TASAVVUFÎ TERIMLER (F)
..:: 1 ::..
FAHR: Arapça, övünme, övünme vesilesi olan sey demektir. Çesitli sayida dilim (terk) li, Bektasî tacinin adidir. Bu taç, yokluk ve fakr ifâde eder. Hz. Resûlullah (s)'in "fakirlik Benim ögüncümdür, onunla ögünürüm" hadis-i serifine imtisal eden sufiler, fakri kendilerine temel düstûr edinmislerdir. Mahv, fakr ve yokluk yolunun yolcusu olan sûfîler, baslarina giydikleri tâc ve sikkeleri, bu konuda sembol olarak kullanmislardir. Bektasî fahrinin kubbe (yani üst) kismi, oniki ve dört dilimlidir. Sûfîler bir hadise dayanarak (Cami, II, s. 100) Hz. Peygamber'in uzun ve yekpare keçeden külah giydigini söylerler.

Fahri, bana yadigâr-i Mevlâna'dir,
Serpus-i Muhammedî olan fahr-i serif.

Bektasîler ve Mevlevîler, Mevlâna Celaleddin Rumî ve Haci Bektas Veli'nin, "bir gün gelecek, fahrimi likenler (dikenler) giyecek" dedigini söylerler. Bu söz Mevlevîligin ve Bektasîligin bir gün gelecek, ilk mükemmelligini kaybedecegini, bildirir.

FAHR-I EDHEMI: Edhemî tâc. Bu tacin dört dilimi vardir. Bu taci ilk defa ibrahim b. Edhem el-Belhî giydigi için, onun adina izafen "Fahr-i Edhemî" diye anilmistir.

FAHR-I HÜSEYNI: Hüseynî tâc. Bu tacin oniki dilimi vardir. Hz. Hüseyin, oniki imamin basinda gelenlerden oldugu için, bu taca "Fahr-i Hüseynî" denmistir.

FAIL-I MUTLAK: Arapça,mutlak etken, etki eden, icrada bulunan demektir. Istilah manasi ise, Allah'tir.

FAKD: Arapça, yokluk, bulunmama, eksiklik gibi mânâlari ihtiva eder. Tasavvuf istilahinda ifade ettigi mânâ sudur : Kalbin, yaptigi müsahede sonucu, hissedilecek (mahsûs) leri hissedemez hale gelmesi. Yani, tat, renk, koku, ses vs. gibi duyumlarla algilanacak maddî yönle ilgili duyumlarin, duraklamasi hali. Tam fakd hâline de Fakdu'l-Fakd denir.

FAKR: Arapça, fakirlik, yoksulluk, ihtiyaçlilik gibi mânâlari ifade eder. Varliktan kurtulup, Allah'da fani olmaktir. Fakr, serefli bir makamdir. Mutasavviflara, fukara adi verilir. Zira onlar, mülklerden kendilerini bosaltmislar, yani içlerinde mal-mülk sevgisi birakmamislardir. Fakrin hakikati, kulun Allah'tan baska hiç bir seye ihtiyaç duymamasidir. Fakrin sekli, bütün sebeplerden uzaklasmaktir. Fakirlerin en belirgin özelligi sudur : Onlar yoklukta feryâd etmez, sizlanmaz, sükûnetlerini korurlar, ellerine birsey geçince de, onu baskasina verirler, baskalarini kendi nefislerine tercih ederler. Cüneyd-i Bagdadi, fakirler hakkinda sunlari söyler: Bir fakire rastladiginda, onunla söze, ilimle degil rifk ile basla (yani önce tanis, arada sevgi hâsil olsun, ondan sonra ilim ile resmiyetle konus). Zira ilmin resmiyeti onu korkutur, rifk isindirir.
Fakra istilah olarak yüklenen genel mânâ sudur: Fakr, bizim bilegeldigimiz yoksulluk degildir. Bu manevî ihtiyaçlilik hâlidir. Nazarî olan mevhum varligini terkeden (ef'âl, sifat ve zâtini)Hak'ta fânî kilan kimse, hakiki fakra ulasmis kisidir. Böyle birinin ne kadar mali olursa olsun, hiç birine gönül baglamaz. Böyle birinin mali cebindedir, gönlünde degildir. Yine buradaki kisiler, malin kölesi degiller bilakis mal onlarin kölesidir. Bu mânâda, en zengin insanlardan sayilan Hz. Süleyman, onca mal ve servetine ragmen fakirdir.

Hayalî fakr salina çekmek cism-i üryani
Aninla fahrederler atlas u dibayi bilmezler.
Hayalî

Eyleme fakra hakaretle nazar ey Nâbî
Fakr, âyinesidir sûret-i istignanin
Nâbî

FAKÎR: Arapça, mala ihtiyaci olan kisi demektir. Fakir, fena fillâh makamindadir. Kisinin kendinde gördügü her seyi, kendine degil, Allah'a ait ve Allah tarafindan oldugunu bilmesi ve bu bilinci kuvvetle tasir hâle gelmesidir. Bu mertebeye "Fena Fillâh" denir. Sâlik, bu durumda kendinde dünyevî ve uhrevî bir vücûd (varlik) görmez.
Bu fakirin bazi asari dil-i razim gibi Bulmamisdi câme-i yekrenk ile hüsn-i nizâm Ziya Pasa

FAKIRÎ: Farsça, yoksulluk demektir. Kendisinden ilim ve amel alinmis salikin, iradesiz kalmasi hali.

FAL : Arapça ugur, meymenet gibi anlamlan olan bir kelimedir. Bundan türemis mütefâil kelimesi, iyimser (optimist) anlamina gelirken, ziddi olan mütesaim kelimesi de, kötümser (pessimist) mânasini ihtiva eder. Hayra yorma manasinda kullanilan fal, kafayi mesgul eden bir konuda Kur'an-i Kerim açilarak yapilir. Bunun usûlü söyledir: Göz kapatilir Kur'an-i Kerim'den rastgele bir sayfa açilir. O sayfadan itibaren yedi sayfa öncesi çevrilir ve burada göze çarpan ilk ayet esas alinarak okunur, manasi üzerinde tefekkür edilir. Hâfiz'in Divan'i için Iran'da tefe'ül adeti vardir. Mevlâna'nin Mesnevisi, Ahmed Bican'in Ahmediyye'si vs. gibi eserler için Anadolu'da ayni durum söz konusudur. Buna "fâl-i hayr" da denir. Kuslarin uçusundan birseyler kestirmek gibi hususlar islâm'da kabul edilmemistir. Gelecegi görmek maksadiyla fal açmak, gaybi bilmeye yönelik bos bir çabadir; zira gaybi ancak Allah bilir. Gaybi biliyorum diye iddiada bulunmak da küfürdür. Bununla ilgili olarak; bakla atmak, suya bakmak, kahve içildikten sonra, kalan telvesinin aldigi sekil üzerinde yorumlara girismek vs. gibi usûllerle fal açanlar islâm nazarinda reddedilmistir. Ancak entelleküel kesimde bile bu tür sapmalarin sikça görülmesi, öyle saniyoruz ki insanin majik yanindan kaynaklanmaktadir. Gizli olana duyulan merak bazindaki yönelis, insanoglunun zaafini gösterir.

FÂNÎ: Arapça, geçici, ölümlü, bitici, sonlu, tükenen gibi mânâlara gelir. Tasavvufta ise, Hak ile bakî olmaktan dolayi, bir seyi kalmayan kisidir. Fenaya eren kisi, Hâk'tan baskasi ile müsahede etmedigi için, farkliliklar onda bir araya gelip toplanmistir. Ancak fâni olan, baygin veya deli degildir. Beserî sifatlar ondan kaybolmamistir ki, melek veya ruhani bir varlik olsun. Ancak, bu durumda olan kisi, nefsinin hazlarini görmek ve onlar üzerinde kafa yormaktan uzaklasmistir. O, iki ayndan biridir. Eger bu kisi imam veya önder olma pozisyonunda degilse, fenasinin vasiflarindan gaybete düsmesi seklinde bulunmasi caizdir; bu sekilde o, çilgin gözüyle bakar. Onun aklinin gidisi, nefsinin nazlarinin pesinde kosmak ve nefsine ait farkliliklar konusunda, ayird etme özelliginin kaybolmasindan kaynaklanir. Bu haliyle o, Hakk'in kendi üzerinde icra ettigi vazifeler (kendine yükledigi görevler) ile, haz duyar. Su'be'nin oglu Mugiyre'nin kölesi Bilâl-i Habesi bunlardandir. Üveys Karani, Ali Mecnûn ve Ali Sâ'dûn da bu gruba dahil edilir. Eger fena makamina eren kimse, kendisiyle irtibat kurulmasi gereken idareci pozisyonunda devlet yöneticisi olursa, bunun tasarrufu nefsinin degil Hakk'in vasiflari ile olur.

FARK: Arapça, ayirt, baskalik alameti, ayirmak, seçilmek gibi mânâlari vardir. Tasavvufî olarak "senden alinana cem, sana verilene fark" denir. Çoklukta birligi, birlikte çoklugu, herhangi bir karsilikli engelleme olmadan görmek demektir. Yine bir tarife göre, beserî hallere yaklasma ve kullugu yerine getirme açisindan kulun kesbine, fark denir. Allah tarafindan olan ihsan ve lûtuflar da, cem'dir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (F)
..:: 2 ::..
el-FARK BEYNE'L-KEMAL ve'S-SEREF ve'n-NAKS ve'l-HISSA: Arapça. Olgunluk ve noksanlik arasindaki farklilik, insanda, ilâhî sifatlarin ve fiillerin husul bulmasina kemâl derler. Bu husulün azalmasi ve hatalara düsülmesi de, noksanliktir. Seref, yaratilan ile, onu icâd eden arasindaki vasitalarin azalip kalkmasindan ibarettir. Hak ile halk arasindaki vasitalarin azalip vücûbun ahkâmi, imkânin ahkâmina galip geldigi sürece, o sey esref (en serefli) olur. Hak ile halk arasindaki vasitalar çogaldikça, o sey düsük olur. Buna göre, Akl-i Evvel ve Mukarrabûn melekleri, insandan esref (daha serefli), insan-i kâmil de bunlardan ekmel (daha mükemmel) olur.

el-FARK BEYNE'L-MÜTEHAKKIK ve'l-MÜTEHALLIK: Arapça. Tahakkuk ehli ile tahalluk ehli arasindaki fark. Mütehallik, kötü huylardan kaçinan, iyi ve övülen huylari, güzel özellikleri kendini zorlayarak cehd ile elde eden kisiye denir. Bu kiside ilâhî isimlerden izler vardir. Mütehakkik ise, bu özellikleri tahakkuk ettiren kendini Allah'in sifatlarina, isimlerine mazhar kilip, beserî özelliklerini silmis yok etmistir.

FARK-I CEM: Arapça cem'in ayirimi veya ayrilmasi. Toplanma halinden fark haline geçis. Zat-i Ehadiyyet suûnlarinin ortaya çiktigi mertebelerde, Bir'in zuhur yoluyla çogalmasidir. Bu, Bir'in, kendi suretleri ile ortaya çikan sirf itibarlardir, yani zihnî planda olan bir zuhur (ortaya çikis) olayidir.

FARK-I EVVEL: Arapça, ilk fark hali. Halk ve yaratilmis sekillerin bulunduklari hâl üzere devam etmeleri sebebiyle, Hak'dan perdelenmelerine fark-i evvel denir.

FARK-I SANÎ: Arapça, ikinci fark. Halki Hak ile görmek, perdesiz olarak vahdette kesret, kesrette vahdeti görmektir. Bir kimse, bu iki durumdan biri ile olur.

FARK-I TAM : Arapça, sûfinin, tüm dünya ilgilerinden uzaklasip, bütün varligiyla Allah'a yönelmesi ve bu sekilde meydana gelen dalma (istigrak) hâlini anlatmak için kullanilan bir tabirdir. "Fena Fillah" tâbiri ile ayni anlama geldigi de söylenir.

FARK-I VASF: Arapça, sifat ayirimi ve ayrilmasi demektir. Zâtin, vasfi ile vâhidiyet (birlik) hazretinde, ortaya çikisini anlatan bir deyimdir.

FARUK: Arapça, Hak ile bâtili ayirdeden, temyiz edebilen demektir. Tasavvuf istilahinda, Cenab-i Hakk için kullanilir.

FÂRUKIYYE: Hz. Ömer (r)'e nisbet edilen bir tasavvuf okulu.

FASL: Arapça, ayirim, ayrilma, bölüm vs. gibi mânâlari ihtiva eder. Mahbûbdan umulanin kaybedilmesi. Bazi sûfi büyükleri söyle der : Bir kimse "ben vâsil oldum" zanneder, yahut iddia ederse, o kisi vâsil degil, ayri düsmüstür.
FATIHA: Arapça, açan, açici mânâsina gelir. Fatiha suresine, es-Seb'u'l-Mesânî de denir. Manasi, yedi çiftler demektir. Bu ifadedeki yedi; yedi nefsî sifata isarettir ki bunlar hayat, ilim, irâde, kudret, semî, basar, kelâm'dir. Hz. Peygamber (s) bir hadis-i serifte söyle buyurur : "Allah, Fatiha suresini, kullari ile kendisi arasinda taksim etti. " Bu hadiste, vücûd'un Hak ile halk arasinda taksim olunduguna isaret vardir. Insan disi itibariyle halk, içi (bâtini) itibariyle de Hak'tir. Vücûd da, bu sekilde zahir ve bâtin olarak taksim edilmistir. Allah'in, Fatiha'da açtigi vücûd kilitleriyle, insana isaret vardir. Fâtiha'nin kul ile, Allah arasinda taksimi, halk durumundaki insanin hakikatinin Hak oldugunu gösterir. O, ubûdiyyet özelliklerini ihtiva ettigi gibi, rubûbiyyet sifatlarini da ihtiva etmektedir. Zira Hak, insanin hakikatidir, O, Hak ve halktir. Allah, Fatiha Sûresini, Kendisine övgü ve kulunun duasi arasinda bölmüstür. Kul; hikmetli, gaybî, hibe olunmus vücûdî olgunluklar ve yaratilmis gaybî suhûdî noksanliklar arasinda ikiye bölünmüs durumdadir, iste bu, Fatihatü'l-Kitab ve es-Seb'u'l-Mesânî'dir.

FATIHA VERMEK: Tasavvufta, herhangi bir ise baslanirken, yahut duasi makbul bir seyh veya velîden, dileginin kabul edilmesine medar olmak üzere, dua talebinde bulunmaga "Fatiha istemek" denilir. Kendisinden istenen kisi, kisaca bir gülbank okuyup "Fatiha" çeker. Bundan sonra "Allahümme salli âlâ Muhammedin ve âlâ âlihî ve sahbihî" denilip, Fatiha Sûresi okunur. Bu gelenege "Fatiha istemek" dua istenen kisinin de "Fatiha" demesine, "Fatiha vermek" denilir.
"Bir isin fatihasi çekildi" ifadesi, o isin artik basladigini anlatir.

FAZILET: Arapça, olgunluk, erdemlilik, üstünlük gibi anlamlari ihtiva eder. Fazilet insanin dogustan getirdigi iyi yönlerinin, olgunlastirilmis sekline denir. Ayrica Tasavvufta esma cennetine de denir. Bu cennetin ehli, sayica, me'ârif cennetinden azdir. Ancak, onlarin Allah katindaki derecesi daha yüksektir. Bunlar, ilâhî lezzet ehli diye anilirlar.

FAZLIYYE : Rifaî tasavvuf okulunun kollarindan birinin adi. Kurucusu, Seyyid Cemâleddin b. FazI Hindî-i Burhanpûrî'ye nisbetle bu adi almistir. Seyh Cemâleddin, 1535'de Gücerat'ta dogmus, 1620'de Burhanpûr'da vefat etmistir. Cemâliyye-i Halvetiyye'nin Fazliyye subesi ile karistirilmamalidir.

FEHM: Arapça anlamak demektir. Allah'in sözünü ve hitabini anlama ve bunun geregini yerine getirme. Kesf ve zevk yolu ile elde edilen bilgi.

FEHVÂNIYYE: Arapça, misal âleminde Hakk'in dogrudan hitabta bulunmasina denir.

FENA: Arapça, fânî olmak, yok olmak mânâsina gelir. Nesnelerin, sufînin gözünden silinmesine fena denir. Ziddi bekâ'dir. Hind Nirvana'si farkli bir muhtevaya sahiptir. Hind mistisizminde hiçlik, fenayi ifâde etmesine ragmen, islam tasavvufunda kul hiç olmaz, hiçin yerine Allah'in sifatlari geçer. Bu, su mânâdadir: Kul, insan olarak tasidigi sifatlari ve huylan terkeder, fenaya ererek, tam hale gelir, olgunlasir. Ancak, bu giden kötü sifatlarin ve ahlâkin yerini, Allah'ta mükemmel olarak bulunan ilâhî sifatlar veya ilâhî huylar alir. Yani Hind mistisizmindeki gibi, yokluga gidis, yokluk, hiçlik söz konusu degil, aksine mükemmel olan Allah'in sifat ve ahlâkinda yenilenme, yükselme hususu gündemdedir. Kuseyrî, fenayi üçe ayirir: 1. ilk fena, kulun kendinden ve kötü sifatlarindan fânî olmasi, 2. Ikinci fena, Hakk'i temasa eden kulun, Hakk'm sifatlarindan da fânî olmasi, 3. Üçüncü fena, Hakk 'm varliginda yok olan kulun, kendi fenasini görmesinden de fânî olmasidir. M. Ibn Arabi, fena kelimesine tasavvufî olmaktan ziyade, felsefî mahiyyette yedi mana verir ve bu açidan degerlendirme yapar. O'na göre; fena, kulu Allah'a ulastirir. Bu durumda kul, bütün nefsî arzularini terkeder ve kendini Allah'in irâdesine teslim eder.
Fena hali, kulun benliginin kaybolmasi ile, tevhidin gerçeklesmesi demektir. Bu hal, tevhidin en yüksek derecesidir. Kul, Allah tefekküründe o derece bogulur ki, benlik bilincini de kaybeder hale gelir. Buna fena fi't-tevhid denilir.
Fena halinde kulun niyetleri, davranislari, ahlâkî planda düzelme gösterir. Tefekkür planinda görülen bu durum, fiillere de yansir.
Fena fillah tâbiri de su sekilde açiklanir: Kulun zât ve sifatinin, Hakk'm zât ve sifatinda fânî olmasi. Kul, bu durumda bütün dünyevî ilgilerinden uzaklasir, Allah'in birlik dergâhina tam bir teveccühle yönelir.

FELSEFE: Yunanca hikmet sevgisi anlamina gelen bir kelimenin (Philo=Sevgi, Sophia=Hikmet) Arapça ifade edilmis sekli. Allah'in ahlakiyla ahlâklanmak. Beserî gücün imkan sagladigi oranda, sonsuz mutlulugu elde etmek için Tanri'ya benzemek. Ancak sufîler, sevgi ve tasfiye yoluna önem verdikleri için; akli, felsefeyi, hakikata ulasma konusunda sinirli ve olgun kabul etmezler.
TASAVVUFÎ TERIMLER (F)
..:: 3 ::..
FENA FI'L-ASK: Arapça, askta fânî olmak manasindadir. Vücûd-i mutlak, ayni zamanda kemâl-i mutlak, cemâl-i mutlak ve hayr-i mutlaktir. Cemâl, aski dogurur ve cemâl asksiz olamaz. Dünya üzerinde gördügümüz her güzel, mutlak güzelden bir parçadir. Bu sebeple güzel olani sevmek, Cemâl-i Mutlak'i sevmek demektir. Mutasavviflar, bundan hareketle, fena fi'l-ask nazariyesini gelistirmislerdir. Bu, fena fillah mertebesinin ilham ettigi bir fikir, bir akîde ve bir menzildir. Her sey, sonunda dönüp dolasip Vücud-i Mutlak'a varacagi gibi, ask da sonunda ayni yere varacaktir. Âsik gerçekte Cemâl-i Mutlak'a asik olmustur. Çünkü güzellik, Cemal-i Mutlak'tan insan yüzüne düsen bir nur zerresidir. Ask da, o nurun dogurdugu bir duygudur. Masukun güzelliginde, Cemâl-i Mutlak sezildigi için, âsik, ruhunu derece derece saflastirarak, heyecandan buhrana, buhrandan vecde, vecdden istigraka geçerek, tipki Kemâl-i Mutlak'a ve Hayr-i Mutlak'a karsi duyulan hayranlik yüzünden, fena fillah mertebesine erenler gibi, fena fi'l-ask merhalesine ulasir. Artik o menzilde, ask, âsik ve masuk birlesir, Cemâl-i Mutlak da mahvolup gider. Fena fi'l-ask sirrina erenler, bütün beserî duygulardan siyrilarak ilâhîlesirler, Rabbânîlesirler.

FENA FI'L-KUSÛD: Arapça, isteklerde fâni olmak demektir. Kulun kendi sahsî irâdesini yok ederek, onun yerine Ilâhî irâdeyi koymasi. Yani bütün hareketlerini, kendi irâde ve arzusuna göre degil, Rabb Teâlâ hazretlerinin istegine göre yapmasi.

FENA FI'LLAH: Arapça, Allah'da fani olmak demektir. Kulun zât ve sifatinin, Allah'in zât ve sifatinda fani olmasidir. Dünya ilgilerini tam anlamiyla ortadan kaldirarak, Allah'a yönelmek demektir. Bu yöneliste istigrak hâli meydana gelir. Sûfi bu makama ulasmak için, her seyi terkeder. Tipki bir ölünün dünyayi terkedisi gibi. iste buna "ölmeden önce ölmek" denir. Ölen kisi nasil Allah'a rücû ederse, bu makama gelen kisi de Allah'a vâsil olmus, O'na rücû etmistir. Hz. Peygamber (s) bu konuda, "yasayan ölü görmek isteyen, Hz. Ebû Bekr'e baksin" demistir. Gerçekten bütün varligini Allah yolunda sarfetmekte tereddüt göstermeyen Hz. Ebû Bekir, ölmeden önce ölmenin sirrina ermis bir sahabî-i celîl idi.

FENA FI'L-PÎR: Pîr; Farsça ihtiyar, seyh gibi manalari ihtiva etmekle birlikte, bu terim, seyhte fâni olmak anlamina gelir. Bütün varligini seyhin manevî varliginda eritmek, fena fi'l-pîr diye tâbir olunan bir haldir. Müridin bagli oldugu tarikatin ilk efendisi, Rasûlullah'in yolundan giderek, kendini O'na benzetmeye çalisan kâmil bir mü'min tipidir. Mürid, bu örnekligi nedeniyle onu taklid ederek, kendisini sûreten ve sîreten ona benzetmeye çalisir. Hedef müridin ayni olgunluga ermesidir.

FENA FI'R-RASÛL: Arapça, Rasûlullah'da fâni olmak. Müridin bütün varligini Rasûlullah (s)'in sahsiyetinde yok etmesi manasina gelir. Mertebe olarak Fena fi'l-Pîr (Fena fi's-Seyh)'den sonra, Fena Fillah'dan önce gelir. Hz. Peygamber (s)'i tam olarak taklid ve O'na uymakla, bu hal tesekkül eder.

FENA FI'S-SEYH: Arapça, seyhte fâni olmak demektir. Müride göre seyhi, gözü önünde görmekte oldugu en olgun müslüman tipidir. Mürid onun bütün söz ve hareketlerini taklid edip kendini ona benzetmeye çalisarak, onun seklinden hareketle, sahip oldugu manaya ulasir. Buna, suretten sîrete intikâl de denir.

FENA FI'S-SUHÛD: Arapça suhûd'da fâni olmak demektir. Sûfinin Allah'dan baska bir sey görmemesi. Buna Vahdet-i Suhûd mertebesi denir. Bu, "la mevcuda illallah" sirri olarak da kabul edilir.

FENA FI'L-VUCÛD: Varlikta fena olmak anlaminda Arapça bir ifade. Fena derecelerinden birisi de, herseyde Allah'i görmek ve bilmektir ki, bu hale zevkle ulasilir. Bu hali elde edenler "la mevcûde illallah" derler.

FENÂIYYE: Kütahyali Fenâî Ali Efendi tarafindan kurulmustur. Celvetiyye'nin kollarindan bir tasavvuf okuludur.

FENÂRIYYE: Rifâiyye'nin kollarindan biridir. Seyh Semseddin Muhammed b. Hamzetü'l-Fenârî (ö. 834/1431) tarafindan kurulmustur.

FERAH: Arapça, sevinmek manasina bir kelime. Sevgiliye yakin olma halinin verdigi huzur haline, ferah denir.

FERÂSET-I SERIFE: Feraset, Arapça süpürmek anlamina gelen bir kelimedir. Kabe'yi ve Peygamber Efendimiz (s)'in türbelerini süpürme görevine, "ferâset-i serife" adi verilir. Bu isi yapacak kisiye "Ferâset-i Serife Berati" verilirdi. Bu görevlinin istanbul'da bir temsilcisi olurdu ki buna, "Ferâset-i Serife Vekili" denir. Ankara'da ikamet eden Ekrem Nursel Bey, bir sohbetinde, bu konu mevzû-i bahs edildiginde, bize, muhterem babalarinin, Sultan II. Abdülhamid'in yaveri oldugunu ve padisah tarafindan bu mümessillik serefiyle ödüllendirildigini anlatmisti.

FERECÎ: Mevlevî dervis (can) lerinin giydikleri önü açik hirkaya, "ferecî" denir. Mevlevî hirkalari, önceleri bornoz seklindeydi ve yakadan geçme idi. Dervisin biri, manevî kabz sirasinda, teessüründen yakasini yirtarak hirkanin önünü açti. Hirkasinin önünün açilmasi kendisine ferahlik verdigi için, bu hirkaya, o mânâya gelmek üzere "ferecî" adi verildi.

FERIB: Farsça, aldatma, kandirma, oyun anlaminda bir kelime. Ilâhî mekr, Ilâhî istidrac.

FERYÂD: Farsça, çiglik demektir. Mecburi ve yüksek sesle yapilan zikir. Kendinden geçerek ve kendini birakarak yüksek sesle Allah'a yalvarma.

FETÂ: Arapça, yigit anlaminda bir kelime. Fütüvvet yoluna giren kisilere, fetâ denir. Tasavvufta istilah olarak, "la seyfe illa zülfikar ve la fetâ illa Ali" (Zülfikar'dan baska kiliç, Hz. Ali'den baska yigit yok) hadisinden girmistir. O, kendisi muhtaç iken elindeki yiyecegi her gün sirayla miskin, yetim ve esire vererek (Insan/8) nefs hayvanini yenme basarisini göstermisti. Onun savaslardaki yigitligi, gaziligi, tasavvufa itici bir motif olarak geçmis ve bu ruh, Abdalan-i Rum, Ahiyyan-i Rum vs. gibi olusumlara yol açarak, Anadolu'yu Islamlastirmisti.

FETH: Arapça açmak anlamina gelen bir kelime. Bu terim "Biz sana apaçik bir fetih nasib ettik" (Fetih/1), "Üzerlerine herseyin kapisini açtik" (En'am/44), "Belki Allah fetih, ya da kendi katindan bir is getirir de, onlar içlerinde gizlediklerine pisman olurlar" (Maide/52) âyetlerinden kaynaklanan bir terimdir. Ilk âyette feth; Ilâhî ilim, rizk ve hidâyet, gibi manalari ifade etmektedir. Sufi, Allah yolunda riyazetler ve ibâdetlerle mücâdelesini sürdürür. Sonunda, Mevlasi ona Fethi nasib eder. Iste o zaman, sâlik zahirî ilimlerde yetistikten sonra, Ilâhî ilimlere de nüfuz etmeye baslar. Saziliyye'nin kurucusu Ebu'l-Hasan es-Sâzilî bu sekilde olusan bir fetihte, Hizbu'l-Feth virdiyle sereflenmistir. Olayin cereyan tarzini Sazilî Hazretleri söyle anlatir:
"Irak'ta Abdüsselâm Ibn Mesis Hazretlerinin nerede oldugunu (K. Afrika) ögrendim ve hemen onu bulmak üzere yola çiktim. Sonunda, yasadigi magaranin bulundugu dagin eteklerine ulastim.
Bir pinardan tertemiz su ile gusül abdesti aldim. Zamanin kutbu Abdüsselam'dan istifade etmek üzere kalbimden ilim ve amelimin izlerini sildim, yokluk elbisesi (fakri)ni giydim. Tam bir hiçlik duygusuyla, agir agir daga tirmanmaya basladim. Çok geçmeden bir de baktim ki, Abdüsselâm Ibn Mesis, yukaridan asagiya dogru agir agir iniyor. Karsilastigimizda selamlastik. Peygamber (a) Efendimize kadar bir silsile halinde, tamamen dogru olarak sülalemi tek tek saydi. Sonra "ilmin ve amelinden soyunarak, hiçlik duygusuyla bize geldin. O halde dünya ve ahiret zenginligini bizden alman, sana nasib olacaktir" dedi. O sirada beni bir dehset kapladi, Seyh Abdüsselâm Hazretlerinin yaninda günlerce kaldim. Sonunda Allah (c) basîretimi açti. Allah (c)'m Sazilî Hazretlerine açtigi Hizbu'l-Feth (veya Hizbu'l-Envâr)'in bir kismi söyledir:

La ilahe illallah nuru'l-ars
La ilahe illallah nuru levhillah
La ilahe illallah nuru Rasulillah
La ilahe illallah Ademu halifetullah
La ilahe illallah Nuh Neciyyullah
La ilahe illallah Ibrahim Halilullah
La ilahe illallah Musa Kelimullah
La ilahe illallah Isa Ruhullah
La ilahe illallah Muhammedun Habîbullah
La ilahe illallah el-evliyau ensarullah La ilahe illallah el-Enbiyau Hâssatullahi La ilahe illallah el evliyau ensarullah
TASAVVUFÎ TERIMLER (F)
..:: 4 ::..
el-FETHU'L-KARÎB: Arapça, yakin fetih demektir. Nefsin menzillerini (makamlarini) geçen sâlik için açilan kalb makami ve bu makamda kalbin ortaya çikan sifat ve olgunluklari. "...Allah'tan bir zafer ve yakin bir fetih..." (Saff/13) âyeti bu yakin fethi gösterir.

el-FETHU'L-MUBÎN: Arapça, açik feth (açilma) anlamindadir. Kalbin sifatlari ve kemalatin ortaya çikmasi için, ilâhî isimlerin nurlarinin tecellilerine ve velayet makamindan kula açilan seylere "Feth-i Mübîn" denir. "Muhakkak biz sana apaçik bir fetih nasib ettik." (Fetih/l) âyeti ile bu hususa isaret edilir.

el-FETHU'L-MUTLAK: Arapça, mutlak fetih (açilma) demektir. Fütuhatin en a'lâ ve en mükemmelidir. Zat-i ehadiyyetin tecellisini, ayn-i cem'de, mâsivadan tümüyle fâni kilip istigrak halinde bulunmayi ifade eder. "Allah'in zaferi ve fethi geldigi zaman..." (Nasr /1) âyetiyle bu hususa isaret olunur.

FETHU'LLÂHIYYE: Çistiyye tasavvuf okullarindan biri olup Fethullah el-Acemî tarafindan kurulmustur.

FETK-RETK: Arapça, birlesme, ayrilma anlamina gelen iki kelime. Mutlak maddenin, türlerin sekilleri halinde tafsili olarak zuhura gelmesi veya vâhidiyyet mertebesinde gizli olarak bulunan nisbî isimlerin ortaya çikmalari, çokluk yerine birligi görme hali retk, bunun aksi ise feth'tir. "Göklerle yer bitisik idi, biz onlari ayirdik" (Enbiya/30) âyetiyle bu hususa isaret edilir.

FETRET: Arapça, zaman açisindan ara, aralik manasina gelen bir kelime. Kasânî'nin buna getirdigi tanim, baslangiç halinde gerekli olan istek atesinin sönmesi, seklindedir. Manevî egitimde, sâlikte görülen gevseklik hali.

FEVÂID: Arapça faydalar anlamina bir kelime. Sir olan seyi anlamaya fevâid denir.

FEVT: Arapça, bir seyin elden kaçirilmasi demektir. Sevgiliden beklenen sey, sevgilisi ile birlesen asikin, ondan farkli oldugunu anlamasi. Yahya b. Muaz er-Râzî "Fevt, mevt (ölüm) den daha zordur. Çünkü fevt, Hakk'tan; mevt, halktan ayrilmaktir.

FEYZ: Arapça, tasmayi ifade eder. Ilâhî tecelli, bu kelime ile anlatilir. Zira bu tecelli heyulam özelliktedir. Tecelli, tecelli edene göre belirir veya kayitlanir. Zira tecelli; onun için, vücudu olmayan sabit bir ayndir. Bu tecelli, ona nisbetle vücûdî tecelli olur ve bu, vücûdu ifade eder. Kendisine tecelli gelen de, hâriçte mevcud olur. Bir baska tanima göre, âlemin Allah'tan, derece derece fakat devamli bir surette inis tarzi ile ve baska bir mevcudu meydana getirmek özelligine sahip olarak tekamülüne ve bunun Ilâhî nazar altinda devami, manasinda kullanilan bir terimdir. Feyz her an tecelli etmekte (ortaya çikmakta) dir. Varliklar, bu feyz vasitasiyla meydana gelir. Ancak bu varlik, zâtlarindaki imkan sebebiyle yok olmakta, fakat Hakk'in feyziyle ayni zamanda var olmaktadir.

FEYZ-I AKDES: Arapça, en kutsal feyz demektir. Feyz-i Akdes; önce ilim, sonra, ayn mertebesinde, nesneler ve yeteneklerinin var olmasini gerekli kilan zâtî-hubbî tecellidir. Bu, ilâhî ilimde subûtü vâcib olan tecellidir.

FEYZ-I MUKADDES: Ayân-i sabitenin yeteneklerine göre hariçte ortaya çikisina "feyz-i mukaddes" denir. Yani sabit ayn'larin Ilâhî ilimle sübût bulmasi "feyz-i akdes" sonucu iken, yine onun hariçte sûrî (seklî) olan mümkinattaki ortaya çikisi "feyz-i mukaddes" neticesinde olmaktadir. Bu durumda mevcud (varolan) mümkinler ile sabit aynlar ayni seyler degildir. Mevcud (var olan) mümkinler yani su dis âlemde var olan nesneler, sabit aynlarin, "feyz-i mukaddes" vasitasiyla gözle görülür alanda ortaya çikan suret (sekil) leridir. Feyz-i mukaddes, feyz-i akdes üzerinde tertib olunmustur. Feyz-i akdes ile âyân-i sabite ve onlardaki aslî istîdât (yetenek) ler, ilim (bazm)de meydana gelir; feyz-i mukaddesle o ayan, levazim ve tevâbiiyle dis âlemde husul bulur.

FEYZIYYE: Halvetiyye'nin Sümmaniyye koludur. Halvetiyye de denir. Feyzüddin Hüseyn es-Semânî (ö. 1309/1891) tarafindan kurulmustur.

FEYZ-I ILÂHÎ: Arapça, ilâhî feyz demek- tir. Dogrudan Allah'dan gelen feyz.

FEYZ-I ISNADI: Seyh ve müridlere, silsilede yer alan mesâyih-i kiram vasitasiyla gelen feyze; feyz-i Ilâhî denir. Bazi tasavvuf okullarinda, bu feyzi elde etmek üzere, siir halinde yazilmis silsileler belli bir makamda okunur ve silsiledeki sâdâtin ruhlarina Kur'an hediye edilir.

FIKH-I BÂTIN: Iç hallere ait fikih anlaminda Arapça bir ifade. Islâm hukukuna "Fikih" veya "Fikh-i Amelî": Akâid ve kelama "Fikh-i Itikâdî"; Tasavvufa da "Fikh-i Bâtinî" veya "Fikh-i Vicdanî" denir.

FIRKA-I NACIYE: Arapça, kurtulan bölük, kurtulan parti veya grup anlaminda bir ifade. Kurtulusa eren, cehennemden kurtulan, dogru yola eren grup. Dogru yoldan sapanlara "Firka-i Dâlle" denir. Bu görüse göre firkalar (gruplar) dan biri firka-i nâciye, yani ehl-i sünnet, diger 72'si ise firka-i dâlle olup toplam 73'tür. Sapik firkalar, 20 Mu'tezile, 20 Sia, 22 Havâric, 5 Mürcie, 3 Neccariyye, 1 Cebbariyye, 1 Müsebbihe olmak üzere 72'dir. Bu husus su hadis-i serife dayandirilir: "Yakinda ümmetim 73 parçaya ayrilacaktir. Bunlarin hepsi cehennemlik, bir tanesi cennetliktir."

FIRAK: Arapça, ayrilik demektir. Vahdet (birlik) makamindan uzak kalmak.

FIGAN: Farsça, aci aci bagirmayi ifade eder. iç hallerin disa vurulmasi, dert yanma, içini dökme.

FIIL: Arapça, yapmak, is gibi anlamlari olan bir kelime. Mümkinin imkandan vücuda sarfedilmesine, fiil denir. Fiiller cenneti: Leziz yiyecekler, hazirlanmis içecekler, güzel hanimlar cinsinden, islenen sâlih amellerin sevabi olarak surî (seklî, maddî) cennetten ibarettir. Buna ameller cenneti denildigi gibi, nefs cenneti de denir.

FIKIR: Arapça, düsünmek demektir. Kalbe bir üçüncü marifeti elde etmek üzere, iki marifeti kazandirmaktir. Buna örnek olarak âhiretin hayirli ve sürekli oldugunu tanimak gösterilir. Bu durumda hayirli ve sürekli olan, iradeye bagli olarak tersine de dönebilir.
Tefekkürden hedeflenen sey, kalbte ilim tahsil etmektir. Bu da, hâli, fiili gerektirir. Kulun kurtulusu da, fiil ve hâl vasitasiyla olur. Yani hâl ve fiil, ilmin meyveleridir, ilim ise, tefekkür (düsünme)ün meyvesidir. Her konuda düsünülebilir, ancak Allah'in zâti hakkinda düsünülemez, zira "basiretler onu idrak edemez" (En'am/103).

FIRAR: Arapça, kaçmak demektir. Halktan Hakk'a kaçmak. Bunun birkaç mertebesi vardir. Ilki cehilden bilgiye kaçmak, ikincisi haberden sunuda (isitmekten görmeye) kaçmak, üçüncüsü Hakk'in gayrisi herseyden hatta suhûddan da kaçmak. Kur'an-i Kerim'de de bu hususa su âyetle isaret olunur: "Allah'a kaçiniz" (Zâriyat/50). Kul, korktugu seyden firar eder, kaçar. Bu âyete göre Allah'tan baska hiçbir sey, siginilacak bir dost degildir. Hatta "mallariniz, evlatlariniz bir fitnedir..." (Tegabun/15). Bunun için "Agaca dayanma kurur, duvara dayanma yikilir, insana dayanma ölür, dayan kul Allah'a dayan" yani Allah'a kaç O'na sigin denmistir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (F)
..:: 5 ::..
FIRÂSET: Arapça, görüs, tahmin ve anlamada dikkatli düsünüp isabetli olma anlaminda bir kelime. Yakînin açilmasi, gaybin görünmesi. Firâset, iman makamlarindan birisidir. Hz. Resûllullah (s) "mü'minin firâsetinden korkunuz; zira o, Allah'in nuru ile bakar" buyurur. Bu hususa isaret eden çesitli âyetler vardir: "Allah'in gögsünü Islama açtigi kimse, Rabbindan bir nur üzere degil midir? "(Zümer/22), "Ölü iken kendisini diriltigimiz ve kendisine insanlar arasinda yürüyebilecegi bir isik verdigimiz kimse, karanliklar içinde kalip, ondan hiç çikmayan kimse gibi olur mu?" (En'am/122). Allah tarafindan nura mazhar olmus kisi ile, olmamis kisiyi anlatan bu âyetlerden su manzara ortaya çikmaktadir: 1. Allah'tan bir nura sahip olan kisi, yürüme, hareket edebilme, aktiflik özelligine sahip iken, 2. Bu nurdan mahrum olan karanligin pasifligi içinde kalmakta, etrafini çeviren âlemi asamamakta, olusa katilmaktan, hakikate ulasmaktan mahrum kalmaktadir.
Kur'an'da, bu nura ulasmanin, iman ve amel (veya bilgi ve amel) bütünlügünü elde etmege bagli oldugu ifade edilir. Yani bu nur, amelsiz ilimle elde edilemez. "Inanip yararli is yapanlari, zulümât (karanliklar) dan nur (aydinlik) a çikarsin..." (Talâk/11). Eskiden bilgisini yasamayanlara, âlim denmezdi.
Firâset, herkesde az veya çok vardir. Bu umûmîdir. Bazi ipuçlarina bakarak bazi dogru sonuçlara varma gibi. Buna tabîi firâset denir. Bir de, Allah'in bazi kimselere lütfettigi, kalbî ilhamla bir seyi sezip bilme seklinde hususî firâset vardir ki, buna da ilâhî lütuf sonucu olan firâset denir. Tevessüm, firaset'in es anlamlisi olarak kullanilir. Tevessüm, teferrüs, yani nüfuzlu marifet, yahut basiret manasinadir. Mütevessimler müteferrislerdir. Nitekim âyette söyle buyurulur: "Süphesiz bunda mütevessimîn (isaretten anlayanlar) için (nice) ibretler vardir" (Hicr/75).

FIRDEVSIYYE: Kübreviyye'nin Hindistan'daki kolu. Kurucusu Rükneddin el-Firdevsî (ö. 724/1 323)'dir.

FITÂM: Arapça, çocugun sütten kesilmesi anlamina gelir. Müridlerin, seyhlerinin yaninda süt emdikleri zamanlar oldugu gibi, sütten kesildikleri zamanlar da vardir. Süt emme zamani; müridin seyhin sohbetinde bulundugu zamandir ki, bu esnada, müridin seyhinden izinsiz olarak ayrilmamasi icab eder. Ancak seyh, sütten kesilecek kadar büyüyüp olgunlastigini anlayinca, onun ayrilmasina müsaade eder. Bu durumda mürid, artik kendi basina hareket etme becerisini elde etmistir. Böylece, Allah tarafindan zorlandigi problemlerin çözümü ona açiklanir, olmustur. Mürid bu noktaya gelince, yani seyhinden aldigi feyiz ile olgunlasinca, seyhin sohbetinden ayrilma zamani gelmistir. Artik feyzi seyhten degil, direkt Allah'tan alabilme yetisini elde etmistir. Karnini doyurmak için kendi gücü yetmektedir, annesinin sütüne ihtiyaci kalmamistir. Yani seyh, müridini Allah'i sevme okyanusunun kenarina getirir birakir, bundan sonrasi artik ona kalmistir. Aksemseddin'in dedigi gibi; "Seyh, kulu Allah'a, Allah'i da kula sevdiren kisidir".

FUÂD: Arapça, kalp demektir. Yedi tavrin (etvar-i seb'a) üçüncüsü olup, Ilâhî tecellileri temasa (seyretme) yeridir. Kur'ân'da, fuâd'a isaret eden âyet sudur: "Gözün gördügünü, fuâd (kalp) yalanlamadi" (Necm/1 1 ).

FUKARA: Arapça, fakirler demektir. Sâliklere; mürid, dervis gibi isimler verildigi gibi fukara da denir. "Kendisine hiçbir seyin sahip olmadigi ve kendisi hiçbir seye sahip olmayan kisiye, sufî denir". Bu tarif, tasavvuf yolunu tutanlarin, özgür kisiler oldugunu gösterir.

Fukara kalbine kim dokuna,
Dokuna sinesi Allah okuna.
Lâ-Edrî

FUKARA-I BABULLAH: Arapça, Allah kapisinin muhtaçlari, dilencileri demektir. Bu tabir dervisler için kullanilir.

FUKARA KESKÜLÜ : Bazi tasavvuf okullari, eskiden nefis terbiyesi için, manevî egitimin baslangicinda, halktan birseyler istemeye çikarlardi. Ellerinde, keskül denen çukur bir kap ile dolasirlar. Içini doldururlar, sonra da getirip seyhe teslim ederlerdi. Seyh de bunlari, halkin yoksul kesimine dagitirdi. Keskülün içinde, ekmek, bugday, dügme, ip, para vs. gibi hersey, karmakarisik halde bulunur, bu yüzden; karmakarisik seyler hakkinda "fukara keskülü gibi" deyimi kullanilirdi. Süt, pirinç unu, badem yagindan pisirilip, üzerine ceviz, badem ve nar tanesi serpistirilen sütlaç türü bir tatliya da keskül adi verilir.

FURKAN: Arapça, ayirt edici anlaminda bir kelime. Nev'ilerinin ihtilafina göre, sifat ve isimlerin hakikatina furkan denilir. Itibarlari bakimindan bütün sifat ve isimler baskalarindan ayrilir. Fark,
isim ve sifatlari açisindan Hakk'in nefsinde husule gelir. Kasanî'ye göre furkan; Hak ile batil arasini ayirt eden tafsilin bilgisi iken, Kur'an; hakikatlerin tümünü kendinde toplayan ledünnî, icmali bilgidir.
Yani furkan tafsîlî; Kur'an icmalî bilgidir. Furkan fark, Kur'an cem hali ve makamidir.

FURUHTEN: Farsça, satmak, elden çikarmak anlaminda bir kelime. Yüce Allah karsisinda, kulun çaba ve tedbirini terketmesi.

FURU-I ESMA: Arapça, isimlerin tefer- ruati, dallari anlaminda bir ifade. Ilâhî isimlerin bir kismi için kullanilan bir tabir, isimler önce ikiye ayrilir: 1. Usûl-i esma, 2. Furu-i esma. ilki, tasavvuf okullarinda asil olan ilâhî isimlerdir. Bu durumda furu-i esma, ikinci derecedeki isimler demek olur. Ancak hangi isimlerin usul (birinci veya esas), hangi isimlerin furû (ikinci, teferruat) oldugu hususu, tasavvuf okullarina göre degisir. Bazen birinde usûl olan digerinde furû; birinde furû olan öbüründe usûl olabilir.

FÜTUHAT: Arapça, açilmalar demektir. Beklenmedik birseyin ele geçmesi. Zahirdeki fütûha "Fütuhûl-ibade", batmdakine de "fütuhûl-halâve" denir. Bu iki fütûhtan baska, bir de "fütûhul-mükâsefe" vardir.
Rizik, ibâdet, ilim, marifet, kesf vs. gibi maddî ve manevî nimetlerin sâlike açilmasi, gaybî kemal halleri ile ortaya çikma seklinde tanimlar getirilen futûh; manevî feyz, gönül açikligi gibi manalari da ihtiva eder. Bu konuda bazi atasözleri ve deyisler vardir: "Bugün bir yerden fütuhat oldu". Bu beklenmeden gelen yardim için kullanilir. "Erenler.bugün fütuhatta bulundular". Bu da, himmet yoluyla, mürsidlerin müridlerine feyz aktarmasi anlaminda kullanilan bir deyimdir. "Erenlerin fütûhâtiyla sorularina cevap verdim" Bu deyim de tevazu için kullanilir. Elde edilen basarilarin, kisinin kendinden degil, büyüklerin duasiyla gerçeklestigi hususu bu deyimle vurgulanir.

FÜTUR : Arapça, yarma, yarik, belirme (ta'ayyün) ve ona bagli olanlar sebebiyle halkin, Hak'tan seçilir haler gelmesi, farklilasmasi.

FUZÛL: Arapça, zarurî olmayan esya, mal, lüzumsuz davranis. Bir lokma, bir hirkanin disindaki hersey, lüzumsuz (fuzulî) dur.

FÜTÜVVET: Gençlik, erlik, yigitlik anlaminda Arapça bir kelime. Ilk defa Nasir Lidinillah (566/575) tarafindan kurulmus, bir fedakarlik, mertlik, yigitlik örgütü. Horasanîler, yani Melâmetîler,esnaf ve zanaat erbabini teskilatlandirarak, loncalar olusturmuslardir. Bu organizasyon 3 kitaya yayilarak, sosyo-ekonomik hayatin temel diregi olma fonksiyonunu icra etmislerdir. Horasan'daki fütüvvet teskilatlanmasinin Anadolu'ya yansimasi, Ahilik adiyla olmustur. Osmanli Devleti'nde bu teskilat, 1908 yilina kadar varligini sürdürmüstür.
Ahilik, basta Ibn Batuta (XIV. yüzyil) olmak üzere, çok sayida yabancinin dikkatini çekmistir. Ahilerin özelliklerini söyle siralamak mümkündür:
1. Zaviyelerine gelenlere nazik ve kibar davranirlar.
2. Yabancilarin karinlarini doyururlar.
3. Gelen misafirlerin her türlü ihtiyaçlarini karsilarlar.
4. Halka zulmeden zalimlerle savasirlar.
5. Her ahînin mutlaka bir isi ve sanati vardir.
6. Baslarinda, aralarindan seçtikleri bir reis bulunur.
7. Seçilen reis, bir zaviye kurar.
8. Reis, zaviyenin içini tefris ederek, her türlü ihtiyacini karsilar.
9. Bu gençler, gündüz kendi islerinde çalisirlar.
10. Günlük kazançlarini ikindiden sonra reislerine getirirler.
11. Toplanan bu paralar, zaviyenin, yiyecek, içecek gibi, çesitli giderleri için sarfolunur.
12. Sehre gelen yabancilari, zaviyeye davet ederek orada misafir ederler.
13. Eger misafir edecek bir yabanci bulamazlarsa, kendileri toplanip yemek yer, ilahi söyler, zikir çeker, sema ederler.
14. Sabah namazini kildiktan sonra isyerine gitmek üzere zaviyeden ayrilirlar.
Rahmetli Hilmi Ziya Ülken (Ord. Prof.)'in ifade ettigi gibi, bu zaviyeler topluma sosyal âdab-i muasereti ögreten kurumlardi. Bu kurumlar, kaldirildiginda o görevi yerine getirecek yapisallasmaya gidilmedigi için sosyal ahlâk dejenerasyonu bugünkü noktalara gelmistir.

FÜTÜVVETNÂME: Eskiden esnaf teskilati ile, bunlarin uymalari gereken usul ve kaidelerden bahseden eserlere verilen addir.
 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009