan Allah adamlari(evliyâ] hakkinda kullanilan bir tâbirdir. Tasavvuf kaynaklarindan birinde, bunun açiklamasi su sekilde yapilir: "Sifat-i gâlibeleri, husu ve huzû-i Rabbani ve kendileri maglûb-i tecellâ-yi Rahmânî olduklari için, seslerini yükseltmediklerinden, Hakk'in gayri bunlari ve bunlar da Hak'tan gayriyi bilmezler. Esmâ-i camia ve kelimât-i nâfia-i Hûda olmalari sebebiyle, kendilerinden istimdâd ser'an caiz ve bu esma ve kelimâtla istiâze ise nass ile sabittir. Ve gerçi hakikatte müstemid muvahhid oldugu halde, vesâit ile vesâile tesebbüs edilmek, mâni-i tevhid degildir. Nitekim umûr-i zâhiriyyede pâdisah-i zaman ve mukarribîni olan vükelâ-yi âlisân hacet reva-yi ehl-i cihandir".

GAYB-I HÜVIYYET VE GAYB-I MUTLAK : Arapça, mutlak bilinmez veya gayb. Illet-i teayyün bakimindan bu gayb, Allah'in zatindan ibarettir.

GAYN (CAI) : Arapça. Susamak, içi bulanip kusayazmak, hava bulutla kaplanmak, yagmurlanmak, (meçhul olarak) kalbi sehvet kaplamak. Tasavvufî bir terim olarak bu kelime, lügat mânâsina uygunluk arzeder. Kalbin günahla veya dünyevî mesguliyetle, Allah'tan perdelenmesi gibi mânâlar ifâde eder. el-Hucvirî(Kesfu'l-Mahcûb,s.542), gayn'i söyle açiklar: "Gayn, istigfar ile ortadar kalkan, kalp üzerindeki hicap ve perdedir. Iki nevidir: Biri seffaftir, digeri kalindir. Kalin perde, büyük günah isleyen ve gaflet içinde bulunanlarda olur. Hafif perde, nebî olsun, velî olsun herkeste bulunur. Resûlullah (s)'in "kalbim gayn (pas) içinde kalir da, her gün yüz defa Allah'tan af dilerim" buyurmus olmasi, bunu ifade eder. Su halde galîz gayn denilen kalin perde için, samimi sekilde Hakk'a dönmek lâzimdir". Bu ifadelerden anlasildigina göre, gayn; kul ile Allah arasina, bir takim perdelerin girmesi demektir. Bu perdelenis, Hz. Peygamber (s)'in hadisinden anlasilacagi üzere, istigfarla ortadan kalkacak kadar kisa sürdügü gibi, büyük günah isleyerek silinmesi oldukça güç ve uzun vakit alabilmektedir. Hz. Peygamber (s)'in gayn denilen hali yasamasi, O'nun günaha girmesi degil, sadece günlük bazi önemli dünyevî konulara zihnen yönelmesi ile ortaya çikmaktadir. Bu, gayn'in en ehveni, en basit olanidir denilebilir. Zira bu gayn'in olusumunda, bir haram fiilin islenmesi söz konusu degil, aksine mubah olan dünyevî islerle ugrasmak rol oynamaktadir.
çiiÖÖçsiÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (G)
..:: 3 ::..
GAYRET: Arapça, faaliyet, kiskanma manasinadir. Ilâhî sifatlardandir. Kulun gayreti, fillah, lillah ve alallah olmak üzere üç kisimdir. Birinci ve ikinci kisimlar; Islâm'in emirlerine aykiri bir durum görünce, buna el ve dil ile karsi çikmak veya bunlara imkân bulunmazsa, kalben bugz etmek, seklindedir. Üçüncü kisim gayretullah ise; hakikî muhabbetle, mecazî muhabbet arasini farketmektir. Gayret asiri sevgiden kaynaklanan bir husustur. Sevgide vefayi ifade eder. Allah'in sifatlarindan biri de "Gayyûr" dur. Manasi çok kiskanandir. Bu, kulun taatinde kendisinden baskasini ortak kilmamasina yönelik olarak Allah'in kiskanma sifatini gösterir.

GAYSIYYE: Ebu'l-Kays Said b. Süleyman b. Cemil tarafindan Yemen'de kurulmus, Kadiriyye'nin kolu bir tasavvuf okulu.

GAZAB: Arapça. Öfke, kizginlik, darginlik gibi mânâlari ihtiva eder. Bu, Allah'in seytani yarattigi atestendir. Peygamberimiz (s) "gazaplanip da cehenneme yaklasmayan kimse yoktur" demistir. Insanlar bu konuda üç gruptur. Birincisi; tefritte olup hiç kizmaz, bu hamiyyet yoklugudur, yerilen bir özelliktir. Bu konuda Imam Safiî (k.) söyle der: "Kizmak isledigi halde kizamiyan, merkeptir". Ikincisi; orta yolludur. Kizmak gereken yerde, Islâmî olmak kaydiyla kizmak, gerekmeyen yerde kizmamak. Üçüncüsü ifrat; bu grup her seye kizar, kizinca da aklin yönetimini kaybeder, bu da, yerilen bir özelliktir.

GAZÂL-I RÂNÂ: Farsça, güzel ceylan demektir. Ezelî sevgili.

GAZIYYE: Residiyye-i Sâziliyye 'nin kollarindan bir tasavvuf okulunun adidir. Kurucusu Seydi Ebü'l-Kâsimü'l-Gazi es-Sicilmâsî (ö. 1573)'dir. Kurucusu olan Kasim'a nisbetle, Kasimiyye de denilir.

GAZZALIYYE: Cüneydiyye'nin bir koludur. Gazalî'nin görüslerini benimseyenler tarafindan, sonradan kurulmus bir tasavvuf okulu.

GEBR : Farsça, mecûsi demektir. Telvinden kurtulmus, tek renk olmus arif kisi. Tek renk, vahdeti gösterir. Renksizlik de öyledir, zira arifin rengi yoktur. Suyun rengi, kabinin rengidir.

GEDÂ : Farsça, dilenci mânâsinda bir kelimedir, ilâhî tecellilere muhtaç olan sâlik.

GEÇME NAMERD KÖPRÜSÜNDEN, KO APARSIN SU SENI YATMA TILKI GÖLGESINDE, KO YESIN ARSLAN SENI : Tevhid erbabi ve Allah dostlarinin, canlari pahasina da olsa bâtila, boyun egmeyecekleri anlaminda bir atasözü.

GEL DEMEK VAR, GIT DEMEK YOK : Allah'a giden yol, herkese açik olup, kimse bundan mahrum edilemez. Binâenaleyh bu yolu benimseyeni de, mahrum etmek üzere git demek yoktur.

Tâ ezelden mesrebimiz bî bedel,
Gelene git demeyiz, gidene gel.
Ahmed Sarban Bayramî (ö. 1546).

GELMEK IRADET, GITMEK ICAZET : Bir kisi, bir tasavvuf büyügünü ziyarete kendi gönlü ve istegiyle gelir, elini öper, ancak, oradan ayrilmasi, seyhin verecegi izine baglidir. Kendi basina kalkip gitmeye yeltenmesi, edepsizliktir. Seyh, bu durumu düsünerek, gelenlerin isleri ve özel durumlari oldugunu düsünerek "haydi erenler, eyvallah hayirlara karsi" der, gelenler de edeble ayrilirlar.

GELMEK VAR DÖNMEK YOK; GIDENIN MALI, DÖNENIN CANI : Bektasîlige giris töreninde, baba veya rehberin, yeni girene yaptigi nasihat arasinda, bu söz de vardir.
GENÇ : Farsça, hazine demektir. Kulluk makami, gizli hazine (kenz-i mahfî), Zât-i Kibriya.

GERÇEK-GERÇEK ERLER-GERÇEK ERENLER : Kalbindeki niyet, dilindeki söz ve yaptigi is ayni olan kisiye gerçek (Hak) eri denir. Gerçek erenler, mânâsiz iddialara girmezler.

GERMI: Farsça, sicaklik demektir. Sevgiden dolayi zuhur eden hararet. Erbabina göre, bu hararet karacigerden dogmakta ve gögsün ortasinda kendini göstermektedir.

GEVHER: Farsça, cevher demektir. Mânalar ve Ilâhî sifatlar.

GIBTA: Imrenme anlaminda Arapça bir ifade. Hased ile gibta arasinda ince bir fark vardir. Allah'in nimet verdigi kisiden o nimetin gitmesini istemek haseddir. Bu, Allah'in Ilâhî takdirde yaptigi taksime razi olmamak anlamina gelir. Gibta ise, o nimetin o kisiden gitmesini istemeden, kendisinin de, o nimete sahip olmayi arzulamasidir.

GINA: Arapça, zenginlik demektir. Gani (zengin) Hak'dan baskasi degildir. Zira her seyin zâti O'nundur. Kul, Hak ile mâsivadan müstagni olunca gani (zengin) olur. Yani Hakk'a muhtaç olur, kullara muhtaç olmazsa, o kul, zengin demektir. Kul, onun vücudunu kazaninca herseyi kazanmis olur, bu durumuyla o, Allah'tan gayri hiç bir seyin varligini ve tesirini görmez hâle gelir. Böylece hedefe ulasir, sevgiliyi görmekle müjdelenir. Maddî zenginlik, tasavvufî disiplinlerde pek hosgörülmemistir. "Bir dinarla gecelemektense, zehirli yilanla gecelemeyi" yegleyen sûfilere sik sik rastlanir. Ancak, Hindistan'da Sûhreverdiligin bazi kollari, varlik içinde yoklugu esas alarak, müridleri helal yoldan zenginlige yönlendirmistir. Sonuç olarak tasavvuf erbabi, kullari fakir, Allah'i zengin görmüstür.

GISA: Arapça, örtü, perde demektir. Kalp aynasinin, nefs ve nevadan gelen olumsuz etkilerle kararmasi, bu durumda kalp katilasir, basiret baglanir, körlesir.

GIYBET: Arapça, dedidoku demektir. Birinin ardindan, olumsuz yanlarini baskalarina söylemeye giybet denir ki, haramdir. Allah'in Settâr isminin, kullarin ayiplarini örtmekte ilgili olusu, bu konuda Ilâhî bir örnektir. Hucurat suresinde dedikodu yapilan kisinin, ölü haldeki etinin yenilisindeki haramin siddeti, dedikoduya es tutulmustur.

GILANIYYE: Hikemiyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu.

GISÛ : Farsça, omuzlara kadar dökülen saç anlaminda bir kelime. Taleb yolu, Allah'in ipinden kinayedir. Bu yolla Hakk'a erilir.

GORV KERDEN: Rehin vermek anlaminda bir ifade. Salikin, kaderin hükmüne boyun egip, varligini ona teslim etmesi, kendi iradesiyle tedbir almaktan ve çabalamaktan vazgeçmesi.

GOYGOYCU : Muharrem ayinin ilk günlerinde, toplu halde kapi kapi dolasip dilenenler için kullanilir, içlerinden biri ilâhi okur, okudugu ilâhinin her misrasinin sonunda, digerlerinin da "göy göy göy canim" demeleri sebebiyle, bunlara goygoycu denmistir. Her misra sonunda, toplu goygoy söylenerek okunan ilâhilerden bir örnek, su sekildedir:

Kerbelâ'nin yazilari
Sehid olmus gazileri
Fatma ana kuzulari
Hasan ile Hüseyin'dir.
Kerbelâ'nin tâ içinde
Nur balkir siyah saçinda
Yatir alkanlar içinde
Hasan ile Hüseyin'dir.

GÖÇMEK-GÖÇÜNMEK : Ölmek yerine kullanilan bir tabir. Yürümek de, ölmek manasinadir.
çiiÖÖçsiÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (G)
..:: 4 ::..
GÖNÜL : Kalb'in Türkçe karsiligi. Bu kelime ile ilgili çesitli atasözleri vardir. Bunlarin bir kismi söyledir:

Can ü gönülden dua, niyaz : Bütün bir manevî güçle, kendini vererek Allah'a yapilan duadir.

Can u gönülden sevmek, sevilmek : Karsilikli sevme-sevil-menin içten olmasi.

Gönül altinda kalmak : Birinin hatirini kirmak, onun manevî agirligi altinda kalmak.

Gönülden çagirmak : Birisini tam bir istiyakla çagirmak.

Gönülden çagrilmisiz, geldik : Özlenmeyi ifade eder.

Fakiri gönülden çikarmayiniz : Bizi unutmayiniz.

Gönülden geçirmek : Hatirlamak.

Gönlü kalmak : Gönlü kirilmak.

Gönül koymak : Gücenmek.

Gönüllü : Vazifesi olmadigi halde, bir isi uhdesine alip yapmaya hevesli olmak.

Gönül vermek : Âsik olmak.

Gönül pazari : Gönül hoslugu, razilik.

Gönül yarasi : Onulmasi mümkün olmayan bir dert.

Gönül yikmak : Gönlü kirmak anlamindadir.

Gönül beklemek : Allah'i gönülden çikarmamaya çalismak.

Gönül ehli : Islam'i yasayarak kalb-i selime ulasmis, velayet makamindan payini almis kisiler. Gerçege ulasanlar.

Gönül yarasi : Hedefine ulasamamis sevgi; baska bir seyle tatmini mümkün olmadigi için, iyilesmesi de söz konusu degildir.

Gönüle dokunmak : Gönül kirilmasi.

Gönül degmek : Bu ifade de gönül kirikligi anlamina gelir.

Gönül edin de su isimiz olsun : Isinin yoluna girmesi için, büyüklerden himmet (yani dua) isteyerek bir büyük kul (muttaki) dan himmet beklemek. Tasavvufda, büyüklerin duasini taleb etmek manasinadir. Yoksa büyükler (muttakiler) dedigimiz kisiler, hasa, Allah degildir. Ama, kalbi yaprak gibi titreyerek gözden yaslar dökerek ihlasla mahviyetle Allah'tan isteme özelligine sahip olmalari ve bir de, Islam'i takva boyutuyla yasama savasi vermeleri münasebetiyle, duasinin kabul sansi biraz fazla olan kisilerdir. Bu durumdaki kisiden "Hocam, dua edin de yarinki kimya sinavinda basarili olayim" diye dua isteginde bulunmanin adina "himmet isteme" denir. Bu sekilde dua talebinde bulunmak ve dua istenenin de bir mü'min kardesinin ihtiyaci için Allah'a dua etmesi "sirk" degil, bilâkis övülen, tavsiye edilen, seriattaki yeri haylice saglam olan bir husustur. Erenlerden himmet istemenin manasi budur ve bu da sirk degildir. "Günahsiz agizdan dua isteyiniz" diyen Hz. Peygamber (s)'e, "Yâ Râsulallah! Hepimiz günahkâriz, günahsiz agizi nerede bulacagiz?" sorusunu yöneltince, O da su karsiligi vermistir. Hepiniz birbirinize hüsn-i zan üzere olmalisiniz. (Hucurat/12) Bu yüzden kardesleriniz günahsiz agizdir."

Gönül bir sirça kadehtir, kirilirsa yapilmaz: Bu atasözü gönlün ince oldugunu, en ummadik seyden çok çabuk kirilabilecegini gösterir.

Sakingil yârin gönlü sirçadir simayasin
Sirça sindik (kirildik) dan gerü bütün olasi degil.
Yunus Emre

Gönülden gönüle yol vardir : Allah'i sevenler, dilden çok kalp ile anlasirlar, veya birbirini seven insanlar, es zamanli olarak ayni duyguyu hissederler.

Gönül Kabe'si : Allah'a bütün dis yönelislerin merkezi nasil Hz. ibrahim (a)'in yaptigi Kabe ise, iç yönelislerin merkezîlestigi yer de kalptir. Birisi maddî, digeri, manevî Kabe'dir. Allah'a kulluk için kurulan (vaz'edilen) ev nasil Kâ'be ise, Allah'a iman için insanin özünü teskil eden yönü de kalp olmustur. Gönül Allah'i sever, kadin altin, para, söhret, ev, çocuk, araba, villa gibi putlara itibar etmezse Kabe olur, bunun tersine durumda, gönül; Kabe (Allah evi) degil, put evi olur.

Gönül, Hak binasidir : Kâ'be'yi Hz. ibrahim (a), gönülü de Allah insâ etmistir. Kabe, zamanimiza kadar çesitli nedenlerle yikilmis, fakat insan eliyle yeniden yapilmistir. Kalp öyle mi?. Sonlu somutun (Kâ'be) insasi kolay; sonsuz soyutun (kalbin) insasi zordur.

Durus kazan, ye, yedir
Bir gönül ele getir
Yüz Kâ'be'den yegrekdir
Bir gönül ziyareti.
Yunus Emre

Yunus Emre farz olan hac disinda, yüz kerre Kâ'be'ye gitmek yerine, yarali bir gönlü ziyaret etmeyi, daha üstün görüyor. 1993 senesinde umreye gitmek üzere para biriktiren kalabalik bir ögrenci kitlesi, o parayla Kâ'be ziyareti yerine, Bosna-Hersek'te kanayan mü'min kalplerin yarasinin tamirini tercih etmistir. Yunus Emre'nin siirini, günümüz sosyal davranislari içinde en iyi anlatan motif, bizce, iste budur.

Gönül yapmak, ars yapmaktir : Yukaridaki anlattigimiz es-piriyle baglantilidir.

Gönül hosluguyla olur ibâdet : Ibadetin kerhen (zoraki) olani degil, tav'an (gönüllü, istekli) olani makbuldür.

Gönül kalsin, yol kalmasin : Filancanin gönlü kirilacakmis diye yol (kanun, örf, kural) dan vazgeçilmez. Hz. Peygamber Efendimiz (s)'in hirsizlik yapan bir asinin affedilmesi konusunda, "sizden öncekiler, seriati kuvvetlilere degil, zayiflara uyguladiklari için helak oldular. Kizim Falima dahi olsa, onun elini keserdim," demis ve kanunun uygulanmasinda hatira gönüle bakilmamasi gerektigini vurgulamistir.

Gönül sultan, ask irâdet : Gönül kimi sever, kimi sevmez bunu anlamak mümkün degil, o bagimsiz, tipki bir sultan gibi ne dilerse onu yapar, istedigini sever, istedigini sevmez, bunu da akil anlamaz, sasar, kalir.

Gönlüne danis : Bir olayla, bir problemle karsilasirsan, onu gönül âleminde merkezilestirerek tefekküre dalarsin. Derken ya bir açilma, ya da bir daralma sezgisi zuhur eder. Iste problemin olumluluk, olumsuzluk göstergesi budur. Bu konuda isabet, temiz gönüllü kullarda daha çoktur.

Her gönülde bir aslan yatar : Herkesin gönlünde yasattigi bir ideal vardir.

El iste, gönül oynasta gerek : El, günlük maisetini saglama mücadelesinde mesgul iken, gönül de kendi âleminde, zevk ve sevkle dolu olmali. Aksi takdirde, iste bogulur, is denen makinenin duygusuz bir parçasi olur.

Herkesin gönlünce yaz olmaz : Herkesi memnun etmemiz mümkün degildir. Öyleyse, inandigimiz dogruyu yasayalim, Allah'i razi etmenin mücadelesini verelim.
Gözden irak olan, gönülden de irak (uzak) olur : Bir kimsenin birini sevdiginin alâmetlerinden biri de, görme arzusudur. Sikça görmeyi istemek, sevmenin bir belirtisidir. Gözden, etraftan, yakinliklardan uzaklasmak gönül uzakligina, yani sevgisizlige alâmettir.

Bela dil (gönül)dendir, o dildar(sevgili) elinden dadimiz (sikayet) yoktur.
Gönüldendir sikâyet, kimseden feryadimiz yoktur.
Divane Mehmed Çeleb
çiiÖÖçsiÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (G)
..:: 5 ::..
GÖREN GÖZÜN HAKKI VAR : Eskiden pazardan, disaridan yiyecek türü seyler, onlari alamiyacak olanlarin istahini celbederse, onlara göz hakki olarak bir parça verilmesi, Osmanli sosyal hayatinin insanî amaçli bir örfü idi. Bu örf, tasavvuf adabinin gereklerinden biridir: Isar, ihsan, ikram.

GÖR GEÇ DEMISLER-SÜR GIT DEMEMISLER : Insanlik hali islenen bir hatayi, ifsa etmeyip, görmezden gelmek, ancak hata sahibine "bunu devam ettirme" diye, münker (kötülük) den nehyet (yasakla) anlaminda kullanilan bir atasözü.

GÖRGÜ-SORGU : Alevilerde, sonbahar hasadi sonrasinda Dede, taliblerinin bulunduklari köylere gider, Cuma geceleri toplanti yapilirdi. O toplantilarda Musâhib sözüne girenler, geride biraktiklari bir yil içerisinde, yaptiklari hatalari, toplanti yerinde "Dar" a gelerek itiraf ederler, incinenler, bu kisinin yanina durup sikâyetlerini sunarlardi. Herkes suçunun cezasini bu sekilde çeker ve birbiriyle helâllâsir (haklasir) di. Iste bu olaya "görgü-sorgu" töreni denirdi.

GÖRÜSMEK : Bu, Mevlevî tabiridir. Karsi karsiya gelenler sag ellerini, parmak yukari gelecek sekilde toka vaziyetine getirir, ayni anda birbirlerinin ellerini öperlerdi. Bu bir mahviyet ifadesiydi. Yedi yasindaki küçük bir çocukla, yetmis yasindaki ihtiyar da, bu sekilde tokalasirdi. Mevleviler kullandiklari seccade, kitap vs. gibi esyalara da görüsme uygulamasi yaparlardi.

GURUR: Arapça, aldanma demektir. Gurur, helak olmanin basta gelen sebeplerindendir. Çogu insanlar gurur içindedirler. Gururlu kisiler her kesimden olabilir: Âlimler, âbidler, mutasavviflar (daha dogru mustasviflar), ticaret erbabi, zenginler, politikacilar, yöneticiler vs. gibi. Dis sekillere bagli kalan ve isi sirf buna baglanmakla bitmis gören mutasavviflar, gurur içindedirler. Bunlardan bir kismi marifete dair sözler ezberleyip onlari tekrarlayip, sahibi olmadiklari halde, kendilerini marifete ulasmis gibi gösterirler. Yine onlardan bir kismi yakine erdik, hedef gerçeklesmistir zanniyla, artik ibadete gerek yok derler ki, bunlar da, aldanis (gurur) içindedirler. Haram-helal ayirt etmeyen sâlikler de ayni durumdadirlar. Onlardan bir kismina marifet rüzgâri eser, bunun üzerine is bitti zannederler, o noktaya saplanip kalirlar. Tasavvuf yolunda, gurura sevkeden bu hususlari bilen sâlikler, ona göre davranirlar, Allah da onlarin makamini yüceltir. Bu durumda olanlar, üzerlerine gelen feyizlere, kerametlere, kesiflere, marifetlere iltifat edip, onlara dayanarak rahata kavusmayi bile denemezler. Kulluga devam ederler, yine devam ederler, yine devam ederler. Böylece Allah'a yaklastikça yaklasirlar. Gerçek tasavvuf erbabinin hâli, bu "kulluk" tan baska birsey degildir. Yolda giderken, makamlari vuslat sanip orada takilip kalmak gururdur, aldanistir.

GÜL : Farsça'dir, Türkçe'mizde de aynen kullanilir. Kadiri tabiridir. Kadirîlerin baslarina giydikleri arakiyenin tepesine, çuhadan daire seklinde bir parça dikilirdi. Bu gül, Bagdat gülü, havuzlu, kafesli, kiz gülü gibi çesit çesitti. Genellikle güller, bir daire 18'e bölünmek ve 6'sar 6'sar iplikle birbirine bitismek üzere dikilirdi. Bagdat gülü, içice üç daireden olusur ve seyhlere mahsus taçlara dikilirdi. Havuzlu, kafesli ve kiz gülü, dervislerin arakiyelerinde kullanilirdi.
Bir de, Rîfaîlerin burhan olarak kullandiklari gül vardir. Bu, iki karis uzunlugunda, uç kismi yassi, avuç içi büyüklügünde demir bir çubuktur. Bu çubuk mangala sokulur, yassi uç kipkirmizi olunca çikarilir, dil ile yalana yalana sogutulur. Bir de mangalda tas kizartilir, bu da kipkirmizi olunca kafaya geçirilerek sogutulur. Bu gül yalanirken veya kizarmis pirinç tas giyilirken, Hz. ibrahim (a)'in atese atildiginda, Allah'in atese "ey ates, ibrahim'e soguk ve selâmet üzere ol" (Enbiya/69) Kur'ânî hitabini okurlar. Bilginin, gönülde meydana gelen meyvesi.

GÜLZAR: Farsça, gül bahçesi demektir. Mutlak olarak kalbin fethi ve açilisi.

GULBANG: Farsça, bang koro halinde çikartilan ses olup, gülbang, gül sesi demektir. Bazi özel durumlarda, birinin yüksek sesle okudugu tertip edilmis dua. Dinleyenler, amin yerine Allah Allah diyerek bu duaya topluca katilirlar.
Yeniçerilerin maas (ulufe) aldiklari gün, içlerinden biri, su gülbangi okur: "Allah Allah illallah, bas üryan sine büryan, kiliç al kan, bu meydanda nice baslar kesilir hiç soran olmaz. Eyvallah eyvallah, kahrimiz, kilicimiz düsmana ziyan, kullugumuz padisaha iyan, üçler, yediler, kirklar gülbang-i Muhammed, nur-i Nebi, kerem-i Ali pirimiz, sultanimiz Hünkâr Haci Bektâs-i Veli demine devranina Hû diyelim Hûûû!.."
Gülbanglar "Hû diyelim" sözüyle biter, dinleyiciler topluca "Hûûû" diye bagirirlar. Hû, "O" anlamina gelen bir zamir olup, Allah demektir.

GÜLDESTESI : Farsça, gül demeti demektir. Bektasî tabiridir. Güya Hz. Ali (r) vefat ederken "Selman, bana bir demet gül getir" der. O da getirir. Hz. Ali, onu eline alir ve çok geçmeden vefat eder. Gül destesinin bu oldugu söylenir.

GÜLSENIYYE: Halvetiyye'nin kollarindan biri olup, Ibrahim Gülsenî (826-940) tarafindan kurulmustur.

GÜM-GESTEN: Farsça, gayb olmak, kendini kaybetmek demektir. Tasavvufta fena ve gaybet halini ifade eder.

GÜMÜS MERDIVEN : Mevlevî tabiridir. Mevlâna'nin sandukasinin bulundugu yere çikilan gümüs kapli merdiven

GÜRZMAR: Kadirîligin Hindistan kolu.

GÜVERCIN : Gönül ve sir ulagi.
 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009