TASAVVUFÎ TERIMLER (C)
..:: 1 ::..
CABÜLKA : Manevî egitime baslamis bir talibin ayak bastigi ilk menzildir. Gayb âleminde varligi olan bu sehir; büyüktür, dogu tarafindadir, bin tane kapisi oldugu söylenir.

CABÜLSA: Sûfînin arzuladigi vuslata kavustugu menzilin adi. Bu, gayb âleminde yer alan büyük bir sehir olarak tavsif edilir, bati tarafindadir. Rivayete göre bin kapilidir.

CÂH: Farsça makam, mevki demektir. Makam hirsi, nefis hastaliklarinin önemlilerindendir. Bazi anlatimlara göre, bir insanda en son çikacak olan nefis hastaligi, makam ve mevki sevgisi yani riyaset sevgisidir.

CÂHIDIYYE: Halvetiyye'den Ussâkiyye'nin dört subesinden birisidir. Kurucusu Câhidî Ahmed Efendi (ö. 1070/ 1659-60)'dir. Seyh Câhidî, aslen Edirne'li olup, Cemaliyye'nin müessisi Mehmed Cemâleddin Efendi'ye baglanmis, onun yaninda tasavvufî olgunlugu elde etmis, daha sonra, kendi adiyla anilan Câhidiyye-i Ussâkiyye'yi kurmustur. Ussâkiyye'nin diger subeleri sunlardir: Muslihiyye, Cemâliyye ve Selâhiyye, Cahidî Ahmed Efendi, Kilitbahir'de medfun olup manevî terbiye konusunda, "Kitabu'n-Nasîha" adli bir eseri, ayrica bir divani vardir. Kurdugu tasavvuf okulu sonraki dönemlerde kaybolmustur.

CAM: Farsça. Kadeh, bardak manasmdadir. Tasavvuf istilahinda, Allah dostunun kalbi için kullanilir.

CÂME-I SÛYÎ: Farsça. Çamasir yikama. Kötü huy ve sifatlardan arinma.

CÂM-I CEM : Farsça-Arapça. Toplanma kadehi manasinadir. Gönül için kullanilan bir tâbirdir.

CÂM-I GÎTÎ-NÜMA: Farsça, âlemi gösteren kadeh anlaminda bir ifade. Mü'min ve kâmil arifin kalbi.

CÂM-I GÎTÎ-EFRÛZ: Farsça, âlemi aydinlatan kadeh. Bu tasavvufta, arifin kalbi anlaminda kullanilir.
CÂM-I MEY: Farsça, sarap kadehi demektir. Tasavvufta marifet badesi ve ilâhî nurlarin tecellîleri ile dolup tasan pîrin kalbi.

CÂM-I NISTÎ: Farsça, yokluk kadehi. Tasavvuftaki anlami ise esas niteligi yokluk olan âyân-i sâbite'dir.

CÂMIU'L-KEÜM: Arapça. Kelimeleri, ifadeleri toplayan, az sözle çok sey anlatan demektir. Hz. Peygamber (s)'in su hadisleri buna örnek teskil eder: "Cennet mekruhlarla, cehennem ise sehvetlerle çevrilmistir", "islerin en hayirlisi, ortasidir". Peygamberimiz (s) "Câmiu'l-Kelim" idi.

CÂMIYYE: Seyhu'l-Islâm Kutbüddin Ahmed en-Nâmikî (öl. 536/1 142)'nin tesis ettigi bir tasavvuf okulu. Sarhoslarla mücadele eden bu sûfî hakkinda "Nefâhâf'ta genis bilgi vardir.

CÂMIYYE: Naksbendiyye'nin subelerinden biri- nin adidir. Kurucusu, Nureddin Abdurrahman b. Ahmed b. Muhammed el-Câmî (817-8987 1414-1492)'dir. Naksî seyhlerinden Sa'deddin Kasgarî'nin kiziyla evlenmistir. Genç yasinda çesitli ilimleri tahsil etmis bir Hanefî âlimidir. Hüseyin Baykara'nin kendisi için yaptirdigi medresede müderrislik yapmis, Herat'ta vefat etmistir. Üç Divani, yedi Mesnevî'si vardir. Sûfî tabakât kitabi olarak genis bir söhrete sahip bulunan Nefehatü'l-Üns'ün yazan, yine odur. Nefehât, Lâmiî Çelebi tarafindan Türkçe'ye çevrilmistir. Yine Ibn Hâcib'in nahiv ilmine dair yazdigi el-Kâfiye'ye yaptigi Molla Cami adiyla meshur el-Fevâiddüz-Ziyâiyye serhi, asirlarca medreselerde okunmustur. Menâkib kitaplarina göre, Sultan II. Bâyezid ile yakin dostlugu bulunmaktadir. Seyhi, Hoca Ubeydullah Ahrâr Taskendî'dir.

CAN: Farsça. Gönül, ruh gibi manalara gelir. Dervisler için kullanilan bir Mevlevî istilahidir. Kabul olunmak üzere gelen yeni dervislere, Mevleviler can derler. Can; Mevlevî ana tekkesinde, üç gün Saka Postu'nda oturur, orada kalip kalamayacagini kendi kendine düsünür, düsünür, muhasebesini yapar, eger olumlu sonuca ulasirsa, hemen kalkar hizmete baslardi. Can; Saka Postu'nda, iki dizi üzere oturur, murakabe vaziyeti alirdi. Orada diger dervislerin (can) yaptigi hizmetleri seyrederdi. Saka Postu'na oturan kisi, tefekkürle mesgul oldugu için, ancak gerektigi zaman, gerektigi kadar konusurdu. Bu durumda, can, herhangi bir vird okumazdi. Can, hizmete kalktiginda yapacagi ilk is ayakçilikti. Diger hizmetlere geçmesi, kabiliyetine göre degerlendirilirdi. "Can cümleden azîz" atasözüyle, dervis kardesin her seyden önemli oldugu dile getirilirdi, ihvan anlatilirken isimlerinin sonuna can kelimesi eklenirdi: Ali Can, Ahmed Can, Mehmed Can, Hasan Can vs. gibi. Tarikat kardeslerinden bahsedilirken, canlar tâbiri kullanilirdi. Yunus Emre'nin su siiri, buna güzel bir örnek teskil eder:
Gelün soralim canlara suretinden n'oldi gider Dün-gün senünem der iken sebeb neyi buldi gider. Canim erenler yoli inceden inceyimis Süleyman'a yol kesen sol bir karincayimis.

CANAN: Farsça sevgili demektir. Rab, Allah, Allah'in Kayyumiyet sifati.

CAN CÖMERTLIGI KOLAY OLMAZ : Inanci ugrunda, canini verecek derecede fedakârlikta bulunmayi ifade eden bir atasözüdür. Allah yolunda can ile yapilan cihada isaret etmek üzere, canindan geçmenin, Hak yolunda hedefe varmak için önemi vurgulanilmaktadir.

CAN ELDEN GITMEYINCE CANAN ELE GIRMEZ : Allah'a kavusmak için kisinin, daha dogrusu, sufînin, canini hiçe saymasi, ondan geçmesi gerekir. Bu konuda Yunus Emre sunlari söyler:
Sen canindan geçmedin,
Canan arzu kilursun
Belden zünnâr kesmedin,
Imân arzu kilursun.
Yine, ayni mânâyi ihtiva eden bir atasözü daha vardir: "Can cömertligi lâkirdiyla olmaz".

CÂN-FEZÂ, CAN-EFZA: Farsça, ruhu neselendiren demektir. Tasavvufta bu tabir Hakk'in beka sifatini veya manevî olgunluk yolunda olan kisiyi fenadan uzaklastirarak, onu bakî ve ebedî kilan özelligi ifade eder.

CÂN-I NEV: Farsça, yeni ruh demektir. Bu tabir tasavvufta insan ruhu olarak degerlendirilir.

CAN ODASI : Konya'daki Mevlevi tarikatinin ana dergâhinda (âsitâne) yer alan özel odanin adi. Mutfagin saginda bulunan bu oda, büyükçe olup, can adi verilen dervislerin toplanip oturdugu bir yerdi. Diger bölgelerde yer alan Mevlevî zaviyelerinde, Konya'daki ana dergâhta oldugu gibi can odalari bulunur ve buralarda dervisler otururdu.

CANLAR YATAGI: Özellikle Mevlevî ve Bektasî dervislerinin gece kaldiklari yerlere verilen ad.

CÂRUB-I LA: Farsça, La süpürgesi demektir. Bu ifadedeki la, kelime-i tevhiddeki lâ'dir. La, önüne geldigi bütün putlari temizleyen, süpüren bir süpürgeye benzetilmistir. Nefy-ü isbât zikrinde, la ile, kalbde bulunan "ilâhlar tefekkür? olarak temizlenir. Bu süpürge, Allah'tan gayri ne varsa, onlara ait sevgi ve baglari siler, süpürür, nefyeder yani yok eder. La, bazan Hz. Ibrahim'in putlari kirdigi baltaya da benzetilir.

CÂVÎ KALEMI : Hattatlarin, küçük yazi yazmak ve ince çizgiler çizmek üzere kullandiklari özel bir kalem. Cava'dan geldigi için, bu kalemlere Câvî denmistir. Bu kalemlerle pirinç taneleri üzerine "ihlas Suresi" yazilirdi. Ayrica, bu kalemlerle yazilan küçük Kur'an-i Kerim'ler, cevizin içine konulup, gemilerin sancak direklerine sancakla beraber çekilirdi.

CÂZÛ: Farsça, cadi, büyücü kadin gibi manalari olan bir kelime. Dileme, Ilâhî dileme.
TASAVVUFÎ TERIMLER (C)
..:: 2 ::..
CEB: Hayalari dip kismindan keserek hadim etme anlaminda Arapça bir kelime. Son derece az da olsa, bazi tasavvuf erbabinin kendilerini, nefs tehlikesinden emin olmak üzere, igdis etme hatasina düstügü kaydedilir. Bu, Islâm'in ruhuna tamamen aykiridir. Islam'da nefsin öldürülmesi degil, terbiye edilmesi esastir. Öldürme ile terbiye arasinda önemli fark vardir. Terbiye'de "öldürme" olayi söz konusu degildir. Gemleme, istenilen biçime sokma, iyiye yönelise devam etme, nefis terbiyesinin ana özelligidir. Nefsin, Islâm'a aykiri davranislara temayül etmesi söz konusu oldugunda durdurulmasi, onun terbiyesinin göstergesidir.

CEBELIYYE: Ebû Ca'lâ Ya'lâ (Ö. 502/1108) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

CEBERTIYYE: Ekberiyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu. Rifaiyye'nin de ayni adli bir subesi vardir. Bu kolun kurucusu: Serefu'd-Dîn Abdü'l-Ma'ruf ismail b. Ibrahim Abdü's-Semsi'l-Cebertiyyi'l-Kureysiyyi'l-Hasimiyyi'l-Yemeniyyi'z-Zebîdî (Ö. 806/1 403)'dir. Bu tarikat, Ekberiyye'nin Yemen kolunu teskil eder.

CEBERUT: Arapça, ululuk, kudret, icbar, zorlama, Allah'in yüce kudreti gibi manalari ihtiva eder. Ilâhî kudret ve azamet âlemi, varlik mertebelerinden ikincisi. Sûfîye imamlari, üç çesit âlem oldugunu söyler. Bunlardan birincisi latîf meleklerin yasamakta oldugu, latîf melekût âlemi. Ikincisi süflî âlem de denilen yeryüzü âlemi. Bu, dünya ve insanin bulundugu âlemdir. Âlemler arasinda derecesi en düsük olani, budur. Iste bu iki âlem arasinda bir üçüncüsü daha vardir ki, adi Berzah âlemi olarak nitelenen Ceberut âlemidir. Ceberut âlemi, maddî âlemin üstünde, Melekût âleminin altinda yer alir. Hz. Ali'den gelen bir haberde "Ceberut âlemi, en büyük âlemdir". Bu âlemde nurânî akillar, temiz melekî nefisler bulunur. Bu âlem, cisimler âlemine ile melekler âlemi arasinda bir engel seklinde olup, melekût âlemine yönelen yükselislere mani teskil eder. Zira bu âlemde, gayb âlemine ulasmayi arzu eden nefisler üzerinde cebr, zorlama, kahir gibi güç uygulamalari söz konusudur. Bu güç, topragin altindan arsa kadar, her yeri kaplamistir. Kul, bu ceberut âlemine girdiginde Hakk'in ihtiyarina kahren ve cebren uymak zorunda kalir. Yani burada mecburî bir durum vardir, kulun ihtiyari geçerli degildir. Kulun bu âleme karsi çikisi imkansizdir. Ebû Tâlib el-Mekkî'ye göre bu, azamet âlemidir. Filozoflar, bu âlemin, Eflatun'daki idealar âlemine tekabül ettigini söylerler.

CEBR: Arapça'da kahraman, yigit, kirigi düzeltme, kibirlilik, melik, kul, kahr, zorlama, anlamlarina gelen bir kelime. Tasavvufî olarak ceberut âlemine denir. Salikin ifadesi mülk ve melekût âleminde geçerli iken, bu durum ceberut âleminde söz konusu degildir. Salik bu âlemde sadece Allah'in istedigini ister.

CEBRAIL CIBRÎL: Dört büyük melekten birinin adi, vahiy melegi, Allah tarafindan peygamberlere vahiy ve emir götürmekle vazifelendirilmis melek. Tasavvuf terminolojisinde, akil ve akl-i Muhammedi'yi ifade eder.

CEBR-I MAHMUD: Tatli cebr anlaminda bir terkib. Asigin kendi istegiyle sevgilisinin arzusunun disina çikmamasi. Ayaz, kendisini efendisi Sultan Mahmud'a seve seve itaate mecbur etmisti. Iste bu gönüllü zorlamaya Cebr-i Mahmud derler.

CEFÂ: Arapça. Eziyet etmek demektir. Tasavvufta ise, dervisin kalbini Allah'tan gaflette birakmasidir. Yani, kulun Allah tefekküründen uzak olus halidir.

CEFFÂR: Arapça. Cifirle ugrasmayi meslek edinmis kisi. Bilindigi gibi simya, sayi ve harflerle gelecegi bilmeye ve ilm-i hurufa cifr denir. Gaybdan haber verme iddiasinda bulunan, cifirle ugrasan kisiler için ceffâr denildigi gibi, cifrî ifadesi de kullanilirdi.

CEHRIYYE: Yemen'de yayginlik kazanmis bir tasavvuf mektebi.

CEHRIYYE: Zikri, dil ile açiktan çeken tarikatlara verilen genel isim. Zikr-i erre (biçki zikri) denilen türü ile birlikte, bu zikir, Kadiriyye, Rifâiyye ve Yeseviyye geleneginde yaygin ve etkin biçimde kullanilir.
CEHRÎ ZIKR: Açiktan sesli olarak yapilan zikir uygulamasi.

CELÂL: Arapça. Ululuk, büyüklük, azamet. Bir seyin celîl olmasi, onun büyümesidir. "Merhamet gözünde büyüdü", ifadesi, bu kabildendir. Allah'in Celâli ise, O'nun ululugudur. Kuseyrî'ye göre, Celîl, yücelik ve ululukla ilgili sifatlara hak kazanan demektir. Celâl, kahr sifatidir. Selbî sifatlara da itlak olunur. Meselâ, Allah'in cism, cismânî, cevher ve araz olmamasi gibi. Iste Allah'in, bunlar ve benzerleri noksan sifatlardan yüce olmasi, Celâl'in manalari içinde yer alir. Abdülkerim Cîlî, Allah'in sifat ve isimlerinde ortaya çikmasi suretiyle olan zâtindan ibarettir, der. Bu icmal (özet) olanidir. Tafsil üzere olan celâl ise, seref, azamet, övme ve kibriya sifatindan ibarettir. Cenab-i Allah'in lütuf ile tecellîsine "Cemal" dendigi gibi, bunun mukabili olarak kahr ile tecellîsine de "Celâl" denir. Celâl kelimesi bir insan için kullanildiginda, bir tür öfke manasi tasir: "Mehmet celâllî bir zat idi, Allah ona rahmet etsin!". Bu cümledeki celalli kelimesi gazab ve öfkeliligi bildirir. Mutasavviflara göre, "mutlak ve vahdet" olmadikça, celâline nüfuzunun imkani yoktur. Vahdet-i Mutlaka'da bütün esma ve sifat, nisbetler ve itibârlar, "tevhîd, izafetlerin düsürülmesidir" geregince mahvolacagi cihetle, "Hakk'i Hak'tan baskasi göremez" denmistir. Celâl, Allah'in mânevi kahrina da denir ki, bu sekilde "gayriyyet"i ortadan kaldiracagi için celâl, cemâlin aynidir. Mehmed Akif Ersoy bu hususta sunlari söyler:
Her an ediyorsun bizi makhûr-i Celâlin
Kurban olayim yok mu tecellî-i Cemâlin.
Celâlin ortaya çikisi, mahv ve gaybeti gerektirir. Cemalin ortaya çikisi da, sahv ve kurbü icâbettirir. Seyh-i Ekber Muhyiddin Arabî, Celâl sahibinin ceberut sifatlarindan biriyle muttasif oldugu ve Allah'in da bu sifat ile sifatlandigi kanaatindedir. Celâl sahibi, yine ona göre, kahr ve galebe sahibidir.

CELÂLIYYE: Buhâriyye-i Sühreverdiyye'nin bir koludur. Mahmûd-i Cenâniyân (Ö. 785/1383) tarafindan kurulmustur.

CELÎSÜ'L-HAK: Arapça, Hak ile oturan demektir. Ihsan derecesine ulasan sufî, kendisini sürekli olarak Allah'in huzurunda hisseder; davranislarini ona göre düzenler, bu sürekli bir hâldir. "Ene 'inde men zekeranî" (Ben beni ananin yanindayim) hadis-i kudsîsi bunu gösterir (Aclûnî,!., 201).

CELVET: Arapça. Ortaya çikmak, açik ve vazih olmak manalari vardir. Esasen celî kelimesi hafî'nin ziddidir. Celiyye, kesin haber (haber-i yakîn) gibi anlamlari ihtiva eder. Celâ, vazih olmak, kesf olmak gibi manalarda kullanilir. Tecellî de ayni sekildedir. Sûfiyye'ye göre, Allah'in kesif ve fetihlerine, ayrica müridin kalbine zuhur eden tecellîler türünden olan nimetlerine denir. Yine meshur ve maruftur ki, maneviyât yoluna yeni giren kisiye seytan, halvet halinde çesitli sekillerde gözükerek, onu mahzurlu konularda azdirmaya çalisir. Yahut, ejderha, büyük yilan seklinde gelerek korkutur. Mürid ise, bu hiyleci seytana zikir, tefekkür, susmak, nefsine karsi koymak, aç kalmak, uyanik kalmak, dua etmek, vird okumak, ibadet etmek suretiyle mukavemet eder. Neticede bu Allah düsmanina galip gelir, korku hali ümid haline dönüsür. Bu, korkudan sonraki emniyettir. Seytan hangi sekilde gelirse gelsin, mürid Allah'in sürekli kendisiyle beraber oldugunu (ihsan) tefekkür ederek onu yener, bozguna ugratir. Mürid halvetten çiktigi zaman, artik Ilâhî ahlâkla muttasif hale gelmistir. Bu ilâhî sifatlarin tümü, Allah tarafindandir. Bu durumda mürid, vücud organlarinin kendi arzu ve istegine göre hareket etmesinden siyrilmis, Allah'a bagli olarak hareket eder hale gelmistir. "Kulum bana iyice yaklasinca, Ben onun gören gözü, duyan kulagi, tutan eli olurum, "hadisi ile "Attigin zaman sen atmadin, fakat Allah atti" (Enfal/17) âyetinde belirtilen hâl, müridde devam eder. Özet olarak ifade etmek gerekirse, halvetten celvete yönelen kulun azalari, enâniyyetten silinmis, Allah'a baglanmistir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (C)
..:: 3 ::..
CELVETIYYE: Bayramiye tasavvuf okulunun bir subesi. Haci Bayram Velî'nin halifesi Akbiyik Meczûb (Ö. 860/1455)'dan el alan Muk'ad (kötürüm) Hizir Dede (Ö. 918/1512)'nin talebesi Muhammed Muhyiddin Üftâde (Ö. 988/1580) tarafindan yetistirilmis Aziz Mahmud Hüdâyî (Ö. 1038/1628)'ye dayanir. Osmanli padisahlarinin sevgisini kazanmis bir tasavvuf okuludur.
CEM': Arapça. Bir araya gelmek, toplamak, biriktirmek gibi manalari vardir. Tasavvufî bir terim olarak söyle açiklanir: Öncesiz (kadîm) ile sonradan olan (hadis) arasindaki ayriligin ortadan kalkmasidir. Zira, cem' halindeyken, ruh basireti, Allah'in zât cemâlini müsahedeye dogru çekilir. Esyalari ayirdedici akil, kadim olan zât nurunun kendisine galip gelmesiyle örtülü kalir. Hak geldiginde bâtil kayboldugu için, hudûs ile kidem arasini ayirdetmekten uzaklasir. Bu hale cem' adi verilir. Sonra, izzet perdesi zâtin vechi üzerine örtülünce, ruh madde âlemine dönüs yapar. Bu hale de, tefrika hali denir. Cem'e, makam olarak yerlesmemis baslangiç durumundaki müridler, cem' ve tefrika arasinda gelir giderler. Kâsânî cem'i, halkin gözden silinip, sadece Hakk'i müsahede etmesidir, diye tarif eder.
Bir müridde yerlesene kadar, cem' levâihi parlamaya devam eder. Yerlestikten sonra bir daha ayrilmaz. Bu kisi tefrika nazari ile baksa bile, cem' bakisi ondan kaybolup gitmez. Cem' nazari ile bakmasi, ayni sekilde tefrika bakisini yok etmez. Bilakis müridde bu iki bakis bir araya gelmistir.Sag bakisi, cem nazari olarak Hakk'a, sol nazari tefrika bakisi olarak halka bakar. Bu hâle sahv-i sânî (ikinci ayiklik) veya fark-i sânî (ikinci ayirma) hali denir. Cem halindeki sâhv, pek yüce bir mertebedir. Zira, bu mertebede iki zid birlesmistir, yani bu mertebede hem fark nazari, hem de cem' nazari vardir. Iste bu yüzdendir ki sirf cem' sahibi, tefrikadan tamamen kurtulmamistir. Bu tür cem', tefrikanin bir çesidi olarak görülür. Bu türde cem' veya tefrika ayni anda bulunur ve bu, tefrikanin tam karsiligi olan cem' degildir. Iste bu sebeble tam tefrikanin karsiti olan cem'e, "cem'u'l-cem"' adi verilmistir. Cem'u'l-cem' durumunda olanin yaninda, bir olanla halita halinde olan müsâvîdir. Sirf cem' sahibi halk ile karisma halinde iken, cem'u'l-cem' sahibinde bir karisma yoktur. Bu, söyle izah edilir: Sirf cem' halinde mürid, âlemdeki olaylara baktigi zaman, olaylarin gerçek sahibi olan Bir'i, bazan görür, bazan göremez, ama cem'u'l-cem' sahibi kisi, daima Bir'i görür. Olaylari, Bir'den ayri ve müstakil olarak vuku buluyor olarak görmez. Yapilan her seyi Allah'in yapmasi, bütün sifatlari da, O'nun sifati olarak görür. O,kendini, bazan O'nun yani Mabûd'un sifati olarak veya ilminin âleti olarak görür. "Ben onun eli, kulagi, gözü olurum..." hadis-i kudsîsindeki durum tecellî eder. Sekrin sahva ugramadigi gibi, bu cem' haline de tefrika ugramaz. Zira bu cem'in dogus yeri, mücerred zâtin ufkudur. Buna ufuk-i â'lâ denir.Sirf cem'in (tefrika ile beraber olan cem' halinin) dogus yeri ise, el-Câmi' isminin ufkudur, buna da ufuk-i ednâ denilir. Sirf cem', ilhâd ve zindikliga sebep olabilir. Sirf cem'de olan mürid, seriatin zahirî hükümlerini kaldirarak hükmedebilir. Sirf tefrika haline sahip kisinin, mutlak Fâil'i aradan kaldirip yok saydigi duruma benzer. Tefrika ile beraber cem' ubûdiyyet ve rubûbiyyet arasindaki hükümlerin ayriminin ve tevhidin hakikatini ifâde eder. Bu sebeple sufîler, tefrikasi olmayan cem', zindikliktir, cem'siz tefrika ise ta'tîl (Hakiki Fail olan Allah'i görmemek) dir derler. Tefrika ile beraber cem', tevhîddir. Cem' sahibi, varlikta zuhur eden her eseri, kendi nefsine izafe eder. Cem', Kaside-i Fâridiyye' serhinde denildigi gibi, tevhîd ummanina açilan bir vadidir.
Kâsânî, halkin cem'u'l-cem' durumundaki suhudunu, Hak ile kaim görür ve buna cem'den sonraki fark hali, der.
CEMAATHANE: Arapça-Farsça. Cemaat evi, topluluk yeri gibi manâlari vardir. Mevlevîlere mahsus bir terimdir. Mevlevîlerin Mesnevî okuyup dinledikleri yeri ifade ettigi söylenmekle birlikte, yemek pisirilen yer, sicaklik yurdu ve istirahat mekani manasina geldigi de kaydedilmektedir. Alimler, talebeler buraya misafir olarak ugrayip üç gün kalir, dördüncü gün yollugu hazirlanip ugurlanirlar. Yok eger daha fazla kalma arzusu gösterirlerse, kendilerine çalisacaklari bir is verilir.
CEMÂL: Arapça. Güzel, güzellik, iç ve dis güzelligini ifâde eder. Iki türlü cemâl oldugu söylenir, birisi halkin bildigi güzellik, ikincisi hakiki güzellik. Bu da her uzvun, olmasi gerektigi karakter ve hey'etin en faziletlisi üzere bulunmasidir. Cemâl, Allah'in müsâhede-i ilmiyye olarak, kendi Zâtinda ilk müsahede ettigi ezelî bir sifatidir. O, müsâhede-i ayniyye olarak yarattiklarinda bu sifati görmek diledi, bunun üzerine ayna gibi kendi cemâlinin aynini görmek üzere âlemi yaratti. Cürcânî'ye göre cemâl, riza ve lütfa taalluk eden sifatlardandir. Kâsânî'ye göre de, el-Cemâl, Allah'in lütf ve rahmetinin vasiflaridir. Kâsânî konuyla ilgili olarak söyle devam eder: Cemâl; Allah'in, Zâti için vechi ile tecellî etmesidir. Allah'in mutlak cemâli için bir celal vardir ki, bu da, O'nun veçhiyle tecellî ettigi sirada herseyi kahretmesidir. Bu sekilde O'nu görecek kimse kalmaz. O, cemâli yüce olandir. Cemali için bir yaklasma vardir; iste o, bize bununla yaklasir. O'nun herseydeki zuhuru, su beyitte zikrolundugu gibidir:
Hakikatlarin hepsinde cemâlin seyreder
Celâlinden gayri yoktur onu setredecek
Cemâl için bir celâl vardir. Bu da, kainatin taayyünleri ile cemalin perdelenmesidir. Her celâlin ardinda da, bir cemâl vardir. Allah celâl ve kahriyle bütün mevhum varliklari ortadan kaldirir, böylece cemâlini ortaya çikarir. Bu sebeple, celâl cemâlin aynidir. Erzurumlu ibrahim Hakki'nin "Kahrin da hos, lütfün da hos" diye terennüm etmesi, hakikatte cemal ve celalin ayniligina isaret etmek içindir. Bu konudaki bazi atasözleri su sekildedir: "Celâli de hak, Cemâli de hak", "Celâlinden Cemâline sigin", "Cemâlin hakki için".
Görmek ister isen yârin cemâlinden eser
Gayrîden saf eyleyip âyînene gel kil nazar
D. Z. Mehmet B.
CEMÂLIYYE: Cemâleddin Ardistânî (ö. 8977 1474-75)'in kurdugu bir tasavvuf okulu. Sühreverdiyye'nin iran kolu olarak yayginlik kazanmistir.
CEMÂLIYYE: Cemâleddin Aksarayî (Ö. 899/1493-94) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu. Halvetiligin kollarindandir.
CEMÂLIYYE (-I SANIYE-I) HALVETIYYE: Ussâkiyye-i Ahmediyye subelerinden birinin adi. Kurucusu Muhammed Cemâleddin'dir. (Ö. 1164/1751). Önce Ussakî seyhlerden Seyh Muhammed Hamdi Efendi'ye baglandi, sonra, Sezâiyye-i Gülseniyye subesinin kurucusu Edirneli Seyh Hasan Sezaî Efendi'ye intisab etti ve hilâfet aldi. 1742'de, Istanbul'a Egrikapi'ya gelerek, Ahmed Pasa zaviyesine postnisin oldu. Kurdugu bu okuldan, Salâhiyye ve Câhidiyye subeleri dogmustur.
CEM'IYYE: Arapça. Topluluk, toplanti gibi mânâlari ihtiva eder. Tasavvufî açidan söyle izah edilir: Allah'a yönelme (teveccüh) sirasinda, hizmetleri toplamak, bir noktada temerküz ettirmek, yöneldigi seyden baskasiyla mesguliyeti zihinsel olarak terketmek. Bunun zitti, tefrikadir. Tefrika da, zihni halk ile mesgul olmak üzere dagitmak, zihnî olarak bir noktaya toplanmaktan siyrilmaktir.
CEMRIYYE: Sayramli Hoca Ahmed Yesevî (Ö. 562/1166) tarafindan kuruldugu ileri sürülen bir tasavvuf mektebi olup, Hizriyye'nin kolu olarak kabul edilir.
CEM'U'L-CEM': Arapça. Toplanmanin toplanmasi gibi yaklasik bir mana ile Türkçelendirilebilir. Cem'den sonra, daha üstün ve daha tamama olan sonuncu makam. Cem', esyayi Allah ile müsahede etmek, Allah'in güç ve kudretinden baska her türlü güç ve kuvvetten berî olmak. Bu makam, Baka Billah olan cem' makamindan sonra gelir. Bunun üzerinde makam yoktur. Bu makama, mevcudatta Allah'i görme makami denildigi gibi, su tabirler de kullanilir: "Fark ba'de'l-cem'", "fark-i sânî", "sahv ba'de'l-cem".
TASAVVUFÎ TERIMLER (C)
..:: 4 ::..
CEM'U FARK: Arapça. Toplanma ve ayrilma. Kuseyrî'den bu iki terimin kisa açiklamasinin su sekilde oldugunu ögreniyoruz: Fark, sana nisbet olunan ve cem', senden alinandir. Yani, kullugun yerine getirilmesine ve kulun hallerine layik veya ait olan islerden, kulun kazandigi seyler, fark ve manalari bediî olarak, ortaya çikarma veya Allah katindan olanlar, cem'dir. Ancak cem' ve farktaki bu mana, suhûd-i ef'âlden olmasi bakimindan, vuslata erenlerin hallerinin en asagi derecesidir. Her kime, Allah yaptigi tâati ve isyanini müsahede ettirirse o tefrikadadir. Allah'in kendi fiillerinden verdigi isleri gösterdigi kimse, cem' makamindadir. Bir âbid için cem' ve tefrika sarttir. Tefrikasi olmayanin kullugu ve cem'i olmayanin ma'rifeti muteber degildir.
CENÂB-I MEVLEVI: Mevlevîler, Mevlânâ Celâleddin Rumî Hazretleri için, bu saygili ifadeyi kullanirlar.
CENÂIB: Arapça, yedek binek hayvanlari demektir. Bunlar, kalp havuzlarina ve kurb makamlarina ulasip, Allah'ta seyr makamina varmadiklari, müddetçe, takva ve tâat yiyecegini tasiyarak, nefis menzillerinde Allah'a yol alanlardir.
CENAZE GÜLBANGI: Arapça- Farsça. Gülbank, topluca okunmak üzere düzenlenmis duaya denir. Bu tâbiri daha çok Mevlevîler kullanir. Kalibi dinlendiren can, yani ölen, ebedî istirahata çekilen dervis için okunan gülbank. Bu gülbank su sekilde idi: "Vakt-i serif hayrola, hayirlar fethola, serler defola, dervis Muhammed kardesimizin ruh-i revani sâd-ü handan, mazhar-i afv ü gufran, dâhil-i ravza-i ridvân ola, mekâninda istirâhati müzdâd, menzili mübarek ola, bakîler selâmette kala, demi Hazret-i Mevlânâ'ya Hû diyelim hû".
CENDELIYYE: Bu tarikat, Rifâiyye subelerin- den biridir. Diger Rifâiyye subeleri sunlardir: Haririyye, Kinâliyye, Sayyâdiyye, Üzeyriyye, Aclâniyye, Katnâniyye, Fazliyye, Vâsitiyye, Cebertiyye, Zeyniyye ve Nûriyye.
CENG: Farsça savas demektir. Allah'in, kulunu çesitli belâlar ile imtihan etmesidir. Bu imtihan, maddî ve manevî musibetler ile olur. "Insanlar, imtihandan geçmeksizin, inandik demekle kurtuluvereceklerini mi zannediyorlar" (Ankebût/2) âyetinde anlatilan husus, budur. Sufiler, tasavvufu, sulhu bulunmayan savas olarak tanimlarlar.
CENNETÜ'L-EF'ÂL: Arapça, fiiler cenneti demektir. Bu; leziz yemekler, içecekler, güzel nikahlilarin bulundugu seklî cennettir. Bu cennet, salih amellerin sevabi olarak hazirlanmistir. Bu cennete, Cennetü'l-Â'mâl ve Cennetü'n-Nefs adi da verilir.
CENNETÜ'L-VERÂSE: Arapça, veraset cenneti demektir. Bu, Hz. Peygamber (s)'e güzelce uymaktan kaynaklanan ahlak cennetidir.
CENNETÜ'S-SIFÂT: Arapça, sifatlar cenneti demektir. Sifat ve ilahî isimlerin tecellîlerinden ibaret olan manevî cennet.
CENNETÜ'Z-ZÂT: Arapça, zât cenneti demektir. Bu cennet, ehadiyet cemâlinin müsahedesinden ibarettir. Buraya, ruh cenneti de denir.
CERES: Arapça çan veya zil sesini ifade eden bir kelime. Kahr ile meczolmus olarak kalbe gelen Ilâhî hitabin icmali manasinda kullanilan bir terim. Peygamber Efendimize (s) bu sekilde gelen vahiy, vahyin en çetin olaniydi.
CERRAHIYYE: Nureddin Muhammed Cerrahî (ö. 1 083/1 672)'nin kurdugu Ramazaniyye-i Halvetiyye'nin kollarindan bir tasavvuf okulu.
CESEDLENME : Arapça insan vücuduna cesed denir. Ruhlardan zuhur eden atesli ve isikli cisimlerde temessül eden seylere cesedlenme yani temessül denir. Cin ve meleklerin ruhlari gibi, insan ve meleklere ait ruhlardaki temessül öyle bir sekildedir ki; onlarin zatî kuvvetleri, hem soyunmayi, hem de giyinmeyi gerektirir. Bu nedenle berzahlarda hapis olma durumu, onlari mahsur birakamaz.
CEVAB: Arapça'dan Türkçe'ye geçen bir kelimedir. Sufiler, kendilerine yazili olarak sorulan sorulara verdikleri cevablarla, tasavvufî gerçekleri anlatmaya çalismislardir.
CEVHER: Arapça'dan Türkçemize geçmis bir kelime olup arazin ziddidir, kiymetli tas anlamina gelir. Harici aynlarda bulundugu sirada, mevzuda olmayan bir mahiyyettir, mevzunun mukavvemlere ihtiyaci yoktur. Heyula, suret, cisim, nefis, akil olmak üzere bese ayrilir. Çünkü cevher ya mücerrettir ya da mücerret degildir. Mücerret olan, bedene ya tedbir ve tasarrufla baglidir veya bagli degildir. Bagli olan akil, bagli olmayan nefistir. Mücerret olmayan da, ya mürekkeb (bilesik halde) dir veya degildir. Mürekkeb (bilesik) olan cisimdir.Mürekkeb (bilesik) olmayan, ya hal'dir, ya da mahaldir. Hal olan suret, mahal olan ise heyûla'dir. Cevhere ait hakikate, tasavvuf tabirince "nefes-i Rahmanî" denir. Küllî heyula ile ondan taayyün ederek (belirerek) mevcudat (varliklar)'dan bir mevcûd (varlik) sekline girisine de "Ilâhî kelimeler" (kelimat-i ilâhiyye) denir. Kehf suresinin son ayetindeki "kelimâtü Rabbî" ifadesi ile anlatilmak istenen iste bu "kelimât-ilâhiyye" dir. Cevher , ruhanî ve cismanî basitlik seklinde ikiye ayrildigi gibi, dis âlemde olmayip da, akilda (zihnî planda) mürekkeb (bilesik) olana, yahut hem akilda, hem de dis alemde mürekkeb olana ayrilir ve bunlari da içine alir: Basit ruhanî akillar ve mücerred (soyut) nefisler gibi. Dis âlem (hâriç)'de olmayip, akilda mürekkep (bilesik) olan, cins ve fiilden mürekkeb olan cevheri mâhiyetler gibi, hem akilda, hem de dista mürekkeb olarak bulunan müvelledât-i selâse gibi... Cevher asil manasinda da kullanilir.
Tâ cevher-i âyine-i esrari butunuz
Bin suret ile vahdeti isbat ederiz
Leskofçali Gâlib
CEVHER-I EBYAZ: Arapça, beyaz cevher demektir. Allah'in ilk cevher (cevher-i evvel)'den yarattigi cevher. Bu cevher Allah'in tecellîsi ile ikiye ayrildi. Birincisi eriyerek su oldu. Ikincisi ona bölündü, ki bunlar; Ars, Kürsî, Levh, Kalem, Cennet, Ay, Yildiz, Melekler, Huriler ve Günestir.
CEVHER-I EVVEL: Arapça, ilk cevher demektir. Allah'in yarattigi ilk nesne; bu cevher, Allah'in nurundan olup, diger seyler ondan meydana gelmistir. Hakikat-i Muhammediye (S) Hz. Peygamber (S)'in kutsal ruhu, nur-i Muhammedi.
CEVHER-I FERD: Arapça, tek cevher demektir. Atom, sevgili veya onun dudagi.
CEVHER-I SUBBÛHÎ: Çok tesbih eden cevher demektir. Insanin melekûtî ruhu ki buna murg-i kuddûsî de denir.
CEVHER-I ULÛM: Arapça, ilimlerin cevheri demektir. Seriat, zaman ve mekan degisse bile, sabitligini koruyan ezelî ve ebedî hakikatler, gizli tutulup saklanmasi gereken, açiklanmasi uygun olmayan bilgiler.
CEVHER-I ULVÎ: Arapça, yüce cevher demektir. Felekler, ruh, ates.
CEVHER-I VÜCÛD: Arapça, varlik cevhe- ri demektir. Nefes-i Rahmânî.
CEVHERIYÂN: Farsça çogul seklindeki bu kelime, cevheri olanlar anlamindadir. Cevherden olan varliklar, melekûtî ve ruhanî varliklar.
CEVLAKÎ-CEVALIKA: Bu kelime Türkçe olup, basindaki killarin tümünü (saç, sakal, biyik ve kas) kesen kisiler için kullanilir, yani bir çesit dazlak anlamindadir. Bu Türkçe kelime Arapça çogul kalibina uydurularak dazlaklar, cavlaklar anlamina "cevâlika" haline getirilmistir. Osmanlilarin kurulus döneminde sikça görülen Kalenden dervisleri, çuhadan bir elbise giyer ve çehar-darb yaparlardi, (yani dört yeri tiras ederlerdi: Sakal, saç, biyik, kas). Günümüzde ruh kökenden kopmus skinhead'ler (yani dazlaklar) ile bunlarin, yakindan uzaktan hiç bir alakasi yoktur.
TASAVVUFÎ TERIMLER (C)
..:: 5 ::..
CEVR: Arapça cevr, eza, cefa demektir. Salikin ruhen yükselmekten alikonmasi.
Güzel asik cevrimizi çekemezsin demedim mi?
Bu bir riza lokmasidir yiyemezsin demedim mi?
Pir Sultan Abdal
CEZB: Arapça kendine çekmek anlamina gelir. Allah'in kulunu kendi hazretine çekmesi.
Cezbu'l-Ervah : Ruhlarin çekilisi demektir. Münacat, muhataba, sirlarin müsahedesi ve kalplerin yücelmesi vs. gibi inayet ve tevfikten ibarettir. Harraz bu konuda söyle der: "Allah, veli kullarinin ruhlarini kendine çeker, kurbünü ve zikrini taddirir, bedenlerine herseyden lezzet almayi hizlandirir. Velilerin bedenlerinin yasantisi hayvanlarinki gibi, ruhlarinin yasantisi da Rabbanîlerinki gibidir. Sufiler cezbeye dair su tanimi da getirirler: Kulun beseri özelliklerden çekilip Ilâhî özellikleri kazanarak, vahdet tecellîlerini müsahede etmesi. Cezbe ile ilgili su açiklamalar da ilgi çekicidir: 1-Cezbe, riyazet ve ibadete devamla hislerin yok olmasidir. 2- Cezbe, Hakka vusuldür. 3- Cezbede sart, kabiliyete baglidir. Bu kabiliyet sonradan kulun çabasiyla olusmaz, Allah tarafindan bahsedilmis (vehbî) dir.
Iki türlü cezbe vardir: 1- Gizli (Hafi) cezbe: Kulun Hakk'i sevmesi 2- Açik (celî) cezbe: Hakk'in kulu sevmesi.
Meczub ile mecnun arasinda fark vardir. Cezbe, cinnet degildir.
Ayasli Sakir Efendi bu ikisi arasindaki farki sadelestirilmis sekliyle söyle anlatir: "Hali degisen bir adamin idraki (anlayisi), ya her zamanki normal beser idrakinden asagi inerek mânâsiz ve baglanti kuramaz bir duruma düser, ya da normal beser anlayisindan, hakikatleri kesfe dogru yükselir. Halkin nazarinda her ikisi cünûn (delilik) gibi görülse de, bunlarin ilki cünûn (delilik), ikincisi ise cezbedir.
Cezbe-i ask olmayinca neylesin seyhim beni,
Hak'tan elçi gelmeyince neylesin seyhim beni.
Cezbe noktasinda sâlikler iki durumdadir:
a) Meczûb-i Sâlik : Dervis önce cezbeye tutulur meczub olur, ardindan da bir mürside kavusur, cezbeyle baglandigi yolu, yolun hükümlerini, sartlarini ögrenir.
b) Sâlik-i meczub : Çogunlukla dervisler, önce bir seyhe baglanirlar, yetisir, muhabbetullaha ulasarak sonunda meczub olurlar, yani cezbeye mazhar olurlar.
Meczub-i gayr-i sâlik, kendisi Allah'a ulastigi halde, baskalarini ulastiramaz yani irsad ehli degildir.

CEZBELENMEK : Zikir veya sohbet sirasinda, ansizin yerinden siçrayarak "Hayy" diye bagiran için kullanilan tâbir. Dervisin kendisini tutmasi, bagirmamasi dogru bir davranistir. Sürekli cezbe halinde kalanlarla düsüp kalkmak, dogru degildir. Zira hallerini karsilarindakilere giydirirler. Bu da, kabi dar (ruhanî kabiliyeti gelismemis) kisiler için tasinmasi zor bir yüktür. Bu gibi kisilerin gönüllerine dokunmamak, kendi hallerinde birakmak, eger varsa, ihtiyaçlarini, hemen gidermek uygundur.
CEZBE-I KAYYÛMIYYE-I ZÂTIYYE: Bu, "La ilahe illallah" zikriyle elde edilir.

CEZBE-I MAIYYET-I ZÂTIYYE: Bu da "Allah" zikriyle elde edilir.

CEZBE TÂRIKI : Naksibendî yolunun egitimcileri, bazi sâlikleri, icmâlen cezbe ile terbiye edip Hakk'a ulastirdiklari için, bu usûle cezbe tariki demislerdir.

CIBAVIYYE: Bkz. Sa'diyye.

CIBRÎL: Bu kelime kök olarak Ibranice'dir, "Allah'in kulu" anlamina gelir. Cibril, mukarreb ve mürsel meleklerden biridir. Allah ile Peygamber arasindaki haberlesme görevini ifâ eder. Tasavvuf istilahi olarak "akil", "akl-i Muhammedi" anlamlarina gelir.
Ruh-i irfan-i Hak'da akl pür tevil kalmisdir
Sanirsin münteha-yi Sidre'de Cibril kalmisdir.
Üsküdarli Safi

CIFR: Arapça, çiftlesmekten kesilme anlamina gelir. Istikbalde olacaklardan haber verme ilmidir. Bu isle mesgul olanlara "Cifrî" veya "Ceffâr" denmistir. Rivayetlere göre bu ilmi ilk kez vaz' eden Hz. Ali Efendimizdir. Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin, "Secere-i Nu'maniyye" adli eserindeki muglak rumuzlu ifadelerin, bu ilimle alâkali oldugu kaydedilir. Islamî inanca göre, gaybi sadece Allah bilir, bir de kullarindan kismen bildirdigi kullar, kendilerine bildirilen kadarini bilirler.
Cifr ise ehl-i keramet isidir
Kim görür ehlin anin kim isidir.
Sünbülzâde Vehbî
CIHAD: Arapça, söz ve fiille bütün kuvvetini sarfetmek manasinadir. Nefs-i Emmare ile harbetmek, büyük cihad, dis âlemde gözle görülen düsmanla savas da, küçük cihaddir. Bu sözü biz söyle izah ederiz: Mânâ sonsuz, madde sonludur. Iç âlemde yani sonsuz mânâ alemindeki savas sonsuz ve bu sebepten büyük; dis âlemde yani sonlu madde alemindeki harp sonlu ve bu yüzden de küçüktür.

CIHANGIRIYYE : Cihangirli Seyh Burhâ-neddin (907/1562- 1074/1663) tarafindan kurulan ve Halvetiyye'den Ramazaniyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu. Kurucusunun mezari Tophane'deki Cihangir Camii avlusundadir. Halifelerinden Mustafa Nehcî Efendi, menakibim yazmistir.

CIHAZ-I TARIKAT: Tarikat araç-gereci anlaminda Arapça bir ifade. Cihaz, gereken seyler demektir. Ölünün sarildigi kefene vs. ye cihaz dendigi gibi, gelinin baba evinden koca evine giderken götürdügü esyalara da, cihaz denir. Tarikatlarda hemen hemen ortak olarak görülen degismez bir takim alet, edevat, esyalar dikkati çeker ki, biz bunlara cihaz-i tarikat diyoruz. Bunlar sunlardir: Basa giyilen taç, yani külah, külaha sarilan sarik, hirka, kemer, tesbih, ibrik, teber, keskül, tigbend, papuç, âsâ, alem (bayrak), teslim tasi, palheng, kanberiyye, makas, habbe vs. Bu esyalar sahiplerine belli bir merasimle ve dua okunarak seyh tarafindan verilir, seyhe, tekkeye sunulur. Bu esyalarla teberrük edilir.

CIHAN: Farsça âlem demektir. Cihan-i Halk: Ta'ayyünler (belirmeler) seklindeki tecelli mertebesi. Cihan-i Emr: Ilâhi emir âlemi, Cihân-i Reng-âmizi: Renksizlikten kurtulmus, renk kazanmis âlem, yani etrafimizi kusatan üç boyutlu maddî dünya. Cihan-i Sübhanî: Lâhût âlemi, en yüce melekût. Cihân-i Tahayyül: Hayal âlemi, kevn ü fesad (olma ve bozulma) âlemi, dünya hayati ile ilgili olan. Cihan-i Nefs: Nefsânî arzular âlemi.

CIHETE'D-DIYK VE'S-SI'A: Arapça, darlik ve genislik yönleri demektir. Varlik ve genislik zata ait iki itibardir. Bu, ya düsünülüp anlasilan herseyden münezzeh kendisiyle beraber baskasini kusatmanin, vücudun ve ta'akkulun bulunmadigi hakiki vahdet olan yöndür ki, biz buna Allah'in (gerçek manada Allah'dan baskasinin bilmedigi) diyk (darlik) yönü diyoruz. Veya sonsuzca ortaya çikislari gerektiren, sifatlar ve isimler itibariyle, Allah'in bütün mertebelerde zuhur etmesi bakimindandir ki, biz buna 'si'a" (genislik) deriz.

CIHETE'T-TALEB: Arapça, talebin (istegin) iki yönü anlaminda bir ifade. Talebin iki yönü vardir ki, biri, vücubiyye, digeri imkaniyyedir. Bu ikisi, rubûbî (rablige ait) isimlerin a'yan-i sabitede ortaya çikmasini istemeyi ifade eder. A'yanin talebi (isimler vasitasiyla ortaya çikisi, iki suale cevab olmak üzere Rabbin zuhuru ve hazir olusu), ta'ayyün-i evvel hazretidir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (C)
..:: 6 ::..
CILA: Arapça, mukaddes zatin; zatinda, zati için ortaya çikmasi. Ayni kelimeden türemis isticlâ'nin manasi da sudur: Zat-i Mukaddesin, zati için te'ayyünlerinde ortaya çikmasidir. Mükemmel isticlâ: Hakk'in, kendisini, kendisiyle, kendisinden temasa etmesi. Âlem, Allah'in tecelli ettigi bir ayna olup, bu aynanin cilasi insandir.

CILÂLE: Kadiriyye'nin Fas'daki kolu.

CILVE: Damadin geline zifafta verdigi hediye anlaminda arapça bir kelime. Kiritma, nazlanma, güzellerin gönül fetheden ve hosa giden hareketleri. Hakk'in hüküm ve irâdesinin tecellisi, iyi kötü her olaya "cilve", "cilve-i Ilâhiyye" denir. Arifin gönlünde parildayan Ilâhî nurlar. Bu nurlar zuhur edince, arifler deli, divâne olur. insan ve âlem, Hakk'in nurlarinin cilve mahallidir.

CIMAR: Arapça kor, köz, küçük çakil tasi anlamina gelen cemre kelimesinin çoguludur. Mina'da kurban bayrami günleri üç seytanin taslanmasi ki bunlar.tasavvufta nefs, tabiat ve âdete isaret eder. Kul, yediser tasla bu üçünü taslayip ilâhî yedi sifatin etkilerinin gücüyle onlari yok eder.

CIN: Arapça'da gece kararmasi anlaminda gelen c-n-n'den türemistir. Can kelimesi bir tür yilan anlamini da ifade eder. Gözden gizlenmis varliklar için kullanilmistir. Cinler âleminin varligi, Kur'an-i Kerim'deki ayetlerle sabittir. Hicr Suresi 27'nci âyetinde "nüfuz edici atesten yaratildigi" bildirilmistir.
Hüseyin Kâzim Kadri, Cinn'i tanimlarken "melâike ve seytanlardan havass-i zahir ile görülmeyen mahlûkât, ecsam-i akile-i latife (düsünen latif cisimler), ervah-i mücerrede (soyut ruhlar) den, bir nevi eskal-i muhtelife (çesitli sekiller) alan hayvan-i havaî (havaî; hayvanlar) muhtelif sekillere girebilen ecsam-i latife (latife cisimler) bazan hayr, bazan ser isleyen ecsam-i latife ve nüfûs-i mücerrede (soyut nefisler). Sibli'nin Âcâmu'l-Mercân fi Ahkami'l-Can adli eseri, bu konuda bilgi verebilecek en ciddi eserdir.
Dergah-i devlet penahi mültecâ-yi hâs ü âm
Hâk-i pâk-i âsitâni buse cây-i ins ü can.
Nef'î

CINCI : Cinlerle ugrasmayi, muska, büyü ile mesgul olmayi meslek edinmis kisilere cinci denir. Bunlar, dua okuyup üfürerek, hastalari iyilestirmeye çalistiklari için "üfürükçü" olarak da anilirlar. Osmanli tarihinde, istanbul'da pek çok olaylara neden olmus Cinci Hoca idam edilerek öldürülmüstür.

CIN ÇARPMASI : Cinlerin serrine ugrayip çarpilmak. Cinlerin etkilemesiyle sinir sistemi dumura ugrayip felç olmus kisilere "cin çarpti" veya "cin tuttu" denir. Acaba cin veya seytan insan çarpabilir mi?
Iste Bakara Suresinin 275 no'lu âyetinde bu hususa isaret vardir: "Faiz yiyenler, ancak seytanin dokunup çarptigi kimsenin kalktigi gibi kalkarlar". Sad Suresi'nin 41 nolu âyeti "kulumuz Eyyüb'u da an. O Rabbisine seytan bana bir yorgunluk ve azâb dokundurdu, diye seslenmisti".
Bir peri peykerin askiyla çarpildi topal
Beni cin tuttu devü aldatiyor insani
Türlü seytanlik ile âlemi eyler igvâ.
Cin mi çarpar, hiç o oglan delisi seytani
Manastirli Nailî

CIN EVI : Bu, Bektasî ve Mevlevî tâbiri olup, hamamlar için kullanilir. Muhtemelen bu tabir, hamamlar'in seytanin evi olmasiyla ilgili bir hadisi serife dayanir.

CINS: Arapça, cins, tür anlamindadir. Tasavvufta ayni cinsten olus ayni istidada sahip, ayni mesrebe malik olmakladir.
Karga ile bülbülü bir kafese koysalar,
Birbiri sohbetinden daim melûl degil mi?
Yunus Emre
CISIM, CISMANÎ: Arapça, madde, maddî anlamindadir. Çesitli parçalarin olusturdugu nesneye denir.

CIVANMERD: Farsça, yigit, delikanli demek- tir. Fütüvvet ehli için kullanilir. Kâmil, arif.

CÛ': Arapça, açlik. Ruhî gücü artirmak için riyazet yapmak üzere aç kalma. Buna "killet-i ta'âm" (yemegi azaltmak) da denir.

CÛD: Arapça, cömertlik anlamina gelir. Karsilik beklemeden vermek. Bu kökten türemis Cevvâd (cömert) kelimesi, layik olsun olmasin herkese iyilik yapan kisi anlaminadir. Cevvâd, karsilik beklemez. Seha sahibi (sahî) ise, layik olana verir, olmayana vermez.

CUIYYE: Suriye zâhidleri bu isimle anilirlardi, zira onlar az yemeyi esas almislardi.

CUMHUR ILAHÎSI : Tekkelerde (mevlevîhaneler hariç), zikir aralarinda, toplu olarak okunan ilahîlere denir. Bu ilahî tekke disinda, çesitli dinî toplantilarda da okunurdu.

CUR'A-DAN: Cur'a Arapça'da yudum anlamina gelir, Farsça "dan" ekiyle birlikte "yudumluk" manasinadir. XIV-XVI. yüzyillarda abdallarin ve Bektasîlerin esrara düskün olduklari, sunulan esrar kabagindan herkesin tek nefes çektigi kaydedilir. Bektasîlerin esrar çekme gülbangi söyleydi: "Nargilemizi çeken velî, çekmeyen deli, Pirimiz Haci Bektas-i Velî, yuf münkire, lanet Yezid'e, dem olmasin zem, gerçege hû, mu'mine yâ Ali".
Bektasîlik 1480'li yillara kadar islâmî kurallara siki sikiya bagli ve dergahtan yetisenler (yol evladi) posta oturma gelenegini sürdürürken, bu tarihten itibaren posta lâyik olan degil, seyhlerin ogullari (bel evladi), saltanat gibi seyhlige oturmaya basladi. Postu, layik olmayanlar isgal edince, eski saglamligi kalmayan Bektasîlik, esrarkeslige kadar uzanan bir bozulusun simgesi oldu.
islam'a siki bagli tasavvuf erbabinca "cur'a" tabiri, sâlikin ulastigi seyr makami, sâlikten gizlenen sirlar ve makamlar, sâliki suluk sirasinda kaplayan sifat ve hallerin isimleri, kidem ve hadis arasindaki farki kaldiran sey olarak tanimlanmistir.
Serbetinin katresin her kim içer cur'asin
Gönlü güher oluben sînesi umman olur.
Sultan Veled

CUSTUCÛ: Farsça, arastirma, tecessüs anlaminda bir kelime. Tasavvufta baskasinin kusurlarini arastiran, insanlari ayiplayan kisiler için kullanilir.

CUY, CUYBAR: Farsça, nehir demektir. Tasavvufta sülük ve ibâdet (kulluk mecrasi, kullukla ilgili hüküm ve mukadderatin akis tarzi) anlamlarinda kullanilan bir terimdir.

CÜLUS: Arapça oturmak demektir. Allah ile basbasa kalmak üzere oturup tefekkür, tezekkür, tilavet ve murakabe ile mesgul olmak. Seri Sakatî, "mescidlerde oturmak, kapisi halka açik olmayan ticaret yerleri gibidir" der. Hasan el-Kazzâz geceleri çok cülus yapar (oturur) di. Ona tasavvuftan sorulunca su karsiligi verirdi: "Ancak ihtiyaç kadarmca az yemek, zaruret olmadikça konusmamak, galebe çalmadikça (iyice bastirmadikça) uyumamak". Bu sözüyle, gecesinin büyük bir bölümünü oturmakla geçirdigini kastediyordu. Ebû Yezîd, bir gece oturusunda ayagini uzatmis, hemen hatif (gizli) den bir sesle irkilmisti. "hükümdarlarin huzurunda otururken edebe uymak gerek". Ebû Yezîd derhal dizüstü oturus vaziyeti aldi. Son yüzyil sufîlerinden merhum Adanali Sami Efendi'nin doksan küsur yillik ömründe, dizüstü oturus seklinden baska tarzda oturdugunu, esi de dahil olmak üzere kimsenin görmedigi kaydedilir. Edeb ya Hû!... Osmanlilarda sultan tahta oturunca, yeniçerilere cülus bahsisi dagitirlardi.

CÜMLE KAPISI : Tekkeye girilen dis kapiya, cümle kapisi denir. Cümle kapilarinin sag ve solunda halkalar olur, bu halkalara zincirler baglanarak, kapinin orta yerinde bu iki zincir birbirine dügümlenirdi. Kapidan giren, kafasini çarpmamak için biraz egilmek zorunda kalirdi. Insan yapilandiran, nefis tezkiyesinin gerçeklestigi bu mekanlara dik ve kibirli girilmemesi gerektigi, bu espiriyle anlatilmak istenirdi. Eski Selçuklu Camilerinin özellikle Taç Kapi haricindeki yan kapilari da basik olarak insa edilir, giren kisinin basini egmesi saglanirdi. Zira camiler ibadet mahalli olarak, kulun Rabbisinin huzurunda nefis kibrini kirip, acizliginin en derin boyutlarda farkina vardigi yerlerdi.

CÜNBÜSLEMEK : "Çay içmek" gibi, içmek anlaminda kullanilan bir tâbir. "Çay ilahisi" içilen çaydan duyulan haz ile okunur ve dinlenirdi.

CÜNEYDIYYE: Cüneyd-i Bagdadi (ö. 298/910)'nin fikirleri çerçevesinde olusan Bagdâd tasavvuf okulunun, XI. asirdan itibaren bir tarikat seklinde kabul edilmesiyle ortaya çikmistir.

CÜNEYDÎ SARIK : Bir sarik türüdür. Sariklar ya katlari gelisigüzel, yahut asagi indirip yukari çikarmak suretiyle sarilirdi. Bu çikis ve inisin üstüste gelmesinden bir çesit kafes olusurdu. Mevlevîlerce "kafesî destur" denilen bu tarz sariga, öteki tasavvuf okullarinda "cüneydî sarik" adi verilirdi. Katlari gelisigüzel sarilan sariklara da "dolama" denirdi.

CÜNÛN: Arapça, delilik demektir. Söz ve islerin akisina aklin fazla etkili olmamasi seklinde ortaya çikan akil bozuklugu. Asiklarin, Allah'tan baskasiyla mesgul olmamasi, Ilâhî ask ile sarhoslugu yasamalari, deli olmadiklari halde deli gibi görünmeleri.

CÜZ: Arapça, parça demektir. Tasavvufî olarak bu tabir, tasavvufta mertebe-i saniye, mertebe-i esma ve sifat, kesret ve ta'ayyünat anlaminda kullanilir.

CÜZÛLIYYE: Ebu Abdullah Muhammed b. Süleyman el-Cezülî (ö. 870/1465) tarafindan kurulan ve Bedeviyye-i Sâziliyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu. Delâil-i Hayrat'i n müellifi Süleyman el-Cüzûlî bu yola mensuptur
TASAVVUFÎ TERIMLER (C)
..:: 7 ::..
ÇÂH-I ZANAH: Farsça, çene çukuru anlaminda bir tamlama. Temasa hâlinde görülen sinirlardaki müskiller.

ÇALIPÂ: Farsça, haç demektir. Tabiat, maddî âlem. Çalipân: Bektasî hilâfet ve icazetnamelerine konulan baslik.

ÇALMA-ÇALMA DESTÂR : Bir tür sarik. Bu sariklara çalma destâr da denilir. Çalma sariklar, beyaz renkli olup ilmiyye sinifina mensup kimseler tarafindan giyilirdi. Kelime olarak çalma, sivama olmayan kaba sey demektir.

ÇAR ALÂMET: Farsça-Arapça. Çar, çehâr'dan bozulmus olup dört manasina gelir. Alâmet, isaret, iz, nisan, sembol gibi manalari ihtiva eder. Bu sekilde çar alâmet, dört isaret demektir. Bektasîlerde, halife olan kisiye, deriden dikilmis, iç tarafinda bir seyler konmak için dügmeyle iliklenen deliklere sahip, bele sarilan ince ve uzun bir sofra, çerâg (yani mum), alem (yani bayrak) ve seccade verilir. Sofra, çerâg, seccade ve alem o kisinin Bektasî oldugunun alâmeti olmasi münasebetiyle, bu enstrümanlara çehar-alâmet, veya galat tarzda kullanilisiyla çar alâmet denir. Sofra, ince, uzun olmasi sebebiyle elif harfine benzetilerek, elifî sofra adiyla da anilirdi.

ÇAR DARB: Farsça-Arapça. Dört vurus demektir. Kalenderîler ve abdallar, baslarinda biten bütün killari usturaya vurduklari için, yapilan tras islemine bu ad verilmistir. Basta bulunan killar dört çesittir: 1. Saç, 2. Kas, 3. Biyik, 4. Sakal. Kalenderîler ve abdallar tiras olduklari zaman, baslarinin üzerinde hiç kil bulunmazdi. Bu durumu ifade etmek üzere, çar darb yapan dervisler için cevâlika, cavlaklar, terimleri kullanilirdi. Hayderîler, ve Câmîler de, bu Kalenden dervisleri gibi, saç ve sakallarini tiras ettirirler, ancak biyiklarini kesmezlerdi. XVI. yüzyil Mevlevîlerinden Sîneçak Yusuf Efendi de, çehâr darbi kabul edenlerdendir.
Sakalimla basimi
Biyigimla kasimi,
Hak onara isimi,
Bu sakali kirkarim
Kaygusuz Abdal
Kalenderîler çar darbi su sekilde izah ederler: Dervis, Allah'i zikirle mesgul iken kendisine bir hâl gelir, o sirada dervisin kalbi dört darb ile zikreder. Bu durumdaki bazi dervislerde nes'e zahir olur, bu nes'enin etkisiyle saç, sakal, biyik ve kasini tiras ederler. Abdallarin açiklamasi da kisaca su sekildedir: Âlem-i mânâda insanin yüzü, su gökteki aydan daha parlaktir. Bu parlakligi, siyah renkli bas killari ile örtmek niye? Modern çagdaki bunalimin dogurdugu "skin heads" (Dazlaklar) gurubunun cevâlika ile herhangi bir baginin bulunmadigini ifade etmek zaittir, gereksizdir.

ÇÂRDEH-I MA'SÛM-I PAK : Farsça, on dört temiz suçsuz demektir. Isnâ Aseriyye ve bazi tasavvufçulara göre bu ondört kisi, Hz. Peygamber, Hz. Falima, ve oniki imamdir. Bektasîler 12'yi 14'e çikartirlar ki bunlar sunlardir:
1.Hz. Ali (r)
2. Muhammed Ebûbekr Ibn Aliyyi'l-Murtazâ
3. Abdullah Ibn Hasan Ibn Aliyyi'l-Murtazâ
4. Kasim Ibn Hüseyn Ibn Aliyyi'l-Murtazâ
5. Hüseyn Ibn Ali Zeynelâbidin Ibn Hüseyn
6. Kasim Ibn Ali Zeynelâbidin
7 Aliyyi'l-Ahtas Ibn Muhammed el-Bâkir
8. Abdullah Ibn Ca'fer-i Sâdik
9. Yahya el-Hâdî Ibn Ca'fer-i Sâdik
10. Salih Ibn Musa el-Kâzim
11. Tayyib Ibn Musa el-Kâzim
12. Ca'fer Ibn Muhammed et-Takî
13. Ca'fer Ibn Hasen el-Askerî
14. Hasen Ibn Hüseyn el-Askerî (Radiyallahu anhum).
Listeden anlasilacagi üzere, bu ondört suçsuz temiz kisiler, Hz. Ali (r)'nin neslinden gelenlerdir.

ÇÂR-I YAR-I GÜZIN: Farsça, dört seçkin dost anlaminda zincirleme bir tamlama. Ilk dört halife: Hz. Ebubekir (r), Hz. Ömer (r), Hz. Osman (r), Hz. Ali (r).

ÇARK-ÇARH: Farsça. Yaka, gök, talih, okyayi, yer, devam eden, süren gibi manalari ihtiva eder. Mevlevîler sag ayaga çarh, sol yaga da direk derler. Semâ sirasinda, direk adi verilen sol ayaga dayanilarak, sag ayak döndürüldügü için bu adin verildigi kaydedilir. Iki türlü çarh vardir: Tam çarh ve yarim çarh. Sema sirasinda sag ayak kaldirilir bir tur atilir, ilk noktaya degerse, buna tam çarh, tam daire tamamlanmaz ise yarim çarh denir. Çark atma teknigini kaynaklar su sekilde kaydeder: Sol ayak sabittir. Mevlânâ bunu "bir ayagimiz seriatta simsiki sabittir, kimildamaz, yani Islâm'dan vazgeçmeyiz, ona sikica bagliyiz, bütün vücud varligimiz onun üzerine bina edilmistir, dayanagimiz Islâmdan baskasi degildir." seklinde açiklar. Sag ayak ise, dönme hareketini Kabe'yi tavaf dâiresi pozisyonunu esas alarak yapar. Mevlana Celâleddin Rumî, sag ayagin çizdigi bu daireyi, "biz diger ayaginizla bütün mesrep, din, mezhep, görüs, fikir, hikmet ve kanaatleri dolasir, onlari tanir, bilir, onlara hos görü ile davraniriz, onlari anlamaya çalisiriz, diyalog kurariz" seklinde açiklar.

ÇAR TEKBIR: Farsça-Arapça. Dört tekbir demektir. Bu tekbirler cenaze namazinda alinir. Tasavvufta dört tekbir, her seyden siyrilmak manasini ifade eder. Cenaze namazi tekbirlerle kilindiginda, artik ölü topraga verilir, dünya ile bir ilgisi kalmaz, iste sufîler de ölmeden önce ölme sirrina ulasmak için, varliklarinin cenazesini fenaya defneder. Ünlü iran'li sufî Hafiz, Divan'inda "Ben ask çesmesinden abdest alinca, dört tekbirle varligin cenaze namazini kildim" der.

ÇARUPKES: Farsça, Çârûb, süpürge demektir. Peygamber Efendimizin (s) türbesini süpüren kimse için kullanilir. Tasavvufta da, tarikat seyhleri için terim olmustur. Seyhler, müridlerinin kalbinde, Allah'a ulasmayi engelleyecek yetmis bin perdeli maniayi süpürdükleri için "süpürgeci" unvaniyla anilmislardir. Anadolu'da, türbelere süpürge adama âdeti ile bu espiri arasinda bir baglanti oldugunu zannediyoruz. Türbelere verilen süpürgeler, Annemarie Schimmel'in de ilgisini çekmistir.

ÇAVUS: Türkçe çavmak kökünden türetilmistir. Orduda onbasinin üstündeki rütbeye denir. Ancak bu kelime esas anlami itibariyle haber tasimayi ifade eder. Herhangi bir ise bakan kisi anlaminda da kullanilir. Günümüz, bazi sufiyye mekteplerinde özellikle Rifâîlerde, müridlerin ruhanî terbiyesinde, seyhe yardimci olmak üzere, seyh tarafindan seçilen, manevî olgunluga ermis kisilere çavus denmektedir. Bunun üzerinde nâiblik veya vekillik gibi unvanlar bulunur.

ÇEHRE: Farsça gülyüz demektir. Kemal sahibi ariflerin gönüllerinde pirildayan mutlak tecelliler. Sâlikin rüyada veya kendinden geçtigi sirada gördügü tecelli ki maddi âlemde görülmez.
TASAVVUFÎ TERIMLER (C)
..:: 8 ::..
ÇELEBI: Türkçe. Çalab, Allah manasindadir. Sonundaki nisbet yâ'si ile Çelebî, Allah'a ait adam, Allah adami demektir. Kibar zarif kimselere de "çelebî adam" denir. XVII. yüzyilin sonlarina kadar bilgin ve soylu kimseler için, yine bu unvan kullanilmistir. Mevlâna'nin soyundan gelenler "Çelebî" olarak anilmis, ancak Mevlâna'ya ana tarafindan akraba olanlar "inâs çelebî": baba tarafindan akraba olanlara da "zükür çelebî" denmistir. Haci Bektas'in nefes evladi (manevî evlad) yahut belinden gelen kisilere de "Çelebî" denir. Mevlevî çelebilerinden ayirmak için "Bektasî çelebilerinden" diye kayit konulur. Çelebî kelimesi, Farsça gramerine uygun olarak "Çelebiyan" seklinde çogul yapilir. Mevlevîlerden, Mevlânâ'nin maddî bakimdan akrabasi olmadigi halde: Mesnevî'nin yazilmasina önayak olan kisiye bu unvan verilerek Çelebî Hüsameddin denmistir. Normal olarak çelebî ifadesi isimden sonra kullanilirken, bu zatin adinin basina getirilmesi, esas çelebîlerden ayirmak içindir. Çelebî'nin isimle beraber kullanilisi söyledir: iskender Çelebî, Mehmed Çelebî, Ali Çelebî, Salih Çelebî, ibrahim Çelebî. Genel olarak çelebî deyimini, Allah yoluna sülük eden, maneviyat erleri için kullananlar da vardir.

ÇELEBÎ EFENDI: Türkçe-Rumca. Çelebî, daha önce ifade ettigimiz gibi Allah manasina gelen Çalap kelimesinin nisbetidir. Efendi ise Rumca asilli bir kelime olup okumus kibar kimse, malik, sahip gibi manalari vardir. Seyyid, hoca, kadi, molla ve sehzadeler için kullanilmistir. Çelebî Efendi, Konya Mevle-vihanesi postnisinine verilen addir. Mevlevîler arasindaki unvani "aziz efendimiz" seklindeydi. Çelebî Efendi, Mevlânâ Celâleddin Rûmi'nin mutlak anlamda vekili, bütün mevlevi seyhlerinin basi idi. Diger Mevlevî seyhleri, onun vekili idi. Çelebî Efendi, istedigini tayin edebilme yetkisine sahipti. Ziyaret için gittigi dergahlarda bulunan postlar, kendisine sunulurdu. Bu makami, Mevlâna'nin erkek çocugundan gelenlerin en ehil olanlari isgal etmistir. Sadece Ebu Bekir Çelebî Efendi isminde bir zât, bütün özelliklere sahip oldugu halde, muhtemelen bazi olumsuz cereyanlarin etkisiyle makamindan uzaklastirilarak, yerine kiz evlattan gelen Karahisarli Arif Çelebî Efendi tayin edilmisti. Mevlevîlikte, çelebilik makamini elde edebilmek için veraset usûlü kabul edilmemisti. Teamüle göre, postnisin olan bir Çelebî Efendi öldügü zaman, Mevlânâ ailesine mensup olanlarla dergâhin ileri gelenleri ve kidemli dervisler, ölen zatin evlatlari ve amcazadeleri arasindan ehliyetli ve liyakat sahibi bazilarinin kendilerinden sonra seçilmelerini tavsiye edenler de olmustu. Çelebî Efendilere hükümet tarafindan da çok ehemmiyet verilirdi. Çelebî Efendiler, padisahlara uzun süre kiliç kusatmislardir. Bu nedenle Postnisinlik makaminda degisme oldukça, seçilen yeni çelebî ve post-nisinlere padisah tarafindan ferman verilmek suretiyle, yapilan seçim teyid ve tasdik olunurdu.

ÇELIK, ÇELIKLEME : Çelik, Türkçe bir kelime olup degnek manasinadir. Parmak kalinliginda yarim metre kadar uzunlugundadir. Mevlevî tekkelerinde, tekkenin toplanti yeri olan meydanda, kazanci postu üzerinde asili dururdu. Tarikat edebine aykiri is yapanlar, bu degnekle acitmadan vurularak terbiye ve edebe getirilir, bu dövme isine "çelikleme" denirdi. Kabahatli olan dervis, erkândan ise, seyh yahut asçi dede tarafindan; çilede bulunanlardan ise kazanci tarafindan çeliklenirdi. Gerek dede, gerek dervis, diz çökmüs olan seyh, asçi dede yahut kazanci dedenin dizi üstüne basini kor, o da çeligi omuzunu geçmeyecek sekilde kaldirmak suretiyle, bir kaç çelik vurur. Bittigi zaman bir gülbank okuyup kabahatlinin suçunun affi niyazinda bulunurdu.
Sende nedir bu resimlik
Satma sana gel dedelik
Sirtina bin elli çelik
Urmali mutlak dediler
Türâbî
Suç biraz büyükse, dergâhin genel mürebbîsi, Asçi Dede'ye bunu söyler, o da bu cezayi, semahanede bir kaç dervisin gözü önünde verirdi. Çelikleme olayi, Bektasîlerde de vardir.

ÇENGI: Çeng, harbe benzer bir müzik aletidir. Kavisli agaca takili, bagirsaktan yapilmis yirmi üç telden meydana gelir. Bu müzik âletinin kökeni Dogu'dur. Bu âleti çalana çengi denir. Mevlevi mutasavviflarindan bestekâr Yusuf Dede, bu enstrümani çalmakta üstâd oldugu için "çengi" lakabiyla anilmistir.

ÇERAG: Farsça. Kandil, mum gibi manalari vardir. Topraktan veya madenden yapilmis kandil. Içine yag konulup yan tarafindaki delige bir fitil takilarak yakilirdi. Çerag, Bektasîlerde makamlardan biriydi. Burada, diger makamlarda oldugu gibi niyaz olunurdu. Nasib alan yeni talib, rehberinin kilavuzlugu ile buraya geldigi zaman, rehber kendisine söyle derdi: "Buna çerag derler. Bu çerag, nûr-i Muhammed Ali'dir. Cümle canlar, bunun nuruyla münevverlenip, onlarin cemâliyle müserref olunup, her hakka erisilen makamdir." Tekkelerde çeragin yakilmasi veya söndürülmesi icabettigi zaman "çeragi yak", "çeragi söndür" denilmez "çeragi uyandir", "çeragi dinlendir" denilirdi. Çerag nefesle üflenerek söndürülmez, elin hareketleriyle dinlendirildi. Bektasî meydanlarindaki mumlara, özellikle, mutfakta yakilan mum ve lambalari uyandirmak için kullanilan kandile, çerag denilirdi. Kandilin kudreti temsil ettigi kanaati yaygindi. Diger tarikatlarda da, kandile çerag denilir.

ÇERAGCI: Tekkelerde çeragin arzettigi önem büyüktür. Bunu, çeragi yakip söndürmek için, ayri bir görevli tayin edilmesinden anliyoruz. Kaynaklar, tekke hizmetleri arasinda, ifa ettigi görev itibariyle çeragcinin önemli bir kisi oldugunu kaydetmektedir. Günes batma zamani, Mevlevî meydanlarinda bir mum yakilirdi ki, buna çerag denirdi. Aksam ezani okunduktan sonra, mescidin mumlari bu çerag ile uyandirilirdi. Simathane (yemekhane) deki mumlar da, ayni minval üzere tutusturulur ve bu tutusturma isinden önce Seyh yahut en kidemli dede, "çerag gülbangi" okurdu. "Çerag-i rûsen ziyâ-yi imân, dem-i Hazret-i Mevlâna Hû diyelim Hû" ifadelerinden sonra, hep birlikte "Hû" çekilir ve sofraya oturulurdu. Bu gülbank, mumlarin yanmasi ve verdigi nimetlerden dolayi Allah'a sükrün bir ifadesi olarak degerlendirilirdi.
Çeragcinin görevi, iste buydu. Kaynaklarda, tekkelerde kandilcilik görevi, bir baska kisinin yaptigi, farkli bir hizmet olarak kaydedilir. Kandilcilik görevini üstlenen kisi, mescidin disindaki kandilleri hazirlayip yakardi.

ÇERAG GÜLBANKI: Mevlevî tabiri olarak çerag gülbanki, mumlarin (çeraglarm) yakilmasi sirasinda okunurdu. Bu gülbank su sekildeydi: "Çerag-i rûsen-i fahr-i dervisan, ziyâ-yi iman, kanûn-i merdân, dem-i Hazret-i Mevlânâ Hû diyelim Hû". Bu gülbanktan sonra, dervisler topluca "Hû" çekerlerdi.

ÇERÂG-I MÜRDE: Farsça, ölü çira demektir. Marifet nuru ile aydinlanmamis kalb, ölü kalb.

ÇERKESIYYE: Çankiri Çerkes'i! Haci Mustafa Efendi (Ö. 1229/1813) tarafindan kurulan, Nasûhiyye-i Halvetiyye'nin subesi olan bir tasavvuf okulu.

ÇESM: Farsça, göz anlamindadir. Osmanlilarda, kizaga çekilen gemilerin durdugu, üstü kapali sündürmelere çesm denilirdi. Tasavvuf? bir terim olarak, A'yan disinda Hakk'i müsahede için kullanilir. Allah'in basar sifati: el-Basir.

ÇESM-I ÂHÛVÂNE: Farsça, ceylan gözlü demektir. Allah'in "Settar" ismiyle kulunun suçlarini örtmesi ve ona hangi hatalari isledigini göstermesi. Bu, kulun iyiligine olan cemal tecellisi, Allah'in ona olan lütuf ve inayetidir.

ÇESME: Farsça, pinar, göz, kaynak demektir. Tasavvuftaki anlamlari söyledir: Ilâhî feyzin kaynagi, âmâ (körlük) âlemi, Hakka eren kâmil arifin kalbi.
TASAVVUFÎ TERIMLER (C)
..:: 9 ::..
ÇESME-I HAYVAN: Farsça, hayat çesmesi demektir. Tasavvufta, marifetin kaynagi ve asli anlaminda kullanilan bir terimdir.

ÇESME-I ZINDEGÂNI: Farsça, dirilik suyu veya diriltici su, âb-i hayat anlamindadir. Akl-i Surh, aynu'l hayat (hayat pinari).

ÇESM-I HUMAR: Farsça, mahmur göz. Salikten, kusurlarinin gizli tutulmasidir ki, bu kusurlar ondan yüksek kemal sahiplerine malûm olur; ancak onlar, bu kusurlari, sahibine açiklar veya açiklamazlar.

ÇESM-I MEST: Farsça, mahmur göz. Bu terimin açiklamasi söyledir: Hakk'in sâlikin kusurlarini, sâlikten de halkdan da gizlemesi, af ve magfirete mazhar olmasi.

ÇESM-I NERGIS: Farsça, nergis gözlü anlaminda bir tamlama. Sâlikin iyi hallerinin, mükemmel niteliklerinin ve yüksek mertebesinin örtülü tutulmasi; bazen sâlik veli oldugunu bilir, ancak halk bilmeyebilir, bazen de halk bilir, kendi bilmez.

ÇESM-I SIHR-ENGIZ: Farsça, büyüleyici göz, sihirli bakis. Tasavvuf! anlamcilâhî cezbe.

ÇESM-I SEHLA: Farsça, hafif sasi göz. Sâlikin yüksek makamda oldugunun gerek kendisi, gerekse baskasi tarafindan bilinmesi. Bu, söhrete yol açmasi bakimindan tehlikeli sayilir.

ÇESM-I TEREK: Farsça, yirtik göz. Sâlikin oldugu hal, kemal ve yüksek makamin, hem kendisinden, hem de halktan gizlenmesi.

ÇESM-I BÜLBÜL: Farsça bülbül gözü demektir. Çizgili ve hareli olarak yapilmis cam ürününe Çesm-i Bülbül denir. Bu cam isleme teknigini ilk kez Venedik'ten getiren kisi, Üçüncü Selim devri Mevlevî sûfilerinden Mehmed Dede'dir. Seyh Efendi, bu san'ati Venedik'te ögrenir, Istanbul'a döner ve Beykoz'da bir tezgâh kurarak, bu san'ati daha da ileri götürür. Ona renkler verir, çizgilerini yeniden düzenler, dantelâ tarzinda hareler yapar, Kur'an-i Kerim tezhibini andirir bir sekilde altinlisini da imal eder. Yaptigi altinli kadehi, Üçüncü Selim'e hediye eder. iste bu hediye sirasinda imal ettigi bu san'at eserine "Çesm-i Bülbül" adini verir. Mevlevî Seyhi olan bu sanatkarin, eserine çesm-i bülbül demesinin nedeni sudur: Çesm-i Bülbül'ün en ayirdedici özelligi, onu gözünüze yaklastirip havaya bakarsaniz, içinde, bülbül gözü gibi hâreler menevisler görülür. Iste bu görüntüyü vermesi sebebiyle, Seyh Efendi ona "Çesm-i Bülbül" adini vermistir.
Kaseler çini, tabaklar mertebânidir bütün, Çesm-i bülbüller birer sehkâr-i manidir bütün. Fazil Ahmed AYKAÇ

ÇILE: Farsça, kirk anlamina gelen çihil'den düzenlenmis bir terim. Bir seyh nezaretinde dervis, karanlik bir hücrede yalniz basina kirk gün süre ile az uyumak, az yemek, az içmek ve mümkün mertebe sürekli ibadetle mesgul olur ki bu olaya, çile denir. Bu, nefsi egitmek için belirli bir süre halktan uzak kalip olgunlasmayi elde etmek için yapilir. Tasavvuftaki çile, ömür boyu degildir, sadece kirk gündür. Zira tasavvufta esas olan, "el kârda, gönül yârda" yani "el günlük maiset teminiyle mesgul iken, kalb Allah ile beraber olmaktir". Nitekim, Nur Suresinin 37'nci âyetinde bu husus, söyle desteklenir: "Ticaret ve alisverisin Allah (c.c)'i zikirden alikoymadigi erkekler..."
Çileye, Arapça olarak erbain de denir. Hemen hemen her tekkede, eskiden bu is için bir veya birkaç hücre bulunurdu. Çile olayi söyle cerayan ederdi: Seyh, dervisi çile odasina güsul abdestli olarak dua ile sokar, Fatiha çeker, kapiyi kapayip giderdi. Odada bir post, yahut seccade, bir mütteka (bkz. müttekâ) ve hücrenin rafinda bir Kur'an-i Kerim bulunurdu. Dervis, bu hücreden, sadece gerekli oldugu zaman çikardi: Tuvalet, abdest, cuma namazi vs. gibi. Çiktiginda kimseye bakmaz, kimseyle konusmazdi. Yiyecegini, içecegini, belirli vakitte bir dervis getirip hücreye birakip, selamdan baska bir söz konusmazdi. Geleneklere göre, çileye girene ilk gün kirk zeytin verilir, her gün bir eksilterek (39, 38, 37, 36, 15 ila...) kirkinci gün sadece bir zeytin verilirdi. Yiyecegin zeytin olmasi, Nur suresi'nin 35. ayetinde de ifade edildigi gibi (min seceretin mübâreketin zeytûnetin), onun mübarekliginden kaynaklanmaktadir. Dervis çileden çikinca, kirk gün içindeki tefekkür ve rüyalarini seyhine anlatirdi. Sayet Seyh, gerek görürse onu hemen ikinci bir çileye sokardi. Birbiri ardinca üç çile çikaran olurdu. Dervis çileyi bitirip hücreden çikinca, sükür kurbani kesilir, kesilen kurbanin et suyuyla hazirlanan tirid yemegi ona sunulur, diger ihvani da onu tebrik ederdi. Günümüz Türkiye'sinde, bu uygulama hemen hemen kalkmis gibidir. Bunun sebebini sordugumuz mürsid-i kamiller, "devrimizde helal rizik kalmamistir. Çileye giren, hem az, hem de süpheli yiyecekle bu uygulamaya tâbi tutulursa, görme, isitme, konusma gibi bazi özelliklerini kaybedebilir. Devrimiz zâten çile devri, degildir, dis âlemde gezip nefsini zaptetmek de yeterlidir" cevabini verdiler. Mevlevîlerin çilesinin mutfakta 1001 günlük hizmet ile oldugu kaydedilir.

ÇILE ÇIKARMAK : Saliklerin, nefsin tezkiyesi (arinmasi), kalbin saflasmasi için bir hücreye girip kirk gün süreyle ibadet, zikir ve fikir ile mesgul olmasi. Çile bazan, zelle (ufak kusur) karsiliginda ceza seklinde de uygulanirdi. Mevlevî dervisleri, çileyi mutfak hizmetleriyle çikarirlardi. Yemekle beraber dervisler de piserdi. Çilenin seklini mürsid tayin ederdi. Diger tasavvuf okullarinda çileyi yolculuk yaparak çikaranlar da vardi.

ÇILE ÇEKMEK : Mihnet ve mesakkat çekmek demektir. Tasavvuf erbabinin çile hücresine girmesi ve orada kirk gün kalmasi, külfetli bir is oldugu için, o makamda kullanilirdi. Siirde seddelendirmek suretiyle kullanilirdi.
Ne çille çektigimi bu riyay-i gamda fakir.
Görünce naksini göstermede imkan hasir.

ÇILEHANE: Farsça, çile evi demektir. Tasavvuf erbabinin çilelerini doldurduklari özel hücreye çilehane denirdi. Tekkelerin karanlik ve rutubetli odalari, çilehane olarak kullanildigi gibi, bu hücre, bazen de, dagbaslarinda ve tenha yerlerdeki magaralarda insa edilirdi.

ÇILEKES: Farsça, çile çeken anlaminda bir ifade. Hücrede çile dolduranlar için kullanilan bir tabir. Yokluk içindeki fakir ve garip için, çektikleri sikintilar sebebiyle, bu tabir kullanilir.

ÇILE KIRGINI : Bin bir günlük hizmeti, bitirmeden, çileyi terkeden kisiye çile kirgini denir. Bu durumda olan kisi, eger pisman olur da hizmete (yani çileye) dönmek isterse, kaldigi veya biraktigi yerden degil, bastan baslardi.

ÇILE-I MERDAN: Farsça, erkeklerin çilesi anlaminda bir tamlama. Mevlevi tabiri. En yorucu hizmetlere, çile-i merdan denirdi.

ÇILE-I MA'KUSE: Farsça ters çile demektir. Dervis kendini ayaktan tavana baglayarak tepesi asagi çile çikarir ve buna çile-i ma'kûse denirdi. Ebu Said Ebûl-Hayr'm bu sekilde çile çikardigi kaydedilir. Buna Salât-i maklûb da denir. Rivayetlere göre Harut ve Mârût, Babil Kuyusunda (Çah-i Bâbil), bu sekilde çile çikarmaktadir.

ÇISTIYYE: Ebu ishak Bendenüvaz veya Çist'li (Horasan) Hoca Ahmed Abdal (ö. 355/965) tarafindan kurulmus, Hoca Muinuddin Çistlî (ö. 633/1236) tarafindan Acmir (Hindistan)'a tasinmistir.

ÇIVI TUTMAK : Mevlevi dervisi sema ederken, dönmekte oldugu yeri terketmez, bu noktada sabit kalarak deveran (dönme)'a devam ederse, buna çivi tutmak denir. Bunu basaran dervise de, çivisi saglam denir.
 
 
 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009