TASAVVUFÎ TERIMLER (D)
..:: 1 ::..
DÂÎ: Arapça, davet eden, çagiran demektir. Halki sevk ve yönetme bilgisi verilen kisi. Batinî propagandacilarina dâî denir.
DÂIRE: Arapça, dönen yuvarlak, çember gibi mânâlari vardir. Adn Cenneti'nde, Hakk'i görmek üzere insanlarin bir araya gelip toplanmis halde bulunusuna verilen isim.
DÂIYE : Arapça istek, içten gelen arzu anlaminda bir kelime. Nefsin arzu ve egilimleri, daiyye-i nefsaniyye.
DAKIKA: Arapça incelik kimsenin anlayamadigi ince sir. Çogulu dekaik'dir. Dekaik, hakaik'den daha üstündür.
DAKKÂKIYYE: Ebû Ali el-Hasen b. Ali ed-Dakkâk (öl. 412/1021) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.
DAL SIKKE: Türkçe-Arapça. Dal düz, sade, çiplak manasina; sikke de mevlevîlerin baslarina giydikleri keçeden serpus anlamina gelir. Sikkenin sariksiz olanina, dal sikke denir. Destâr sarilmis olan sikkelere ise, destârli sikke tâbiri kullanilir.
DAM : Farsça tuzak demektir. Vehim ve hayal tuzaginin kuruldugu yer. Dünya, madde âlemi. "Âlemde olan her sey vehim ve hayalden ibarettir."
DANÂIN: Arapça, bir kimseye tahsis edilen seye denir. Allahü Teâla ile özel münasebet kurmus olan Allah dostlarindan, havas tabakasina ulasmis kisilere denir. Hadislere göre, Allah bunlara parlak nurlu elbiseler giydirir, onlari afiyet içinde yasatir, yine afiyet içinde canini alir.
DAR: Arapça ev, Farsça idam sehbasi manasinadir. Tasavvufta Bektasîlik istilahlari arasinda geçer. Muhibbin, can feda etmek üzere meydanda ikrar verdigi yerin adidir. Meydânin tam orta yerine dar denir. Biat ve tarikat talkini töreni gibi merasimler, burada icra olunur. Tasavvuf Edebiyatinda, "Hallâc-i Mansur" un basina gelen olayi ifâde etmek üzere, siirlerde lügat mânâsi ile kullanilirdi (yani idam sehbasi mânâsina). Dâr-i Mansur konusunu isleyen çok sayidaki siirlerden bir beyt de sudur:
Circis oldum basildim, Mansur oldum asildim
Hallaç pamugu gibi, bunda atilip geldim.
Yunus Emre
DARB-I ESMA: Arapça. Ilâhî isimlerin darb (özel bir sekilde kalbe vurdurmak) ile zikri. Bu, Halvetiyye istilâhlarindandir. Halvet? âyinlerine bu ad verilirdi.
DÂRU'L-EMÂN: Arapça. Emin olunan yer emniyetin bulundugu ülke, diyar, tecavüzden, saldiridan masum, siginilacak yer. Bu, bir Bektasî tâbiridir. Meydân kapisinin bir baska adidir. Basta baba olmak üzere tüm dervisler, bu kapinin esiginde niyaz ederlerdi, ikrar veren dervis ikrar verdikten sonra, rehberinin yol göstermesiyle "dârü'l-emân'a gelir, orada niyaz ederdi. O sirada rehber, dervise, "buna kapi derler ve bu makama da dârü'l-emân derler. Bu, erenler kapisidir. Bu kapiya gelen, geri dönmeyip meram ve maksada erisilen mahaldir" derdi. Bu olay, manevî tekâmüle yönelisin sembolü olarak degerlendirilmektedir.
DÂRU'L-GURÛR: Arapça, aldanis yeri mânâsina gelir. Tasavvuf istilahi olarak, bir imtihan dünyasi olan su yasadigimiz âlemi anlatir.
DÂRU'L-MESNEVÎ: Arapça. Mesnevî evi, veya Mesnevî okunan yer demektir. Mevlevî istilahidir. Mesnevî okutmak üzere açilan dersanelere Dâru'l-Mesnevî denilir. Ilk Darü'l-Mesnevi, 9 Muharrem 1260 (1844) tarihinde Murad Molla Dergahi'nda, Istanbul'da açilmistir. Buradan ilk mezun olanlarin icazet merasiminde, Sultan Mecid de hazir bulunmus ve icazet alanlara çesitli hediyeler dagitmistir. Mesnevî okuyanlara özel bir istilah olarak "Mesnevîhan" denir.
DÂRU'R-RAHMÂN - DÂRU'S-SEYTÂN: Allah'in evi seytanin evi anlamlarinda iki Arapça tamlama. Insan, Allah ile seytan arasinda olup, Allah'a bakan yönüne Daru'r-Rahmân, seytana bakan yüzüne Dâru's-Seytan denir. Birine akil, digerine cehl, veya âhiret ve dünya da denir.
DÂVÂ-MÂNÂ: Arapça, dâ'vâ kelimesinin, iddia, mesele, problem, ülkü vs. gibi mânâlari vardir. Mânâ ise, iç, ruh, bâtin, kelime, söz, hareket veya isaretin ifade ettigi, anlattigi sey anlamlarini ihtiva eder. Dâva, bir kulun, kendinde olmayani ileri sürdürmesidir ki bu, Allah ile kul arasinda bir perdedir. Bir baska deyisle, bir kul tâatlardan herhangi bir seyi kendine izafe eder de, bu tâatlarin onda hakikati, isbâti, geçekligi bulunmazsa, onun iddiasi asilsiz olur. Böyle bir dervisin Allah'la alâkasi kesilir. Bir dervisin mübtelâ oldugu en agir hicâb, iste budur. Bunun ziddi olan, tâati veya tasavvufî bir hâli kendinde gerçeklestirilmis kisi, mânâ ehlidir. Mânâ ehlinde de dâva (iddia) olmaz. Davali kisi de, dâvasina mânâ göstermek, dâvasini mânâ ile dogrulamak zorundadir. Bu nedenle mânâsiz dâva bâtildir.
Bize dîdâr gerek, dünya gerekmez
Bize mânâ gerek, dâva gerekmez
Bu yolda da'vi (yani dâva) sigmaz, ma'ni (ma'nâ) gerek
Neyi kim sever isen âni gerek.
Yunus Emre
DEBIRISTÂN: Farsça okul demektir. Debiristân-i ezel, debiristân-i kidem. Ezelî okul, lâhût âlemi, ruhlar makami.
DEBÛR: Arapça. Batidan esen ve Ad kavmini helak eden rüzgarin adi. Nefsin hevâsmin hücumu ve nefsi istilâ etmesi, kelimenin istilah anlamini tarif eder. Bunun ziddi, Dogu rüzgaridir ki, Saba rüzgari diye anilir. Bu da, ruhun egiliminin agir basip ruhu istilâ etmesidir. Hz. Peygamber (s) "Ben Sabâ ile yardim olundum, Ad kavmi Debûr ile helak oldu" demistir. (Sahih-i Buharî, Kitâbü'l Megâzî ve Ahmed ibn Hanbel Müsned, c. I. s. 223). Insanin kalbine dogan havâtir, eger Allah'in arzu ettigi seylere mutabakat halinde ise, bunun hadiste bildirilen Sabâ, aksinin ise insani helake sevkeden Debûr ile terimlendirilmesi, tasavvufun sünnetle siki irtibatina güzel bir örnek teskil eder.
DEDE: Türkçe bir kelime olup Mevlevîlikte, muhiblikten sonraki mertebedir. Muhib, dervis olmaya ikrar verip çilesini tamamladiktan sonra, kendisine bir hücre verilir ve dede diye anilir. Dede, yeni muhibleri kendi liyakatine ve kabiliyetine göre "Mesnevî" okutarak, âyin meskederek, ney üflemeyi, usûl tutmayi belletmek suretiyle, kudüm-zen olarak yetistirerek terbiye etme görevini icra eder.
Dedelik, alevîlerde, soydan gelenlere mahsustur. Yani, Hz. Peygamber'in soyundan gelen seyyidlere, dede denir. Ancak bunlarin irsâd makaminda olmasi gerekir. Bektasîler, Haci Bektas Dergahi'nda seyh olan babaya, Dede Baba derler.
Bu konudaki bazi atasözleri su sekildedir:
"Dede himmet, ogul hizmet": Bununla, dervisin maneviyat makamlarinda ilerleyebilmesi için seyhine, ihvanina ve din kardeslerine hizmet etmesi gerektigi ifade edilir.
"Kendisi muhtâc-i himmet bir dede, nerde kaldi gayriya himmet ede", bu atasözüyle, kimseye faydasi dokunmayan, dervisligi maisete medar kilmis, asalak, zavalli, uyduruk dervisler kastedilir.
"Çigdem bitti, dede gitti (veya yitti)": Alevilerde Dedenin taliplerle görüsmesi hep kis mevsimi olur. Buna görgü-sorgu denir. Bahar gelip tarlalarda is baslayinca, dede kendi köyüne döner. Tarlalarda isin canlanip dedenin dervislerle ugrasmasi isi bitince, kendi köyüne gitmesi, bu atasözü ile ifade olunur.
TASAVVUFÎ TERIMLER (D)
..:: 2 ::..
DEDE BABA: Bektâsîlerin Kirsehir'deki pîr makami postnisinine verilen unvan. Bu merkez tekkenin haricindeki tekke seyhlerine, baba denilirdi. Dervisler, hürmetli ifade tarzi olarak "baba erenler" diye hitabederlerdi. Bektasîlikte derecelenme sirasi asagidan yukariya su sekilde idi: Âsik, talip, muhib, dervis, baba, halife, dede baba. Bunlarin ilk dördü mürid, besinci ve altincisi, baba ile halife, mürsid; dede baba ise, pîr vekili olma bakimindan pîr rütbesindeydi. Halife, dedebabanin reisligi altinda toplanan babalar meclisinde seçilirdi. Bektâsîlerin yedi halifesi bulunuyordu; bunlar bulunduklari yer itibariyle su sekildeydi: Misir, Abdal Musa, Seyyid Ali Sultan, Dürbali Sultan Kerbelâ, Rumelihisari ve Merdiven Köyü.

DEDEBAGI: Kirsehir'deki Haci Bektas Tekkesi'ne bagli bagin adiydi. Eyvallah kapisina hizmet eden dervis, evvela Dedebagi'nda iki üç sene çalismak zorundaydi. Dedebagi da bir dergahti. Bu dergâhin babasi ve dervisleri vardi.

DEF: Arapça. Kasnak üzerine deri gerilmesi suretiyle yapilan bir müzik enstrümani. Tasavvufta, kulun aldigi her solukta.Allah'i arayis içinde kalbinin heyecanla titremesi.

DEFTER: Arapça bir kelime olup Türkçemizde de ayni anlamdadir. Gönül sayfasi, ömür.

DEHÂCIYYE: Abdü'l-Büdelâ Muhammed Amgâr el-Hasen el-idrisî'nin tesis ettigi bir tasavvuf okulu.

DEHÂN: Farsça deh agiz, dehân agizlar demektir. Zahiren konusma özelligi demektir, ilâhî isaretler ve uyanlar. Hakk'in kelâmi, Dehân-i küçek: Küçük agizlar, demektir. Anlayis ve vehmden mukaddes olan konusma özelligi.

DEHSET: Arapça, gaflet, hayret veya dalginliktan aklin gitmesi, o hal üzere devam etmesi mânâsina gelir. Sufiyye'ye göre dehset; Habibin (yani Allah'in) heybetinden dolayi, muhibbi (yani sufi'yi) etki altina alan bir kuvvettir. Bu, kulu etkisi altina alan havf ve recâ halidir. Üzerindeki bu güçten dolayi kul, tipki baygin bir insan haline gelir. Dehsetten sonra kula sekîne denen bir hal gelir ki, bu halde, sikinti gitmis mutluluk gelmistir. Kul, aklini esir alarak ona hakim olan bu makamda, hayrettedir.

DELÂIL: Arapça, delil kelimesinin çogulu, yol gösteren, delil, kilavuz, isaret, burhan, bir davayi ispata yarayan sey vs. gibi mânâlari ihtiva eder. Seyh Süleyman Cezûlî (öl. 870/1465) tarafindan yazilmis bir salâvat kitabidir. Kitabin adi "Delâilü's-Serif" yahut "Delâilü'l-Hayrat" olarak meshurdur. Bu kitap, tasavvuf yolunda merhale almis kisilere, ders olarak verilir. Içinde 128 salavât vardir. Tasavvufta seyh veya mürside "delil" denir.

DELI : Akli yitik kimseler için kullanilan bir kelime. Tasavvufi planda Allah'in zât tecellisine maruz kalmis, bir seyhe de bagli olmadigi için, o tecellinin yüküne tahammül edemeyen kisilerde meydana gelen meczûbluk hâlidir. Aksemseddin, seyhin lüzumunu anlatirken, seyhsiz yola çikanin, kendi basina çektigi zikirler sonucu, böyle bir hal ile karsilasabilecegini söyler. Bu gibi kimselerde, zât tecellîsi ile akil nuru yanmis bu nedenle kendilerinden teklîf kalkmistir, denilir. Bu husus, "Sol tarafinda kiramen kâtibîn yok" yahut "Dîvânerâ kalem nîst" (yani, deliye kalem yoktur), "delinin sözü kaleme alinmaz", "delinin sözü kaleme gelmez" gibi ifâdelerle açiklanir. Gerçek mânâda meczûbluk durumunda olanlarla, bu isin sahtekârlarini açiklamak üzere su siir yazilmistir:
Seyfullah sözünde mesttir,
Pirinden aldigi desttir,
Dîvânerâ kalem nîsttir,
Ne söylerse kinar olma.
Nizamoglu Seyyid Seyfullah
Yalniz burada sunu ifade etmek gerekir ki, bizim burada ele aldigimiz deli tabiri, akil nimetini sürekli kaybetmis kisiler içindir.
Meselâ kendinden sekr ile geçmis, hâl geregi gaybete geçici bir süre dalmis bir Bâyezid-i Bistâmî, bir Sems-i Tebrizî, bir Mevlânâ veya bir Hallaç için kullanilmaz, islâm Tasavvufunda, fenadan sonraki beka önemlidir. Yani, ayiklik hali önde tutulur, aksi halde, sürekli maneviyat sarhoslugu içinde bulunan kimseden hizmet ehli olmaz. Böylelerinin, Allah'in kullarina hizmet etmesi söz konusu degildir. Mutasavviflar, "Kavmin efendisi, onlara hizmet edendir" hadîsini ve "eger siz Allah'a (dinine) yardim ederseniz, Allah da size yardim eder" (Muhammed/7) âyetini kendilerine siar edinmislerdir: Deli olmayinca veli olunmaz: Veliler, akl-i ma'ada yükselmistir. Böyle, akl-i ma'ad ile yasayanlar, günlük akl-i ma'asla hayat sürdürenler tarafindan, gerek söz, gerekse fiil olarak anlasilamazlar. Iste, bu yüzden basta deli olmak üzere onlara çesitli ithamlarda bulunurlar. Iste halka göre deli olan kisi Hakk nazarinda velidir. "Al deliden uslu haber": Bu atasözü de akli, az meczublarin sözlerinde bile hikmet bulunabilecegini ifade eder.
"Deliden veli, veliden deli olur": Bu atasözüyle de deli sanilan bazi kisilerin veli, veli sanilan kisilerin bazilarinin da deli olabilecegi anlatilir.

DELIL: Arapça, yol gösteren, kilavuz, rehber, isaret, iz vs. gibi mânâlari ihtiva eder. Tasavvufta, delil olarak seyh terimi kullanilir. Zira o, dervisi, Allah yoluna sevkedip, Allah'a vasil eden kisidir. Aksemseddin'in tabiriyle, seyh; kulu Allah'a, Allah'i da kula sevdiren kisidir. Bektasîlerde delil, rehber manasinda kullanilir. Dergâhin meydan ve diger yerlerindeki mumlar, bir mum vasitasi ile yakilir ve bu muma, delil denilirdi. Özellikle cemlerdeki mumlari yakmaya yarayan bu mum, ince, içinde fitili bulunan ve yumak seklinde sarili olan bir ucu disari çikarilmis vaziyette kullanilirdi.
Hacca vardim der isen
Kande vardin hacca sen?
Kilavuzsuz kus uçmaz,
Bunca dag u dereden.
Kaygusuz Abdal

DELK: Farsça, yamali dilenci hirkasi veya eski elbise manasinadir. Maddi durumu iyi olmayan dervisler ve melâmet yoluna yönelmis bulunan kisiler tarafindan giyilen, yünden mamul, adî bir elbise. Tasavvufta, Ashab-i Suffe ve onlarin durumu önem arzeder. Sûfiler, Ashab-i Kiramin fakir tabakasini olusturan bu garipleri, kendileri için fakr örnegi telakki etmisler, onlar gibi, eski giyinmisler, az yemisler, az uyumuslar, ilimle mesgul olup, müslümanlara hizmet etmislerdir.

DELLÂL: Arapça, tellal, simsar gibi mânâlari ihtiva eder. Insanlari birbirine sevdirmek ve kaynastirmakla görevli, ask ve muhabbet tellâlindan bahsedilir. Bu ifade, Türkçe argodaki sekliyle, fahise kadinlari müsterilere pazarlayan deyyus kisi anlaminda kullanilir. Tâbir, tasavvuf? anlamda manevî bir yücelik sahibi iken, günümüzde bir tür kimlik erozyonuna maruz kalarak, tamamen farkli bir anlama bürünmüstür.
TASAVVUFÎ TERIMLER (D)
..:: 3 ::..
DEM: Farsça, soluk veya zaman manasinadir. Tasavvufta, sûfinin geçmis ve gelecek endisesinden kurtularak içinde bulundugu âni yasamasi esastir. Bu hâli elde etmis kisi, ibnu'l-Vakt adiyla anilir ve sürekli Allah'la beraberdir yani "ihsan" derecesine ulasmistir. Yine sûfilerde zaman, iki olay arasindaki zihnî mukayeseden ortaya çikan mücerred ve zihnî bir mefhumdur. Nitekim, mekân da, kevn (olus)'e uyar. Bir sey varlikta ortaya çikmadikça, en, boy, yükseklik gibi mekani belirleyen alanda bulunmaz. Zamanin gerçegi, sürekli yasamakta oldugumuz "an" dir. Ân'larm sürekliligi ile, zaman mefhumu meydana gelir. Bu bakimdan akip giden bu ân'a, "ân-i dâim" denir. Bütün varliklar, kâinat, her an gayben ayn'a, ayn'dan gaybe gitmektedir. Yaratilis bu yüzden daimidir. Ve bir an önceki âlem, bir sonraki âlemin aynisi degildir. Sûfi, her ân ne âlemde ise, ona göre, o anda tahakkuk eden âlem odur. Suretler geçer, hakikatler bakî kalir. Bu inanç sufîlerce, "dem bu dem, saat bu saat" atasözüyle belirtilir. Mevlevî gülbanginin son kisminda "dem-i Hazret-i Mevlânâ, sirr-i Sems-i Tebrizî, Kerem-i Imam Alî, Hû diyelim" dendikten sonra, herkes bas keserek "Hû" der. Bundan maksat; zamanin gerçekte Mevlânâ'nin zamani, zamana hâkim olan sirrin, Sems'in sirri, kerem ve ihsanin Hz. Ali'nin keremi ve ihsani oldugunu belirtmek, Allah'in isimlerinden "Hû" demekle de, Bakî olan degismeyen gerçek varligin, ancak Allah olup se'nleri (suûn) degisse bile, gerçegin degismedigini anlatmaktir.
Yemegin pisip tam kivamini bulmasi için, hafif ateste bir süre birakilmasina da, demlemek, demlenmek denir: Pilav demini aldi, çayi demledik vs. gibi. Bozulmus tasavvuf okullarinda, rakiya dem adi verilir. Bu gibi uyduruk tasavvuf? akimlar Islâm'in özüne alabildigine uzaktir.
Seyhin, ölü kalbe hayat veren soluguna da, dem adi verilir. Bu da, seyhin müridine teveccüh ettigi sirada vuku bulur.

DEMIRTASIYYE: Kütahyali Mehmet Demirtas (öl. 935/1529) tarafindan kurulmus bir tasavvuf mektebi. Halvetiyye'nin kollarindandir. Bu kol, Misir'da hâlen yasamaktadir.

DEMLENMEK: Bektasîlerce, islâm'in haram kildigi sarhosluk veren seyleri içmek hakkinda bu tâbir kullanilir. Halk arasinda da ayni mânâya gelir.

DEMS: Arapça, gömmek demektir. Herhangi bir nesneyi ve onun izini kalbten silip atmak.

DENIZ-DERYA: Allah'in gücü, bilgisi, sifatlan,ucu bucagi olmayan bir ummana benzetilir. Kulun bunun karsisindaki durumu, denizden bir damlacik bile degildir. Bu sonsuzluga Kur'an'da, "Allah'in nimetlerini saymaya kalksaniz, sayamazsiniz (yani buna gücünüz yetmez)" (Ibrahim/34) âyetiyle isaret olunur. Tasavvufî olgunlugu elde eden kisiler, artik temkîn makamina ermistir. Onlari, sevinç, üzüntü etkilemez, daglar gibi makamlarinda sabit, devamli, Allah ile huzur halindedirler, iste bu makama ermis, herseyi hosgören, baskasinin incitmesinden incinmeyen, genis gönüllü sufîlere "derya-dil" yahut "derya gibi adam" denir. "Denize dalmadikça inci elde edilmez" atasözüyle, vahdet sirrina ermek için çalismak, Allah'ta fani olmak gerektigi anlatilir. Yine "Deniz pislik tutmaz" atasözü de, gerçek olgunluga erenlerin, baskalarinin yermesinden etkilenmeyecegini anlatir. "Onlar cahillerle karsilastiklarinda selâm derler" (Furkan/63) âyeti ile bu olgun kisilere isaret olunur. Sufîlerden Mahmûd Sâmî Efendi (k), "kalb-i selîm"i söyle açiklardi: "Baskasini incitmemek, baskasindan incinmemek".

DER-BAHTEN: Farsça kumarda kaybetmek demektir. Önceden islenen amellerin bosa gitmesi, kaybolmasi. Allah âsiklarinin, Allah sevgisi ugruna en degerli sermayeleri olan amel ve ibadetleri bile gözden çikarmalari, onlardan feragat etmeleri.

DERD: Farsça gam, izdirap, elem demektir. Sevgiliden sevene geçen ve katlanilmasina güç yetmeyen hâl. Ilâhî ask. Bu istenen bir derddir. En büyük derd, derdsiz olmaktir. "Allah derdini artirsin" bir Mevlevi deyimidir. Derdli, âsik demektir.
Dolap niçin inilersin
Derdim vardir inilerim
Ben Mevtaya âsik oldum
Onun için inilerim
Yunus Emre
DERDÂIYYE: Ashab-i Kiram'dan Ebu'd-Derdâ Uveymir b. Mâlik el-Hazrecî (ö. 32/652-3)'ye nisbet edilen bir tarikat.

DERECE: Arapça, artma veya yükselme basamagi, ulasilan yer, mertebe, miktar, yücelik, mevki, rütbe gibi mânâlari vardir. Yüksek derece, isim bakimindan sifatlarin cenneti, resm bakimindan zât cennetidir. Burada bulunanlarjlâhî hakikatleri gerçeklestirmis kisilerdir.

DEREKE: Arapça alt kat, çukur, asagi basamak demektir. Cehennemin katlari: 1. Cehennem, 2. Lezâ, 3. Hutame, 4. Saîr, 5. Sakar, 6. Cahîm, 7. Hâviye.

DERGÂH: Farsça. Kapi, esik, kapi yeri, siginilacak yer, makam, tekke gibi mânâlari vardir. Tarikat mensubu seyhlerle, dervislerin ikâmetgâhi olan büyük tekkelere dergâh denir. Hürmeti arttirmak için serif sifati eklenerek Dergâh-i Serîf de denilir. Kelime hafifletilerek "dergeh" seklinde de telaffuz edilir.
Bâb-i Hak açiktir merd-i agâha
Candan geçenlerdir eren Allah'a
Hakikat yolundan ben bu dergâha
Istegiyle gelmis kurbanlar gördüm.
Tokadîzâde Sekib
Sah-i evrenk-i velayet ki sezadir dense,
Seg-i dergâh-i sipihrin esedinden efdal.
La edrî

DERGÂH-I ÂLÎ: Farsça-Arapça. Yüce dergâh, büyük kapi demektir. Hükümdar saraylari ile merkezî tekkelerin giris kapilarina denir. Bu gibi binalarin ana giris kapisi, büyük ve gösterisli oldugu için, bu tabirin aslî manasi da, mecazî manasi da dogrudur.

DERGÂH-I MUALLÂ: Farsça-Arapça. Yüce kapi manasina olup, merkezî tekkelerin ve saraylarin kapisina denir.

DERGÂH-I SERIF: Farsça-Arapça, Serefli, yüce dergâh. Mecazî olarak büyük tekkelere denir. Dergâh-i Alî ile ayni mânâya kullanilir.

DERKAVE: Ebu'l Hasan Ali Sâzilî (öl. 1238/1823)'nin kurdugu bir tasavvuf okulu. Cezûliyye'nin kollarindandir.

DERÛN: Farsça, iç, bâtin demektir. Melekût âlemi, gönül âlemi, ruhanî âlem.
TASAVVUFÎ TERIMLER (D)
..:: 4 ::..
DERVIS: Farsça. Fakir, dilenci, dünyadan yüz çeviren, kendini Allah'a veren kisi. Tarikat mensublarinin çogu fakir oldugu için, bu isimle anildigi ileri sürülür. Ancak, hakikî dervis, kimseden birsey istemez ve istememesi tarikat kuralidir. Mevleviyye ve Rifâiyye tarikatlarindan ögrendigimiz kadariyla, bir dervis üst üste üç gün açlik, çekmeden, bir baska kimseden yiyecek isteyemez. Dervis kelimesi, kapi esigi mânâsina da gelir. Dervisin, kapi esigi gibi baskalarindan gelen ezalara tahammülü olmasi gerekir. Bu espriden dolayidir ki dervisler, herkesin ayak basip ezdigi kapi esigine basmazlar, hattâ tekkeye veya türbeye girerken esige saygi göstermek üzere, onu öper, sonradan üzerine basmadan atlayip içeri girerler. Bu kelime iran'da ortaya çikmasina, ragmen, Arapça'ya geçmis, "derâvis" seklinde çogulu yapilmis, hattâ Arapça karsiligi "fakir" ve çogulu "fukara" kullanilmistir. Tasavvuftaki manâsiyla, bir seyhin bey'ati ve terbiyesi altinda bulunan kisi demektir. Hz. Peygamber (s) için de kullanilan su tâbir "dervis-i sultan-i dil", padisah gönüllü fakir anlamina gelir. Alçak gönüllü, arif, kanaatkar kimselere de, dervis mesreb denir. Aksemseddin, dervisi ikiye ayirir 1. Dervise benzeyen 2. Dervis. Tasavvuf? olgunluk yolu (sülük) na giren kisi murakabe dersine ulasana kadar geçirdigi sürede, kendini dervise benzetmeye çalisan kisi oldugundan, müstebih diye anilir. Murakabeden itibaren o kisi artik dervis olmustur. Murakabeye kadar ulasamayan kisinin, hâl olarak tasavvufun içyüzünden haberdâr olmasi mümkün degildir, bu yüzden murakabeye ulasamamis kisiler, hizmetin hakikatini anlayamazlar, gerçek hizmet ehli olmazlar. Tasavvufun esasi, hedefi itibariyle ihsandir, bir baska ifade ile Allah'a vuslattir. Dervis kelimesiyle ilgili olarak ortaya çikmis bazi atasözleri su sekildedir: "Padisah nefsinin, hirslarinin kulu iken, dervis nefis ve hirslarinin sultanidir." Bu yüzden, sultan, nefsine uyarak maddeye doymaz iken, nefsini yenen maddenin esaretinden kurtulan kisiler, aza kanaat ederler, onlara az da olsa yeter. "Sabreden dervis muradina ermis": Dervis, Allah'a vuslat yolunda büyük cihada girmistir ve her an o cihâdin mücâhidi olarak sabir etmek zorundadir. Bu sabir sayesinde, dervis hedefine ulasir, muradina erer. "Deve haci olmaz Mekke'ye gitmekle, esek dervis olmaz tekkeye su tasimakla": Dervislik bir takim sekil ve resmden ibaret bir sey degildir. Bir takim mücahede, çaba ve gayretlerle manevî planda mesafe kat etmekle dervislik olabilecegi bu atasözüyle dile getirilir. "Dervisin fikri neyse, zikri odur": Dervise bir halden sual soruldugunda, onun verdigi cevap kendi yasadigi halden ibarettir. Yani dervis kendinde olani anlatir, kendi tahkikini dile getirir.

Dervis gönülsüz gerekdir
Sögene dilsiz gerekdir
Dögene elsiz gerekdir
Halka beraber gerekmez
Yunus Emre

DERVISLIK : Tarikata mensubiyet manasini ifade eder. Dervislik, Islâm'a baglanmakla olur. islâm'in ihlâsla, sidk ile takva, vera üzere yasanmasina dervislik denir. Dervislikte fakirlik sarti kosan mutasavviflar oldugu gibi, Hoca Ubeydullah Ahrâr Taskendî, Abdülkâdir-i Geylânî, Sadreddin-i Konevi gibi zenginligiyle taninmis sufîler de vardi. Zühd, bunlara, göre malin cepte bulunmasi, fakat kalbte bulunmamasidir. Mevlana Celâleddin de buna yakin bir izah getirir: Dünya, Allah'dan gafil olmaya derler. Yoksa gümüs, kumas, ogul ve hanim sahibi olmak degildir. Din yolunda sarfetmek üzere malin bulunursa, bu sekildeki bir mal için Hz. Peygamber (s) "helâl mal, sahibi için ne kadar iyidir" buyurmustur. Su, geminin içinde bulunursa onu batirir, altinda bulunursa onu selâmetle yürütür. Sen de (gemi gibi) mal sevgisini ayaklarinin altina alabilirsen, seyr ü sûlük denizinde selâmetle yüzersin. Ancak Hz. Peygamber (s) kendisine yasama biçimi olarak zühdü ve fakri seçerek, "fakirlik benim ögüncümdür. Ben onunla ögünürüm" demistir. Kendisi müslümanlarin lideri olarak, her türlü dünyevî zenginlik firsatlari elinin altinda iken, O, bilinçli olarak fakirligi seçmis, hattâ sevgili eslerinden bir kisminin bu yönde biraz sizlanmasi üzerine, "îlâ ve tahyîr" denilen olayda görüldügü gibi, onlari dünya veya ahiret (yani zengin olmak ve fakir yasamak) konusunda seçim yapmak için serbest birakmis, onlardan bir ay kadar uzak kalmisti. Sufîlerin fakri bilinçli olarak seçmesinde, Hz. Rasulullah (s)'in bu tavrinin önemli etkisinin oldugu süphesizdir. Ancak, bu fakirlik, meskenet, zillet, tembellik manasinda bir fakirlik degildir. Yine Ashab-i Suffe'nin yasadigi fakr ü zaruret hali, ayni esprinin bir baska veçhesini teskil eder. Dervislik, bu yönüyle büyük bir feragat gerektirir, zor bir meslektir. Riza Tevfik bu konuda sunu söyler:

Riza'dan himmet al berzahta kalma
Serden geçmedinse ummana dalma
Dervislik sözünü agzina alma
Demir leblebidir, kisnis degildir.

DERVIS HIRKASI: Hirka vücudun üst tarafina giyilen, genellikle yünden örülmüs bir giysidir, çesitli renklerde olur, Mevlevilerin giydigi üstlüge, dervis hirkasi denir.

DERYA : Farsça deniz demektir. Varlik.

DERYA-YI MUHIT: Farsça-Arapça. Okyanus anlammadir. Mutlak varlik.

DERYA-YI VAHDET: Farsça-Arapça. Birlik denizi demektir. Zât-i kibriyânin tecelli etmesi. Insan-i Kamil için, derya tabiri kullanilir.

DEST: Farsça, el demektir. Ilâhi kuvvetin zuhuru. Makam, servet, nüfuz. Kemal sifatlarinin hepsinin kazanilmasi ve bunlara hâkim olunmasi.

DEST ZEDEN: Farsça. Alkis. Murakabe, muhafaza.

DEST-GIR : Farsça, elden tutmak demektir. Allah.

DESTAN: Farsça, efsane, masal demektir. Tasavvuf! olarak menkibe, hikâye. Dâsitan-i Ibrahim Edhem: Ibrahim Edhem'in menkabesi.

DESTÂR: Farsça. Basa giyilen takke, fes ve benzeri seyler üzerine sarilan sariga destâr denir. Kafesî ve örfî destâr diye türleri vardi. Mevleviler, buna saygi ifadesi olmak üzere, "serif" kelimesini ekleyerek "destâr-i serif" derlerdi. Sariklarin yedi kadar çesidi meshur olmus ve tutunmustur: Cüneydî, Pâyeli, Kafesî Seker-âvîz, Dolama, Hüseynî Kafesi, Örfî, Hüseynî. Tarikat seyhleri daha çok Hüseynî sarik sararlar ki bu, asagidan yukariya dogrudur ve yarisinda yukaridan asagi dogru iner. Ortasi kalinca, alt ve üst taraflari fâhirle ayni hizadadir. "Örfî Destâr", dikilmis ve içine pamuk doldurulmus, en az üç parmak kalinliginda, tülbentle asagidan yukariya, yarisindan sonra onun tersi olarak yukaridan asagi dogru sarilir. Her sarginin arasinda bir parça açiklik birakilir. Alt tarafta ise, bir sarimi dümdüz sarilmis olur. Destâr denilen sarik, neyin üzerine sarildi ise (fes, taç, sikke) o, sarimlarin üstünde gözükür. "Cüneydî Destâr" bunun yarisi kadardir. "Dolama Destâr", dümdüz sarilan destârdir. "Kafesî Hüseynî Destâr" ile "Kafesî Seker-âvîz Destâr", tülbent dört kat edilip dikilerek iki parmak enliliginde ve çogu kez dokuz arsin uzunlugunda tülbentle sarilir. Alt tarafi kalin olur, üste dogru incelir ve taç sikkenin kalinligina esit bir halde bulunur, sagdan sola, soldan saga sarilirken, her sarilan öbürünü tersine karsilar.

DESTÂR BAHA: Farsça. Destâr: sarik, bahâ: para, ücret demektir. Mevlevî tâbiridir. Mevlânâ'nm evlatlarina sarik parasi olmak üzere bir takim köyler vakfedilmisti. Bu köyler, "Evkaf-i Celâliyye"ye dâhildi.

DESTÂR-PÛS: Farsça, destâr sarik, pûs giymek demektir. Sarik giyen. Mevlevî tabiridir. Sikkesine destâr sarabilme ayricaligina sahip kisi demektir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (D)
..:: 5 ::..
DESTÂR SUYU: Mevlânâ'nm sandukasi üzerinde, sarik ucunun batirildigi suya denir. Bu su, sifâ niyetiyle içilirdi. Mevlânâ'nm türbesine girince, sol tarafta sed üzerinde, gayet sanatli bir kazan bulunur. Bu kazana, Mevleviler "Nisan Tasi" derler. Mevlânâ'nm sandukasi üzerinde bulunan yesil kubbe (kubbe-i hadrâ) üzerine yagan nisan yagmurundan biriken su ile doldurulan bu kazana, Destâr-i seriflerin uçlari batirilir, sifa bulmak inancinda olanlardan isteyenlere verilmek üzere hazirlanir ve bu suya destâr suyu denirdi.

DESTÂR-I SERIF: Farsça-Arapça. Serefli sarik demektir. Mevlevîlerin baslarina giydikleri, sikke üzerine sarilan sarik hakkinda kullanilir bir tabirdir. Sarik, sikke giyenlerin arif olanlarina bir imtiyaz (ayricalik) olarak verilirdi. Destâr, Çelebî Efendi'nin icazetnamesi ile sarilabilirdi. Halim Çelebî tarafindan verilen bir destâr icazetnamesi: "Dâhil-i tariku'z-zevk ve'l-vicdân, sâlik-i meslekü's-sevk ve'l-irfan rûh-i pürfütûhum arafetlû Mehmed Tahirü'l-Mevlevî Dede Efendi dâme feyzuhû tahiyyat-i vâfiye ve teslimat-i safiye iblagiyla inha olunur ki, fitrat-i zatîyenize mevhibe-i Rabbanî ve tevfîkât-i semedânî olan fâdil ve fazl-i hakikiniz icâbinca cedd-i emcedim kutbü'l-arsi'l-hilâfe ve ses semâü'r-re'fe kibletü'l-ârifîn ve kidvetü't-tâifîn sultanu'l-kâmilîn vâris-i ekmelü'l-mürselîn Cenâb-i Mevlânâ Celâleddin azzamallâhü zikruhû ve radiyallahu anhu efendimiz hazretlerine ezelî ve ebedî intisab ile tarikat-i aliyyemizde derkâr olan rabita ve teslimiyet ve kideminize binâen neseben ve tarikaten daî-i fakire mevrûs ve mevhûb icâze üzerine mesnevîhanlara mahsus olan destâr-i serîf misillû kenari açik destâr-i serîf sarinmak bu kere tarafimizdan destur ve icazet verilmis olmakla eyyam ve leyâli-i mübareke ve resmiyyede hâme-i fazâil allâmenizi tâc-i imâmedâr-i evliyaullah ile tezyîn eyleyesüz. Baki vaffakanallah ve iyyaküm velhamdü lillah ve selâmün âlâ ibâdehillezine' stafâ fî cümâde'l-ûlâ sene ihda ve erbaîn ve selâsemie ve elf.

Cânisîn-i Hazret-i Mevlânâ Mesnevîhan
es-Seyhu'l-Fakîr Abdülhalîm b. Hazret-i Mevlânâ

Destârlar önceden dolama olarak sarilirken, Sultan Birinci Ahmed devrinde kafesli destârlarm sarilmasi yayginlasmis, Mevlevîler de, bu yeni usûlü uygulamaya baslamisti. Mevlânâ, ayna karsisinda sarik saran oglu Sultan Veled'i görünce, onu men edip, dolama sarmasini tavsiye ettigi, menâkibda yazilidir.

DESTE GÜL: Farsça, gül destesi demektir. Kollu salta ile uzun cübbeye deste gül denir. Mevlevî dervisleri, bunu, hücrede giyerlerdi. Âyin sirasindaki giysileri tennure olup, bellerine elifî nemed denilen bir kemer sararlardi. Bektasîlerin destegül dedikleri üstlük, Hayderîden uzun, cübbeden daha kisa ve kolsuzdu. Mevlevî destegülü, uzun kollu, belde biten bir tür Hayderiyye idi. Tennure üstüne de giyilirdi.

DESTUR: Farsça izin anlamina bir kelime. Bir yere girilirken, izin istemek üzere kullanilan bir ifade. Halk arasinda "savulun, yol verin" anlaminda da kullanilirdi. Bektasîlerde nefes (ilahî) okuyacak can (yani dervis) önce "destur" der, baba (seyh) nin "eyvallah" demesini beklerdi. Baba "eyvallah" demedikçe okuyamazdi.

Vermisdi mizac-i hünerle destur Terk-i edeb etseler de mazur. Nâbi
Bir yere girmek için izin talebinde bulunmaya "destur istemek" denir.

DESTURSUZ BAGA GIRILMEZ : Bir mürisidin izni olmadan hakikate ulasilamayacagini anlatan bir atasözü. Herhangi birinin haremine izinsiz girilememesi gerektigi, yine bu atasözü ile anlatilir. "Destur" diyen kisiye "Hû" sesi gelmezse, bu söz iki defa daha tekrarlanir; cevap alinamazsa, evdeki kisinin bir mazereti olduguna hükmederek geri dönülür.

DESSUKIYYE: Bkz. Burhaniyye.

DEVERAN, DEVRAN: Arapça, dönmek demektir. Cehrî zikir tarikatlarinin ayinlerinde, zikir dönüsle yapilir ki buna deveran denir. Meleklerin arsin etrafinda, (Zümer/75) hacilarin da Kabe etrafinda dönerek Allah'i tesbih etmeleri dönerek zikir için delil sayilmistir.

DEVHATÜ'Z-ZEHEB: Arapça büyük altin agaç demektir. Hz. Ali (r) ile ilgili olarak kullanilir. Çogu tarikatlarin,kökü, Hz. Ali (r) ye dayandigi için, bu olusuma, geneliyle birlikte Devhatü'z-Zeheb denir.

DEVIR: Arapça dönmek demektir. Maddi olarak görülen su âleme düsen bir mevcut, önce cemad (cansiz), sonra bitki, sonra hayvan, sonra insan sekillerinde tecelli eder, ve sonunda da "insan-i kâmil" sekline dönüsür, Hakk'a vasil olur. insan-i Kâmil'e kadar olan çizgiye kavs-i nüzul (inis yarim dairesi), insan-i Kâmil ile baslayan Allah'a dönüs çizgisine (ulasma) de kavs-i urûc (çikis yarim dairesi) denir. Kavs-i urûc ile, varlik vücud-i mutlaka yani aslina döner. Mebde ve meâdden bahseden bu harekete devir denir. Buna Bir'den gelen Çok'un tekrar Bir'e dönmesi denir. Kavs-i nüzul ile kavs-i urûc için, "Devre-i Fersiyye" ve "Devre-i Arsiyye" tabirleri de kullanilir.
Devir, Mevlevîlikte döne döne yapilan semâya da denir. Devir bazen yanlis bir yorum ile tenasüh olarak anlasilmistir, ki bu dogru degildir. Tenasüh (reenkarnasyon), ölümden sonra ruhun baska birinin bedenine girmesi, yahut hayvan, bitki veya cansizlar âlemine gönderilmesidir. Tasavvuftaki devir de, basta Allah'in bilgi ve irâdesi ondan sonra da, bu bilgi ve irâdeden insana kadar gelen bir maddî olusum söz konusudur. Bu madde, cansizlarda varligini korumak, bitkilerde büyümek, hayvanîlerdi (canlilarda) duymak, seslenmek hareket etmek suretiyle can kazanir. Fakat cansizlara, bitkilere, hayvanlara ait olan bu canlilik, (ruh-i cemâdî, rûh-i nebatî, ruh-i hayvânî) geçici (fani) dir. Ana rahminde insana verilen ruh ise (ruh-i insanî), ölümsüzdür. Ölümden sonra kiyamete kadar berzah âleminde kalacak, daha sonra hesap günü yapip ettiklerinin sonucu olarak lütfa (cennete) veya azaba (cehenneme) duçar olacaktir.
Eskiden camilerde, namaz öncesi Kur'an okumakla görevlendirilen kisilere devirhân denirdi. Yine, birisi ölünce, onun ruhunu ta'ziz ve Allah'in rahmetine nail olmasi için okunan hatim ve bu münasebetle yapilan dinî merasime devir hatmi denirdi. Osmanli dönemi edebiyatinda konusu "Devir" olan tasavvufî siirlere "devriyye" adi verilir.

DEVR-I KEBIR: Arapça, büyük devir demektir. Mevlevi tabiridir. Bayramlarda, bayram namazindan sonra seyh, dervisler ve sevenleri ile toplanip büyük bir halka olusturur, bayramlasma yapilirdi. Buna Devr-i Kebir denirdi. Devr-i Kebir, ayni zamanda musikide bir usuldür.

DEVR-I VELEDI: Mevlevî tabiridir. Mukabele günü sema baslamadan evvel, seyh önde, dedeler kidem sirasina göre arkada oldugu halde, semahanedeki daire içinde, halka seklinde üç defa gerçeklestirilen dolanma (devir)'ya, Sultan Veled Devri yani Devr-i Veledi denir.
Rivayete göre Devr-i Veledî, Mevlânâ'nin babasinin hacda yaptigi tavaftan iktibas olunmustur. Devr-i Veledî'de bir takim nükteler vardir. Önce, Israfil'in Sur'a üfürüsüyle insanlarin mahsere gidisi tasvir olunur. Ikinci olarak, varliklarin bâtin (gizli) dan ortaya çikisi, seyr-i anillah, seyr-i illallah ve seyr-i fillah dereceleri canlandirilir.

DEVSE: Arapça dövme, çigneme demektir. Bu Sadiyye'de bir âyindir. Üçyüz dervis yanyana yüzüstü yere yatar, seyh de atiyla bunlarin üzerinden geçerdi. Bu bir sinavdi. Teslimiyeti zayif dervislerin kemigi kirilir, güçlü olaninki kirilmaz, seklinde bir inançla yapilirdi. Misir'da yapilan bu uygulama 1881 senesinde yasaklanmistir.

DEYBIYYE: Ebu'l-Hasan Ali b. Hizm'd-Dîbî el-Hazrecî (ö. 719/1319) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu.
TASAVVUFÎ TERIMLER (D)
..:: 6 ::..
DEYIS: Alevî-Bektasî edebiyatinda, çogunlukla hece vezniyle söylenmis siirlere deyis adi verilir.
Bektasiler bu tür siirlere, genellikle "nefes" derken, Alevîler "deyis" der. Batinî inanç sebebiyle, âyet diyenler de vardir.

DEYR: Arapça manastir demektir. Tasavvufî olarak su anlami ifade eder: Insanlik alemi. Düveyre: Zaviye. Deyr-i mugan: Mecusi rahiblerinin ibadethanesi, muglarin mabedi. Bu ifade, tasavvufî olarak arif ve evliya toplantisi anlamindadir.

DIS IÇIN AYNASIDIR : insanin yüzüne, onun sekline, çizgilerine bakarak iç dünyasi hakkinda yaklasik bilgi sahibi olunabilir. Bu sebeple insanin yüzü, onun içini yansitan aynadir derler. Bu, bir baska atasözünde söyle tanimlanir: Küp, içindekini disari sizdirir. Küpün içinde bal varsa küpün disina bal, sirke varsa sirke sizar.

DIS MEYDANCI: Mevlevî tabiridir. Seyhin emirlerini dedelere (dedegân) ulastirip bildiren, tarikata girecek yeni dervisi seyhin huzuruna götüren, Mevlevî dervislerine dis meydanci denir. Büyük tekkelerde (âsitane) iki meydanci bulunurdu. Mutfak hizmetlerini görenlere iç meydanci veya içeri meydancisi denilirdi. Küçük tekkelerde bir meydanci olur, bütün islere o bakardi. Meydanci, seyh nereye giderse, yaninda bulunur, hirkasini tasirdi. Seyh, murakabe için mutfaktaki meydana gelince, iç meydancisinin verecegi kahveyi seyhe ve ihvana o dagitirdi.

DIYA (veya ZIYA): Arapça isik demektir. Hak, zati itibariyle, idrak edilmeyen, kendiyle idrak olunmayan bir nurdur. Allah, isimleri bakimindan, idrak olunan bir nurdur. Kendisiyle idrak olunan tarzda, kalpte yerlestigi zaman, nurlanmis basiret bu nur ile Allah'dan gayrisini müsahade eder. Isigiyla, yani isiginda müsahede eder, çünkü esmaya ait nurlar, akil ile anlasilabilmesi açisindan karanlik (siyahlik) ile karisik haldedir. Iste bununla, onun pariltisi örtülü kalir. Allah'in nuru, bulut ardindaki günes isigi gibi, gücünü kaybetmis olarak zuhur eder.

DÎDÂR: Farsça, yüz, göz, görme, seyretme gibi anlamlari olan bir kelime. Tasavvuf? anlami, sevgili, Ilâhî güzelligi seyretmedir.

DÎDE: Farsça göz demektir. Hayir veya ser, Allah'in herseyi bilmesi.

DÎH: Farsça köy demektir. Allah'dan gayri hersey (masiva): mecazi ve igreti varlik.

DIL: Farsça, gönül. Bu terim tasavvufta, nefs-i natika, sirlar hazinesi, Allah'in baktigi yer "Allah sekillerinize degil kalblerinize ve amellerinize bakar" hadis-i serifi'nde bildirildigi gibi. ilâhî kemalin (olgunlugun) ve cemalin(güzelligin) en güzel tecelli ettigi yer.

DIL-AGÂH: Farsça, gönül gözü açik, basiretli kisiyi anlatan bir ifade. Tasavvufî olarak: ermis, gönül ehli, kalp gözü açik kisiyi anlatir.

DILBER: Farsça, gönül götüren demektir. Tasavvufta tutukluk (kabz) halini bildirir. Bu, gönülde üzüntünün sevgi ile birlikte bulundugu bir haldir.

DILDÂR: Farsça gönüle sahip ve gönül sultani, sevgili demektir. Tasavvufta genislik (bast) halini ifade eder, ki bu da, sevinç ve sevginin bilesimi ile olur.

DlL-GUSÂ: Farsça gönül fetheden, gönül açici anlaminda bir ifade. Üns halinde salikin gönlünde ortaya çikan feyz ve fetih (açilma).

DILAL: Farsça naz demektir. Sevgilinin cilvesi yüzünden meydana gelen çok siddetli ask, sevk ve zevk sebebiyle sâlik'in iç âleminde olusan izdirap hali... Bu bir sarhosluk hali olmamakla birlikte, iradeyi ortadan kaldirdigi için, sâlik, içine dogan herseyi ifade eder, iste bu ifadeye, dilal yani naz denir.

DILENMEK: Basta Kuzey Afrika'daki Hedeviye Tarikati'nda görüldügü üzere, mübtedî (baslangiç) durumundaki dervislerin, nefis putunu kirmak maksadiyla kisa süre dilendirildigi görülür. Hindistan'da da, bazi tarikatlarda dervisler ellerinde keskül (bir tür tabak) leriyle geçici bir süre için toplayicilik yaparlardi; simdi rastlanmamaktadir.

DIN: Arapça. Tasavvufî anlami; tefrika (ayrilik) makaminda ortaya çikan inanç, ask, sevgi seklindedir.

Seni sevmek din ü imanim
Ilâhî din ü imandan ayirma
Esrefoglu Rumî

DINLENDIRMEK : Tasavvuf erbabi sönmek, söndürmek fiilini, muhtemelen, pasif bulduklari için, onun yerine dinlenmek, dinlendirmek ifadesini kullanirlar. Dinlenmekte, aktivitenin en az noktaya çekilisi, yani az faaliyet söz konusudur. Sönmek fiilinde de tam anlamiyla faaliyetsizlik, eylemsizlik söz konusudur. Tasavvufta ise; gerek iç, gerek dis aktifligin ayni anda saglanmasi gibi bir durum söz konusudur. Bir mumun söndürülüsü, onun enerjisinin bitisini ifade eder. Halbuki mumun potansiyel (bilkuvve) olarak enerjisi varligini sürdürmektedir, iste, bu bilkuvve enerji devam edisine, sönmek fiilini kullanmak bir çesit paradoksu ortaya çikarir. Bu yüzden, tasavvufta mum söndürülmez "dinlendirilir".

DIREK : Mevlevî tabiridir. Sol ayaga direk denir. Dervis semada dönerken sol ayagi sabit, sag ayak da onun etrafinda tur atar. Sag ayak, sol ayagi döndürdügü için "çark" olarak anilir.

DIREKTE DURMAK : Mukabele esnasinda, bir mazereti nedeniyle semaya girmeyen dervis, sirtini bir direge baglayip ayakta dururdu. Bu sekildeki dervise Mevlevîler, direkte duruyor derlerdi. Semanin yarisinda yorulanlar da, hirkalarini giyip direkte dururlardi. Bazan direkte beklemede olanlar, dördüncü selamdan sonra sevke gelerek, seyh postunun önünden geçer, hirkalarini çikarmadan sema'ya katilirlardi.

DIREK TUTMAK : Sema sirasinda, oldugu yerde dönüp bir noktada sabit kalma pozisyonuna, direk tutma denir.

DIRINIYYE: Seyh izzeddin Ahled (ö. 694/1294} tarafindan kurulmus olup Rifaiyye'nin koludur.

DIRLIK-BIRLIK : Dirlik, huzur anlamindadir. Dinde, dilde düsünce ve yasayistaki birlik, toplumun dirligi, yani huzuru için gereklidir, iste bu nedenle, "nerede birlik, orada dirlik" derler. Bektasî gülbanginde. bu ifade su sekilde geçer: "Hak erenler, dirlikten-birlikten ayirmaya:"

DISÂR: Arapça, üst elbisesi, gömlek, battaniye gibi anlamlari olan bir kelime. Seyr ü sülükten, verilen görevler ifa edildikten sonra varilan kâmil kulluk mertebesi.

DÎVANEGÎ: Farsça delilik, divanelik, mecnun gibi anlamlari olan bir kelime. Tasavvufta âsigin askina yenilip kendine hâkim olamamasi, âsik gibi anlamlara gelir.

DIZ ÇÖKMEK: Çalismak, çabalamak anlamindadir. "Üstad önünde diz çökmek", bir hocadan ilim tahsil etmeyi ifade eder.

DOLABI: Mevlevi tabiridir. Mutfak esyasinin mahfuz bulundugu dolaba bakan cana, dolabi denilirdi.

DON : Kilik, kiyafet, sekil anlaminda Türkçe bir kelime. Donanma, donatmak gibi sözlerin kökü budur. Bir erenin baska bir sekle girmesi, mesela güvercin gibi görünmesi "güvercin donuna girdi, güvercin donunda göründü" diye ifade edilir. "Yas donu" siyah bir elbisedir. "Her dondan bas göstermek" her sekilde görünmek anlamindadir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (D)
..:: 7 ::..
DOST: Farsça bir kelime olup, Türkçe'de de ayni anlamda kullanilir. Karsit anlamlisi "düsman" kelimesidir. Tasavvufta ilâhî sevgi demektir. Ayni yolda olan kisilere, sufiler dost der. Ancak gerçek dost, Allah'tir ki, bu yüzden "dost Allah'tir" denmistir.

Ol dost açti gözümü
Gösterdi kendi özümü
Gönüldeki raz(sir) umi
Söyledüm dile geldüm. o .
Yunus Emre

DÖRT KAPI, KIRK MAKAM : Dört kapi: 1. Seriat, 2. Tarikat, 3. Hakikat, 4. Marifet.
Seriat, baba mesabesinde olup dinin inanç, ibadet ve muamelat esaslarinin tümünü olusturur. Birinci kapiyi gerçeklestirmek, seriati yasamakladir.
Tarikat anadir. Seriat bilgilerini olus bazinda tahakkuk ettirmek.
Marifet oguldur. Bilgi-amel tevhidi bütünlügünün sonucudur Hakikat ise torun olarak varilacak zirve noktasidir. Her kapinin on makami vardir. (Seriatin namaz, oruç, hac, zekat vs. gibi; tarikatin tövbe, inâbe, mücahede, hirka giyme vs. gibi). Dört kapinin ayri ayri on makami, toplam kirk makam eder.
Bu dört kapinin bir baska ifade edilis tarzi vardir: Seriat farz, tarikat vâcib, marifet sünnet, hakikat nafiledir.

DER YÜZE: Farsça, dilencilik demektir. Kapi kapi dolasip dilenmek, sadaka toplamak. Haci Bayram-i Velî'nin yasadigi devirde bir yardim sandigi kurdugu, bu sandigin gelirini, bizzat kendisinin mübarek aylarda tabii ve kös çalarak Ankara esnafindan sadaka, zekat seklinde dükkan dükkan dolasarak sagladigini kaynaklar zikreder. Bunun için kullanilan "derviz: kapi tutan veya kapi dögen" tabiri, saçi sakali uzun, üstü basi derbeder, kapi kapi dolasip para toplayan dervisler için kullanilir ki, bunlar toplama esnasinda siir ve ilahiler okurlardi.

DÖRTLER : Hiyerasik veliler silsilesi içinde Rical-i llâhiyye denilen 4 Allah dostundan tesekkül etmis gruba, "dörtler" denir. Bunlar gökte ma'lum, yerde meçhuldür. Zira halleri ruhanî, kalbleri semavîdir.

DÖRT KAPI SELAMI : Bektasî tabiri olup bu selam söyleydi. "Esselam ey nur-i seriat erenleri, Esselam ey pir-i hakikat erenleri, Esselam ey marifet erenleri, Esselam ey nur-i hakikat erenleri."

DUVAZDE IMAM : Bkz. Oniki imam.

DUA: Arapça isteme, yalvarma, niyaz gibi manalari olan bir kelime, ihtiyaçlarin anahtari, darda kalanlarin rahatladigi yer, muhtaçlarin siginagi. Hal (dil degil) duasinin kabul sansinin çok fazla oldugu kaydedilir. Bazi mesayih-i kiram, en üstün duanin, rizâ ve sükût oldugunu söylerken, bir kismi da, duayi bizzat ibadet olarak degerlendirir ve su hadisi delil getirirler: "dua, ibadetin özüdür". Bu durumda yapilmasi yapamamasindan daha iyidir. Ayrica dua, Hakk'in hakkidir derler. Zira, onda kulluk zilletini ortaya çikarma vardir. Bir grup grup sûfiler, Allah'in takdir ettigine riza gösterip sükût etmenin daha evlâ oldugu görüsündedirler. Avamin duasi dil ile, âriflerinki kalp iledir.

DUACI : Eskiden esnaf teskilatindaki reislerden biri de, "duaci" idi. Fütüvvet teskilati, varligini sürdürdügü dönemlerde duaci, seyhin huzurunda yapilan merasimde uzun dualar okurdu.

DUA-HÂN: Farsça, dua okuyan demektir. Tekkelerde zikir sonlarinda dua yapan görevlilere, "dua-hân" denirdi. Bu görevli için "dua-gû" (duaci) tabiri de kullanilirdi.

DUDMAN-I BEKTASIYYE: Bektasî ocagi.

DÜR: Farsça, uzak demektir. Ilâhî rahmetten kismen veya tamamen mahrum kalan, tembelligi nedeniyle, manevî egitim sonunda bir hâle veya makama ulasamayan.

DURAK : Zikir sirasinda ve birinci fasildan sonra tek, yahut iki zâkirin okudugu, taksime yakin, agir bir bestenin adidir. Durak denilmesinin nedeni, zikre ara verilmesinden dolayi idi. Durak, her makamdan bestelenirdi.

DÜS: Farsça, omuz ve dün demektir. Hakk'in ululuk sifati.

DÜCÂNIYYE: Ahmed ed-Dücinî (ö. X/XI. yüzyilin ikinci yarisi) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

DÜNYA: Arapça yakin, alçak gibi lügat anlamlarina karsilik, üzerinde yasadigimiz su gezegenin adidir. Tasavvufta, dünya çesitli sekillerde tanimlanmistir:"!- Seni Allah'dan alikoyan hersey, 2- imtihan yeri, 3- Ahiretin tarlasi, 4- Geçici, fani yer. Dünya ile ilgili olarak dervisler: "Yalan dünya", "yalanci dünya", "dünya mali dünyada kalir" demislerdir. Dünya ayrica cadi, yilan, zehir ve fahiseye benzetilmistir.

DÜNYA KELAMI : Ask, zevk ve tasavvufî konular disindaki yeme, giyme, geçim, spor, borsa, sinema vs. gibi hususlarda konusma.

DÜR: Arapça, inci. Itaat etmek, Hz. Peygamber (s), insan-i kâmil, insan ruhu.

DÜRDIRIYYE-I HALVETIYYE: Hafe-niyye-i Halvetiyye'nin kollarindan olup Seyh Sehâbeddin Ahmedü'd-Dürdirî (1127/1715-1201/1786) tarafindan kurulmustur.

DÜRRE-I BEYZÂ: Arapça, beyaz inci demektir. Tasavvufta ilk akil. Su iki hadis bu anlami verir: "Allah'in ilk yarattigi sey, dürre-i beyzâdir", "Allah'in ilk yarattigi sey akildir".

DÜRR-I SÜHAN: Arapça-Farsça, söz incisi veya inci gibi söz demektir. Tasavvufta mükasefe halleri, maddî, manevî, hissî, aklî, Ilâhî sir ve ibadetler vs. gibi anlamlarda kullanilir.

DÜRR-I YETIM: Arapça yetim incisi veya tek inci demektir. Tasavvufî olarak iki anlamda kullanilir: 1- Hz. Muhammed (s). Bilindigi gibi, babasi Abdullah, onun ölümünden önce vefat etmis ve dogumdan yetim kalmisti. 2- Insan-i Kâmil.

Çün ol dürr-i yetimdir bî bahane
Hakk'in fazli erip geldi iyane.
Bu terim "dürdâne", "dürr-i yekta" olarak da kullanilir.

DÜS : Rüya demektir. Esma (Allah'in isimleri) yoluyla manevî egitimi gerçeklestirmeyi amaçlayan tasavvuf okullarinda düs, dervise bulundugu makami gösterir. Mesela bir dervis rüyasinda daglar görürse, artik onun kalp mertebesini elde ettigini ve bir sonraki derse geçmesi gerektigini gösterir. Bu rüyalari, dinleyen seyh, müride Allah'in hangi isimlerini vird olarak çekmesinin icab ettigini bildirir. Ancak, tasavvufta genel olarak rüyaya itibar edilmez. Zira rüyanin Rahmanî veya seytanî olup olmadigi ancak, konunun uzmani kisilerce ayirdedilebilir. Tabire muhtaç rüyalarin analiz ve yorumunu yapmak için, Hz. Yusuf'un manevî mirasi olan muabbir (rüya yorumculugu) ligin elde edilmesi gerekir. Rüya ile çok mesgul olan müridlere, olgun sufiler, mübtedi (manevi yolun çoluk çocugu) gözüyle bakarlar.

Düse düsüp aldanma
Kendin hayrete salma
Senden gayri ne vardir,
Tabire muhtaç ola.
Gaybî
Insanin, rüyadaki hayalleri ilgi odagi haline getirecek yerde, su üç boyutlu deterministik dünyada, maddî gözle, sebep sonucun saglam verilerine dikkat kesilmesi, ayagini saglamca yere basmasi gerekir.

Rüyayi birak Rüyete bak!...
Ahmed Amîs Efendi el-Halvetî
(Fatih türbedari, ölüm tarihi 1920)

DÜSKÜN : Varliktan yokluga, saglikli iken hastaliga, kuvvetli iken zayifliga düsen kisiler için kullanilan bir ifade. Bu ifadeyle alakali bir takim atasözleri, kültür zenginligimiz içindeki yerini hâlâ korumaktadir: "Düsmez kalkmaz bir Allah", "düsenin dostu olmaz", "hele bir yol düs de gör", "düskünün elinden tut, ki Allah da senin elinden tutsun", "düsenin üstüne basilmaz". Bu terim, tasavvuf? açidan seriata uygun davranmayan kisi için kullanilir. Seriata aykiri is yapan mürid, mürsidi tarafindan yoldan düskün edilir. Düskün'e, yol (tarikat] dan uzaklastirildigi için, "yolsuz" da denir. Düsme için "yolsuzluk etmek", "yolsuz olmak", tabirleri de kullanilir.

DÜSÜNCESIZ SUFIYE SOHBET HARAM : Her konuda takvayi gözeten, hep iyiye yönelis tefekkürünü tasiyan, edebli olan, müridin nasihatten ibret almaya kabiliyeti var demektir. Bu durumda olmayan kisi için, sohbet bir fayda saglamaz. Böylesi için sohbet haramdir.