TASAVVUFÎ TERIMLER (B)
..:: 1 ::..
BÂ: Varlikta, ikinci mertebeyi teskil eder. Bâ ile yaratilmislarin hepsine isaret olunur.

BABA: Ata manasinadir. Hürmete layik kisiler, yahut yasli adamlar hakkinda kullanilir. Oruç Reis'e hürmeten Oruç Baba veya Baba Oruç denirdi. Bu kelimeye daha çok Selçuklular devrinde rastlanmaktadir. Ahmed Yesevi'nin Anadolu topraklarina gelmis halifeleri ve müridleri için kullanilan bir terimdir. Tasavvufta, sülük yoluna giren, nefsini yenmis topluma yararli hâle gelmis, yani nefsinde ölmüs, ruhunda dirilmis kisiye baba denir. Bir sufînin mürsidi, onun mânevi babasidir. Bu tâbir, özellikle, Bektasî seyhlerinin büyükleri için unvan olarak kullanilmistir. Babalar pîr evinin "Eyvallah Kapisfnda yetistirilir. Eyvallah, tam bir feragat demektir, teslimiyet ifade eder. Müridin, olgunlasma yolunda bu kapidan geçmesi gerekir. Burada bazi bedeni faaliyetlerde bulunulur: Kazmak, kesmek, dikmek, çapa isi yapmak vs. gibi. Bu sekilde dervis, Dede baginda üç yil hizmet eder. Orada haline razi olarak ikâmet eder, yaptigi isler begenilirse Büyük Baba tarafindan kabul görerek, tekkede dervis olur. Bu kez, tekkede oniki buçuk yillik uzun bir hizmet süresi söz konusudur. Bu süre sonunda, nasibinde varsa, babalik makamina nail olabilir. Baba tayininde kidemden ziyâde, babaliga ehil olunup olunmadigi hususu önceliklidir. Baba olacak kiside bazi özellikler bulunmasi gerekir. Bu özelliklerin bazilari sunlardir: Hitabet güçlülügü, mütebessim bir yüz, musikiye asinalik. Bu sekilde yetisen baba, ya açilacak bir baba makamini bekler, ya da kendisine bir baska yerde tekke açmaya izin verilir. Baba adi tasiyan çesitli yer isimlerinin bulunusu, dikkat çeken bir baska husustur : Babadag, Babaeski, Baba Nakkas Köyü, Baba Burnu vb. yerler, hep buralarda yasamis dervislerin hatiralarini ismen yasatan yerlesim birimleridir. Mevlevîler, mürside baba demekte kibir gördükleri için, bu ifadeyi kullanmamislardir. Bu sebeple "falan seyhin müridi", "filan zâtin ihvani", "su seyhin evlâdi" gibi ifadeler, Mevlevîlerin kullandiklari deyimler olarak görülür. Baba, çesitli deyimlerin ögesi olarak yaygin biçimde kullanilmistir. Bunlari su sekilde siralamak mümkündür: Herhangi bir baba (mürsid), evladina karsi babalik vazifesi görmüyorsa, bu kisi hakkinda "baba degil yaba", atasözü kullanilir. Veya bu zattan bahsedilirken; "iskele babasi", "tirabzan babasi", denir. Iskele babasi, geminin durmasi için gemiden ve iskeleden atilan kalin halatin sarildigi kaziga denir.

BABAIYYE: Abdülganî Pir Babaî (ö. 870/ 1465)'nin kurdugu bir tasavvuf okulu.

BÂB-I RIZADAN AYRILMA : Hosnutluk, memnunluk, razi olma kapisi mânâsini ifâde eder. Tasavvufta, bir müridin, maneviyat yolundaki rehberini ve arkadaslarini memnun etmesi önemlidir. O, bu ugurda çesitli imtihanlara maruz kalir, razi olur, isyan yoluna sapmaz. "Bab-i rizâdan ayrilma", yahut "Allah, bâb-i rizadan dür (uzak) etmesin" ifadeleri, hep bu yolda söylenmistir.

BÂB-I SERIF: Arapça serefli kapi demektir. Molla Hünkâr Celaleddin-i Rumî'nin simdiki türbesinin giris kapisina verilen ad. Anlatilanlara bakilirsa, bir tarikat edebi olarak, esigi öpülerek içeri girilir. Çikarken de geri geri yürüyerek, sirtin, türbeye çevrilmemesine itina gösterilir.

BÂBU'L-EBVÂB: Arapça, kapilar kapisi demektir. Tasavvufta ilk makami, yani tevbeyi ifade eden bir tâbir. Kul, Allah'a yaklasmaya bu kapidan basladigi için, ilk kapiyi ifade etmek üzere kullanilir. Tasavvufi olgunluk yolunda yetmis makam vardir : ilki tevbedir, sonuncusu kulluk (abdiyyet) tur.

BACI-ANABACI : Kizkardese baci denir. Kur'ân'a göre, inananlar kardestir (Hucurât/10). Tasavvufta ise, yol kardesligi önem arzeder. Bu nedenle tasavvuf yolunun yolculari, birbirlerine, bu âyetten mülhem olarak "kardes" dedikleri gibi, yoldaki kadinlara da "baci" derler. Seyhin hanimiysa "anabaci" yahut "hanim sultan"dir.

BÂCIYÂN-I RÛM: Anadolulu genç kizlar teskilâti. Osmanlilarin kurulusuna tesadüf eden dönemde, çesitli tasavvuf okullarina mensup kadinlarca kurulmus olan bu teskilât, askerî, dinî ve iktisadî alanlarda faaliyetler yürütmüslerdi. Bu teskilât; Orta Asya'dan göç ile Anadolu'ya gelen Türk boylarini misafir ederek, onlara bu yeni topraklarda ev sahipligi yapmisti. Teskilâtin kurucusu Evhadüddin Kirmanî'nin kizi, Ahi Evren'in hanimi Fatma Baci'dir. Konya yakinlarinda Ulu Muhsine ve Kiçi Muhsine adli iki köyün, bu teskilât mensubu iki kizkardes tarafindan kuruldugu söylenir.

BÂCIYYE: Ebû Sa'îd Hallâf b. Ahmed el-Bâcî et-Temîmî (ö. 628/1267) tarafindan kurulmus bir tasavvuf ekolü.

BÂD: Farsça rüzgâr demektir. Her fâni (ölümlü) için varligi zorunlu olan ilâhî inayet.

BADE: Farsça sarap mânâsina geldigi gibi, kadeh anlamina da kullanilir. Divân edebiyatimizda bu kelime, daima içki, sarap, sarhosluk veren içecek anlaminda kullanilmistir. Tasavvufî sembolizmde, bade, ask, zevk, ilâhî sevgi gibi mânâlari ifade etmistir. Ancak, Bektasîler bu mânânin ötesinde, gerçek anlamda da kullanmislardir.
Ne gördü badede bilmem ki oldu bâde-perest
Müdîr-i mesreb-i zühhâd gördügün gönlüm.
Fuzulî

BÂDE-I ÇÛ NÂR: Farsça, ates gibi içki demektir, ilâhî ve kutsal nefes.

BÂDE-FÜRÛS: Farsça, bilesik sifat olup sarap satan demektir. Tasavvuf edebiyatinda kullanilmis bir terimdir. Seyh, mürsid karsiliginda kullanilmistir. Bektasî geleneginde, kiyamet günü kevserin sunucusunun Hz. Ali olacagini bildiren bir hadîse dayanilarak Hz. Ali, hammâr, bâde-fürûs, mey-fürûs sifatlariyla tavsîf olunmustur.

BÂDE-I ELEST: Farsça-Arapça. Elest sarabi demektir. Elest toplantisinda sunulan bade.

BADI: Görünen, her seyin baslangici, ortaya çikan gibi anlamlari ihtiva eden Arapça ism-i fail. Hakk'in tecellisi ve ortaya çikisi. Muayyen bir vakitte, insanin içinde bulundugu hâle göre, kalbinde ortaya çikan tecelli, orada bulunan diger seylerin hepsini siler, yok eder.

BÂD-I SABA: Farsça-Arapça bir terkib. Sabahlari dogudan esen ve güllerin açilmasini saglayan latîf rüzgâr. Ruhaniyet dogusundan gelen Rahmani kokular. "Rahman'in nefesinin Yemen'den gelmekte oldugunu hissediyorum" hadisi ile buna isaret olunur.

BÂD-I DEBUR: Farsça-Arapça. Sam yeli. Batidan doguya eser, nebatata zarar verir. Nefsin azginligindan kaynaklanan ser'î hükümlere aykiri olan istekler.

BAG: Farsça bahçe demektir. Neseli ruhanî âlem.

BÂDIYE: Arapça çöl, ova demektir. Varlik âlemi ve bu âlemdeki engeller.

BAGDAD GÜLÜ : Kadirî tarikati tâbirlerindendir. Seyhlerin baslarina giydikleri tacin üzerinde, içice üç daireden olusan ve gülü andiran yuvarlak parçaya, Bagdad Gülü denirdi. Genel olarak güller, bir daire onsekize bölünmek ve altisar altisar ipekle birbirine birlestirilmekle dikilirdi. Bu gülün kenari, sirâze tarzinda örme yapilirdi. Bu gülün rengi hususunda belirli bir kayit olmamakla beraber, yesil üzerine beyaz ibrisimle islenirdi.

BAHAR: Farsça. Türkçe'de de ayni anlamda kullanilir. Müridin murakabe, vecd ve istigrak hâlinde ruhî âlemlere dalarak, mânâlari idrâk etmesi ve rûhaniyyetin zuhur etmesi olayina bahar denir.

BAHÇIVAN, BIR GÜL IÇIN, BIN DIKENE HIZMET EDER : Burada gül, mürid; bahçivan da onu yetistiren mürsiddir. Hakiki mürid bir gül gibi çok zor yetisir. O güle yetissin diye hizmet eden seyh, onunla beraber gül olamayacak kapasitede dikenlere de hizmet eder. Yani, yetismeye kabiliyetli olmayanlara da hos görü ile muamele ederek onlari etrafindan kovmaz, onlarin sivriliklerine katlanir.
Bag-bân bir gül için bin hara (dikene) hizmetkâr olur.

BÂHDADIYYE: Abdullah b. Bahdâd'a nisbet edilen bir tasavvuf okulu. Yemen'de yaygindir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (B)
..:: 2 ::..
BÂHERZIYYE: Seyfüddin Sa'îd b. el-Mutahhar b. Sa'îd el-Baherzî (ö. XIV)'nin kurdugu bir sûfiyye okulu.

BAHR: Arapça. Deniz demektir. Bu terimden türemis "Bahriyyun bilâ Sâti", kiyisi olmayan umman, yahut çok büyük okyanusa mensub kisi manasini ifade eder. Tasavvufta ise, Allah'in tecellîlerinin, Rabbanî açilimlarin, ilâhî hakikatlarm bütün insanlara ma'rifetler seklinde, sel gibi devamli aktigini belirtmek üzere kullanilir. Bir kisim sûfiyye bu kanaati tasirken, bir kismi bu görüse iltifat etmez ve avamin ilminin mahdud oldugunu ve onlara Allah'tan kesintili olarak geldigini savunur. Bu durumda tam bir yönelisle Allah'a yönelmeleri, O'nu sürekli hissetmeleri , O'na sevgi ve saygiyla dolu olarak ihlâsla amel etmeleri sebebiyle ariflere gelen ilim açilmalarinin sonu yoktur. Ve bu kesintili de degildir. Iste bu sekilde sinir tanimayan seyler hakkinda, "sahili olmayan umman" tabiri kullanilir. Bir sûfi, kendisine gelen bu sürekli fütuhatla, Allah'a yakinligi muhafaza eder. Özet olarak söylemek gerekirse, Allah'in arif kuluna gönderdigi ilhâmî bilginin siniri yoktur. Mutasavviflar bu görüslerini su ayet-i kerime ile pekistirirler : "De ki Rabbimin kelimelerini yazmak üzere, denizler mürekkep olsa ve bir o kadarini da katsak, Rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi. (Kehf/109).
Allahü Teâlâ'nin ilmi kesilmez ve sona ermez. Su âyet-i kerimelerde tavsîf ettigi gibi, O, kiyisi olmayan bir denizdir : "Eger yer yüzündeki agaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazilsa, yine de Allah'in sözleri bitmezdi. Dogrusu Allah güçlüdür, hakîmdir" (Lokman/27). Yine baska ayetlerde : "Sizin yaninizda olan biter, Allah'in katindaki bitmez, süreklidir" (Nahl/96) ve "Dogrusu bu verdigimiz riziklar tükenecek degildir" (Sâd/54) buyurulur.

BAHR-I CÛD: Arapça, cömertlik denizi demektir. Hakk'in lütuf ve ihsan denizi.

BAHREYN: Arapça, iki deniz demektir. Vücûb ve imkân alani, zorunluluk ve cebr (zorlama) dairesi ile irâde ve ihtiyar dâireleri. Insan irâdesinin etkili oldugu alana, imkân dairesi, cebrin (zorlamanin) egemen oldugu alana da vücûb dâiresi denir.

BAHR-I BÎ-PÂYÂN: Arapça-Farsça bir terkip olup kiyisi bulunmayan okyanus, büyük deniz demektir. Zât-i kibriyâ.

BAHSIYYE-I HALVETIYYE: Halve-tiyye'nin ana kollarindan Cemâliyye'nin bir ara kolu. Seyyid Muham-med el-Bahsî el-Halebî (d. 1038/1628) tarafindan kurulmustur.

BÂ HÛSÎ: Farsça, akli basinda olmak anlaminda bir ifâde. Sekrin mukabili olan sahv (ayiklik) hâli.

BAK: Arapça, devam eden, sürekli olan demektir. Tasavvufta, kendi nazlarini sona erdirip baskalarinin hazlariyla devam eden kisi, yahut nefsini sona erdirip, Hak ile bakî olan demektir. Bu kisi, menfaat elde etmek, gelen zarari savusturmak için çaba göstermez. Nefsinin lezzeti için, sevap tamaiyla, ceza korkusuyla amel etmez. Ancak, Allah razi olur diye sevaba ragbet eder.

BAKA: Arapça, ilk haliyle devam edip gitme, sona ermeyis, bir halde sürekli olus gibi manalari ihtiva eder. Tasavvufta da, kulun Allah'in her seyin üzerinde oldugunu görmesidir. Yine yapilan tariflerden biri söyledir : Kulun kendinde olandan geçip, Allah'a ait olanla bekaya ermesi. Bu nebilerin makamidir. Bakî; esyanin tamaminin kendisi için tek sey haline gelmesi ve tüm hareketlerinin Allah'a muhalefet degil muvafakat halinde bulunmasidir. Bu, yasaklananin, emredilen gibi oldugu manasinda degildir. Bunun anlami, kulun üzerinde sadece Allah'in razi oldugu ve kendisine emrettigi seylerin cereyan etmesi ve bu meyânda hosnutsuzluk göstermemesi demektir. Zira o, yaptigini Allah rizasi için yapmakta, bu isinde âhiret veya dünya kaygisi bulumamaktadir. Sûfîler, bu mânâda olmak üzere, kisinin kendi özelliklerinden geçip, Allah'in özelliklerinde bekaya ermesini esas olarak kabul ederler. Allah'la bakî olan kisi, nefsinde fenaya ermis, nefsinden geçmistir. Bir sey yaptigi zaman, nefsine menfaat temin etmek veya bir zarar geldiginde ona engel olmak için yapmaz, sadece ve sadece Allah rizasi için yapar.
Mahv-i mutlak oldun ise, varligin buldu fena. Ger bekâ-yi Hak irerse, hükmeden sultana bak.
Kaygusuz
Bakâ'da, kulun kendi nefsinin kötü yanlarini, tasfiye etmesi ve iyi ahlak ile, yani Allah'in razi oldugu huylarla süslenmesi söz konusudur. Buna Baka Billah denir. Sûfiler bunu, "bedenîvücûd kalkinca, Hakkânî vücûd onun yerine kâim olur" diye açiklamislardir.
Haremgâh-i baka billahda hükm-i fena yokdur Kidem mülkünde hadd-i ihtida vü intiha yoktur.
Leskofçali Gâlib

BAKLAYI ÇIKAR AGZINDAN BAKARA: Arapça, sigir demektir. Sûfiyyeye göre bu, nefisten kinayedir. Nefsde riyazete istidat kazanilinca, nefsin islah olusu, ve nevasinin sona erdirilmesi gibi durumlar ortaya çikar. Nefs için koç kelimesi de kinaye olarak kullanilir. Ancak koç, riyazetten önce kullanilir. Ayni sekilde, nefse, bedene de (yani, büyük bas hayvan da) denir. Bu da sülûka girdikten sonra, nefs hakkinda kullanilan bir kinayedir.

BAKLAYI ÇIKAR AGZINDAN: Yani ne demek gerekiyorsa, haydi çekinmeden söyle bakalim, manasinda kullanilan bir deyim. Sir saklamasini bilmeyenlere de "agzinda bakla islanmaz" deyimi kullanilir.
Baklanin açiklamasi söyledir:
Tasavvufta, yeni dervis olmus birisi, sufilige adapte olmaya çalisirken, ilk anda eski huylarini terkedemedigi için münasebetsiz bir is görüp, uygunsuz bir söz duydugu zaman, hemen kötü kötü konusur, elestirirmis, Seyhi "dervis kardes" demis, "yolumuz edeb yoludur. Böyle kötü konusma, bu huyundan vazgeç". Dervis "ne yapayim" demis "fakir de istemiyorum ama agzim alismis." deyince, seyh dervise bir bakla vermis. "Bunu" demis "dilinin altina koy, kötü konusacagin zaman agirligini hissetin mi vazgeç". Dervis "eyvallah" demis baklayi dilinin altina koymus. Gerçekten de kötü konusacagi zaman, ilk heceyi söyler söylemez, baklanin yuvarlanisi, dervisi kendine getirmeye baslamis. Zaman geçtikçe de kötü konusmaktan vaz geçmis, ama yine de, agzindan baklayi çikarmamis. Hafif yagmurlu bir gün seyhiyle bir yere gidiyormus, Seyh önde, dervis bir adim gerisinde ve solunda yürürken, evin birisinin cami tiklatilmis, basini uzatan bir kadin "dervis babalar biraz durun" demistir. Seyh, "herhalde, ya bir hasta var nefes edilecek, ya da kadinin bir problemi var soracak" demis ve durup beklemeye baslamis, bir müddet sonra "yürü dervis kardes" demis seyh, tam adimini atarken pencere yine tiklatilmis "Biraz daha durun" demis kadin. Seyh, "herhalde hastayi hazirliyorlar, yahut kaç göç yüzünden hazirlaniyorlar" demis, durmus. Ama, yagmur saganak haline gelmis. Seyh de dervis de sirilsiklam olmuslar. Derken yine pencereye tiklatilmis ve kadin "haydi gidin artik" demis. Seyh "peki bacim, bizi niye beklettin" deyince kadin demis ki : "Tavuklari kuluçkaya yatirdim, sizin kavuklariniz büyük. Civcivler tepeli çiksin diye, size karsi yatirdim". Seyh bu sözü duyunca, dervise dönüp, "dervis kardes" demis, "çikar baklayi agzindan". Islamda kötü söz konusmak yasaklanmis iken bu sekilde zulme haksizliga maruz kalanlarin, ölçüyü kaçirmadan sözlü olarak karsilik vermesi, Kur'an-i Kerim'de de yer almis bir husustur : "Zulmedilmenin disinda Allah, açiktan kötü söz söylenmesini sevmez..." (Nisa/148).
TASAVVUFÎ TERIMLER (B)
..:: 3 ::..
BAKIM EVI : Bektasî istilahlarindandir. Bektasî tekkesindeki evlerden birinin, üstlendigi fonksiyon itibariyle aldigi ad.;

BAL: Farsça kol, kanat demektir. Kalbin ilim ve irfanla parlatilmasi ve aydinlatilmasi.

BALIM EVI : Bektasî tabiri. Haci Bektas Veli Tekkesi'ndeki evlerden birinin ismidir. Burasi ayri bir tekke halindeydi. Balim Evi babasinin yaninda, ayrica babalar da vardi. Bunlar ayri ayri nasip vermezlerdi. Ancak, disari çikarlarsa nasip verirlerdi. Tekke içinde hepsi dedebaba'ya bagliydi. Bunlar mücerred (bekar) olurlardi. Balim Evi'nin son babasi, "Japon Hasan Baba" idi.

BALIM TASI : Kirsehir dolaylarinda çikan ve kendisinden oyularak vazo, masa, sürahi vs. gibi esyalar yapilan balgamî tür tasa, Alevîler ve Bektasîler "Balim Tasi" derler. Onlara göre bu tas, Balim Sultan'in kerâmetiyle çikmistir. Teslim Tasi, Palheng gibi tarikat enstrümanlarinin bir kismini bu tastan imal ederler. Ayni zamanda, meydanda taht'in önünde de bu tas bulunur ve babaya niyazdan sonra oraya da niyaz edilirdi.

BALIG: Arapça. Bulûga ulasan, eren demektir. Bulûgda olgunluk sadece yasça olur. Ancak olgunlukta bulug, kulda ancak su dört husus olgunluga erdigi zaman tesekkül eder : 1. Sözler, 2. Fiiller, 3. Me'ârif, 4. Güzel ahlâk. Bunun Farsça çogulu "bâligân" dir.

BÂLIS ZEDEN: Farsça iki kelimeden tesekkül etmis bir ifâde. Yastik dövme anlaminda. Yastiga çubukla vurup tempo tutmak ve semâ etmek.

BÂM: Farisî dilinde bam, çati anlamina gelir. Tecellinin ortaya çiktigi yere bâm denir.

BANA BIR ADIM GELENE, BEN IKI ADIM GELIRIM : Bu atasözü bir hadîs-i kudsînin mealidir. Allah söyle buyurur : "Kul Bana bir karis yaklasirsa, Ben ona bir arsin yaklasirim, Bana bir arsin yaklasirsa, ona bir kulaç yaklasirim. Bana yürüyerek gelirse, Ben ona kosarak gelirim. (Cami, c. II, s. 69) Halk, bunu genel manada kullanmis iken, sûfiler, Allah'a yaklasma hususunda ele almislardir.

BANG-I CERES: Farsça-Arapça iki kelimeden olusan bu tâbir, zil sesi anlamina gelir. Kisa, kapali fakat kahr özelligine sahip Ilâhî hitap.

BARAN: Farsça, yagmur. Allah'in her seyi kusatan rahmeti.

BÂR-I EMÂNET: Farsça-Arapça'dan olusan bu ifade, emânet yükü anlaminadir. "Elestü birabbiküm" (A'raf/173) hitabinin yapildigi ruhlar alemindeki toplantida, Allah'a verilen söz ve buna bagli olarak ortaya çikan sorumluluk. Daglar ve göklerin yüklenmekten kaçindigi bu emaneti, zalûm ve cehûl olan insan yüklenmistir. Yani bu emanet, tasinmasi, yer ve göklerin bile tahammül edemiyecegi kadar agir bir sorumlulugu ihtiva etmektedir (Bkz. Ahzab/72).

BÂRGÂH: Farsça, sultan sarayi, izinle girilen yüce makam gibi anlamlari olan bir tâbir. Allah'in yüce huzuru. Bârgâh-i Ilâhî, bârgâh-i Izzet, bârgâh-i Celâl vs. gibi ifadeler, hep Allah'in çesitli açilardan yüce huzurunu belirtirler.

BARIKA: Arapça, simsek çakmasi veya simsek gibi çakan anlamindadir. Cenab-i Akdes'den gelir, bir anda parlar söner. Bu hal, kesfin açilmasinin baslangici sayilir.

BASAR: Arapça, görmeyi ifâde eder. Hakk'in basari kendi malumatinin sühudu itibariyle, kendi zatindan ibarettir. Her türlü noksanliklardan münezzeh olan Allah'in ayn'i, ilminin gayesinin sonsuzlugu itibariyle Zâtindan ibarettir. Çünkü O, Zâtiyla görülür. O'nun Zâtinda sayi bakimindan çokluk (adetlenme) yoktur. O'nun ilminin mahalli, ayni zamanda basarinin da mahallidir. Ilim ve basar iki sifattir. Bu ikisi hakikatte birdir. Ancak, basarindan murad, sadece kendi ilminin sehadet alemindeki tecellisinden; ve ilminden murad kendine ait nazarla, aynî ilimdeki idrâkten baska bir sey degildir. O, Zâtini Zâtiyla görür. Mahlûkâtini da Zâti ile görür. Zâti için rü'yeti, mahlûkâti için olan rü'yetinin ayn'idir. Zira, basar, bir vasiftir. Fark ancak görülendedir. O, esyayi devamli görmektedir. O, bir seye ancak diledigi zaman bakar. Esya, O'na, kesinlikle perdeli degildir. Lakin O'nun nazari, bir seye ancak diledigi zaman ilisir. Hz. Peygamberin (s) "Allah'in her gün kalbe söyle bir nazari vardir" sözü bu kabildendir. "Allah onlara bakmaz..." (Al-i Imran/77) ayeti bu sekilde degildir. Zira bu âyetteki nazar, Allah'in rahmet etmesi manasinadir.

BASIRET: Arapça. Idrak, firâset, kalb gözü ile görüs demektir. Tasavvufta, kudsiyyet nuru ile nurlanmis kalbin kuvveti olan basiret, Hakk'in dogruya erdirmesi ile perdeyi açar, bu sekilde esyanin hakikatleri ve içleri görülür. Buna, kudsî kuvvet denir. Bu, nefse nisbetle göz mesabesindedir. Nefis, o göz ile esyanin zahirini ve dis sekillerini görür. Göze nisbetle basar ne ise, kalbe nisbetle basîret de odur. Gözlerin görmesine sebep olan ve görme kuvveti denilen rü'yet nuruna basar denildigi gibi, kalbin görmesine sebep olan ve lisanimizda kalb gözü de denilen idrak edici kuvvete, özellikle bunun zekâ, fetânet ve firâset adi verilen ve bir emr-i zahir ve bâtina dikkat ve nüfuz ile geregi gibi idrâk eder bir derecede açik ve parlak olmasi haline de basiret denir. Bu da ilâhî bir nurdur. Ayni sekilde maddî göz ile meydana gelen ve görmek denilen tam ve kamil idrâke basar denildigi gibi, kalp gözü ile hâsil olan tam ve kâmil idrâke, ma'rifet-i mütehakkika ve yakîniyye de basiret denir. Bundan baska beyyineye, hüccet ve burhana, sahideve dikkat ve iman ile ibret alinacak hidâyet sebeplerine de basiret denir. Zira bunlar idrak edici güçleri takviye eder, basiret ve tabassura sebep olur. Bu manaya göre basiret, evvelki mânâlara da sâmil olur. Çünkü basiretin kendisi, en büyük hüccet, en büyük sâhid ve beyyine, en büyük medâr-i ibadettir. Ve onsuz hiç bir sey idrak olunamaz.
Ger açik ise basiretin bak
Gör sen de Hakka gitme irak.
Nesimî

BAST: Arapça, tutukluk (kabz) halinin ziddi olan zihnî açiklik, kalbî rica, niyaz, yalvarma hali. Bast, hal olarak, kabul, lütuf, rahmet ve ünse isarettir. Recâ'nin ziddi havf oldugu gibi, bunun ziddi da, kabz'dir. Sûfî bast halinde her seyi kusatir ve herseyde tesir ederken, hiçbir sey ona tesir edemez. Sufi önce, kabz'a, sonra bast'a maruz kalir. Ileri makamlarda sûfîde kabz ve bast kalmaz, zira bu ikisi mevcudda (kendisinde varlik bulunanda) olusur. Nefsinden fânî olmus, Hakk'in sifatlarinda süreklilik kazanmis kisilerde, kabz ve bast olayi vuku bulmaz, ibn Arabi bast'i, sufînin esyayi kusattigi, esyanin sufîyi kusatamadigi bir hal olarak görür. Bu durumda olan sûfîye Allah, mahlûkla beraber iken bir genislik (bast) verirken, içten kendisine ulasmaya, yönelmeye bir kabz (tutukluk) ihsan eder. Bu durum mahlûkât için bir rahmettir.

BAST FI MAKAMI'L-HAFI: Arapça. Hafî makaminda genislik. Allah'in sufîyi mahlukla zahiren basta, bâtinen kabz'a maruz birakmasidir. Bu mahlûkât için rahmete vesile olur. Sufi bu durumda esyayi kaplar. Onun her seyde tesiri olur, hiçbir seyin onda tesiri olmaz.

BAST FI MAKÂMI'L-KALB: Arapça. Kalp makaminda genislik. Bunun benzeri nefs makamindaki reca halidir. Lütuf, rahmet ve kurb ile ünsü kabule isarettir. Bunun ziddi kabz'dir.

BAS AÇMAK: Tasavvuf kültüründe, bir isin tahakkuku arzu edilirse, Allah'a yalvarirken zillet, fakr ve mahv alâmeti olarak bastaki taci çikarma seklinde bir gelenek vardir. Sultan Veled'in yagmur duasi için türbeye basi açik girip dua etmesi, Ulu Arif Çelebi'nin bazi zaman basini açip dualar yapmasi, Menâkibu'l-Arifîn'de bu konuda örnek olarak gösterilir. Kaynaklardan eskiden suç isleyen kisinin, kendisini affettirecek durumda olana, kefen giyip, yalin ayak, basi açik gittigini ögrenmekteyiz. Bu konudaki espri, bir sey isterken kabulü için mütekebbir olmadan, boyun bükük ve zelîl bir halde bulunmakdir. Allah mütekebbirleri sevmez.
TASAVVUFÎ TERIMLER (B)
..:: 4 ::..
BÂ SER'-BÎ SER': Farsça ve Arapça'dan mütesekkil bu tabirler, seriatli ve seriatsiz anlamlarina gelirler. Islam'a siki sarilan tasavvuf sistemleri, genel olarak Hak tarikat adini alirken, Islamdan uzak olanlara da rafizî, heretik, bâtil tarikatlar denir.Ilkine bâ ser', ikincisine bî ser' denir.

BAS GÖZÜ-GÖNÜL GÖZÜ: Bu ifadedeki bas gözü ile kasetedilen, insanda fizikî ve biyolojik olarak bulunan, bildigimiz gözdür. Ancak bu göz, sadece esyanin seklini görmeyi saglar, görülen sey üzerinde, anlama, yorumlama, istidlal yapma vs. gibi degerlendirmelerde bulunamaz. Buna kalb gözü, can gözü de denir. "Bu sözü can kulagiyla dinle", "sen ona can gözüyle bak da gör" gibi sözlerde kastedilen budur. Bas gözü diye bir tâbir bulunmasina ragmen, bas kulagi seklinde bir deyim görülmemektedir.
Yunus, imdi sen Hakk'a er,
Dün ü gün gönlün Hakk' a ver
Gönül gözü görmeyince
Hiç bas gözü görmeyiser.
Yunus Emre

BAS KESMEK : Ahîler, Mevleviler ve Bektâsîlerde, sag ayagin bas parmagini, sol ayaginin bas parmagi üstüne koymak, eller düz ve parmaklar açik olarak sag kol, sol kolun üstüne gelecek sekilde, elleri omuz baslarina çaprazvarî götürmek, sonra da belini
bükmemek sartiyla basini öne dogru gögse egmek, böylece sonra da belini bükmemek. Baskesme olayinin kisa tarifi budur. Bas kesme; seyhin, tarikat büyüklerinden birinin huzurunda, bir velînin türbesinde yapilir. Türk kültür çevresinin saygi anlayisi sinirlari içinde olusmus bir tarikat edebidir. Bu sayginin takva ile yakindan irtibati vardir. "Kim Allah'in seâirine ta'zim ederse, bu, kalbin takvâsmdadir." (Hac/32), "Safa ve Merve, tazimi gerektiren se'âirdendir". (Bakara/158). Bu ta'zim sirk degildir, tipki meleklerin bir insana (Hz. Adem ) secde etmesi gibi. Kendilerini Bektasî saydiklari için Yeniçerilerin selamlari da bu sekilde idi.

BAS KOYMAK : Bir seyin olmasi, yahut olmamasi için canini, basini verircesine kendini ortaya koyup çalismak anlamina gelir. Sâhîn'in,
Evvel esigine koydum basimi Içeri aldilar, döktüm yasimi Erenler yolunda gör savasimi Koç kurban dediler, inana geldim. Dörtlügünde oldugu gibi maddî anlamda "esige bas koymak" tarzinda söylemekle birlikte "ben bu yola bas koydum" tarzinda manevî anlamda da söylenir. Esige bas koymak, teslimiyet manasinadir. Naksbendîlik tarihi içinde, seyhine bagliligini göstermek üzere, bütün bir gece kar altinda, onun kapisinin esigine basini koymak, tasavvufî baglilik ve sadâkat misali olarak gösterilir.

BAS OKUTMAK : Eskiden, ocak denilen, ve çesitli hastaliklara okuma yolu ile biiznillah sifâ saglama, halk arasinda yaygin bir uygulama idi. iste bunlardan biri de, yarim bas agrisi, tam bas agrisi gibi, geçmek bilmeyen rahatsizliklar için hastanin basina çesitli Kur'an-i Kerim âyetleri okuyup üflemek seklinde uygulanirdi ki buna, bas okutmak denir.
Bir de, Bektasî kültüründe bas okutmak vardi ki, o da su sekilde idi: Bektasîler hicrî aylardan Safer çiktiktan sonra, bir cuma gecesi seyhinin ve ihvaninin huzurunda onlardan hosnutluk, rizalik talebinde bulunur. Meydanin ortasinda, "dar" denen yere gelir, basindaki taci, yahut arakiyye denilen basligi çikararak, sag elinde tutar ve niyaz durumunda, yani baskeserek su ifadeleri (tercemân) okur: "Allah, Allah, Muhammed (s) Ali divaninda erenler meydaninda, pîr huzurunda, elim erde, yüzüm yerde, özüm darda, erenlerin dâr-i Mansur'unda, canim kurban, tenim tercemen, bu fakirin elinden, dilinden agrinmis incinmis can karindasi varsa dile gelsin, bile gelsin, hakkini Hakk'indan dilesin, Hak'tan gelen hakkima raziyim. Allah eyvallah".
Baba, salavât verip ihvandan râzilik diler, onlar da oturduklari yere niyaz ederler. Yani egilip, yeri öperler, ki bu, razi olduklarini bildirmektedir. Bunun üzerine o can (yani dervis), babaya gidip niyaz ederek arakiyyesini (basligini) yahut tacini verir. Baba'da onu tekbirler, böylece o can (dervis), bey'atini yenilemis olur. Bu törene "bas okutmak" denir. Alevilerde bu törene "görgü sorgu" derler. Dede, kis mevsiminde müritlerinin oturdugu köylere gider. Cuma geceleri toplanti yapilan evlerde, her mürit yukaridaki sekilde râzilik diler. Böylece bey'atini yeniler. Eger tarikat edebine aykiri bir is yapmis, yahut bir kusur islemis ise, ona karsilik, kendisi için takdir edilen cezayi kabullenip çeker.

BAS YARILIR BÖRK IÇINDE, KOL KIRILIR KÜRK IÇINDE : Börk Türkçe bir kelimedir. Basa giyilen, kenari pamuk yahut yün tüylü külah demektir. Ayni inanci tasiyan, ayni yolun yolcusu olanlar arasinda, disarida duyulmamasi gereken bir olay vuku bulursa, bunun gizli tutulmasi gerektigini belirtmek üzere, "bas yarilir börk içinde, kol kirilir kürk (veya yen) içinde" denilir. Bu ifade "Bas yarilir fes içinde" diye degisime ugramistir.

BÂTIL: Arapça, hakikat olmayan sey mânâsina gelir. Yani esassiz, bos sey demektir. Tasavvuf istilahinda Hak'dan gayri, adem olan mâsivâ demektir. Sûfîler bâtili inkâr etmezler. Yani batil vakia olarak daima vardir ve olagelmistir, seklinde kabul etmislerdir. Bu sebeple yok sayilmaz, varligi olan fakat degerlendirmeye tabi tutuldugunda olumsuz görülen bir seydir. Sufilerden bazilari Allah'in Hadi (hidayete erdiren), bazilari da Mudili (sapittiran) isminin mazhari olurlar. "Esya ziddiyla bilinir, ortaya çikar" kuralinca, batil, Hakk'i bilmeye vesile olarak kabul edilir. Ebû Medyen Magribî : "Bâtili inkar etme, zira o bâtil, Hakk'in zuhuratindan ba'zisidir." der. Ve bu sözle Hakk'in bâtilla daha kolay bilinecegine isaret eder. Hakk'in gayrisinin, gerçekte vücûdu yoktur. Vücûd, ancak Hakk'a mahsus olmak itibariyle bâtil hükmünü almistir. Muhyiddin Arabî, "bâtil, ademdir" der.
Aks-i mir'ât-i hakikattir nukus-i kâinat Hûb-i zisti bir görür dide-i hakbînimiz
Esref Pasa
Yani: "Kâinatin nakislari, sekilleri hakikat aynasinin yansimasidir. Hakk'i gören gözümüz, bu yüzden güzeli çirkini bir görür".
Sair Lebîd de söyle der: Allah'tan gayri hersey bâtildir Ve her nimet, süphesiz zaildir.

BÂTILA EYVALLAH DEDEM : Tasavvuf! yolda, razi olus, yani teslim olus vazgeçilmez, esasî bir sarttir. Bu "eyvallah" sözüyle ifâde edilir. Ancak bu teslimiyet, miskinlik mânâsinda degildir. Buradaki bâtil kelimesi ile, gerçege, islam'a, tasavvuf yoluna aykiri olan, nefisten kaynaklanan sey kastedilir, iste bunlara karsi durmak, tasavvufî yolun esasini teskil eder. "La tâate li-mahlûkin inde ma'siyeti'l-Hâlik" (Allah'a isyanin söz konusu oldugu yerde, kula itaat olunmaz) (Cami, c. II., s. 192-3) hadisinin bir baska sekilde ifâdesi olan bu söz, Hakk'a teslimiyetin sembolü haline gelmistir.

BÂTIN: Arapça. Iç, öz, gizli gibi anlamlari vardir. Dis anlamina gelen zahir kelimesinin ziddidir. el-Bâtin, Allah'in güzel isimlerinden biridir. Alemin tümü Hak'tir. Zuhuru da âlemden ibarettir.
Allah, bu âleme göre zâti itibariyle el-Bâtin'dir. Kur'an-in, zahirî ve batinî manasinin oldugu hususunda ittifak vardir. Sadece batinini kabul edip, zahirini te'vîl edenlere batinî denir. Ayni sekilde islam'in namaz, oruç gibi emirlerinin vaz'inda da bir takim hikmetler bulundugunu kabul eden tasavvuf ehli, seriatin içyüzünü bilme yolunda olduklari için kendilerini "bâtin ehli" sayarlar. Ancak, seriatin içyüzü dedigimiz bu hususlarin, kitap okumakla degil, öz dogrulugu ve Allah'a teslim olma sonucu bilinebilir. Bu bakimdan bu bilgi, gizli bir bilgidir, ve bu bilgiyi bilenler de gizlidir. Bir de Bâtiniyye Mezhebi vardir ki, bunlara göre, Kur'ân hükümlerinin hepsi de, âlemin nizamini saglamak içindir, olgun kisiler bu düzeni sagladigi içindir ki, bizler cennet ehliyiz, cennetteyiz, ibadet kaydindan, bagindan kurtulmusuz, derler. Ancak sünnî tasavvuf okullarinin tamami, bu görüsleri siddetle reddederler, hatta müslüman saymazlar. Onlara göre, bunlar bâtin ile bâtili birbirine karistiran sümüklü tasavvuf erbabidir ve reddedilmistir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (B)
..:: 5 ::..
BÂTIN KILICI, BÂTIN OKU : Manevî olarak edebe getirilme isine ve evliya sillesine bu ad verilir. Zulmeden biri, umulmadik, beklenmedik bir derde maruz kalinca, ansizin gelen bu gibi aci olaylar, "erenlerin bâtin kilicina ugradi", "bâtin okuna geldi" gibi deyimlerle açiklanir. Yani bu deyim, umulmadik anda, tahmin edilmeyen yerden gelen musibetler için kullanilir.

BÂTINIYYE: Islam'da bir mezheb. Her nassin bir dis yüzü, bir de iç yüzü oldugunu, dis yüzün kabuk mesabesinde bulundugunu, bu yüzden nassin özünün, iç anlaminin mühim oldugunu, kabugu asip, o öze ulasmak gerektigini savunan bu grup, Islam'in resm denilen ibadet ve mu'âmelâtini ihmal ettikleri için, sapik, heretik ve bâtil sayilmislardir. Bunlar, haramlari helâl saydiklari için ibâhî adini da almislardir.

BATN: Arapça, karin, iç vs. gibi manalari ihtiva eder. Zahr, Kur'ân'in lafzi, batn ise te'vilidir. Yine, kissa seklen zahr iken, ondan alinacak nasihata batn denmistir. Kur'an'in tilavetine zahr, okunan âyet üzerinde düsünmeye batn denir. Yine, iman
edilmesi vacip olan münezzel kitap Kur'an zahr iken, onunla amel etmek, batn olarak degerlendirilmistir. Bu kelime diger ilimlerin istilahinda, nesepte derecelik ifâde eden, soy, evlât, torun, torunun torunu gibi mânâlar için de kullanilir, insanin karnina, Arapça'da batn denmistir.

BATTAL: Arapça'da issiz güçsüz anlamindadir. Geçimini tekkeden saglayan issizler için kullanilan bir tabir. Tekkeler sosyal bir fonksiyon olarak, issizlerin iasesini saglama durumundaydi. Bu bir sosyal güvenceydi.

BÂVEYSIYYE: Ebû Ya'kû el-Baveysî'nin kurdugu bir tasavvuf okulu olup, Zerrûkiyye'nin kollarindan biridir.

BAYRAMIYE: Halvetî tasavvuf gelenegine bagli Safeviyye'den dogmustur. Haci Bayram Velî (öl. 833/1429-30) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Daha sonraki tarihinde, Semsiyye-i Bayramiyye, Melâmiyye-i Bayramiyye, Celvetiyye gibi kollara ayrilmistir. Anadolu'da, günümüzde hâlâ varligini sürdürmektedir.

BÂZ: Arapça yirtici Dogan kusuna derler. Allah, uyarmak istedigi kullarinin üzerine, avci niteligindeki Dogan kusu gibi olan velîlerini salar. Bunlar, avi yakalar, sülük ettirir. Mevlâ'sinin önüne birakir, yani hedefe eristirir. Abdülkâdir Geylânî, Seyyid Ahmed Rifaî, Hoca Bahâeddin vs. gibi büyük sufiler için el-Bâzü'l-Eshel tâbiri kullanilir ki, bu, tuttugunu koparan Dogan kusu demektir. Adi geçen zatlarin manevî gücünün çok fazla oldugu, bu tâbirle açiklanir. Yani, maneviyatta üstün güç sahibi veliler, ellerine geçen avlari, sahipleri olan Allah'in huzuruna getirip birakirlar.

BÂZÂR: Farsça olan bu kelime, Türkçemiz'de de ayni anlamda "pazar" seklinde kullanilir. Kesrette vahdet denilen, Bir'in, çoktaki görünüsüne bâzâr denir.

BÂZU: Farsça. Pazi seklinde Türkçe'de kullanilir olmus bir kelimedir. Tasavvuf istilahi olarak, vecd ve istigrak ile kendisinden geçmis olan dervis veya ilâhî kuvvetin görünmesi seklinde tarif edilmistir.

BÂZ-GEST: Naksbendî istilahindandir. Nefy-ü isbât dedigimiz, bir tek nefesde, tefekkür? olarak 21 adet "la ilahe illallah" zikrinin çekilmesinden sonra, zikreden dervisin solugunu birakirken, zikrettigi seyin mânâsi üzerinde tefekküre dalmasi, ve "ilahi ente maksûdî ve ridâke matlûbî" (Allah'im maksudum ancak Sen'sin ve matlûbum ancak Sen'in rizandir) diyerek tefekkürde derinlesmesi olayina bâz-gest denilir. Bu uygulamadan gaye, zikreden sûfînin kelime-i tevhîdin mânâsini suur altina iyice yerlestirmesi ve onu hayatinin bir parçasi hâline getirmesidir. Bu sir, bilinç altinda o sekilde yer eder ve dervisin ayrilmaz bir parçasi olur ki, sonunda o dervisin gözünde, Allah'in varligindan baska bütün varliklar silinir, her yerde Hakk'i görür ve bilir hâle gelir. Naksîligin en önemli esâslarindan birisi iste budur : Yani, zikrettigi sey üzerinde tefekküre dalmak, zikrettiginin mânâsini düsünmekle, zâkir'in Mezkûra (Allah'a) ulasmasidir.

BECELIYYE: Kadiriyye tarikatinin Muhammed b. Hüseyin el- Becelî tarafindan kurulmus olan bir kolu.

BEÇÇE: Farsça bebek demektir. Can alan ve gönül yakan ayyüzlüler.

BED: Arapça baslamak demektir. Tasavvufta isim ve sifatlarin tahakkuku demek olup bu, insan berzahlarinin ilkidir.

BEDEN : insanin maddi vücudu. Kesif cisim.

BEDEL KERDEN: Farsça degistirmek, vazgeçmek anlaminda bir mastar. Hedef olmayani birakip, esas maksada yönelmek.

BEDEVI TOPU : Bedevi tarikatinda dervislerin, zikrin en atesli bir zamaninda, ulastiklari asiri etkilenme sonucu, etrafa büyük bir heyecan halinde sunduklari âyin. Bu esnada müridler hep birlikte bir yerde toplandiklari için, zikrin o asamasina, bu isim verilmistir.

BEDEVIYYE: Tanta/Misir'da Ahmed-i Bedevî (ö. 675/1276) tarafindan kurulan Sâziliye subesi.

BED-NÂMÎ;BED-NÂM: Farsça, kötü ün sahibi anlaminda bir ifade. Melâmet mertebesi ve hali. Baskasinin kinamasina aldirmadan, Allah'in rizasini hedef alan Melâmi mesrebliler, insanlarin övgü ve yergisine aldirmazlar.

BEDR: Arapça, dolunay demektir. Günes, 14 günlük ayda isigini nasil tam olarak yansitirsa, Allah da esmasini en mükemmel olarak halifesinde yansitir. Yani bedr, halife demektir.

BEDRIYYE: 1. Sühreverdiyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu. 2. Seyh Bedreddin-i Simavî (ö. 1420)'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu.

BEHÂIYYE: Sühreverdiyye'nin alti subesinden biri.

BEHIME-BEHÂIM: Hayvanlar anlaminda, Arapça bir kelime. Nefs, tasavvufta bir yönüyle hayvanidir. O yöndeki istekler, behimî olarak vasfedilirler.

BEHLUL: Saf anlaminda Farsça bir kelime. Meczub, cezbesine maglub, akil nuru kismen veya tamamen yanmis kisi. Harun Resid'in kardesi Behlül Dana buna örnek teskil eder. Bu gibiler aslinda deli degildir. Söyledikleri uyarici vecizeler, hikmetle doludur. Akilli deliler (ukalâ-i mecânîn) denilen grup iste bunlardir.

BEKKÂIYYE: Kâdiriyye'nin Sudan'daki kolu. Seyh Ali el-Bekkâ (ö. 1271) tarafindan kurulmustur.

BEKKIYE: Saziliyye'nin Tunus'taki kolu. el-Bekkî et-Tunusî tarafindan kurulmustur.

BEKRIYYE: 1. Halveti subelerinden Karabasi-ye'ye ait bir kol. Semseddin Mustafa el-Bekri el-Misrî (ö. 1749)'ye izafe edilmektedir.
2. Sâzîliye'nin Vefâiye subesinin koludur. Ebu'l-Mekarim Muhammed el-Bekrî (ö. 1586)'nin adina izafe edilmistir.
3. XVI. asirdan itibaren, Kahire'de sûfi seyhlerine verilen isim.

BEKTASÎ; BEKTÂSIYYE: Bektasî tarikatina mensup olan kisi. Bektâsiye tasavvuf okulu. XIII. asir'da Horasan'dan Anadolu'ya gelen Haci Bektâs-i Veli tarafindan kurulmustur. Esas itibariyle Ahmed-i Yesevî tarafindan tesis edilen ve Türkler arasinda kurulmus ilk tarikat sayilan Yeseviye'nin tesirindedir. Haci Bektas-i Veli'nin Makâlât adli eserine bakildiginda, seriata gerçekten bagli bir sahis oldugu görülür. Bu eserde, seriatta dört kapi ve kirk makam oldugu zikredilir ki bu kapilar, Tarikat, Seriat, Marifet, Hakikat'tir. Ancak, baslangiçta seriata siki sikiya bagli olan bu tasavvuf okulu, yapilan bazi müdahelelerle lâ-dinî unsurlar ihtiva eder hale gelmistir. Böylece, Bektasî lafzi, zamanla dinî emirlere karsi lâkayit davranan kisiler hakkinda kullanilir olmustur.
TASAVVUFÎ TERIMLER (B)
..:: 6 ::..
BEKTÂSININ ÇAPASI, MEVLEVININ ÇIVISI : Bektasî tekkelerine bagli vakiflar pek az oldugundan, bu tekkelerde en önemli hizmet, tekke yakininda bulunan arazide ziraatle mesgul olmakti. Bu da genellikle çapa ile oldugundan Bektasî müridinin tekkede görecegi ilk is, çapa kullanmayi ögrenmek olurdu. Mevlevîlerde ise semâ ön planda geldiginden, dervisin ilk bellemesi gereken semâ idi. Semâ da, "semâ tahtasi" nin üstünde belletilirdi. Bu tahtanin ortasinda, ayak koymak için bir çukur bulunurdu. Ayagi sabit tutmak için de, çukur'un ortasinda, müridin sol ayak bas parmagi ile orta parmagi arasinda tutmasi gereken bir çivi, vardi. Semâ ögrenmek isteyen için bu çivi, oldukça önemli ve usulüne uygun sekilde yapmasi gerekli ilk is oldugundan, tipki bektâsilerdeki çapa mesabesinde tutulmustur. Böylece "Bektâsilerin çapasi, Mevlevîlerin çivisi" deyimi ortaya çikmistir.
BELA-BELVÂ: Arapça. Hastalik, sikinti ve kötülüklerle imtihan edilis. Bela, Allah'a yakinlik durumuna göre artar. Cerirî "insan, çektigi çile kadar insandir" der. Yine hadis-i serifte "biz nebîler toplulugu, insanlarin en siddetli belaya ugrayanlariyiz" buyurulmustur.
BEKTÂSÎNIN SIRRI : Bektâsîler, bir kimsenin tarikata girmesi sirasinda yapilan ayine, diger tarikat mensuplarini almazlardi.
Diger tarikatlardaki zikir ve semâ âyinlerine giris serbest oldugu halde, Bektâsîlikdeki bu gizlilikten dolayi, "Bektasî sirri" sözü meydana gelmistir.
BEL BAGLAMAK : Birine güvenmek, ümit baglamak. Tasavvufta ise, tarikata girmek, ikrar vermek anlamindadir. Ahilikte bu tabir, "sedd baglamak" anlamindadir. (Bkz. Sedd Baglamak.) Bektâsîlerde ise, muhib olmak, tigbend kusanmak, itaat etmek demektir.
BEL-YOL : insanin neslini devam ettiren evlâd, sulbî evladdir. Bir mürside intisap ederek, onun terbiyesi altina girerek adeta onun evlâdi mesabesinde olana ise, yol evladi denilmistir. Böylece mürsid, adeta onun babasi sayilmistir. Nitekim, Yesevîlikte mürside "ata", Bektasi'lerde de "baba" denilmektedir. Belden gelen, bazen babasinin yolunu tutmadigindan ve babasinin ogluna karsi zaafi bulunabileceginden, bazi seyhler terbiye için ogullarini bir baska seyhe verirlerdi. Bu hareket tarzi, "Belden gelen oglum degil, yoldan gelen oglum" denilmek suretiyle atasözü haline gelmistir.
"BEN" DIYENI IRSAD MÜMKÜN DEGILDIR : Tasavvufta kisinin kendine deger vermesi, malini, mülkünü, makam ve mevki'ini ön plâna çikararak Cenab-i Hakk'i unutmasi matlûb degildir. Bunun için benlikten geçmeyen, nefsini terbiye etmeyen, hep "ben" diyen, bu yolda manevî mesafe alamaz. Bu bakimdan böyle kisiler hakkinda, "ene (ben) tahtina oturani, irsad mümkün degildir" veya "ben diyeni irsad mümkün degildir" denilmistir.
BENANE: Kadiriyye'nin Dekken'deki bir kolu.
BENDE: Farsça, köle demektir. Allah'a kul olmak. Mürid.
BENEFSE: Arapça, menekse demektir. Kuvvetin etkili olmadigi nükte.
BENLIGIME LANET : Eski terbiyemizde, cemiyette "ben" diye konusmak edebe aykiri sayilip, nezaketsizlik kabul edildiginden, bunun yerine, "bendeniz" veya "fakir" denilerek söze baslanirdi. Bu husus, özellikle mutasavviflar arasinda daha da önemliydi. Yanlislikla, söz sirasinda ben denilirse, hemen arkasindan, "benligime lanet" sözü eklenirdi. "Eûzü billahi min ene".
BERK: Arapça, pirilti demektir. Tasavvuf yoluna giren "sâlik"e ilk görünen Ilâhî isik. Allah'in, kulunu kendi yoluna davet etmek için kalbine vahyetmis oldugu ilham.
BER ÇÛ-SIM: Farsça, gümüs gögüs. Salikin tabiatina uygun düsen terbiye.
BERHASTEN: Farsça. Ayaga kalkmak. Azmetmek, kastetmek, cezmetmek.
BERK-I SEBZ: Berk, Farsça yaprak: Berk-i Sebz ise, yesil yaprak anlaminda sifat tamlamasidir. Tasavvufta özellikle Mevlevîlikte, dergaha veya tarikattaki ihvanina ziyarete giden kisi, eli bos gitmez, hiç bir sey bulamazsa bile, bir çiçek, veya yesil bir yaprak götürürdü.
BERRANI: Arapça, harici, zahirî demektir. Tasavvufa yabanci kisiler.
BERZAH: Arapça, iki sey arasindaki engel ; iki denizin biribirine kavusmasina engel olan kara parçasi. Kur'an'da ise mevt(ölüm) ile hasr (tekrar dirilme) arasinda geçen zaman.
BERZAHIYYE: Melâmî istilahidir. Melâmî Bayramîleri, tarikatlarina "turuk-i berzahiyye" yani "berzah yollan" derlerdi.
BERZAHU'L-CÂMI: Toplayici berzah anlaminda Arapça bir tamlama. Bütün berzahlarin asli olan Allah. Buna Hazret-i Vâhidiyye, birinci berzah, veya en büyük berzah, "berzah-i âzam", "berzah-i ekber" denir.
BERZENCIYYE: Kübreviyye'nin kollarindan biri.
BISR: Arapça, yüz gülümserligi. Yalnizlikta aglamak, insanlarin yaninda güler yüzlü olmak, sufilerin ahlâkindandir. Yüzdeki tebessüm kalpteki nurun eseridir.
BESMELE: Bismillahirrahmanirrahim'in kisaltilmisi olup her ise onunla baslanir ; onsuz baslanan islerin sonu kesik olur. Ibn Arabi, Allah'a göre "kün" (ol) ne ise, kula göre besmele de odur, der
BESARET: Arapça, müjde demektir. Dostun dosta ilettigi müjdeli haber. Bu;
1. Can çekisen salih kula cennet.
2. Mahserdeki hesapta kul'a rahmet müjdesi, seklinde tecelli eder.
BESLER : Kalpleri Cebrail (a)'in kalbi üzerinde bulunan bes veli. Beslerin nefes ve ilimlerinin feyzi ile gönüller dirilir.
BETÜL: Arapça, erkege sehvet duymayan kadin, dünyadan elini çeken kadin ve erkege veya, bakireye denir.
BEVADIH: Arapça, içe dogan hisler ve bilgiler anlamindadir. Gaybden ansizin kalbe gelen, kabz veya bast'a sebep olan hal.
BEVVÂB: Arapça kapici demektir. Mevlana türbesindeki türbedarlara "bevvab" denirdi. Türbe kapisini açip kapamakla görevli olduklari için, kendilerine bu ad verilmistir. Osmanlilarin son döneminde, okullarindaki kapicilar da ayni isimle anilmistir.
BEVN: Arapçada ayrilik anlamindadir. Mukabili kevn'dir. Cüneyd, bu tabiri, muvahhidlerin sanki yoklarmis gibi, esyada olmalari, ayri degillermis gibi esyadan ayri olmalaridir, diye tanimlar. Çünkü onlarin esyada bulunmalari, kendi sahislari ile, ayrilmalari da sirlari iledir. Bu; sufiler dislariyla insanlarla, varliklarla beraberken, içleriyle Allah'la birliktedirler, anlamina gelir.
BEYABAN: Farsça, sahra demektir. Yol kesici, gaflette olma hali.
BEY'AT: Arapça, "satmak" anlamina gelen "bey" den türemistir. Mürsid'den el almak, ona söz vermek. "Seninle bey'atlesenler, gerçekte Allah'la bey'atlesmistir. (Feth/10) âyeti, Ridvan agaci altinda Sahabe-i Kiram'in Peygamber Efendimiz (s)'e, ölene kadar uyup düsmanla savasacaklarina dair söz vermeleri. Bey'at kelimesi, tasavvufa istilah olarak geçerek, Mürsidden el almak anlaminda kullanilmistir. Mürsid'in eli, elden ele Hz. Peygamber Efendimiz (s)'e kadar ulasir. Bey'at, çesitli tarikatlara göre seklî bir takim farkliliklar arzeder.
BEYT: Arapça, ev anlamina gelir. Bu kalptir. Beytü'l- Ma'mûr: Allah'in yerden göge yükseltip kendi nefsine tahsis ettigi mahaldir. Yere göge sigmayan Allah, mümin kulunun kalbine sigar "mü'minin kalbi, Allah'in evidir". Nur/36 ayetine göre mescidler de "ev" dir. Ka'be de Maide/97 ayetine göre, "ev"dir. Beyt, tarikat anlaminda kullanilan bir ifadedir. Beytü's-Saziliyye (Saziliyye tarikati).
TASAVVUFÎ TERIMLER (B)
..:: 7 ::..
BEYTÜ'L-IZZE: Arapça, izzet evi. Hak'da fani olma hali ile cem makamina ulasan kalptir.

BEYTÜ'L-MUKADDES: Arapça, kutsallasmis ev. Allah'tan baskasina baglanmaktan kurtulmus kalp.

BEYTÜ'L-HARAM: Arapça, haram evi. Allah'tan baskasina yasaklanmis kâmil insanin kalbi.

BEYTÜ'L-HIKME: Arapça, hikmet evi. ihlas'in yerlesip karar kildigi kalp.

BEYTULLAH: Arapça, Allah'in evi. Arifin, kâmil insanin kalbi, veya Ka'be. Kâmil insan bütün isimleri toplayan "Allah" isminin mazhari (ortaya çikis yeri) oldugundan, bu hey'et-i mecmua ancak ona sigabilir. Bunun için gönüle "mir'ât-i Hûda" derler. Sûfilere göre, gönül o kadar genistir ki bütün kâinati içine alabilir.
Fuzûlî hâlâ olmaz sûret-i dil dost fikrinden
Bu mânâda ki beytullah derler kalb-i mü'mindir.
Fuzûlî

BEYYÛMIYYE: Ali b. Seyhü'l-Hicaz (ö. 1182/1768-9) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu.

BEYZÂ: Arapça'da beyaz anlamina gelen bir kelime. el-Aklu'l-Evvel yani ilk Akil. Zira, amâ'nin merkezi olup, gayb karanligindan ilk ayrilan sey beyzâ'dir. Feleginin nuru en fazla olan yine odur. Ilk aklin beyazligi, gaybin siyahligina tekabül eder. Varligi yokluguna tercih edildigi için ilk mevcud beyzâ'dir. Vücud (varlik) beyazdir, adem (yokluk) siyahtir. Ariflerin bir kismi fakri, kendinde her madumun tebeyyün ettigi beyaz olarak degerlendirirler. Her mevcud, siyahta ademe dönüsür. Onlar fakr'dan "fakrû'l-imkân"'i kastederler. Melekler ve ruhlar âlemine de beyzâ denir.

BEYZAVIYYE: Hicriyye'nin subelerindendir. Hizir(a)'a nisbet olunur.

BEZL: Arapça, cömertçe sarfetmek, harcamak demektir. Bir kimsenin, en son gücünün yettigi bir çaba ile Allah'a yönelmesi. Allah'i tüm sevdiklerine tercih etmesidir. Bezl-i nefs, isar-i nefs : Fedakarlik, Bezlu'l-Muhac : Çok sevilen seylerin Hak ugruna seve seve harcanmasi. Bezl-i Gah : Bir seyhin baglilarina yardim saglamak üzere, devlet adamlari üzerindeki etkisini kullanmasi.

BEZM-I ELEST: Farsça ve Arapça iki kelimeden olusmus "Elest Toplantisi" anlaminda bir tabir. A'raf suresi'nin 172 nolu âyetinde Allah ruhlara "Elestü bi-Rabbiküm" (Ben sizin Rabbiniz degil miyim?) sorusunu yöneltince ruhlar "Belâ" (Evet) dediler, iste bu toplanti, ruhlar bedene girmeden yapilmis, Allah ile ruhlar arasinda "misak" (sözlesme) vukubulmustu. Orada verilen sözün dogrulugunun sinanmasi için, Allah, ruhlari bu imtihan dünyasina gönderdi. Su anda bu sinavdayiz. Allah ile ruhlar arasindaki sözlesmenin meydana geldigi toplantiya "Bezm-i Elest" yani "Elest Toplantisi" denir. Bezm-i ev edna : Yahut daha yakin olma toplantisi, anlaminda bir ifade. Miraç'da Hz. Rasulullah (s)'in Allah'a yaklastigi son nokta ve orada meydana gelen toplanti. Hiçlik makami.

BIBERIYYE: Halil Develioglu (ö. 1933) tarafindan Tarsus'ta kurulmus bir tasavvuf okulu. Halidiyye-i Naksibendiyye'nin koludur.

BIDAYET: Arapça, baslangiç anlaminda bir kelime. Sülûkun baslangicina bidayet, bu durumda olana da mübtedi (yeni baslayan) denir.

BÎ-DÂRÎ: Farsça, uyaniklik anlaminda bir kelime. Sahv, kendinde olma, sekrden uzak bulunma hali, kulluk mertebesi.

BÎ-GÂNE: Farsça, yabanci demektir. Tasavvufi yolu bilmeyen ve bu sistemi tanimayan kisi.
BîHANEGI : Yabancilik.

BI-HÛSÎ: Farsça bayginlik, aklin gitmesi hali. Beserî özelliklerin silinmesi durumu. Sekr halinde olan kisiye, bî-hûs denir.

BILEN BILIR BILIRI, BILMEYEN NE BILIR BILIRI? BILMEZ ISEN BILIRI, BULAGÖR BIR BILIRI : Bu tekerleme bilen kisinin gerçek sirri ve vahdet âlemini bilebilecegini, bilmeyenin ise, bundan mahrum kalacagini ve bir bilene tâbi olup ögrenmesi gerektigini anlatir. Bilmeyen talib, bilen ise Mürsiddir.

BILEN SÖYLEMEZ, SÖYLEYEN BILMEZ : Vahdet sirrina vâkif olan kisi bu sirri söylemez. Sayet söylerse, bireysel zevkî bir tecrübe mahsûlü (sübjektif) olmasi dolayisiyla, o tecrübeyi zevk etmekten (tadmaktan) mahrum kalan kisi, anlatilani anlamaz. Seyh Sadi Sirâzi bu konuda söyle der:
Ey seher kusu, aski pervaneden ögren O yanip yakilan âsik can verdi de sesi bile duyulmadi Bu davaya düsenlerin onu istemekte haberleri bile yoktur. Haberi olana gelince, ondan bir daha bir haber bile gelmedi.
Vahdet hakkindaki sözler, ayni zamanda tehlikeyi de bünyesinde bulundurur. Bu yüzden seyhler, vahdetten bahsederken, bir baska kisiden duymus gibi (yani nakil yoluyla) anlatirlar. Bayramîlerden ismail Ma'sûkî, Bosnalî Hamza Bali, bu konuda aci örmektirler.

BILMEK, BULMAK, OLMAK : Olgunlasmanin üç merhalesi, "Kendini bilen, Rabbini bilir, fehvasinca, bir insanin olabilmesi için, kendini bilerek, taniyarak, Rabbisini bulmasi gerekir.

BÎ-MÂR, BÎ-MÂRÎ: Farsça, hasta, hastalik demektir. Tasavvufta, kalp huzursuzlugu, can sikintisi, ask gibi anlamlarda kullanilir.

BINBIR DONDAN BAS GÖSTERMEK : Don kelimesi Türkçe olup, sekil sanat ve elbise anlaminda kullanilir. Allah sonsuz gücünü, hikmetini, sayisiz mahlûkatindan ; vahdetini yine sonsuz varliklardan ortaya çikarir. Bu Allah'in, gücünü, birligini binbir don (sekil) dan göstermesidir.

BINBIR GÜN : Mevlevî tabiri. Yeni dervis, yapilan sohbeti anlamak üzere binbir gün hizmet eder. Bu hizmetin yapildigi yer, mutfaktir.

BÎ-NEVÂ: Farsça, âciz, zayif, zavalli demektir. Tasavvufta acizlik, çaresizlik anlaminda kullanilir.

BÎ-NISAN: Farsça, nisansiz, adsiz demektir. Fena makami, Zat-i kibriya, La Ta'ayyün mertebesi.

BIN KERE ALLAH DEMEKTEN BIR KERE EYVALLAH DEMEK YEG : Çesitli olaylar karsisinda Allah Allah diye saskinlik göstermek yerine, bas kesip eyvallah deyip Allah'in kudretine teslim olmak anlaminda bir atasözü.

BIR ÇIPLAGI BIN ZIRHLI SOYAMAZ : Buna benzer bir atasözü daha vardir: "Bir çiplagi kirk haramî soyamaz". Varligina dayanan, benligine güvenen, bilgisiyle büyüklenen kisi, dünyanin yükünü yüklenmistir. Ama gerçek varliga karsi yoklugunu bilen bilgili ise, bilgisiyle bilmedigini ögrenen, benligini terkeden, her çesit kayittan siyrilan kisi, tam anlamiyla yokluga ulasmis yani çiplak hale gelmistir. Böyle kisilerin soyulacak bir varligi kalmamistir.
Var imdi miskin Yunus, üryan olup gir yola
Yüz çakallu gelürse yalincagi soyamaz.

BÎ-RENG, BÎ-RENG: Farsça, renksiz, renksizlik demektir. Arif renksizlik makaminda her rengi görüp, bilip, degerlendirip, ona göre hareket eder. Zira o, fenada, "Allah'in rengi" (Sibgatallah) olan renksizlige kavusmus, yetmis iki milletin veya (mesrebin) dilini anlar ve konusur hale gelmistir. Renksizlikte bütün renklerin bulundugu gibi, Allah'in rengi olan renksizlige ulasmis sûfilerde de, her mesreb, her renk vardir. Mevlana resmini kirk defa yapmaya tesebbüs edip de yapamayan, daha dogrusu ressam gözüyle sabit bir yüz seklini yakalayamayan Nakkas Aynüddevle'ye, renksizligini öne sürerek olayin, açiklamasini yapmis ve bu sözüyle, her an bir renkte oldugunu ifâde etmistir. Bu makam, zirveyi gösterir. Zirvede ikilige yer yoktur. Orada sadece tevhid vardir. Bu yüzden orada hedef açisindan "dinlerin birligi" gerçeklesmistir.
Cümle yaradilmisa bir gözle bakmayan
Halka müderris ise hakikatte asidir.
Yunus Emre
TASAVVUFÎ TERIMLER (B)
..:: 8 ::..
BIR ETEGE PEK YAPISAN, MAKSÛDA (AMACINA) TEZ ERISIR : Bu söz, kâmil mürside, tam ve mükemmel bir hüsn-i zan ile baglanan kisinin, vuslata çabuk erecegini ifade eder. Aksemseddin, Haci Bayram-i Velî'den 3-5 ay gibi kisa zamanda olgunlasip hilâfet berati alinca, bu vuslata 30 yildir erisemeyen diger müridler merak içinde kalmislardi. Bu meraki gidermek üzere, Haci Bayram-i Veli onlara "siki teslimiyet" açiklamasini yapmisti. Konyali Doktor Hulusi Baybal Beyefendi'nin çalisma masasinin arkasindaki "âh teslimiyet!" levhasi da bu espriyi yansitir.

BIR GÖMLEKTEN BAS GÖSTERMEK : Bektasî tabiri. Musâhib olanlar hakkinda söylenir. Tarikata bereberce giren iki dervis (can) tipki bir gömlekten, veya bir bedenden iki bas göstermis gibidir. Canlari, imanlari ve ikrarlari birdir. Bu kardeslige (birlige) her zaman riâyet etmek zorundadirlar. Bu, islâm'daki kardeslik espirisini anlamaya giris mahiyetindedir.

BIR HIRKA BIR LOKMA : Çok azla yetinmeyi, fakra surî olarak da baglanmayi ifade eder. Hindistan'da Sühreverdîligin bazi kollari, zenginlige, varlikli olmaya, kalpte fakr duygusunu korumak sartiyla karsi çikmamis, hatta savunmuslardir. Ayni görüste olan diger tasavvuf disiplinlerindeki bir takim seyhler de, malin cepte olmasi, ancak kalpte bulunmamasi gerektigini söylemislerdir. Hz. Peygamber (s), bir yasam modu olarak fakri tercih etmekle birlikte, zenginligi de yasaklamamistir. Zira müminin dünyadan unutmamasi gereken bir nasibi vardir. Ancak "mallariniz ve evlatlariniz sizin için bir fitnedir." (Tegâbün/15) âyetinin esprisini de geri plana atmamak icâbeder. Dogru olani, kisinin mali esir almasidir. Yoksa malin kisiyi degil... "Bir lokma" sözü çalismayi degil, insanin hirsini sinirlamak için söylenmistir.

BIR GÖNÜLDE IKI SEVDA OLMAZ : Bir kalpte hem Allah, hem de dünya sevgisi olmaz. Yüce Mevlâ Kur'an-i Kerim'de "Allah bir gögüste iki kalp yaratmadi" (Ahzâb/4) buyurur. Bir kalple bir sey sevilir. O da Allah olmalidir.

BIR IÇIM SUYUN, YEDI YOLUN HAKKI VAR : Susuza su vermek, yol bilmeyene yol göstermek, ihtiyaç sahibinin ihtiyacini gidermek, toplum hayatinda ferdleri biribirine yaklastirir. Neticede zengin-fakir arasinda bir köprü kurulur, toplum huzurlu olur. iste bu yüzden, su sahiplerinin, yol bilenlerin, vazifelerini Hakk'a endeksli olarak yapmalari gerekir.

BIRLIGE IKILIK SIGMAZ : Bir tür sirkten kaçinmayi ifade eder. Iç ve dista varolusa katilmak, bu sekilde sevinç ve üzüntülere istirakte bulunmak. Bu katilistan ayrilan, bütünden ayri kalir, ikilige düser.

BIRLIK MAKAMI : Gönül birliginin gerçeklestigi manevî menzil (durak) demektir.

BIR SUÇLA ADAM ASILMAZ, BIR SÜRÇEN ATIN BASI KESILMEZ : Yanilarak yapilan kusurlarin bagislanmasi, tekrarlanmasi durumunda da cezalandirilmasi, bu sözle ifade olunur. Affedicilik fazilettir. Kur'an-i Kerim'de (Ve'l-âfîne ani'n-nâs) "insanlari affedenler" (Âli-imran/134) buyurulur.

BIR SEM'A (MUM) KI ALLAH YAKA, HALK ÜFLESE SÖNMEZ : "Allah'in nurunu agizlariyla söndürmek istiyorlar. Kafirler hoslanmasalar da mutlaka Allah nurunu tamamlayacaktir" (Tevbe/32). Allah'in yaktigi nur, inkarcilar ne kadar ugrasirlarsa ugrassinlar, ne kadar liflerlerse Liflesinler, sönmeyecektir. Halikin yaktigi mumu, mahlûkun nefesi söndüremez. Bu atasözünde mum, kalp, Allah aski (veya iman) da nur (isik) dur.

BIR TAHTTA IKI PADISAH OLMAZ : Burada taht, kulun gönlü, padisah ise çok sevdigi seydir. Taht, yani gönül bir tanedir, onun için oraya bir padisah, yani bir sevgili oturabilir. O da Allah'tir. "Allah bir insanda iki kalp yaratmadi." (Ahzab/4)

BÎRÛN: Farsça, dis, disari demektir. Dista tahakkuk etmis olarak gördügümüz âlem. Bîrûn'un mukabili "derûn" (iç, içeri) dur.

BISÂT-I ÜNS : Üns yaygisi anlaminda bir ifade. Allah'a yakinligi gösteren üns makami. Sûfilerin "bisat üzerinde dur, inbisattan sakin" ifadesi, Allah'in huzurunda saygili olmayi (bisat), laubalilikten (inbisat) uzak durmayi anlatir. Yani edebi gözeten sâlike, bisat ehli denir. Bisat'ta edepsizlik (inbisat) yapani kapiya, orada edepsizlik yapani da hayvanlara bakmak üzere ahira gönderirler.

BÎ-SER Ü PÂ: Farsça, bassiz ve ayaksiz demektir. Melâmiyyei Bayramiyye mensuplarinin mezar taslarina denir. Haci Bayram-i Veli'den sonra tarikati; Semsiyye-i Bayramiyye (Aksemseddin kolu), Melâmiyye-i Bayramiyye (Biçakçi Ömer Dede Kolu) ve Ince Bedreddin'in kurdugu bir sube ile üçe ayrilmisti. Bunlardan Melâmiler, devlet tarafindan siki takibe alinmis, basta Oglan Seyh Ismail Ma'sûki ve Bosnali Hamza Balî olmak üzere çesitli seyhler idam olunmustur. Çok sayida sehid verdikleri için, Melâmîler, özellikle Hamzavîler mezar taslarini, baslari kesik, kollari ve ayaklari kirik olarak yapmaya baslamislardi. Iste bu mezar taslarina, "Melâmî Tasi" veya "Bî-Ser ü Pâ" (Bassiz ve Ayaksiz) denir. Bu, Melâmîlerin, bassiz, elsiz, ayaksiz olduklarini, yani canlarindan geçtiklerini, kendilerini tamamen Allah'a teslim ettiklerini bildirir.

BI'SET: Arapça, göndermek demektir. Tasavvufta açik ilhamla gönderilen vahyi ifade eder.

BISMILLAH: Arapça, Allah'in adiyla demektir. Bir ise besmele ile baslanirsa, o isin sonu kesik (ebter) gelmez (Cami, 2, 77). "Bismillah", (Rahmanirrahim) eklemeden kullanilirsa "buyur, haydi, söyle, gel, yürü, hazirim" anlamina gelir. Bir yere girilecegi sirada, hürmet için birine "siz buyrun" yerine, "Bismillah" denildigi gibi, bir sey söyleyecek, bir sey yapacak kisiye de "söyle", "yap" yerine, yine "Bismillah" denir. Kendisine emir verilecek kisi, emri yerine getirmeye hazir bulundugunu bildirmek üzere "Bismillah" der.

BISTAMIYYE: Ebu Yezid Tayfur el-Bistamî (ö. 261/874) 'ye nisbet edilen ve Tayfuriyye de denilen bir tarikat. Naksî silsilesinde de yer alan Bayezid-i Bistamî, erken dönem Naksibendilige adini vermistir. Naksbendîlik kronolojik siralama içinde su isimlerle anilmistir : Siddîkiyye, Bistamiyye, Naksibendiyye, Ahrariyye, Müceddidiyye, Halidiyye.

BÎ-SER': Farsça, Seriata uymayan demektir. Mukabili "Bâ-Ser" (Seriata bagli) dir. Özellikle Hindistan'da seriata uymayan tarikatlara "bî-ser", uyanlara da "bâ-ser" adi verilir.

BOSTAN: Farsça, bahçe, bag demektir. Genel ve özel, açik mahal. Fetih makami.

BOS GELEN BOS DÖNER, BOS GELEN BOS GIDER: Mürsidin huzuruna varliktan soyunarak gelmek her türlü kibir, gurur ve nefsî davadan siyrilarak gitmek gerek. Bu sekilde giden kisinin, mürsidinin duasi ve himmet nazariyla ruhuna sirayet eden nefis pisliklerinden kurtulacagi; dönüste, varligin yerini, yoklugun ve fakrin alacagi kabul edilir. Bu atasözü ayrica, mürside ve dostlara hediyesiz gitmemeyi ögütler. Zira Peygamber Efendimiz (s) "Hediyelesiniz ki aranizda sevgi olussun" buyurur. Hediyesiz, bos gitmek, sevgi tesekkülüne mani bir husus olarak düsünülür.

BOS KAP SES VERIR : Manevî olgunluga ermis kisi, laf yapmaktan kurtulur, artik hali ile konusur. Hali elde edemeyen kisiler, bos kap gibi konusma mübtelasi olur, tin tin öter durur ki bu tiplerde hal gözükmez, yasamak bulunmaz, konusmalarinda kalici etki görülmez.

BU ALIYYE: Kadiriligin Cezayir ve Tunus kolu.

BU'D: Arapça uzaklik anlamina bir kelime. Kulun Allah'tan uzaklasmasi ki bu, emir ve nehiylere uymamakla olur. Hak'tan uzak kalanlara "bâ'id" denir. Bu'd'un mukabili "kurb" tur.
TASAVVUFÎ TERIMLER (B)
..:: 9 ::..
BU BIR KERVANSARAYDIR, KONAN GEÇER :Kervanlarin konup mola verdikleri yerlere kervansaray denir. Bu kelimenin dogru ifade edilmis sekli "Karbânsaray" dir. Kervansaraylarda her türlü sosyal ihtiyaçlar giderilmistir. Bu atasözünde insan kervana, kervansaray da dünyaya benzetilmistir. Bir yolcunun, bir kervanin kervansaraya gelip bir kaç gün kalip yoluna devam ettigi gibi, insan da bu dünyada bir kaç gün kalip gidecektir. Yani bu dünya geçici, kisa bir kalis yeridir.

BU DA GEÇER YÂ HÛ : Eskiden bu ibare, dergâhlarda, isyerlerinde levha halinde duvarlarda bulunurdu. Burada bir "tezad" sanati vardir. "Bu da geçer" ifadesi geçici dünyayi, "Yâ Hû" da Baki olan Allah'i gösterir. Iyi, kötü her sey gelir geçer, basa gelen kötü olaylara sabretmek ve Allah'a dayanmak icabeder.

BUHARIYYE: Celâleddin el-Ahmer el-Hüseyin b. Ahmed el- Buharî (d. 707/1307)' nin tesis ettigi bir tasavvuf okulu.

BUHL: Arapça, cimrilik anlamina gelen bir ifade. Bu bir nefis hastaligidir. Bir kimse kendi malindan cimrilik yaparsa buna "buhl", bir baskasinin malindan yaparsa buna da "suhh" denir. Hz. Peygamber (s) bir hadislerinde "suh (cimrilik)'tan sakinin. Süphesiz suh, sizden öncekileri helak etmistir" buyurur. Bazilari buhl'ü "ihtiyaç zamaninda isari terketmektir" seklinde tarif ederken, Hakîm, "insanî özelliklerin yok olup, hayvânî adetlerin ortaya çikmasi" diye tanimlar.

BUHÛRIYYE: Seyh Muhammed el-Buhûrî er-Rumî el-Edirnevî (ö. 1039/1629)'nin kurdugu, Ramazaniyye-i Halvetiyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu.

BULASIKÇI DEDE : Mevlevî tâbiri. Matbah-i Serifte önemli bir görevdir. Bulasikçi dede'nin beraberinde, yardimcilari bulunurdu. Yemek kaplan mutlaka mutfakta yikanirdi. Kasiklar da büyük bir özenle yikanip kurulanirdi. Somat denen sofra bezinin temizligine çok dikkat edilirdi. Küçük dergâhlarda Bulasikçi Dede'nin yardimcisi olmazdi.

BUK'A: Arapça, yer, mekan, belde, diyar, bölge anlamina gelir. Çogulu "bikâ ve buka" dir. Türbe, yatir. Buk'a-i mübâreke : Mübarek yerler, ziyaret yerleri, türbeler.

BU MEYDANDA NICE BASLAR KESILIR, SORAN OLMAZ : Bu meydan erenler meydanidir. Sirri, anlamayanlara fas edince, sonuçta kan dökülür. Bu ugurda nice baslar verildigi yukaridaki sözle anlatilir.
Kûh kün ez kellehâ
Bahr kün ez hûn-i mâ
Kellelerden tepeler yapsinlar
Kanimizdan denizler...
Seyyid Seyfullah bir siirinde söyle der:
Kiyamazsan bas u cana
Irak dur girme meydana
Bu meydanda nice baslar
Kesilür hiç soran olmaz.
Yeniçeriler, bu sözü, orta gülbanklerine almislardir.
BURAK: Hz. Peygamber (s)'i Miraç gecesi tasiyan hayvan. Kur'an-i Kerim'de adi geçmemektedir. Burak anatomik yapisi itibariyle Katir'dan küçük, esekten büyüktür, rengi beyazdir. O cennet hayvanlarindandir. Iki kanatlidir. Bunlar sayesinde, bir adimda gözün görebildigi en uzak mesafeyi kat edebilir. Iki de uzun kulaklari vardir. Burak diger Peygamberlere de hizmet etmistir. Mesela Hz. Ibrahim, Kabe'ye olan yolculugunu bu hayvanla yapmistir. Bu hayvana "Dabbetü Ibrahim" de denir. Hesab gününde, mahser yerinde bulunan ümmetlerine ulasabilmeleri için, Peygamberler bineklere bineceklerdir. Salih (a.s) devesine binerken, Hz. Peygamber (s)'in kizi Patima ile birlikte Burak'a binecegi ve o gün Burak'in sadece ona tahsis edilecegi de rivayet edilir.
Kelime olarak "berk" (parilti, simsek)'ten türemistir. Hizindan veya simsek gibi piriltisindan dolayi ona Burak adinin verildigi söylenir. Tasavvufta aski ifade eder. Zira ask, kulu simsek gibi Allah'a ulastirir. Burak can, ruh Allah'a götüren binek, yani ask olarak tarif edilir.
Kullar senin sen kullarin
Günahlari çok bunlarin
Uçmagina koy bunlari
Binsünler Burak Çalabim.
Yunus Emre

BURHAN: Arapça, kesin delil demektir. Kur'an-i Kerim'de, Hz. Peygamber (s) ile tartisan inançsizlarin, ondan iddiasini ispat etmek üzere, süpheleri ortadan kaldiracak açiklikta ve itirazlara mahal vermeyecek kesinlikte burhan (delil) istediklerinden bahseder. Ayrica sadakaya da, verenin imanina delil oldugu için (burhan) denmistir. Bu tabir Rifaiyye, istilahlarindandir. Sis vurmak, ates yalamak, kilinçla karin kesmek, tas yutup çikarmak vs. gibi harikalara, Rifaîler burhan adini verirler. Rifaîler bununla, mânânin maddeye olan üstünlügünü ispatlamak isterler.

BURHAN-I HAK: Arapça, Hakk'in kesin ve açik delili demektir. Hz. Peygamber (s) veya Kur'an-i Kerim'e "Burhan-i Hak" denir. Bir görüse göre Burhan umûmun ; cezbe ise, nebi ve velilerin yoludur.

BURHANIYYE: Seyyid Ahmed Bedevî Hazretlerince tesis olunan Ahmediyye tasavvuf okulunun alti subesinden birinin adi.

BURHANIYYE: Burhanüddin Ibrahim b. Ebil Mecdi'd-Dessûki (ö. 686/1287) tarafindan kurulan ve Saziliyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu. Dessûkiyye de denir.

BUSE: Farsça öpmek, öpücük demektir. Tasavvufi olarak bâtindaki feyz ve cezbe; müjde alindiginda duyulan zevk veya haz; ilim ve amel; anlama ve anlatma bakimindan sözün keyfiyetini kabul etme yetenegi; ruhun vasitasiz olarak aldigi zevk veya haz gibi çesitli mânâlari ihtiva eder.
Leblerinle emrine amadedir canim benim Al da bir buseyle öldür haydi cananim benim
Arif Emre

BUY: Farsça koku demektir. Kalbin alâka (ilgi) ve ittisal (baglanti) den haberdar olmasi hali. Bu, cem (toplama) hâlinde baslangiçta oldugu gibi, daha sonra tefrika (ayrilma) makaminda da degisik bir halde yine vardir.

BÜDELA: Bkz. Ebdal.

BÜKA: Arapça aglamak anlamina bir kelime. Ilk dönem sûfileri Bekkâûn (aglayanlar) diye anilmislardir. Aglama; günah, Allah korkusu, Allah'tan ayri kalma veya sevgi sebebiyle olur. Kur'an-i Kerim'de Allah'in âyetlerini duyan gerçek müminlerin hemen aglayarak secdeye kapanmalari hususu sik sik zikrolunur. Konuyla ilgili olarak su âyetler dikkat çekicidir: Meryem/58, Tevbe/ 82, Necm/60, isra/109.
"Rahmanin ayetleri okununca onlar hemen aglayarak secdeye kapanirlar." Meryem/58.
"Yapmakta olduklarinin karsiligi olarak az gülsünler, çok aglasinlar." Tevbe/82.
Aglayamayan Sahabe-i Kirama, Peygamber Efendimiz (s), "Aglar gibi yapiniz." veya "Hüzünleniniz, zira gönlün hüzünlenmesi aglamaktan sayilir." demistir. Bazilari tefekkürü de, bir tür aglamak saymistir. Yine, zahidlerin üzüntüden, ariflerin ise sevinçten agladigi kaydedilir.

BÜNA-GÛS: Farsça, kulak memesi demektir. Kulak vermeden ve dikkatle dinlenmeden anlasilmayan sevgilinin sözü, ince ifadesi, kulaga küpe olan sevgilinin sözü.

BUT: Farsça, Put. Herkesin putu kendi nefsinin hevasidir. Kur'an-i Kerim'de Yüce Allah söyle buyurur: "Ey Muhammed (s)! Nefsinin istegini putlastirani görmedin mi?" Furkan/ 43; Câsiye/23.
Fütüvvet erbabi "Fetâ" (Yigit) yi putkiran kisi olarak degerlendirir. Bazilari büt'ü sevgili, ma'suk, matlûb seklinde tanimlamistir. Putperest: Asik; But: Vahdet; Büt-hane: Kelime olarak puthane ve tapinak demektir. Bu ifade Vahdet-i kül, Lahûti âlem, Zât-i Ehâdiyyet, mazhar olma hali, maddi âlem, seklinde degerlendirilir. Bütgede: Mâbed, dua edilen makam. Bu, tasavvuf erbabinca, istilah olarak Ilâhî bilgilere siddetle istiyak duyan kâmil arifin gönlü olarak tanimlanmistir.

BÜYÜ : Din disi dua ve hareketlerle ruh üzerinde etki yapmaya denir. Çesitli türlerde yapilir: Tütsü, muska, tilsim, cadilik vs. gibi.

BÜYÜKLÜK ALLAH'A MAHSUSTUR : Bu atasözü ya kibir satan kisiler için kullanilir, ya da konusan kisi tarafindan tevazu ve mahviyet maksadiyla söylenir. Allah büyüklenenlerin düsmanidir. Zira bir kudsi hadiste Allah söyle der: "Kibriya (büyüklük, ululuk) benim hirkamdir. Onu kendimden gayri hiç kimse için kabul etmem."

BÜZÜRGÂN: Farsça büyükler demektir. Naksibendiyye tâbiridir. Kâmil mürsidlere, sohbette gönüllere hayat veren, diliyle cevherler saçan ariflere "büzürgân" denir. Bu tâbir "ekâbir" yerine de kullanilirdi: Büzürgân-i erbâb-i tarikat (Tarikat erbabinin büyükleri) gibi.