TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 1 ::..
AB: Farsça su demektir. Tasavvuf istilahi olarak çesitli manalari ihtiva eder: Marifet, Ilâhî feyz, zât, varlik, kâmil nefs, ruh-i âzam, tümel akil.

ABA: Arapça abâe veya abâye de denir. Genis, fakat kisa bir nevi gömlek olup, dizden biraz asagi iner ; üst tarafinda, bas ve yanlarinda kollar için birer delik bulunur. Keçi kilindan dokunan kalin ve kaba kumastan yapilir. Beyaz veya kahverenkli olur. Dervislerin giydigi bir elbise olup, kökeninin Hz. Peygamber (s)'e kadar uzandigi söylenir. Aba giyen dervislere, "Abâ-pûs" denir. Sûfiyyenin abadan elbise giymesinin, Hz. Peygamber (s)'in sünnetine ittiba için oldugu zikredilir.

ABADILE: Abdullah kelimesinin çogulu olup, Arapça Abdullahlar, anlamina gelir. Allah'in esma-i hüsnasinin basina "âbd" kelimesi muzaf kilinarak yapilan isimler de bu cümledendir. Allah'in isimlerine mazhar olan kullar çesit çesittir. Kimi Allah'in "es-Sabûr" isminin mazhari olur, yani amelen, kavlen ve halen, o sifati (sabr) kendinde gerçeklestiren kisi, Abdussabûr adini alir. Bu kisi, sabri gerçeklestirmeye muvaffak oldugu için, sabrina nihayet bulunmayan yüce Allah'in kulu özelligini (veya ismini) almaya hak kazanir. Kasanî, Allah'in güzel isimlerinin hepsinde bu durumun geçerli oldugunu kaydeder. Kisi, tahakkuk ettirdigi ismin, bilincine ermistir. Seyhu'l-Ekber Muhyiddin Arabi'nin "Abadile" adli bir eseri vardir.

ÂBÂ-I ULVIYYE: Arapça yüce, ulvi babalar demektir. Birinci akil, tümel nefs, tümel tabiat ve heba, âbâ-i ulviyyeden addolunur. Zira bunlar, yaratiklarin ortaya çikisinda rolü olmalari bakimindan, âba (babalar) adini alirlar. Yine, isimler de bunlarla ortaya çikar.

ABASI KIRK YERINDEN YAMALI: Bu deyim, dilimize tasavvuftan geçmistir ; dervislerin abalarinin yirtik pirtik olmasini ifade eder. Eskiden dervisler, hirkalarinin helal maldan olmasina itina gösterirler, bu yüzden mallarinin helâl olduguna inandiklari sufilerden kumas parçalari toplarlar, bunlari birbirine dikip ekleyerek kendilerine aba yaparlardi. Bu çesit aba ve hirkaya, Arapça'da yamali manasina gelen, murakka da denir. Ayrica, "abali" kelimesi, fakir ve yoksul kimseler için kullanilir.

ÂBÂU'L-AHVAL: Arapça, hallerin babalari demektir. Hâlin tasarrufu altinda olan ve hal tarafindan kullanilan kimseye Ibnu'l-vakt; hali kendi tasarrufuna alan kisiye ise Ebu'l-vakt denir. Halleri bu sekilde kullanabilme gücüne sahip olanlara "hallerin babalari" (abaü'l-ahval) denir. Abau'l-ahvalin mukabili ebnau'l-ahval'dir.

ABBASIYYE: Ebu'l-Abbas Ahmet b. Muhammed b. Abdurrahman b. Ebi Bekri'l-Ensari'l-Endelusî (ö. 633/1235) tarafindan kurulan bir tarikat. Ispanya'da yayginlik kazanmis Medyeniyye'nin bir koludur.

ABD : Arapça, lügatta köle insan için kullanilir. Bir insanin kalbi, Allah'in gayri herseyden siyrilmadikça, kul olamaz. Bu durumda olan kisiye de, Allah'in kulu denir. Allah mümin kulunu "abd" dan daha güzel bir isimle anmamis, Kur'an'da "ibâdun mukramun" (ikram olunmus kullar)" (Enbiya/26) buyurmustur. Nebilerini ve Resullerini de bu isimle anmistir : "kullarimizdan Ibrahim'i an" (Sad/45), "kulumuz Eyyub'u an" (Sad/41), "ne güzel kul" (Sad/30). Hz. Muhammed (s) de ibadetten ayaklari sisip kendisine : "Ya Rasulullah (s), Senin geçmis ve gelecek bütün günahlarin afvolmadi mi?" diyen esine : "Sükreden bir kul olmayayim mi?" karsiligini vermistir. Yine Hz. Peygamber (s) söyle der : "Melik peygamber olmakla kul peygamber olmak arasinda serbest birakildim, ikinci sikki tercih ettim" Allah ile mahlukat arasinda kulluktan daha yüksek bir derece olsaydi. Rasulullah onu kaçirmaz. Allah da, O'na verirdi. O, bu yüzden sehadet kelimesinde" abduhü ve resulüh" diye anilir. Görüldügü veçhile, kulluk bir insan için en yüksek makamdir. Tasavvufta, asagidan yukariya dogru manevi yükselisi ifâde eden makamlarin basina tevbe, en üst zirvesine de kulluk konulmustur. Kul olun kisi gerçek hürriyet sahibidir. Zira o, Rab'dan baska kimseye boyun egmez. O, sadece Allah'in emirlerine sarilir. O'ndan baska herseyden bagimsiz ve hür olur. Allah'in emirlerine uzak kalan kimse, nefis veya seytanin esareti altinda demektir.
Mutasavviflar, abd lafzini er-Rabb mukabilinde kullanirlar.
Ubudiyyet salih kula mahsus olup, Allah onu birine nasip etti mi, artik o, Allah tarafindan yardim görmüs demektir. Bu sekilde kulun nefsinin ve nevasinin hazlari örtülür. Sonunda, Allah onu kulluk nimetlerine daldirir ve sadece kendisi ile mesgul eder.

ABDAL: Arapça, bedel, bidl ve bedii kelimelerinin çogulu olup, büdela da bu meyanda zikredilir. Karsilik, halef, serefli, cömert, ivaz gibi lügat manalari bulunmaktadir. Tasavvufta ise veliler arasinda, insanlarin islerinde tasarruf için mânevi müsaade verilmis kisilerdir. Türkçe'de kullandigimiz abdal (hatta aptal) kelimesi. Arapça "Ebdal"den bozmadir. Kamus-i Türkî'de safderun, ahmak, bir seye akil yormaz, kalendermesrep ve dervis adam seklinde tarif edilir.
Tasavvufta, abdal, rical-i gaybtendir. Kur'an-i Kerim'de geçmemekle birlikte. Aliyyü'l-Kari'nin Mevzuati'ndan ögrendigimize
II, 1265)." Sizden önceki ümmete mensup bir kisi, hesaba çekildi. Hayirli bir ameli bulunamadi. Ancak yumusak bir insandi. Hizmetçilerine emrederken zora kosmazdi. Allah (c), söyle buyurdu. "Buna ondan daha lâyikiz, onu affediniz (birakiniz)" Kesfu'l-Hafa, l, 135. Bu isim Kur'an'da bes yerde geçer.

ABDU'L-ÂHIR: Her seyin sonunda Allah'in varliginin devam etmesi, bulunmasi, O'nun el-Âhir ismini tanimlar. Yaratilanlarin fânî olmasindan sonra, Allahü Ta'âlâ'nm bekâsini ve âhiriyyetini görüp, "Onun üzerine bulunan her sey fânîdir. Celâl ve ikram sahibi olan Rabbinin vechi kalicidir" (Rahman/26, 27), âyetini gerçeklestiren (hakikatina eren) kula denir. Bakî olan Allah'in vechi, onun üzerine dogdugu için, O'nunla bakî kalmistir. Allah'a kavusmakla yok olmaktan kurtulmustur. Velilerin bir kismi, hatta büyük bir çogunlugu bu ikisiyle (fena ve beka) muttasiftirlar. el-Âhir ismi Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'L-ALÎM:El-Alîm, hakkiyla bilen demektir. Düsünme ve ögrenme söz konusu olmaksizin, aksine, sirf fitrî saflik ve kudsî nurun te'yidi ile, Allah'in kendi katindan, kesfe dayali ilmi verdigi kula, Abdu'l-Alîm denir. Kur'an'da 163 kere geçer.

ABDU'L-ALIYY: El-Aliyy, izzet, seref ve hükümranlik bakimindan en yüce demektir. Gücü akranina üstün, mânâlari istemede, himmeti, kardeslerininkinden fazla, üzerinde bütün rütbeleri toplayan, yüce faziletlerin tümüne ulasan kula, Abdu'l-Aliyy denir. Kur'an'da 11 yerde geçer.

ABDU'L-AZÎM: El-Azim, azamet sahibi anlaminadir. Allah'in azametiyle tecelli ettigi kul. Bu, azametinden dolayi Allah'a tam anlamiyla tezellül eder. Allah, bu kulunu, insanlarin gözünde büyük gösterir, sanini insanlar arasinda yüceltir. Onlar ona saygi duyar, onu zahirinde görünen azamet sebebiyle yüceltirler. Kur'an'da alti yerde geçer.

ABDU'L-AZÎZ: El-Azîz, yenilmeyen yegâne galip, izzet sahibi anlaminadir. Allah'in izzet tecellîsi ile azîz kildigi kul, olaylar ve mahlûkattan hiç bir sey onu yenemez iken o her seye
üstün gelir. Iste bu durumdaki kula, Abdü'l-Azîz denir. Kur'an'da 99 yerde geçer.

ABDU'L-BÂ'IS: El-Bâ'is, ölümden sonra dirilten demekter. Nefsinin, sifat, hevâ ve heveslerini iradî ölümle (nefis terbiyesi ile) nihayete erdirdikten sonra, Allah'in, kalbini hakikî hayatla dirilttigi kisidir, iste Allah, bu kulu, el-Bâ'is isminin mazhari kilar. Böylece o, cehalet ölümünü, ilimle diriltir, Hakk'in istegine uygun olarak, onlara hayat verir. Kur'an'da yedi yerde fiil olarak geçer.

ABDU'L-BÂKî: El-Baki, devam eden demektir. Allah'in bekasini gösterip fena-i külle erdiginde onunla baki kildigi kuldur. Allah'a bununla onun taayyünü için mutlaka gerekli ubudiyetle ibâdet eder. Bu, tafsilen cem'an, ta'ayyünen ve hakikaten, âbid ve ma'bûddur. Zira el-Baki vechinin tecellisinin tesiriyle resmi (sekli) kaybolmustur. Hadis-i kudsi; "onu öldüren ben isem diyeti üzerimedir. Diyeti üzerime olanin diyeti benim" Kur'an'da müstak olarak iki yerde geçer."
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 2 ::..
ABDU'L-BÂRî: El-Bari', modeli olmaksizin canlilari güzel bir sekilde yaratan demektir. Manasi, Abdu'l-Hâlik'a yakindir. O'nun ilmi, eksiltmek ve degismekten uzaktir. O, böylece, dengeli, uygun ve eksilmekten uzak sekilde, el-Bârî isminin hazretine uygun olarak is yapar. Âyet: "Rahman'in yarattiginda bir eksiklik göremezsin" (Mülk/3). Zira, el-Bârî, o kula, Rahman isminin altindaki isim subelerinden biriyle tecelli eder. Kur'an'da iki yerde geçer.

ABDU'L-BÂSIT: El-Bâsit, rizki genisleten veya ruhlari bedenlere yayan demektir. Allahü Ta'âlâ'nin hilkatinde (yaratilisinda) bast verdigi kisi. Bu kisi, Allah'in izni üzere kendisiyle ferahlik duydugu kullara, malini, canini, emrine uygun olarak verir, bunun sonucu, onlar da, basta ererler. Çünkü Abdu'l-Bâsit, el-Bâsit isminin tecellîsi ile bast eder. Bu, seriata aykiri olmayacak tarzda vuku bulur. Fiil faili halinde onbir defa Kur'an'da geçer.

ABDU'L-BASÎR: Bkz. Abdu's-Semi' ve Abdu'l-Basîr.

ABDU'L-BÂTIN: El-Bâtin, zâtinin görülmesi ve mâhiyetinin bilinmesi açisindan gizli olan demektir. Kalbî muamelelerde bulûga eren hamdi, sirf Allah'a mahsus kilan ve Allah'in sirrini takdis ettigi kula, Abdu'l-Bâtin denir. Ruhanîligi kendisinde galebe çalana kadar, el Bâtin ismiyle ona tecellî eder, onu batinlara yaklastirir. Gâib olan seyleri haber verir. Böylece o, insanlari manevî kemâlâta, iç arinmasina ve yolu temizlemeye çagirir. Abdu'l-Bâtin, semâviyyât, ruhaniyyât ve gayb âleminde kabuklardan siyrilmaya davet eden Hz. Isa (a) gibi, tenzîhi tesbihe tercih eder. Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'L-BEDÎ: El-Bedi, benzersiz sekilde yaratan demektir. Allah'in zat, sifat ve fiillerinde bedi' oldugunu gösterdigi kul. Allah onu bu ismin mazhari kilar. Kur'anda iki yerde geçer.

ABDU'L-BERR: El-Berr, iyilik eden, va'dini yerine getiren, anlamindadir. Manâ ve suret açisindan, her çesit iyiligi üzerinde tasiyan kisiye Abdu'l-Berr denir. Gördügü bütün iyilikleri ve faziletleri uygular. "Lâkin bir (iyi olan kisi), Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle yakinlarina yetimlere, düskünlere, yolculara, yoksullara ve köleler ugrunda mal veren, namaz kilan, zekat veren ve ahitlestiklerinde ahidlerine vefa edenler, zorda, darda ve savas alaninda sabredenlerdir. Iste onlar dogru (sâdik) olanlardir ve sakinanlar ancak onlardir" (Bakara/177). Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'L-CÂMI': El-Câmi, toplayan. Allah'in isimlerinin tümünü kendisinde topladigi kul. Allah, onu câmi'iyye'nin mazhari kilar. O da nefsi veya baskasinda ortaya çikan daginiklik ve parçalanmayi ilahî cem'iyyetle toplar. Kur'an'da fiil olarak sekiz yerde geçer.

ABDU'L-CEBBÂR: El-Cebbâr, iradesini her durumda yürüten veya yaratilmislarin hâlini iyilestiren anlaminadir.
Noksan veya kirik (yani zayif) her seyi (herkesi) güçlendiren kisi. Çünkü Hakk, kulunun hâlini güçlendirir. Bu ismin tecellîsi ile, yüksek bir hâle getirmek üzere, onu güçlü kilar. Kur'an'da sekiz yerde geçer.

ABDU'L-CELÎL: El-Celîl, azamet sahibi anlaminadir. Allah'in celâli ile celîl kildigi kisiye, Abdu'l-Celîl denir. Bu kul, sonunda öyle olur ki, kendisini gören herkes, kalbindeki celâlden dolayi heybete kapilir. el-Celâl, seklinde Kur'an'da iki kere geçer.

ABDU'L-CEVVÂD: El-Cevvâd isminin tecellisine mazhar olarak, insanlar arasinda cömertlikte ileri giden kula, Abdu'l-Cevvâd denir. Kur'an degil, hadisle sabittir.

ABDU'D-DÂRR ve ABDU'N-NÂFI': Zarar veren fayda saglayan
Allah'in diledigini yapar olduguna muttali kildigi kul. Allah, ona fiillerin tevhidini açar. Gördügü zarar; fayda, hayir ve serrin tümünü ancak Alah'dan bilir. Bu iki isim gerçeklestirdigi, ve bunlara mazhar oldugu zaman, o insanlara zarar verir veya menfaat saglar. Allah, bir takim kullarina bu ikisinden sadece birini nasib eder. Mesela seytan ve ona uyanlari ed-Dasr isminin mazhari kilar. Hizir ve ona uygun kisileri de en-Nafi isminin mazhari kilar. Ed-Dasr, türev olarak Kur'an'da iki yerde en-Nafi de ayni sekilde olmak üzere sekiz yerde geçer.

ABDU'L-EHAD: El-Ehad, bölünüp parçalara ayrilmamasi ve benzerinin bulunmamasi anlaminda tek olan demektir. Bu ismin tecellî ettigi kul, zamanin sahibi olan vaktin biricigidir. O, ehadiyyet-i ûlâ'da bulunan, en büyük kutbiyyet sahibidir. Kur'an'da üç yerde geçer.

ABDU'L-EVVEL: El-Evvel, varliginin baslangici olmayan demektir. Hakk'in evveliyet ve ezeliyetini, her seyde müsahede eden kul. Bu kul, tâatlarda yarisip, hayirlarda kosarak, her makamda bu ismi gerçeklestirmek suretiyle (Abdu'l-Evvel isimine layik biçimde) birinci gelir, el-Evvel olur. Halkiyyetle beraber bulunan herkese, ezeliyyeti gerçeklestirmek lâzimdir. Halkiyyete, hudûs (sonradan olma) adi verilmistir. Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'L-FETTÂH: El-Fettâh, iyilik kapilarini açan veya hakemlik yapan anlamlarini ifâde eder. Allah'in, her çesidiyle, anahtarlarin sirlarinin ilmini verdigi kula, Abdu'l-Fettâh denir. Allah onun (yani Abdu'l-Fettâh olan kulu) vasitasiyla, husûmetleri, kilitleri, problemleri ve sikintilari açar. Allah, onun vasitasiyla nimeti tutup vermedigi gibi, rahmet (fütûhât)ini de yine onun (vasitasi) ile gönderir. Kur'an'da üç yerde geçer.

ABDU'L-GAFFÂR: El-Gaffâr, daima affeden, tekrarlanan günahlari bagislayan demektir. Kendisine kötülük yapan herkesin suçunu örten ve kendisinden olanin örtülmesini istedigi seyi, baskalari için de isteyen kula Abdu'l-Gaffâr denir. Çünkü Allah, bu kulunun günahlarini örtüp, Gaffârlik tecellîsi ile, onu bagislamistir. Allah, el-Gaffâr'ligmi, Abdu'l-Gaffâr (olan kulu vasitasi) ile ortaya çikarir. Kur'an'da doksan yedi yerde geçer.

ABDU'L-GANî: el-Ganî, zengin, ihtiyaçsiz. Allah'in cümle mahlûkâta muhtaç olmaktan kurtardigi kuldur. Kendisinden daha istemeden ona ihtiyaç duydugu seyleri verir. Ancak bu, kulunun himmetinin gücünün topluluguna, kendine muhtaçligina zatî fakri gerçeklestirmesine ve istidadina baglidir. Kur'an'da onsekiz yerde geçer.

ABDU'L-HÂDÎ: el-Hâdî, yol gösteren, murada erdiren demektir. el-Hâdî isminin tecellî ettigi kisi. Allah, sidk ile Hak'dan konusarak emrettiklerini halka onun vasitasi ile teblig edip, onlara hidâyet edici kilar. Ona, Nebi'ye asaletle, tabi olanlarina verasetle oldugu gibi inzar eder. Kur'an'da on yerde geçer.

ABDU'L-HÂFID: el-Hâfid, alçaltan, zillet veren demektir. Her konuda, Allah'a karsi tezellül hâlinde bulunan kuldur. Her seyde Hakk'i gördügü için, nefsini alçaltin Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'L-HAFîZ: el-Hafîz, koruyup gözeten ve dengede tutan demektir. Allah'in, içini, disini, düsüncelerini, hallerini, sözlerini ve fiillerini, her türlü kötülükten korudugu kisidir. Allah, el-Hafîz ismiyle bu kuluna öyle bir tecellî eder ki, onunla beraber bulunanlara, bu hifz sirayet eder. Ebû Süleyman ed-Darrânî'den, kalbine otuz sene müddetle kötülük gelmedigi, onunla beraber bulunmaya devam ettigi sürece, yanindakilere de ayni durumun söz konusu oldugu, anlatilir. Kur'an'da on iki yerde geçer.

ABDU'L-HAK: el-Hak, fiilen var olan, realiteye uygun, gerçek gibi anlamlan ihtiva eder. Hakk'in tecellî ettigi kisidir ki, Allah, bu kulunu, bâtil fiil, söz ve hallerden korur. O da, her seyde Hakk'i görür. Çonkü O, zâtiyla kâim, vâcib ve sabit olandir. Siva adi verilen sey, batil ve yok olucudur, varligi Hakk'a bagli (yani Hak ile)dir. Belki o, Hakk'in suretlerinde O'nu Hakk olarak, batili da bâtil olarak görür.

ABDU'L-HAKEM: el-Hakem, son hükmü veren anlamindadir. Abdu'l-Hakem, kullara, Allah'in hükmüyle hükmeder. Kur'an'da on üç yerde geçer.
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 3 ::..
ABDU'L-HAKîM: el-Hakîm, bütün emirleri ve isleri yerli yerinde olan demektir. Allah'in, esyadaki hikmet noktalarini gösterdigi, konusmasinda mükemmellige ve davranisinda isabete muvaffak kildigi kisidir. Bu kul, bir seyde noksanlik görmez ki onu gidermesin, yine bir seyde bozukluk bulmaz ki onu islâh etmis olmasin. Kur'an'da doksan alti yerde geçer.

ABDU'L-HÂLIK: el-Hâlik, takdirine uygun bir sekilde yaratan demektir. Bu isim bir kulda tecellî edince, o, Allah'in diledigi nisbette her seye kadir olur. Zira, bu durumda Allah kuluna, halk ve takdir sifatiyla tecellî etmistir. Kul da, Allah'in takdiri ile takdir eder. Kur'an'da sekiz yerde geçer.

ABDU'L-HAMÎD: el-Hamîd, ögülmeye lâyik olan demektir. Hakk'in üzerine ögülen sifatlarla tecellî ettigi kuldur, insanlar (Abdü'l Hamîd olan) kulu ögdükleri hâlde, o, sadece Allah'i öger. Kur'an'da onyedi yerde geçer.

ABDU'L-HALîM: el-Halîm, acele ve kizginlikla muamele etmeyen demektir. Bu ismin tecelî ettigi kul, kendisine karsi suç isleyene ceza vermede acele etmez, ona yumusak
davranir. Kendisine eza edenin sikintisina, sefihlerin sefihligine tahammül eder, kötülügü iyilikle savar. Kur'an'da onbes yerde geçer.

ABDU'L-HASÎB: el-Hasîb, kullarina yeten veya onlari hesaba çeken demektir. Allah'in tâ nefislerine varana kadar, nefeslerini hesaba çeker hâle getirdigi ve bu konuda onu ve sevenlerini basariya erdirdigi kisi. Kur'an'da dört yerde geçer.

ABDU'L-HAYY: el-Hayy, ebedî hayatla diri olan manasinadir. Hakk'in ebedî hayatiyla, kendisine tecellî ettigi kuldur. Böylece (Abdu'l-Hayy olan) kul, O'nun devamliligi olan hayati ile yasamayi sürdürür. Kur'an'da ondokuz yerde geçer.

ABDU'L-KÂBID: el-Kâbid, rizki tutan veya canlilarin ruhunu alan demektir. Allah'in tutukluk (kabz) verdigi kuldur Allah, bu kulu adli ve hikmetine uygun olarak, üzerlerine feyzolmasi (gelmesi) gerekmeyen ve kendilerine lâyik bulunmayan seyden nefsini ve baskasini tutucu hale getirir. Yine Allah, bu (Abdu'l-Kâbid olan kulujnu, kendilerine yakismayan konularda, kullara engel kilar. Kullar da bu (Abdu'l-Kâbid)nun engeli ve tutusuyla kabza (tutukluga) ugrarlar. Fiil olarak bir yerde geçer.

ABDU'L-KÂDIR: el-Kâdir, her seye gücü yeten, kudretli demektir. el-Kâdir isminin tecellîsi ile, tüm takdir edilen seylerde, Allah'in kudretini gören kuldur. O, tutmayi kendisiyle gerçeklestiren ilâhî elin suretidir. Ona hiç bir sey engel olamaz. Her seyde, Allah'in etkisini, zatlarindaki ademiyet (yokluk) ile beraber, ma'dûmlara vücûdun yardiminin sürekli olarak ulastigini görür. Esyada Allah'in kudretiyle tesir etmesine ragmen, kendi nefsinin yoklugunu görür. Durum, Abdu'l-Muktedir için de böyledir. Ancak o, icad (var etmen)in kaynagini ve hâlini görür. Kur'an'da elliyedi yerde geçer.

ABDU'L-KAHHÂR: el-Kahhâr, yenilmeyen yegane gâlib, demektir. Nefsinin güçlerini kahretmek üzere, te'yidi ile, Allah'in basariya erdirdigi kuldur. Böylece, ona el-Kahhâr ismiyle tecellî eder. O, kendisinden yüz çevireni kahreder. Kendisiyle savasan ve düsmanlik eden herkesi, hezimete ugratir. Mahlûkâta tesir eder, ancak, onlardan etkilenmez. Kur'an'da sekiz yerde geçer.

ABDU'L-KAVî: el-Kavî, her seye gücü yeten, kudretli anlammadir. Gazap, sehvet, heva ile nefsine destek veren seytan ve ordusunun, ayrica ins ve cin seytanlarindan olan düsmanlarinin sultasina karsi, Allah'in kuvvetiyle güçlenen kisi. Kahri olmadikça, Allah'in hiç bir mahlûkâti, ona mukavemet edemez. Galebesi olmadikça, hiç bir kimse ona güç yetiremez. Kur'an'da onbir yerde geçer.

ABDU'L-KAYYÛM: el-Kayyûm, her seyin varligi kendisine bagli olup kâinati idare eden demektir. Esyanin varligini Hakk'a bagli olarak gören kul. Kayyûmiyyet, tecellî edince, o kul, bununla, halk arasinda, Allah'a baglanip emirlerini yerine getirerek, onlara, geçimleri, hayatlari ve maslahatlari için yaptiklari islerde yardimci olarak hizmet eder. Kur'an'da üç yerde geçer.

ABDU'L-KEBÎR: el-Kebîr, zâtinin ve sifatlarinin mâhiyeti, anlasilamayacak kadar uludur anlamina gelir. Hakk'm kibriyâsi ile büyük olan kisi. O'nun büyüklügü, fazlü keremiyle halktan üstün olmasidir. Kur'an'da otuzalti yerde geçer.

ABDU'L-KERÎM: el-Kerîm, fazilet türlerinin hepsine sahip anlamini ihtiva eder. Allah'in, el-Kerîm isminin vechini gösterdigi (yani, el-Kerîm ibmine mazhar kildigi) kisi. O, keremi tecellî ettirir. Zira, kerem O (Allah)nun kadrini bilmeyi ve O'nun sinirina tecâvüz etmemeyi gerektirir. Malumdur ki, kulun mali mülkü olmaz. O, kullari üzerine olan Allah'in kerem ve cömertliginin disinda, hiç bir seyi kendisine baglamaz (nisbet etmez). Zira, Mevlâ'sinin cömertligi, kendi mülkünde, diledigi kisilere tahsis edilmistir. Onu, keremiyle herkesin günahini örtmüs olarak görür. Abdü'l-Kerîm, kendisine kötülük yapani, en güzel huyla ve muamele ile karsilik vererek, onu affeder. Hz. Ömer (r), "Seni Kerîm olan Rabbine karsi gurura sevkeden sey nedir?" (infitâr/6) âyetini isitince, "Senin keremin ya Rab!" demistir. Bunun hüccet telkin etmeyle ilgili oldugunu söylemistir. Kisaca, Allah'in keremi yaninda, tüm kullarin günahlarinin bir degere sahip olmadigini görür. Kereminin feyzi geregi, Allah'in tüm nimetlerini sinirli görmez. Böylece, fiilleri, keremi sebebiyle kendisine tecellî eden Rabbisinin ikrami olarak ortaya çikmasi bakimindan bu kul, insanlarin en cömerdi hâline gelir. Abdu'l-Cevvâd'i da bununla kiyasla; çünkü kullarina onun cömertliginin vasitasi ve ve el-Cevvâd isminin mazhari (ortaya çiktigi yer) olmustur. Halk içinde, nefsini sevgilisine adayan kisiden daha cömert kim olabilir? Böylece o, kalbini, Allah'tan baskasina baglamaz. Kur'an'da yirmi yedi yerde geçer.

ABDU'L-KUDDÛS: el-Kuddûs, her eksiklikten münezzeh demektir. Allah'in perdelenmeden arindirdigi kisi. Bu kulun kalbini, Allah'tan baskasi mesgul etmez. Allahu Ta'âlâ'nin su kudsî hadiste ifade ettigi gibi, kalbi sadece O, istilâ eder: "Yere göge sigmadim mü'min kulumun kalbine sigdim" (Kesfu'l-Hafâ, U/373). Kim Hakk'i kusatirsa, baskasindan arinir. Çünkü Hak tecellî ettiginde, O'ndan baska hiç bir sey kalmaz. el-Kuddûs'ü, mahlûkâttan arinmis kalpten baskasi kusatamaz. Kur'an'da iki yerde geçer.

ABDULLAH: Allah, ism-i celâl, zât ismi. Hakk'in kendisine, bütün isimleriyle tecellî ettigi kuldur. Kullar arasinda bundan daha yüce bir makam yoktur. Çünkü bu kul, O'nun en büyük ismini gerçeklestirip, onunla sifatlanmistir. Bundan dolayi, su âyette ifade edildigi gibi, bu isim, sadece Hz. Peygamber (s)'e mahsustur: "Allah'in kulu, O'nu anmak için kalktiginda, neredeyse, onun etrafinda keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi" (Cinn/19). Gerçekte bu, sadece Hz. Peygamber (s) için geçerlidir. Kutuplar için bu makam, sünnetine uymakla ona mirasçi olduklarindan dolayidir. Bu isim, baykalarina mecazen verilir. Çünkü, bütün isimlerle muttasif olmak, vâhidiyyet ve tüm isimlerin ehadiyyeti iledir. Kur'an'da, ikibin altiyüz doksansekiz yerde geçer.

ABDU'L-LATÎF: el-Latîf, yaratilmislarin ihtiyacini en ince noktasina kadar bilip, sezilmez yollarla karsilayan kisi anlammadir. Lutf için lütuflu olma mevkilerini bilmesinden dolayi, Allah'in kullarina lütufla davranan kisi. Bu kul, içlere muttali, kullara Hakk'in lütfunun vasitasi olur. Latîf ismi kendisinde tecellî ettigi için,O'nun lütfü sebebiyle, kullarina sezmedikleri tarzda yardim eder. Basiretler O'nu idrâk edemezler. 7 yerde geçer.

ABDU'L-MÂCID: el-Mâcid, sanli, serefli demektir Allah'in kendi vasiflariyla sereflendirdigi kul. Allah, ona kabiliyetine göre vermis; Abdu'l-Mecîd gibi, san ve serefine göre, kaldirabilecegi kadar tahammül (tasima) gücü bahsetmistir. Kur'an'da yoktur. Ancak hadislerde sabittir.

ABDU'L-MECÎD: el-Mecîd, sanli, serefli anlamini ifâde eder. Ahlâk ve sifatini olgunlastirdigi, Allah'in ahlâkini gerçeklestirdigi için, Hakk'in kullar arasinda yücelttigi kisidir. Böylece, insanlar, güzel ahlâki ve fazlindan dolayi onu yüceltmislerdir. Kur'an'da dört yerde geçer.

ABDU'L-MELIK: el-Melîk, görünen ve görünmeyen âlemlerin sahibi demektir. Allah'in dileyip emrettigi hususta tasarruf ederek, kendine ve baskasina güç yetirendir. Bu, Allah'in mahlûkâti arasindaki en güçlü varliktir. Kur'an'da bir yerde geçer.
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 4 ::..
ABDU'L-METîN: el-Metîn, her seye gücü yeten, kudretli, demektir. Sapittirmak isteyenden etkilenmeksizin, dininde saglam olan kul. Tam saglam oldugu için, Hak'tan uzaklastirip dini yok eden kisinin yaninda bulunmaz. Abdu'l-Kavî, her seye tesir ederken, Abdu'l-Metîn hiç bir seyden etkilenmeyendir. Kur'an'da üç yerde geçer.
ABDU'L-MUAHHIR: el-Muahhir, geriye birakan anlaminadir. Kul, bu isim vasitasiyla, her tecâvüz ve taskinliktan geri kalir. Onu tugyan ve tecâvüzden, bulunmasi gereken hududa döndürür. Yine, geciktirilmesi (alikonulmasi) gereken her fiil için de durum böyledir. Allah, hududu, insanlar için çizmistir.
ABDU'L-MÜBDI: el-Mübdi, ilkin yaratan demektir. Allah'in, ibdâina (ilk yaraticiligina) muttali kildigi (ibda sirrina erdirdigi) kuldur. Halk ve emrin baslangicini görür, ilk yapilan hayirlari, Allah'in izniyle baslatir.
ABDU'L-MUCîB: el-Mücîb, dualara karsilik veren anlamina gelir. Hakk'in da'vetine icabet edip, O'na itaat eden kula denir. "Allah'a çagirana icabet ediniz"(Ahkâf/31) âyetini duydugunda, Allah onun davetine öyle bir karsilik verir ki, sonunda, ona el-Mücîb ismiyle tecellî eder. Ihtiyâci için dua eden tüm kullarina karsilik verir. Çünkü bu, Allah'in kendisine vacip kildigi isticâbe cümlesindendir. Onun bu icabeti "Kullarim, sana Ben'den sorarlarsa, onlara yakinim. Dua ettiginde, onun istegine karsilik veririm. Haydi öyleyse, Ben'den kabul talebinde bulununuz" (Bakara/186) âyeti geregidir. "... Bana inansinlar!..." (Bakara/186) âyetindeki suhûdî imân için gerekli tevhîd ve kurb hükmünce, onlarin duasini kendi duasi olarak görür. Kur'an'da bir yerde geçer.
ABDU'L-MUGÎS: el-Mugîs, yardim eden demektir. Allah'in, muhtacin ihtiyâcini, miktari ve vaktiyle bildirip, bilgisine uygun biçimde, bunu basarmaya eksiksiz ve noksansiz olarak muvaffak kildigi kisidir. Ihtiyâci gidermekte, ne geç kalir, ne de erken davranir.
ABDU'L-MUHEYMIN: el-Müheymin, kâinatin bütün islerini gözetip, yöneten anlaminadir. Hakk'in, her seyi görüp gözeten oldugunu müsahede eden kisi. el-Müheymin ismi kendisinde görüldügü için o, üzerinde her hakki bulunanin hakkini vererek, kendisini ve baskasini gözetmektedir.
ABDU'L-MUHYî: el-Muhyî, can veren demektir. Allah'in el-Muhyî ismiyle tecellî ederek, kalbine hayat verdigi kula Abdu'l-Muhyi denir. Hz. Isa (a)'da oldugu gibi, (bu kulunu) ölüleri diriltmeye muktedir kilar. Kur'an'da bir yerde geçer.
ABDU'L-MU'îD: el-Mu'îd, tekrar yaratan anlammadir. Tüm halk ve emr'in, sonunda kendisine dönecegine, Allah'in muttali kildigi (veya bu sirra erdirdigi) kuldur. Bu kul, iadesi vacip olani, Allah'a döndürür. Sonunda, akibet ve me'âdini, en güzel biçimde saadetini görür.
ABDU'L-MUNTAKIM: el-Muntakim, suçlulari cezalandiran demektir. Allah'in kullan arasinda, hududunu mesru sekilde gözetmek üzere, görevlendirdigi kul'dur. Abdu'l-Muntakim, (bu konuda), insanlara yumusak ve merhametli davranmaz." O ikisi için, Allah'in dinini uygulama konusunda sizi bir acima tutmasin (Nur/2). Kur'an'da bir yerde geçer.
ABDU'L-MU'IZZ: el-Mu'izz, yücelten, izzet ve seref veren demektir. Allah'in el-Mu'izz ismiyle tecellî ettigi kul, Bu kul, velilerden Allah'in izzetiyle sereflendirdigini aziz kilar. Kur'an'da doksandokuz yerde geçer.
ABDU'L-MUKADDIM: el-Mukaddim, öne alan anlammadir. Allah'in öne geçirip, ilk safta bulundurdugu kuldur. O, bu ismin tecellîsi ile, fiillerden öne geçmesi gereken her seyi ve ileri geçmeye hak kazanan herkesi, basa geçirir.
ABDU'L-MUKSIT: el-Muksit, adaletli davranan anlammadir. Bu (ismin tecellî ettigi kul), adaletli davranmada, insanlarin en mükemmeli olandir. Öyle ki varsa, baskasinin kendi üzerindeki hakkini bile teslim eder de bir baskasi onu ne hisseder, ne de bilir. Zira o, kendisinde tecellî eden Allah'in adaleti ile hükmeder. Her hak sahibine hakkini öder. Gördügü her zulmü yok eder. O, nur kürsisi üzerindedir. Asagi inmesi gerekeni alcaltir yükselmesi gerekeni de yüceltir. Hz. Peygamber (s) bir hadis-i serifte söyle buyurur: "Adaletli davrananlar, nurdan minberler üzerindedir" (Ahmed ibn Hanbel, Müsned, c. II., s. 160).
ABDU'L-MUKÎT: el-Mukît, bedenlerin ve ruhlarin gidasini yaratip veren demektir. Bu ismin tecellî ettigi kul, ihtiyaç içindeki kullarin ihtiyacini giderir. Kur'an'da bir yerde geçer.
ABDU'L-MUKTEDIR: el-Muktedir, her seye gücü yeten, kudretli demektir. Bu ismin tecellî ettigi kul, Allah'in kudretini her seyde görür ve O'nun izniyle her seye güç yetirir. Kur'an'da üç yerde geçer.
ABDU'L-MUSAVVIR: el-Musavvir, sekil ve özellik veren anlamina gelir. Bu ismin mazhari olan kul, tasvirine Allah'in muvafakat ve mutabakat ettiginden baskasiyla tasvirde bulunmaz. Zira onun tasvir fiili, Allah'in tasvir ediciliginden kaynaklanmaktadir. Kur'an'da bir yerde geçer.
ABDU'L-MU'MIN: el-Mü'min, güven veren, va'dine güvenilen demektir. Allah'in bela ve cezadan emîn kildigi, insanlarin zatlari, mal ve irzlari konusunda güven duydugu kisidir. Kur'an'da ikiyüz yirmi sekiz yerde geçer.
ABDU'L-MUMÎT: el-Mumît, öldüren demektir. Allah'in nefsindeki neva, gazap ve sehveti öldürdügü kuldur. Böylece kalbi canlanir, akli Hakk'in hayati ve nuru ile aydinlanir. Öyle ki, tecellî eden bu sifat ve Allah'tan gelen etkili himmet sonucu, kendisinde; nefsî kuvvetleri öldürmesi neticesinde de baskalarinda tesirli olur.
ABDU'L-MUTE'ÂL: el-Mute'âl, izzet, seref ve hükümranlik bakimindan en yüce, askin demektir. Baskasinin idrak edemeyecegi yücelige ulasip yücelen. O, el-Müte'âl isminin mazharidir. Elde ettigi olgunluk ve yücelikte durmayan, daha yüce himmetiyle, her kayit, mekân ve makamdan üstün bulunan mukaddes, mutlak, hakîkî ulvîligi gördügü için, Allah'tan, yücelikte ilerlemeyi isteyerek, her kemâlâtta üstünlügü, varliklarin en sereflisi, rütbece en üstünü olmasina ragmen, Hz. Muhammed (s)'in "Rabbim, ilmimi artir" (Tâhâ/114) âyetine muhatap kilindigini görmüyor musun? Kur'an'da bir yerde geçer.
ABDU'L-MUTEKEBBIR: el-Mutekebbir, azamet ve yüceligini ortaya çikaran demektir. Hak karsisinda kendisini zelil kilmasi sebebiyle, büyüklenmesinin yok olup, neticede, kendi kibri yerine, Allah'in kibriyâsinin gelmesidir. Bu, Allah'tan gayrisine Hak ile tekebbür ederken, baskasinin önünde egilmez, Kur'an'da bir yerde geçer
ABDU'L-MUZILL: el-Muzill, zillet veren, anlammadir. Bu kul, el-Müzil isminin ortaya çikis yeridir. O, Allah'in zelil etmek istedigi düsmanlarini, kendisinde tecellî eden el-Muzill ismiyle zillete düsürür.
ABDU'N-NÛR: en-Nûr, nurlandiran, nur kaynagi gibi anlamlari vardir. Allah'in en-Nûr ismiyle tecellî ettigi kuldur." Allah, yerin, gögün nurudur..." (Nur) âyetinin mânâsini bu kul, anlar. en-Nûr, kevnî ve ilmî olarak, her seyin kendisiyle ortaya çiktigi ez-Zâhir'den ibarettir. O, kendisiyle hidayete erilen âlemlerin nurudur. Bu nura, asaleten Hz. Muhammed (s), O'nun sünnetlerini yasamakla da mirasçilari sahiptir. Kur'an'da otuz üç yerde geçer.
ABDU'R-RÂFI': er-Râfi', yücelten demektir. Her seyin üzerinde yükselen kula, Abdu'r-Râfi' denir. O'nun ona nazari, siva (diger) ve gayr (baska)'in nazari iledir. Dereceleri yükselten, Hak ile kaim olmasindan dolayi, nefsini kendi rütbesinden yukari kaldirir. Durum bunun tersine de olabilir. Zira, el-Hâfid isminin mazhariyeti sebebiyle, ilki, sirf adem (yokluk) hâlinde gördügü için, her seyi alçaltin Ikincisi de, kendisinde olan er-Râfî' isminin tecellîsi ile gördügü her seyde, Hakk'i yükseltir. Bana (el-Kâsânî'ye) göre, bu, daha dogrudur. Zira arif, sifatlanmak üzere rahmeti ister, böylece acinan (merhum) degil, aciyan (rahîm) olur. Zira âsînin rahmetten olan payi, budur. Kur'an'da iki yerde geçer.
ABDU'R-RAHÎM: er-Rahîm, bagislayan, esirgeyen, aciyan anlamlarmadir. er-Rahîm isminin tecellî ettigi kula, Abdu'r-Rahîm denir. O, rahmetini takva sahibi ve sâlihlere tahsis etmis, kizdiklarindan da intikam almistir. Kur'an'da yüz on bes yerde geçer.
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 5 ::..
ABDU'R-RAHMÂN: er-Rahmân, bagislayan, esirgeyen, aciyan anlamlarmadir. er-Rahmân isminin kendisinde ortaya çiktigi kula, Abdu'r-Rahmân denir. O, rahmetin disinda kalmadigi için, kabiliyeti ölçüsündü bütün âlemlere rahmettir. Kur'an'da elli yedi yerde geçer.

ABDU'R-RAKîB: er-Rakîb, gözetleyip, kontrol eden demektir. er-Rakîb isminin tecellîsi altinda nefsinin fanî olup gittigini idrak ederek, gözetleyicisini, kendisine nefsinden daha yakin bulun kula, Abdu'r-Rakîb denir. Bu kul, Allah'in hiç bir hududuna tecâvüz etmez. Bu hadlere riâyet etmeye, kendini tam vermis kimse bulunmaz. Arkadaslari yanina geldiginde, onlari Allah'in murâkabesiyle gözetler. Kur'an'da bes yerde geçer.

ABDU'R-RAÛF: er-Raûf, sefkatli, demektir. Allah'in re'fet ve rahmetine mazhar kildigi kuldur. Bu kul, ser'î hudud hariç, insanlara çok re'fetli (sefkatli) olur. Allah'in onun üzerine bagli bulunan hükmü ve kazasi geregi, günahtan dolayi kendine vacip kilmani ve haddi, rahmet seklinde görür. Her ne kadar distan nikmet gibi görünse de... Bu durumu, sadece havassu'l-havass seviyesinde bulunanlar, zevken bilirler. Zahiren üzerindeki haddi uygulamak, bâtinen ona acimanin ayn'i dir. Kur'an'da onbir yerde geçer.

ABDU'R-RASîD: er-Rasîd, bütün isleri isabetli ve hedefine ulasici, irsâd edici demektir. Allah'in er-Rasîd ismiyle tecellî etmek suretiyle rüsdünü nasib ettigi kula, Abdu'r-Rasîd denir. Ibrahim (a)'e dedigi gibi: "Andolsun ki, daha önce ibrahim'e de, akla uygun olan (rüsd)i göstermistik..." (Enbiyâ/51). iste bundan sonra, halki Allah'a, ma'âs ve me'âd konularinda dünyevî, uhrevî maslahatlara yöneltmek üzere irsada basladi. Kur'an'da üç yerde geçer.

ABDU'R-RAZZÂK: er-Razzâk, bedenlerin ve ruhlarin gidasini yaratip veren demektir. Allah'in rizkini genislettigi kula, Abdu'r-Razzâk denir. Allah, kullarina, onun vasitasiyla tesir eder. (Yani, Abdu'r-Razzâk özelligini tasiyan kulu vasitasiyla, razzâkligini ortaya koyar). O, Allah'in vermeyi diledigi kisilere verir. Zira, Allah, genislik ve bereketi, onun ayagi altina koymustur. O, ancak kendisinde bereket olana gelir, Allah, hayri onunla gönderir. Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'S-SABÛR: es-Sabûr, çok sabirli demektir. Bu kul, es-Sabûr isminin kendisinde tecellî etmesi sebebiyle, islerde sebatli hale gelmistir. Cezalandirmada, muaheze etmede acele etmez, musibetlerde sabirsizlik göstermez, mücahedelerde, (Allah'in tâat konusundaki emirlerinde, kendisine gönderdigi belalarda) maruz kaldigi eziyetlerde tahammüllü olur. Kur'an'da yirmi alti yerde geçer.

ABDU'S-SAMED: es-Samed, arzu ve ihtiyaçlari sebebiyle, herkesin yöneldigi ulular ulusu bir müstagni demektir. Hayirlari yardim olarak ulastirdigi, belâlari kaldirdigi için, kendisine ihtiyâç duyulan, samediyyet'in zuhur ettigi kuldur. Onun vasitasi ile, sevabin verilmesi, azabin kaldirilmasi için, Allah'tan sefaat istenir. O, terbiye edildigi alanda (kendine ait rubûbiyyet tecellisi ile), Allah'in âleme nazar ettigi mahaldir. Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'S-SELÂM: es-Selâm, esenlik veren demektir. Selâm ismi tecellî edip, her türlü noksan, âfet ve ayiptan kurtulan kisiye, Abdu's-Selâm denir. Kur'an'da otuz dört yerde geçer.

ABDU'S-SEMî' VE'L-BASÎR: es-Semî', isiten; el-Basîr, gören demektir. Kendisinde bu iki isim tecellî eden kul, Hakk'in isitme ve görmesiyle sifatlanir. Kudsî hadîs: "Onun isiten kulagi, gören gözü olurum..." (Buharî, l, 105). Bu kul, esyayi, Hakk'in gözü ile görür, kulagi ile isitir. Semi' ve basîr kelimeleri Kur'an'da elli bir yerde geçerler.

ABDU'S-SEHÎD: es-Sehîd, her seyi gözlemis olarak bilen demektir. Sâhid olarak her seyde Hakk'i müsahede eden kul. O, kendinde ve Allah'in yarattigi diger varliklarda, Hakk'i görür. Kur'an'da otuz bes yerde geçer.

ABDU'S-SEKÛR: es-Sekûr, az iyilige çok mükâfat veren demektir. Bu kul, Rabbisine daimî sükür halindedir. O, ni'meti ancak O'ndan gelmis olarak görür. Bela ve cezalandirma seklinde bile olsa O'ndan gelen her seyi, sadece ni'met olarak degerlendirir. Çünkü, bela ve cezalandirmanin içindeki ni'metin farkindadir. Hz. Ali (r) söyle der: "Evliyasina rahmeti, cezalandirmasi kadar genis, düsmanini cezalandirmasi, rahmeti kadar siddetli olan Allah'in sâni, ne yücedir!" Kur'an'da on yerde geçer.

ABDU'T-TEVVÂB: et-Tevvâb, kullarini tevbe etmeye muvaffak kilan ve tevbelerini kabul eden, demektir Bu, Hak'dan gayri olan her seye ve nefsine veda edip, onlardan sürekli olarak, Allah'a dönüs yapan kuldur. Öyle ki, sonunda, hakikî teveccühe sâhid olur da, günahindan Allah (c)'a her dönen kisinin tevbesini makbul sayar. Kur'an'da on iki yerde geçer.

ABDU'L-VÂCID: el-Vâcid, diledigini diledigi zaman bulan bir müstagni demektir. Allah'in kendisine ayn-i ehadiyyetü'l cem'de vücûd bahsettigi kuldur. Vacibü'l-Vücûdi'l-Ehadî ile vâcid (bulan) mevcudu buldu. Onunla, her seyden müstagni oldu. (Yani, onu bulunca hiç bir seye ihtiyâci kalmadi). Çünkü, bunu kazanan, her seyi kazanmistir. Bu kulun, ne kaybi vardir, ne de talebi...

ABDU'L-VÂHID: el-Vâhid bölünüp parçalara ayrilmamasi ve benzerinin bulunmamasi anlaminda tek olan demektir. Allah'in vâhidiyyet hazretine ulastirip, tüm isimlerindeki ehadiyyeti kendisine açtigi kuldur. O, bu sekilde, O'nun isimleri vasitasi ile, idrak edileni kavrar, akledileni düsünür, Esma-i Hüsnâ'nin vecihlerini müsahede eder hâle gelir. Kur'an'da altmis iki yerde geçer.

ABDU'L-VEHHÂB: el- Vehhâb, karsilik beklemeden, bol bol veren demektir. Hakk'in cömertlik ismiyle tecellî ettigi kisi. Herhangi bir karsilik gerektirmeyecek sekilde, istedigi kisiye lâyik olani verir. Allah'in inayetine ehil olanlara, imdâdiyla yetisir. Zira, o Allah'in cömertliginin vasitasi ve mazhari (ortaya çiktigi yer) dir. Kur'an'da dört yerde geçer.

ABDU'L-VÂLÎ: el-Vâlî, kâinata hakim olup onu yöneten, demektir. el-Vâlî isminin tecellî ettigi zuhuru ile, kendisini insanlara vâlî kildigi kula, Abdu'l-Vâlî denir, ilâhî siyâsetle o, kendisine ve baskasina valilik yapar. Kullar arasinda, Allah'in adaletini gerçeklestirir. Onlari hayra çagirir, iyiligi emreder, kötülükten men eder. Allah, ona ikramda bulunur, onu hiç bir gölgenin bulunmadigi günde (mahser meydaninda) gölgelenecek olan yedi kisinin ilki kilar. O, âdil sultandir. Mizanda, insanlarin en agir basani, yeryüzünde Allah'in gölgesidir. Zira, idare ettigi insanlarin hasenati ve hayirlari (ecirlerinden bir sey kaybetmeksizin) onun terazisine konur. Allah dinini, onun vasitasiyla ayakta tutar. Onlari hayirlara yöneltir. O, Allah'in eli ve yardimcisidir. Allah da, onun destekçisi ve koruyucusudur.

ABDU'L-VÂRIS: el-Vâris, sonu olmayandir. el-Vâris isminin tecellîsine mazhar olan kul. Bu, Abdu'l-Bakî benzeri bir isimdir. Çünkü, o, nefsinden fanî olduktan sonra Hakk'in bekasiyla varligini sürdürür hâle gelince, Hakk'in mirasçi oldugu seyin hepsine vâris olur. Bu, ilim ve mülklerinde fanî olduktan sonra vuku bulur. Abdu'l-Vâris, enbiyalarin her konudaki ilim, marifet ve hidayetlerine mirasçi olur. Kur'an'da alti yerde geçer.

ABDU'L-VÂSI': el-Vâsi', ilmi ve merhameti, her seyi kusatan demektir. O, fazli ve genisligiyle her seyi kusatandir. Bütün mertebeleri ihâte ettigi için, hiç bir sey, O'nu içine alamaz. Allah, fazlindan bir sey vermedikçe, onu kendisine lâyik bulmaz. Kur'an'da on üç yerde geçer.

ABDU'L-VEDÛD: el-Vedûd, çok seven, çok sevilen anlamina gelir. Allah ve velilerine sevgisi olgunlasip da, Hakk'in sevgisine mazhar olan kula, Abdu'l-Vedûd denir. O kisi, sevgisini bütün mahlûkâta yayar insü cinnin câhilleri hâriç, herkes onu sever. Hz. Peygamber (s) söyle der: "Allah bir kulu sevdiginde Cibril'i çagirir, ona 'Ben, filani seviyorum, sen de onu sev'der. Böylece Cibrîl, onu sevmeye baslar. Sonra semâya söyle seslenir: 'Allah filani seviyor, o halde onu siz de seviniz'. Böylece onu, semâdakiler de sevmeye baslarlar. Bundan sonra o, yeryüzünde de makbul olur" (A. i. Hanbel, Musned, II., 267). Kur'an'da iki yerde geçer.
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 6 ::..
ABDU'L-VEKÎL: el-Vekîl, güvenilip, dayanilan demektir. Sebeplerin sekillerinde perdelenenlerin kendisine nisbet edildigi bütün fiilleri yapan varlik olarak sadece Allah'i gören kisidir. Böylece o, aradan sebepleri kaldirir, bütün islerini dayandigi Allah'a havale eder, O'nun vekilligi ile de hosnutluk duyar. Kur'an'da yirmi dört yerde geçer.

ABDU'L-VELÎ: el-Velî, yardimci ve dost anlaminadir. Allah'in, sâlih ve mü'minlerden, kendisine dost edindigi kisidir. Zira Allah (c) söyle der: "O, salihleri dost edinmistir" (A'râf/196). Salih ve mü'minlerden olan velîleri, sadece Allah'i dost edinmeleri münasebetiyle, O da, onlari kendisine dost edinir. Âyet: "Allah, inananlari dost edinir" (Bakara/257). Kur'an'da kirk dört yerde geçer.

ABDU'Z-ZÂHIR: ez-Zâhir, varligini ve birligini belgeleyen bir çok delilin bulunmasi açisindan asikâr olan anlamindadir. Hayir ve tâatlarla ortaya çikip, sonunda, Allah'in kendisine, ez-Zâhir ismini açtigi kuldur. O'nu ez- Zahir olarak tanir. O'nun zâhiriyyeti ile sifatlanir, insanlari zahirî olgunluklara ve onlarla süslenmeye çagirir. Hz. Musa (a)'nin davetinde oldugu gibi, tesbihi tenzihe tercih eder. Bu nedenle, Hz. Musa, onlara, cennetleri, siginilacak yeri ve cismanî lezzetleri va'detmis, Tevrat'i iri hacimli ve altin yaldizli olarak, büyükçe ortaya koymustur. Kur'an'da on sekiz yerde geçer.

ABDU ZI'L-CELÂLI VE'L-IKRÂM: Zü'l-Celâli ve'l-ikrâm, azamet ve kerem sahibi anlaminadir. Allah'in kendi sifatlariyla sifatlandigi, isimlerini tahakkuk ettirdigi için celil kilip ikram ettigi kula denir. Onun isimlerini mukaddes, aziz, münezzeh ve celil oldugu gibi, onlarin zuhur yerleri, ortaya çikan sekil ve görüntüleri de ayni durumu hâizdir. Bu kul, düsmani görünce kudretinin celâlinden heybete kapilir, karsilastigi evliyaullah'a da sirf Allah ikrami olmasi bakimindan ikram ve i'zâzda bulunur. Bu isimle sifatlanan kul, Allah (c)'in evliyasina ikram, eder düsmanlarina da korku salar. Kur'an'da iki yerde geçer.

ABDÜSSELAMIYYE: Rifaiyye'den Sa'diyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu.

AB-I ATES-EFRUZ: Farsça olan bu tabir, atesin alevini artiran su anlamina gelir. Tasavvufî açidan bu tabir, Ilâhî feyizleri ifade eder.

AB-I HARABAT: Farsça-Arapça bir tamlama olup, harap yerleri canlandiran su anlamina gelir. Rahmani tecelli bir su gibi, insanin iç ve dis pisliklerini temizler, onu ma'mur ve olgun hale getirir.

AB-I HAYAT: Farsça, hayat suyu manasinadir. Bu suyu içenin ölümsüz olacagina inanilir. Ayni manaya gelen baska terimler de vardir : Ab-i zindegi, ab-i cavidani, dirilik suyu, bengisu, hayat kaynagi, aynü'l-hayat, nehrül-hayat, ab-i Hizir, ab-i iskender. Kur'an'da ab-i hayata isaret Hizir (a) ve Hz. Musa (a) hikayesindedir. Bu hikaye su sekilde cereyan etmistir: Israilogullarinin peygamberi, Hz. Musa (a) bir gün genç arkadasiyla birlikte yolculuga çikar. Hedef, yolda Hizir (a) ile bulusmaktir. Bulusma yeri de "iki denizin birlestigi" mevkidir. Hz Musa bu yeri taniyabilmek için, yanina balik alir, bu baligin canlanip denize atlamasi, bulusma yerini belirleyen bir isaret olacaktir. Ancak Hz. Musa (a)'nin genç arkadasi deniz sahilinde ugradiklari kayanin yaninda, baligin canlanarak denize atladigini ona haber vermeyi unutur. Yolda yemek için konakladiklarinda, durumu kendisine anlatir. Bunun üzerine Hz. Musa (a) tekrar o yere döner ve gerçekten aradigi kisinin, orada bulundugunu görür. Kendisine Allah tarafindan "rahmet" ve "gizli ilim" verilen bu kulun Hizir adini tasidigi, basta Buhari, Müslim olmak üzere Ebu Davud Tirmizi ve el-Müstedrek'te yer alan bazi hadislerde bildirilmistir. Kur'an-i Kerim ve Buhari disindaki hadis kaynaklarinda, Hz. Musa (a) ile arkadasinin yanlarina azik olarak aldiklari tuzlu baligin nasil dirildigine dair, herhangi bir açiklama yoktur. Sadece Buhari'de mevcut degisik bir rivayette, bu sebebin açiklandigi görülmektedir. Bu hadise göre, "Hizirla bulusacaklari kayanin dibinde bir ayn (kaynak) vardi ki, buna hayat kaynagi (aynü'l-hayat, ab-i hayat) deniyordu. O suyun temas edip de diritmedigi hiç bir sey yoktu. Tuzlu baliga iste bu sudan siçramisti.
Ab-i hayat, Zülkarneyn kissasinda da geçer : Nuh (a)'un torunu Yunan'in soyundan gelen Iskender-i Zülkarneyn, ebedi hayat veren ve insanüstü güçler kazandiran ab-i hayattan bahsedildigini duyar ve bunu aramaya karar verir. Rivayete göre, Allah, bunu Sam'in soyundan birine nasip edecektir. Zülkarneyn, halasinin oglu olup Hizir diye anilan Elyesa ile, askerlerinin refakatinde yolculuga baslar. Ab-i hayat, "karanliklar ülkesi"ndedir. Yolda bir firtina yüzünden Zülkarneyn ve Hizir askerlerden ayri düserler. Bir müddet sonra karanliklar ülkesine gelirler. Zülkarneyn saga. Hizir sola giderek yollarini tayine çalisirlar. Günlerce yol aldiktan sonra Hizir ilahi bir ses duyar ve bir nur görür. Bunlarin kendisini çektigi yere gidince de orada ab-i hayati bulur. Bu sudan içer ve yikanir. Böylece hem ebedi hayata kavusur, hem de insanüstü güçler ve kabiliyetler kazanir. Sonra Zülkarneyn ile karsilasirlar. Zülkarneyn durumu ögrenir ve ab-i hayati ararsa da bulamaz, kaderine razi olur. Bir müddet sonra ölür.
Tasavvufta ab-i hayat, Allah'in el-Hayy isminin hakikatmdan ibarettir. Bu ismi öz vasfi haline getiren kimse, ab-i hayati içmis olur. Artik o, Hakk'in "hayy" sifatiyla hayatta oldugu gibi diger canlilar da onun sayesinde hayat kazanir. Bu mertebedeki insanin hayati, Hakk'in hayatidir.

AB-I HAYAVAN: Farsça, dirilik suyu Ebedi hayat verdigi zannolunan su. Tasavvufta bu terim "irfan"in müteradifi olup nurun piriltilari ve Ilâhî tecelliler için de kullanilir.

AB-KES: Farsça. Su çeken manasinadir. Tekkelerde su çekenlere verilen addir. Farsça su manasina gelen "ab" ile yine Farsça çekmek manasina gelen "kesiden" masdarinin ism-i faili olan "kes" ten tesekkül etmis bir terkiptir. Eskiden büyük tekkelerde sirf bu isle görevli kimseler vardi.
Vaktiyle, hayir için yapilan sebilhanelerden bazilarinin içinde, birer kuyu kazdirilirdi. Bu kuyudan su çekerek, sebilhane bardaklarini doldurmak hizmetiyle görevli olan bir de abkes bulunurdu. Bu göreve verilen kimseler için, vazife tahsis edildigine dair evkaf defterlerinde kayitlar vardir.

AB-I REVAN: Farsça , ruhlarin suyu demektir. Sufilerin kalplerinde sürekli duyduklari sevinç huzur ve iç açikligi hali.

AB-I INAYET: Farsça ve Arapça iki isimden tesekkül etmis bu tabir inayet suyu anlamindadir. Tasavvufta, ilahi rahmetin pespese gelisine ab-i inayet derler.

ABRIZCI: Farsça, su döken demektir. Mevlevi tekkelerinde abdesthane temizleyicilerine verilen isim. Kennas (süpürgeci) da denir. Tekkeye yeni gelen adayin, nefsini yenip yenemeyeceginin ilk imtihani tuvalet temizligi ile yapilir, daha sonra bunu basarmasi halinde, tekkedeki diger görevlerde istihdam edilirdi.

AB U DANE: Farsça iki isim. Su ve habbe anlamindadir. Kanaate remz olan "bir hirka, bir lokma" tabirini ifade eden bir terim. Takdir edilmis ve herkesin nasibine düsen su ve ekmege ab u dane denir.

A'CEMIYYE: Abdu'l-Abbas Ahmed b. Yusuf el-Harisî'ye nisbet edilen bir tarikat.

A'DA: Arapça adüv kelimesinin çogulu olup düsmanlar anlamina gelir. Allah düsmanlarina a'daullah denir. Bunlar dinsizler ve inkarcilardir. Bir hadis-i serifte Hz. Peygamber "en büyük düsmanin, iki yanin arasindaki (kendi) nefsindir" diyerek nefsi en büyük düsman olarak göstermistir. Yine bir hadiste, düsmanla savasa küçük cihad, nefisle savasa büyük cihad denilmesi ayni hususu te'yid eder.
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 7 ::..
ÂDÂB: Edeb kelimesinin çogulu olan bu kelime, izlenmesi gereken esaslar, görgü kurallari gibi manalari ihtiva eder. Sufilerin uymak zorunda oldugu bu görgü kurallarina "adab-i sufiyye", "adab-i tarikat", "adab ve erkan" gibi isimler verilir. Adab konusunda, bir hayli eser bulunmaktadir. Bunlarin bir kismi, sohbetin, bir kismi seyhligin, bir kismi da müridligin görgü kurallarini anlatir. Bu görgü kurallari, tarikatlara göre farklilik arzedebilir. Adab konusunda su düsturlasmis ifade, onun önemini ortaya koyar : "Edeblere riayet etmeyen, sünnetlere riayet etmeyi kaçirir, sünnetlere uymayi kaçiran farzlari ve vacipleri geregi gibi yapmaktan uzaklasir farz ve vacip gibi dinin temellerinin yeterince yerine getirilememesi, kisiyi imanini kaybetme tehlikesine duçar eder. imanini kaybedene binlerce vah olsun!" O halde mutlu sona ulasmanin ana kaynagi daha dogrusu baslangiç noktasi adab'tir. Adab'in korunmasi iste bu sebeple büyük önem arzeder.

ADAK: Türkçe'dir. Arapça'si nezr'dir. Allah'a ibadet niyetiyle taat türünden bir isin yapilmasini taahhüd etmek. Adaklar daha ziyade kurban kesmek seklinde olur ve bu is çogunlukla bir türbe civarinda yapilir.

ADALE: Arapça, âdil olmak, yasaklardan siddetle kaçinmak anlamlarina gelir. Bu da farkli farkli olur. Bu konuda zirve noktasi, "emrolundugun gibi dosdogru olmak" (Hud/112)'tir. Bu uç nokta, Hz. Resulullah (s)'tan baskasinda bulunmaz.

ADAM-ÂDEM: Arapça, adam demektir. Adam, Adem'in türkçelesmisidir. Kur'an'a göre Allah, insani, serefli, ve kerametli yaratmistir, (isra/70) A'raf suresi 179. ayetinde kalpleri oldugu halde anlamayan, gözleri oldugu halde hikmetleri görüp sezmeyen, kulaklari oldugu halde dogruyu duymayan insanlarin mertebece asagida ve gaflet ehlinden olduklari bildirilir. Bu bakimdan tasavvuf ehli, insanin anlayis, duyus, sezis ve huy bakimindan da gerçek insan olmasina ehemmiyet vermistir. Hz. Peygamber (s)'in hakikatina mirasçi olan "kutb" a da Âdem-i Mânâ ve Merd-i Mânâ denir. Oglan seyhi Ibrahim (ö. 1065/1655) Dil-i Dana kasidesinde söyle der:
Sifat-i Hak'dürür âlem sifatin zatidir âdem
Kamu seyden olan akdem olubdur "Adem-i ma'na".

Tasavvufî manadaki adam (racül) bilinç alanini Allah'in istila ettigi yani sürekli Allah'i tefekkür eden kisi olup, bu Nur süresindeki su ayetle açiklanir : "Ticaretin ve alisverisin kendilerini Allah'i anmaktan alikoymadigi erkekler..." (Nur/37). Bu tasavvufî mertebeye ulasmis kadinlara da, racül (erkek) denir.

ADEM : Arapça, Vücud'un ziddi olup yokluk manasina gelir. Tasavvufta Hak'tan gayrisi. Vahdet-i vücud düsüncesinde yokluga (adem) bir tür varlik affolunur. Kamus-i Türkî'de söyle açiklanir : 1- Yokluk vücut ziddi: onun vücudiyle ademi birdir : Diyar-i adem sahra-yi adem 2- Olmama bulunmamafikdan; adem-i itaat : itaasizlik; adem-i iktidar : iktidarsizlik; adem-i istiha : istahsizlik"
Tasavvufî açidan Hak'dan baska tevehhüm edilen mevcudat hakikatta yoktur. Muhyiddin Ibn Arabi'nin âyân-i sabite için (Hakk'in sifati zatindan olmadigi ve yalniz ilminde mevcut bulundugu cihetle müstakil birer varlikla) varlik kokusunu bile duymamislardir, dedigi gibi Olanlar Seyhi Ibrahim Efendi de bu konuda sunlari söyler :
Yokluk bir ayinedir Yokluktaki vari gör. Varlik görünür andan Ayine-i ademden Adem kelimesi "fena" manasina da kullanilmistir: Varlik ile isim bitmez. Gönülden gümanim (süphem) gitmez. Kulagim çok söz isitmez Ademden gayrisini bilmem
Olanlar Seyhi Ibrahim Sahra-yi vücuda adem ender adem eyler
Yenisehirli Avni

ADEM-I MA'NA: Arapça, maneviyat adami demektir. Her seyin aslini bilen mana âlemine asina kisi.

ADET : Arapça, itiyad, aliskanlik gibi anlamlari olan bir kelime, ihlassiz, kuru sekilden ibaret ibadet.

ADILIYYE: Bedrüddin Mahmud b. Ömer b. Ahmedi'l-Adiliyyi'l-Abbasi (ö. 970/1 562)'nin kurdugu bir tarikat. Bargisiyye'nin subelerinden birisidir

ADL: Arapça, adalet denge demektir. Allah'in vacibi ihlalden ve çirkini islemekten münezzeh olmasidir. Allah bosa gayesiz, hedefsiz bir is yapmaz.
ÂFET: Arapça musibet anlamina bir kelime. Kötü huylarda bulu
nan zararlar ve musibetler. Manevi egitimde, dervisin olgunlasmasina engel hususlara da âfet denir.

AFIFIYE: Abdülvahhab b. Abdissamed el-Afifi el-Merzuki (ö. 1180/1766)'ye nisbet edilen bir tarikat. Saziliyye'den Nasiriyye'nin bir koludur.

AFITAB: Farsça, günes anlamina gelir. Afitab-i Vücûd : Varlik günesi, varligin kaynagi membai.

AGÂH ETMEK: Farsça, uyandirmak. Mevlevi tarikatinda mutfakta görev yapan içmeydacinin, sabah ezanindan evvel, tekke odalarinda yatanlari kapilara vurarak "agah ol dedem" diyerek uyandirmasidir. Bu uyandirma gece teheccüd namazi için olurdu. Farsça'da bu kelime, "uyanik" manasina gelmektedir. Mevlevîlerde uyuyan kisiyi ürkütmeden uyandirmak tarikat edeblerindendir. Bu uyandirma isi bir baska uygulanis sekliyle söyleydi : Uyuyan dervisin hafifçe yastigina el ucuyla sag elin parmak uçlariyla vurulur ve yavas bir sesle, adiyla hitap edilerek "dervis... agah ol!" denilirdi ki bu, uyan demektir.

AGÂH KISI: Farsça, arif uyanik, bilen sezen, anlayisli kisi demektir. Hakikat yolunu bilen kimsede bu özellikler bulunur ve bu durumda olan kisilere de, agah kisi denir.

AGACA DAYANMA ÇÜRÜR, DUVARA DAYANMA YIKILIR, INSANA DAYANMA ÖLÜR, DAYAN KUL, ALLAH'A DAYAN : Sufiyye arasinda söylenen bu atasözü, herhangi bir ise dogru dürüst baslaninca, saglam bir gönülle, basari elde edecegine inanarak, o isin üstüne düsülmesini ögütler. Ayni zamanda insanlara güvenerek, bir topluluga dayanma basaramayacagi ise girisen kisiye o ise girismesine sebep olanlarin el çekmeleri durumunda, desteksiz kalacagini da hatirlatir. Ancak bu dayanma ve güvenme bütün sebepleri hazirladiktan, hiç birini ihmal etmeyip yerli yerine getirdikten sonra olmalidir. Mutasavviflar bu söz ile, her seyin geçici, sonlu zayif, güçsüz oldugunu ifade ederek, sebeplere degil, sebeplerin yaraticisi mutlak güç sahibine dayanmayi tavsiyeye sayan bulunmaktadirlar.

AGLATAN GÜLMEZ : Kötülük yapanin, sonunda yaptiginin cezasini mutlaka çekecegini ve bunun Ilâhî adaletin sonucu oldugunu bildiren bir atasözüdür. Bu söz, ayni zamanda gidisin zulm ile degil, adalet ile mümkün oldugunu, zulmün sonunun hüsranlik seklinde tecelli edecegini bildirir.

AGUS : Farsça, kucak demektir. Sirlari kavrama.

AGYAR: Arapça, gayr kelimesinin çogulu olup, lügatta yabanci, el, baskasi gibi manalari ihtiva eder. Tasavvufta hakikate yabanci olanlar, vâkif olmayanlar makaminda kullanilir.

Içi umman-i vahdettir yüzü sahra-yi kesrettir
Yüzün gören görür agyar içinde yar olur peyda.
Niyazi
Gel iste Kaygusuz yari, çikar gönülden agyari
Bugün gör yine didari, bu sevda özge sevdadir.
Kaygusuz
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 8 ::..
AGZA TÜKÜRMEK : Sitmaya atesli hastaliklara, ellerde çikan ve sigil denen içi dolu kabarciklara, çesitli sebeplerle ruhî dengesini bozan kisilere nefes edilir ; yani muayyen ayetlerle, içlerinde "sifa" kelimesi geçen "sifa ayetleri" (ki Kur'an'da sifa ayetlerinin sayisi altidir) okunur, üflenir. Kagida bazi ayetler, dualar, sekiller yazilir, çizilir, üçgen seklinde bükülen bu kagit, yedi kat musambaya sarilip, üstüne bir bez geçirilerek, bir kilifa konulur. Dikilen ve muska (dogrusu nüsha) denen bu nesne hastanin boynuna takilir. Bazi kere de yazili kagit suya konur, üç gün suyu içilir, üçüncü günü durulup bükülerek bir yudum suyla yutulur. Eski dinlerden kalan ve bilhassa Keldanîlerden geçen bu inançlar ve adetler, Islam tarafindan men edilmekle beraber, günümüzde dünyalik menfaat elde etmek üzere bazi cahillerce meslek edinilmistir. Tarihte görülen uygulamasiyla, okumak ve nüsha yazmak için el almak, izin verilmek sartti. Bu izin, ya sözle verilir, yahut mezun olan kisi, el almak isteyenin agzina hafifçe tükürürdü. Bu sekildeki sirrî güç geçisimi olayi, Anadolu'da "ocak" olarak nitelendirilir. Bu terimin, Orta Asya'dan intikal eden Türk ocak kültürü ile bir baglantisi oldugu düsünülebilir.
AH: Arapça bir iç çekis ve istiyak nidasi. Ask atesi ile kulun inleyisi. Allah kelimesinin ilk ve son harflerinin bitismesiyle olusan ah, eskiden minyatürlerde su sekilde resmonulurdu : Daglar, vadiler, agaçlar, sular, çayirlar hepsi yaniyor, hepsi alevler içinde, ok girmis bir kalb, kan damliyor ve üzerinde "ah mine'l-ask" seklinde bir yazi. Bu sekildeki bir minyatür, Ankara Kalesi içindeki Devduran Mescidi'nde, kible duvarina asili olarak, degerli din adamlarimizdan sayin Abdülhalim Ünal Beyefendi tarafindan muhafaza edilmektedir. Hz. ibrahim (a) çok âh eden (evvah) lerdendir.
AHD: Arapça, Misakda Allah'a verilen sözün korunmasidir. Emrolundugunu kaybetmemek, nehyolunani islememektedir.
AHDALIYYE: Ebu'l-Hasan Aliyyi'l-Ahdalî tarafindan kurulmus bir tarikat.
AHDAS: Arapça, yeni yetismis, genç, delikanli gibi manalari olan bir kelime. Büyük sufiler, yeni yetme, güzel yüzlü gençler ile sohbet etmeyi tehlikeli görmüslerdir.
AHD-I EMANET: Arapça emaneti kabul sözü demektir. Ilâhî sözlesme ezeli söz veris.
AHIDNAME: Arapça ve Farsça, yazili belge veya sözlesme anlaminda bir tabir. Hilafetname. Seyhin müridlere yaptigi tavsiyeleri ve kurallari gösteren yazili metin.
AHFIYA: Arapça, gizliler demektir. Bu tabir melami mesrepte olanlar için kullanilir. Onlar, adet ve sekle önem vermeyip, halk içinde siradan biri gibi kendilerini gizledikleri için, bu tabirle anilmislardir.
AHI: Arapça, kardesim manasina gelir. Fütüvvet yolunda sanat ve zenaat ehlinin her biri, seyhlerine "ahi" derlerdi. Bir sehirde, yahut bölgede bulunan ve ahilerin baglandiklari seyhe, seyhlerin seyhi manasina "Seyhu's-Süyuh" yahut Türkçe "ahi baba" ve "ahi Türk" denirdi. Yunus bir siirinde ahilere temasla söyle der:
Sufilere sohbet gerek Ahilere ahret gerek Mecnunlara Leyli gerek Bana Seni gerek Seni
Özellikle Ahi Babalik unvaninin, debbaglar ve saraçlar gibi esnafin baslarindaki kisilere tevcih edildigini görüyoruz. Bu, resmî bir unvandi. Ahilik, Halife Nasir Lidinillah'in kurdugu, Bagdat fütüvvet teskilatinin Anadolu'da aldigi bir isimdi. Osmanli Devleti'nin kurulus yillarinda çok güçlü bir teskilatti. 1340'li yillarda bu teskilat Ankara'da bir hükümet bile teskil etmisti. Ahi Babalik'in, mimar agaligi ile birlikte verildigi de olmustur. O zaman ahi babalik ve mimar agaligi unvani birlikte kullanilirdi.
AHIR: Arapça, son demektir. Her seyin evvel ve ahiri Allah'tir. Halife olan insanin bu hilafeti, Evvel ile Ahir arasinda bir berzahtir. Evvel ve Ahir, bir yönden Hakk'in ayri ayri iki vechi, diger yönden ise birbirinin aynidir.
AHIRET: Arapça, dünyanin ziddi. Dünya, nisbeten daha yakin anlamina gelirken, ahiret, dünyaya nisbetle sona kalan, tehir eden, geciken, son, neticede varilacak yer gibi anlamlara gelmektedir. Öbür Dünya diye tabir olunan, cennet, cehennem, ârâf, iyiliklerin ve kötülüklerin karsilandigi yer, sirat, mizan gibi yerleri ihtiva eder. Ehl-i Sünnet inancina göre bunlarin hepsi haktir ve gerçektir. Dinlerin çogunda ahiret inanci vardir. Öbür dünyada ölüm yoktur. Oradaki hayat ebedidir. Kur'an-i Kerim'deki bir ayete göre ahiret dünyaya nisbetle daha hayirlidir: "Ahiret Senin için dünyadan daha hayirlidir" (Duha/4)
AHI TAÇ: Arapça-Farsça. Kadirî tarikatinin Ahi koluna mensup seyhlerin giydikleri tacin adi idi. Beyaz çuhadan, içi pamuklu sekiz dilim üzerine yapilir, üzerine yesil sarik sarilirdi. Taç, her tarikatin bir amblemiydi. Dervisin tasidigi tacdan, hangi tarikatin hangi subesine mensup oldugu anlasilirdi.
AHIRET ADAMI: Arapça-Türkçe. Takva ehli için kullanilir. Genellikle yasli, elini etegini, güçsüzlük, zayiflik sebebiyle dünyadan çekmis, Mevlasina kavusmanin hazirligi içinde olan adamlara denilir. Ruhen itmi'nana kavusmus, müsterih, huzur sahibi insan. Bu türlü olan kadinlara da "ahiret hatunu" denirdi. "Ahiret hatunu bir bacidir". Manevî analar hakkinda da "ahiret anasi" tabiri kullanilirdi.
Dogar andan fiteni devranin
Ahiret anasidir seytanin.
Ataî
AHIRETLIK: Arapça, ahiret sevabi ümidiyle alinip büyütülmüs olan kiz çocuklari hakkinda kullanilir, bir tabirdir. Manevî evlat demektir. Lügat-i Ebuzziya'da konu ile ilgili olarak su bilgi vardir : Hüccet-i ser'iyye ile alinan hizmetçi kizlara itlak olunur ki ona istilahimizda "besleme" de denilir.
Samimi iki arkadas arasinda, ahiret kardesligi manasini da ifade ederdi. Rumeli halkinin "a be ahîretlik" diye birbirlerine hitapta bulunmasi meshurdur.
Sidk u imani bana rehber kil
Herbirin uhrevi birader kil.
Atai
AHKAM-I BATINA: Arapça içe ait hükümler anlaminda bir tabir. Ahkam-i Batmaya batinî fikih da denir. Kalbî amellere dairdir. Bunlar, ihlas, kibir, acimak gibi gözle görülmeyen amellerdir.
AHKAM-I ZAHIRE: Arapça, disa ait hükümler demektir. Bunlar namaz, oruç, hac, zekat ve ser'î muamelelere ait hükümlerdir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 9 ::..
AHLAK: Arapça, hulk'un çoguludur. Huylar demektir. Ahlak, insanin manevi seciyesini temyiz eden hususiyetlere denir. Ahlak ilmi ise (ilmu'l-ahlak), ögretmeye yönelik düzenlenmis ahlak nazariyesidir. Edebiyatta da ahlaka dair çesitli bahisler görülür : Siirlerde, masallarda, atasözlerinde. Katip Çelebi, ahlak ilmini, hikmet-i ameliyyenin bir kismi, diye tarif etmistir. Bu tarif, ameli ve nazari felsefe arasinda bir ayirimi ihtiva eder. Diger bir tarife göre, ahlak ilmi, faziletler ve onlari kazanmak, reziletler ve onlardan kaçinmak ilmidir.
Eski Yunun, Roma, Hind ve Iran basta olmak üzere eski ahlak felsefeleri bazi ayriliklarina ragmen, temelde birlestikleri konular bakimindan birlik arzederler. Bilhassa tevekkül, kadere riza, dilini tutmak ve sabir gibi, bazi faziletlere karsi derin bir takdir duygusu, bu eski ahlak anlayislarinda oldugu gibi, Islam'da da bulunmaktadir. Islam mutasavviflarinda seyhi, ruhlardaki hastaliklari tedavi eden hekim olarak görme egilimi kuvvetle savunulur. Bunun gayesi de saadete, huzura, itmi'nana kavusmaktir.
Her faziletin ziddi olan bir rezilet vardir. Insan sahsiyetinin "Allah'in ahlakiyla ahlaklanmak" esprisi dogrultusunda, reziletten fazilete dogru yeni bir yapilanmaya maruz kalmasi, tasavvufun ana temasidir. Ancak Allah'in ahlakinda fani olup, o ahlaka sahip olmadan önce, sufinin bagli oldugu seyhinin ahlakinda, siretinde, daha sonra Islam'in "usvetun hasenetün (en güzel örnek)" olarak gördügü Hz. Peygamberin ahlakinda, siretinde fani olmasi büyük önem arzeder. Ihsan mertebesinde, sürekli Allah ile beraber olmanin bilincini tasimasi gereken olgun, vasil bir sufinin bu bilince varmasi ve bunun getirecegi ruhi zorluklara tahammül edebilmesi için, ondan önce, daha az zor olan seyh ve Rasulullah (s)'da fani olmanin tecrübesini yasamasi gerekir. Islam'i anlama ve yasama biçimi açisindan, kendine göre, bir menhec (metod) belirleyen tasavvuf ekollerinin gayesi, insanda, mükemmele dogru tedricen degisiklikler yaparak, ruh olgunlugunu, ihsan bilincini saglamaktir.
Hz. Peygamber (s)'in "Ben, güzel ahlaki tamamlamak için gönderildim" hadisindeki espri ve Kur'an'in O'nu prototip olgun bir müslüman örnegi seklinde ön plana çikarmasi, sufilerin dikkatlerinden kaçmayan, önemli bir husustur. Bu nedenledir ki sufiler olgunluk yolunda, Hz. Rasulullah (s)'in semailini, ruhî özelliklerini, ahlakî yapisini anlatan eserleri hayatlarina tatbik etmek üzere dikkatle okurlar. Bu kitaplarda, Allah'in örnek diye karizma yükledigi Hz. Rasulullah (s)'i anlamaya çalismak, ayni zamanda Kur'an'i yani Allah'in kullari için arzu ettigini anlamak demektir. Zira, Hz. Aise (r)'ye Rasulullah'in ahlaki soruldugunda, verdigi cevap su idi: " O'nun ahlaki Kur'an'dan ibaretti". Kendisini, Rasulullah'a benzetip O'nun manevi mirasina konanlar, Allah'in Kur'an'da çizdigi müslüman adam (homo-Coranicus) tipine ulasmis olurlar.
Bütün bu anlattiklarimizdan ortaya çikan sudur : islam'da ahlak'in kriteri Kur'an'dir ve bu Kur'an ahlakini en güzel biçimde aktüel hale getiren kisi de, Hz. Muhammed (s)'dir. Sayet, Islam ahlakinin en güzel örnegi (usvetun hasenetun) Hz. Muhammed (s) ise, O'nun her yönüyle anlasilmasi ve her müslümanin hayatina yansitmasi kaçinilmazdir. Yukarida zikrettigimiz türdeki kitaplardan birinde, Hz. Resulullah (s)'in ahlaki özelliklerini kisaca verelim: "... Yüzünde nur-i melahat, sözlerinde selâset, hareketlerinde letafet, lisaninda talâkat, kelimelerinde fesahat, beyâninda fevkalade belagat vardi. Beyhude söz söylemezdi. Her kelâmi, hikmet ve nasihat idi. Herkesin aklina ve idrakine göre söz söylerdi. Güler yüzlü, tatli sözlü idi. Sohbetlerinin tadina doyulmazdi. Rikkat-i kalbiyyesi vardi. Her kötüye sefkat göstermis, hiç bir kötüyü cemaatindan tepmemis, ona merhametle elini uzatarak islahina çalismis, her zayifa mürüvvetle davranmis, istek ve arzulari ile O, türlü türlü insanlarla içice olup kaynasmisti. Kimseye fena söz söylemez, kimseye kötü muamele etmezdi. O'na derdini anlatmaya gelen kim olursa olsun sözünü kesmez, sonuna kadar dinlerdi.
Mülayim ve mütevazi idi. Hasin ve galiz degildi. Kendisine yapilan latife ve sakalari anlayisla karsilar ve onlari incitmezdi. Gerekligi zaman, ahlak-i hamidesi dairesinde, onlarin sakalarina istirak eder, bu mevzuda onlara örnek olurdu. Kendilerine mahsus ciddiyet ve mehabetini, ashabiyla kendisi arasinda duvar yapmamisti. Bununla birlikte O, yine de heybetli ve vakur idi. O'nu isteyen, gören bir kimse derhal heybet ve muhabbetine kapilirdi.
Gülmesi tebessüm idi. O'nunla ülfet ve musahabe eden kimse, O'na can ü gönülden âsik ve muhib olurdu. Fazilet sahiplerine durumlarina göre saygi gösterirdi. Akrabasina çok ikram ederdi. Ancak, onlari dinen kendilerinden üstün olanlardan faziletli tutmazdi. Ehl-i beytine ve ashabina hüsn-i muamele ettigi gibi, diger insanlara da yumusaklik ve lütufla muamele ederdi. Hizmetkarlarini pek hos tutardi. Kendi ne yer ve giyerse, aynisini onlara da yedirir ve giydirirdi.
Cömerd, kerim, sefkatli, secaatli ve halim idi. Ahd ü va'dinde sabit ve kavlinde sadik idi. Hüsn-i ahlakça akil ve zekavetçe cümle nasa üstündü, her türlü medh u senaya layik idi. O'na bakan gözler, mahza güzellik görürler. O'na yakin canlar, mahza güzellikle beraberdirler. O'ndaki bu güzellik ruhu, kalbinin derinliklerinde yerlesmis, hem bütün hasletleriyle, hem de insanlarla-bilhassa zayiflarla, gönlü kiriklarla münasebetlerinde iradi ve irticali olarak kaynasmistir.
Insanlarin yikik kalplerini yapmaya, hatirlarini hos etmeye düskündü, üzgünleri teselli etme firsatini gözler, onlari incitmekten sakinir, küçük büyük bütün ashabini arar sorardi, ister söhret sahibi, ister söhreti olmayan siradan bir insan olsun, hepsine birbirlerini gözettirir, müsavi tutardi. Fakir, zengin ayirt etmeden, kim davet ederse etsin icabet ederdi.
Karsilastigi bir kimseye ilk selam veren, O olurdu. Hususi olarak çocuklarin yanina gider, onlara da selam verirdi. Öfkelenmekten bütün gücüyle sakinir, sayet öfkelenirse kendisini ruhen tedavi etmek için namaza baslar ve Allah'i tesbih ederbedenen tedaviye ihtiyaç duyarsa, gazap aninda ayakta ise oturur, oturuyorsa yan tarafina yatar, öfke aninda bir harekette bulunmaktan sakinir, kendine hakim olurdu. Rasanet ve sükunet sahibi idi. O, hiç bir kimse hakkinda kötülük düsünmemis ve hiç bir kimse O'nunla beraber olmaktan sikayet etmemistir, iste bu, en genis manasiyla güzel ahlakin en güzel misalidir.
Elhasil, sureti her bakimdan güzel, sireti mükemmel, misali yaratilmamis kainatin seyyidi ve ögüncü idi.
O, bir haya timsali idi. Bekarligindan itibaren insanlar içinde en fazla haya sahibi, her yaptigini itina ile yapan ve hayat nes'esini yitirmeyen bir insandi. Bir seyi istemedi mi, derhal yüzünde görülür, bir sey hosuna gidince, hosnutlugu yüzünde müsahade edilirdi. Bu güzel bünyede zindelik, kuvvetli haya ve müstesna azim bir arada idi. Bütün hareketleri mutedil idi. Fevkalade isitme ve görme hassasi vardi : Uzaktan görür ve duyardi. Bir yere giderken acele degil, saga sola meyletmeyerek, kemal-i vakar ile dogru yoluna giderdi. Sür'at ve suhuletle yürürdü. Yavas yürür gibi görünür, lakin yaninda gidenler, sür'at ile yürüdükleri halde, O'ndan geri kalirlardi. Sevkle konusmaya baslar, sevkle bitirirdi. (Hani, Adab. 39-40).

AHLÂM: Arapça rüyalar demektir. Zümer suresinin 41. ayetinde izah edildigi gibi, insan uyurken, ruhu bedenini terkeder. Ruh, beden disinda, farkli bir varlik alaninda gezer, dolasir, bu dünyaya ait sembollerle bazi seyler görür. Buna rüya denir.

AHMED-I MUHTAR POSTU: Arapça-Farsça. Bektasî deyimidir. Meydandaki tahtin sag tarafindaki makamin ismiydi. Diger makamlara oldugu gibi, bu makama da niyaz olunurdu. Nasip alan yeni talib (dervis), rehberinin yol göstericiligiyle bu makama gelince, kendisine su açiklamalar yapilirdi : "Buna Ahmed-i Muhtar Postu derler. Cemî-i ulum-i evvelin ve ahirin bunun yüzü suyu hürmetine halk olunup ve hidayete ergören budur. Sebeb-i icad-i âlem budur. Cümlenin atasi, anasi budur". Bu ifadelerle "levlake levlake lema halaktu'l-eflak" (Sen olmasaydin, Sen olmasaydin, felekleri yaratmazdim) kudsi hadisine telmihte bulunulurdu. Hz. Muhammed (s)'in, kainatin yaratilis sebebi oldugu hususu, tasavvufun ana konularindandir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 10 ::..
AHMEDIYYE: Ebu'l-Ferhad b. Ali b. ibrahim el-Hüseyni el-Bedevi (öl. 675/1276) tarafindan kurulan bir sufiyye okulu Saziliyye'nin subesidir.

AHMEDIYYE: Ahmed Semseddin Efendi (öl. 910/1504-5)'ye nisbet edilen ve Hâlvetiyye'nin dört ana kolundan biri olan sufiyye okulu. Ahmediyye'ye. "Orta Yol" da denilir.

AHMEDIYYE: Seyyid Ahmed er-Rifaî'nin kurdugu, Rifaiyye tasavvuf okulunun diger adi. Kurucusunun ilk adina nisbetle, Rufaiyye'ye Ahmediyye denilmistir.

AHMEDIYYE: Imam-i Rabbani Ahmed-i Faruki es-Serhendî'nin (971/1034-1563/1625) tesis ettigi, Naksî subelerinden Müceddidiyye'nin bir baska adi. Yine Müceddidiyye, kurucusunun ilk adina izafeten (Ahmed) bu isimle de anilmistir.

AHMEDIYYE: Ebu'l-Abbas b. Abdu'l-Hakk er-Rudavli el-Çistî (ö. 1000'den sonra)'ye nisbet edilen bir tarikat. Hoca Muinuddin-i Çistî'nin tesis ettigi Çistiyye tasavvuf okulunun subelerinden birinin adi.

AHRAR: Arapça hürr kelimesinin çoguludur, hürriyet sahibi olanlar, hür kisiler demektir. Dünya kayitlarindan ve nefsin kötü sifatlarinin etkisinden kurtulmus kisiler, özgürlügü elde etmislerdir. Bu yüzden bunlara, ahrar yani hür kisiler denir.

AHRARIYYE: Naksilik subelerinden biri olup Hoca Bahaeddin Naksbend'den sonra, Naksbendiyye tasavvuf okulunun aldigi isimdir. Kurucusu, Hoca Ubeydullah ibn Hoca Mahmud Ibn Sihabeddin Ahrar (ö.895/1490)'dir. Hoca Ubeydullah, aslen Taskent'lidir. Fatih Sultan Mehmed'in kendisine özel bir sevgi ve saygi besledigi söylenir. Hoca Ubeydullah, hayatinin ilk döneminde çok fakr ü zaruret çekmis iken, sonradan malinin miktarini bilemeyecek kadar zenginlesmisti. Adinin "Ahrar" olmasi sebebiyle kurdugu Naksilik subesine "Ahrariyye" adi verilmistir.

AHVAL: Arapça hal kelimesinin çoguludur, haller demektir. Içinde bulunulan zaman veya durum demek olan hal, sûfiyye terimi olarak, kendiliginden, kesbsiz kalbe dogan mana, cezbe, bayginlik, coskunluk demektir. Makam ile hal arasinda bazi farklar vardir :
1. Hal çalismadan elde edilir vehbîdir, makam çalisilarak elde edilir, mekasib türündendir.
2. Makam sahibi makaminda kaim ve mütemekkin, hal sahibi ise halinde mütehavvil ve mütelevvindir.
3. Hal çift çift gelir : kabz ve bast fena ve beka, sekr ve sahv gibi. Makamlar tevbe, tevekkül, teslim gibi ferd ferd tesekkül eder.
Kaynaklar bu konuda su izahi yapar : Hal simsek gibidir. Parlar ve derhal kaybolur. Bazi sufiler, haller baki ve devamli olursa hal degil nefsin sözü olur, demislerdir. Diger bir takdire göre haller, isimleri gibidir, yani haller kalbe gelirler ve derhal yok olup giderler. Sifat mevsufla kaimdir. Kul, bulundugu makamin sartini yerine getirmeden bir üst makama yükselemez, çünkü kanaati olmayanin tevekkülü, tevekkülü olmayanin rizasi yoktur. Hal, kulun cehd ve gayreti ile olmayip, kalbine gelen sevinç, üzüntü, genisleme (bast) ve sikilma (kabz) vs. gibi ruhi hallere denir. Haller Allah vergileridir. Makamlar, kulun cehd ve gayretine baglidir. Makam sahibi makama saglamca yerlesmistir. Hal sahibi ise halden hale yükselir. Eger haller birbiri ardinca gelmez ve devamli olmazlarsa onlara "levaih" ve "bevadih" denir. Hal, bazan insana haz verir, fakat gelip geçicidir. Yani "tavarik" tirlar. Hz. Peygamber (s), bir halden bir hale yükselmekteydi. Makamlarin gerektirdigi; karar ve sebat, halin gerektirdigi ise; geçis ve ilerlemedir. Haller amellerin mirasi ve neticesidir. Ahval, dini his ve heyecanlar manasina da gelmektedir. Hal vehbî, makam kesbîdir, denilir. Her makamin baslangiç ve bitis noktalari vardir. Bu ikisi arasinda bir çok haller vardir. Her makama ait bir ilim ve her hale ait bir isaret vardir.

AHYAR: Arapça, hayirlilar manasina gelir. Dünya düzenini koruyan, "ricalü'l-gayb" veya "ricalullah" denilen seçkin insanlardir. Bunlarin sayilari çesitli kaynaklara göre, alti ila üçyüz arasinda degismektedir.

AHZ-I FEYZ: Arapça feyz alma anlamindadir. Bir müridin bir mürsidden veya kamil veliden manen yararlanmasi.

AHZ-I TARIKAT: Arapça tarikat almak demektir. Bir tarikata sülük etmek (initiation) manasina kullanilir.

AHZ-I YED: Arapça el almak manasindadir. Tarikata girmek, bir seyhi, maneviyat bilgilerini kendisine ögretmek ve egitmek üzere ögretmen olarak kabul etmek.

AKABE: Engel ve yokus anlaminda Arapça bir kelime. Hakk'a giden yolda karsilasilan zorluklar. Açlik, uykusuzluk, fakr, zillet vs. gibi.

AKD: Arapça, bag, baglama, akd etme, sözlesme vs. gibi manalari vardir. Akd, bazi sufilere göre, kalplerin yeminlerden olan kasitlari kazançlaridir. Ayet : "Ey inananlar akidleri yerine getiriniz" (Maide/1) Yine bir ayet : "Lakin O, sizi, bagladiginiz yeminler sebebiyle muahaze eder..." (Maide/89). Akd, müslümanlarm üzerinde icma ettigi sünnettir. Halef, selefin bunu uyguladigini tevatüren nakletmistir.

AKL: Arapça men', hacr ve nehy manasinadir, insandaki idrak kabiliyetine verilen addir. Islam'da dinin emirlerine uymak, yasaklarindan kaçinmak için insanda akil ve ergenlik sarttir. Eskilerin tarifiyle akil, zatinda maddeden mücerred, fiilinde maddeye bitisen bir cevherdir. Akil, nefs-i natikadan ibaret olup, her ferd ona "ben" demekle isaret eder. Bir görüse göre akil, kalpte hak ile batili ayirdeden bir nurdur. Diger bir görüse göre, insan bedenine yönetmek, tasarruf etmekle bagli soyut bir cevherdir. Yine bir farkli görüse göre akil, nefs-i natikanin bir kuvvetidir. Bir tarife göre, akil baska, nefs-i natika baskadir. Çünkü kuvvet, kuvvet sahibine göre, bir emr-i mugayirdir (baska bir seydir). Gerçekte isi yapan nefs-i natikadir. Akil, kesme isi yapan kisinin elinde biçak gibi bir âletten ibarettir. Bir görüse göre de akil, vesveselere kapilip sehvetlere dalabilir. Fakat arif olan, yani "nefsini bilen Rabbini bilir" fehvasinca kendisini acz ile, noksan ile, isyan ve zaaf ile bilen, anlayan kisi, Rabbisine siginarak aklini dogru yola yönlendirebilir. "Akil attir, dizgini arif elinde" atasözü bunu dile getirir.
Insan zayif ve bencil yaratilmistir, aklina güvenen çok defa yanilir. Hatta bu yüzden sufiler, ileriyi, ahireti düsünen akla "akl-i ma'ad" sadece dünyayi düsünen akla da "akl-i ma'as" adini vermislerdir. Daha dogrusu, akla, bu iki yönelisi açisindan, bu iki ad verilmistir.
Çesitli ihtimaller karsisinda, akli olgun kisilerin hemen hepsi bir kararda birlesirler. Bu da "akil için yol birdir" atasözüyle belirtilir.
"Akilla nefs birbirine düsmandir" atasözü de, aklin daima iyiyi, güzeli, hayri seçecegini ; nefis denen ve insani bencillige götüren, sehvete kaptiran, kötülüge sevkeden isteginse, ona zit harekette bulunacagini anlatmaktadir.
"Akilla yol alinmaz", çünkü manevî yol, insani yokluga götüren, izafi ve geçici varligi terkettiren, iradesini Allah'in iradesine biraktiran yol olup o yolun duraklarini akil bilmez. Akil, yasadigimiz su sonlu varlik âlemini düzenlemeye çalisir. Onun sonsuz âlemden haberi yoktur. Akla uyan, mana yoluna ulasamaz. Bu sebeple sufiler, "Akil, erlerin ayak bagidir" derler. Ayni mealde olmak üzere Mevlana Celaleddin-i Rumi de
Akli, Mustafa'nin önünde kurban et
Allah bana yeter de ki, Allahim yeter!
Mesnevi, c. IV.. beyt: 1408 der.
Ancak, akilla kalbin bir manada kullanildigi da görülür. Gazali idrak edici özelligiyle akli, kalble karsilar. Yine Gazali akli, kalbde bulunan ilim olarak görür.
Bazi Mutasavviflar, Cebrail'e, ruh-i a'zama ve ars-i mecide, akl-i evvel adini verirler.
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 11 ::..
AKL-I EVVEL: Uluhiyyet mertebesi. Vücud bu mertebede kendisindeki sifat ve esmayi mücmel olarak bilir. Bu mertebeye "vahdet-i hakiki", "teayyün-i evvel", "ilm-i mutlak", "tecelli-i evvel", "kabiliyyet-i evvel", "âlem-i vahdet", "hakikat-i Muhammediyye" gibi isimler de verilir.

AKL-I KÜL: Allah'in kudretinden ilk evvel ortaya çikan akil. Ars-i azam, Cebrail, Hazret-i Muhammed (s)'in nuru.

AKYAZILI: Esas adi ibrahim-i Sani olan bir Bektasi liderinin lâkabidir. Otman Baha'nin (öl. 883/1478) müridleri ve bektasilerce kutub olarak kabul edilir. Romanya ve Balçik'taki tekkesi, hem Hiristiyanlar, hem de Bektasîlerce ziyaret edilmektedir.
Ancak Bektasîler rakiya da 'Akyazili" demektedir. Onlara, göre, tarikata girmek isteyen kisiyi sinamak için, "dem" denen rakiyi muhabbet meclisine sokan bu zattir. Bektasîler, "zahir" dedikleri Bektasî olmayanlar arasinda birbirleriyle konusurken "dün aksam filan kiside misafirdik. Akyazili (yani raki) gördük" derler, bununla içki içtiklerini anlatmak isterler. Bektasîler, ibahilik yoluna saptiktan sonra, Sia gibi, kendilerini gizlemek üzere, takiyye yollu özel terimler gelistirmisler ve kendi yollarindan olmayanlarin elestirisinden, bu sekilde kurtulmuslardir.
Muhabbet sofrasina oturuldugu zaman, baba, yahut eski bir Bektasi tarafindan çekilen gülbankta "nur ola, sir ola Akyazili Sultan, gücümüz bekçimiz ola" denerek bu zatin adi anilir.
Tarih-i Cevdet'te XIX. yüzyil baslarinda, Sultan II. Mahmud tarafindan bazi yanlislar içinde oldugu tesbit ettirilince, Bektasiligin resmi olarak varliginin sona erdirildigi detaylariyla anlatilir.

ALAIK : Arapça, ilgiler, baglar, alakalar demektir. Talihlere ait olan sebeblerdendir. Talihler bu alakalar sebebiyle muradlarini elde edemezler. Talihlerin Allahü Teala'ya vasil olana kadar, bunlarla olan mesguliyetini kesmesi gerekir.

ALAVANIYYE: Alavan el-Hamevi (öl. 936/1530) ye nisbet edilen tasavvuf ekolü.

ÂL: Arapça.Neseb bakimindan Hz. Muhammed (s)'in ailesidir. Bu nisbet Hz. Muhammed (s)'e cismani olur. Hz. Resulullah (s)'in çocuklarinin durumu bu gruba girer. Veya bu nisbet manevi olur. ilimde derinlesmis alimler, kamil veliler ve O'nun kandilinin nurundan nasibini alan Rabbani hakimler de bu grubda mütalaa edilirler. Bu iki nisbet bir kimsede birlesirse, nur üzerine nur olur. O'nun neslinden gelen imamlar bu iki nisbeti birlestirmeye muvaffak olmus kisilerdir.

AL KÜLAHINI EYVALLAHI IÇINDE : Dayanilmayacak hallerde söylenegelen bir atasözü. Dayandigi yer olarak su olay anlatilir : Çabuk sikilan biri dervis olmus, teslimiyet geregi her emre eyvallah demeyi ögrenmis. Ancak zamanla, emirler agirlasmaya baslamis, agirlastikca de cani sikilmaya baslamis. Günün birinde seyh, dervise yine zor bir is buyurunca basindaki külahi çikarip seyhin önüne koymus "al külahini eyvallahi içinde" demis ve basi açik olarak tekkeden çikip gitmis.

AL DELIDEN USLU HABER : Bu ifadedeki "deli" bizim bildigimiz psikriyatrik vak'alardaki deli degildir. Kendisini Allah sevgisine tam olarak vermis, dünyayi ardina atmis, mübalatsiz, hiçbir seye aldirmayan kisidir ki, bunlara sufiyye istilahinda "meczup" denir. Bu tür kisilerden, keramet ve hikmet zuhur edecegi inanci yaygindir. Bu atasözü ile kimseyi asagi görmemek gerektigi, asagi görülen kisilerden bile dogru akillica bir sözün duyulabilecegi vurgulanmaktadir. Bu atasözündeki "us" kelimesi akil manasindadir. Uslu demek akilli demektir.
Arsi-i seydadan eger ister isen dogru haber,
Rah-i Hakk'a eyle sefer, vakt-i kum kum kum
Hurufi Arsi (öl. 1620) (Kum : kalk, demektir)
ÂLEM: Arapça, kainat, günes sistemi ve çevresindeki dönen gezegenler toplulugu, cihan, dünya, bütün varliklar, mahlukat, insanlar, halk, cemaat, cemiyet çevre vs. gibi kelime anlamlan vardir. Tasavvufta ise, Allah'tan gayri herseye âlem denir. Âleme, âlem denmesinin sebebi onunla Allah'in isimler ve sifatlar bakimindan bilinmesidir. Zira âlem kelimesi bilmek masdarindan türemistir.

ÂLEM-I EMR: Arapça, emr âlemi demektir. Sebebe bagli olmaksizin Hak tarafindan vücud bulan âlem. Melekut âlemi bu âlemdendir. Halk âlemi ile arasindaki fark, emr âleminin bir anda var olmasidir.

ÂLEM-I HALK: Arapça, yaratilan âlem demektir. Sebebe bagli olarak vücuda gelen âlem. Sehadet âlemi bu gruba girer.

ÂLEM-I DÜNYA: Arapça, dünya âlemi demektir. Hak buna insan vasitasi ile nazar eder. Buna vücudi sehadet de denir. Insan vasitasiyla bakilmayan her âlem, gayb âlemidir.

ÂLEM-I KUDS: Arapça, kutsal âlem anlamindadir. Yaratilisa ait hükümlerden ve kevni noksanliklardan yüce ve mukaddes olan Ilâhî manalar âlemi.

ÂLEM-I KÜBRA: Arapça, büyük âlem demektir. Zahiren büyük âlem, kainattir. Küçük âlem de insan. Gerçekte kainat, insanda durulmustur. Agacin çekirdekte dürülü halde bulunusu gibi. Insan, bütün âlemlerin aslidir. Bu âlem, kamil insan için yaratilmistir. O halde insan "illeti gâiyye" oldugu için asildir, mevcudat ise fer'dir. Insan zahiren küçük, fakat hakikatta büyük bir âlemdir.

ÂLEM-I SUGRA: Arapça, küçük âlem anlamindadir. Küçük âlem, insandir.

ÂLEM-I ERVAH: Ruhlar âlemi anlaminda Arapça bir ifâde. Vücud, "taayyün-i sani" ve "vahidiyyet" mertebesinden sonra, "suver-i ilmiyye" bakimindan "ruhlar" mertebesine iner. Bu mertebede suver-i aliyye, cevher-i basit olarak ortaya çikar. Bunlarin rengi ve sekli yoktur. Zaman ve mekanla alakalan yoktur. Çünkü bunlar cisim degildirler. Bu mertebede her ruh, kendisini ve kendi mebdei olan Hakk'i idrak eder. "Elestü birabbiküm kâlû bela" (Ben sizin Rabbiniz degil miyim? Evet dediler) A'raf/172 ayet-i kerimesi ile bu mertebeye isaret edilir.

ÂLEM-I MISAL: Arapça, misal âlemi demektir. Bu mertebe, sufiler tarafindan kabul edilen bir mertebedir. Bu mertebe; zatin, parçalanma ve bölünme kabul etmeyen sekiller ile hariçte zuhurudur. Bu mertebeye misal denmesinden maksad; ruhlar âleminde bulunan her bir ferdin, cisimler âleminde bürünecegi bir seklin benzerinin bu âlemde zahir olmasindan ötürüdür. Âlem-i berzah da derler. Bu mertebe, gayb ve sehadet arasini ayiran bir sinirdir.

ÂLEM-I SEHADET: Arapça, görünen âlem demektir. Zat-i Mutlak'in parçalanma ve bölünme kabul eden cisimlerin sekilleri ile hariçte zuhurudur. Onun için bu âleme "âlem-i kevn ü fesad" derler. Çünkü, cisimlerin sekilleri bir yandan olusum halinde, diger yandan da bozulma durumundadir. Bu âleme, su isimler de verilir : Âlem-i mülk, âlem-i nasut, âlem-i hiss, âlem-i anasir, âlem-i eflak ü encam, âlem-i mevalid.

ALEM: Arapça, bayrak ve sancak demektir. Devletin sembolü olarak kullanilan bu enstrüman, sûfiyye tarikatlarinda da kullanilirdi. Emevilerin beyaz bayraklarina karsilik, Hz. Ali taraftarlarinin yesil bayragi oldugu söylenir. Bayraklarin üzerinde "inna fetehna leke fethan mubina" çifte yazili "Muhammed" (s) "Nasrun minallahi ve fethun karib" ve özellikle "La ilahe illallah" gibi ibareler bulunur. Tekke bayraklarinin alemlerinde, "Ya Abdelkadir-i Geylani", "Ya Seyyid Ahmed er-Rufai", "Ya Gavs-i A'zam" gibi tarikat pirlerinin isimleri yazilidir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 12 ::..
ALLAH: Kainatin yegane yaraticisinin zat ismi. ism-i celal. Lafza-i celal. Ism-i a'zam. Varligina, ilk insan Hz. Adem ile inanilan ve baglanilan en yüce varlik. Allah'in varliginin alametleri her yerde bulunmaktadir. Maddi bir varlik olmadigi için, maddeye bulanmis varliklar, Allah'i dogrudan dogruya göremezler, görmeye tahammül edemezler. Hz. Musa'nin Tur-i Sina'da Allah'i görme istegine karsilik meydana gelen durum, bunun en güzel misalidir. Günesin isigina bile dayanamiyan bir göz, nasil olur da kainatin yaraticisi ve ilk sebebini görebilir? O'nun varligi, kalplerde daha iyi hissedilir. Medeni veya vahsi her milletin, her kavmin dilinde O'na tekabül eden bir kelime mutlaka vardir. Bütün milletlerin tarihlerinde, batili milletlerin kanunlarinin basinda, kitaplarin baslangicinda, paralarin üzerinde, sanatkarlarin eserlerinde, sairlerin misralarinda, dindarlarin dudaklarinda veya kalplerinde, filozofun düsüncesinde, kafirlerin inkarinda, bilim adaminin arastimalarinda özet olarak her yerde O'nun ismiyle karsilasmak daima mümkündür. O, mutlak varliktir. Yoklukla karismis vaziyette degildir. Mükemmeldir, noksanliklardan beridir. Zaruri, ezeli ve ebedi varliktir. O, sübjektir veya objektif varlik degildir. Öyle olsaydi, insan O'nu tasavvur edebilirdi. Kur'an'a göre O'na benzer hiç bir sey yoktur. O, obje ve sübjeye göre degismeyen, izafi olmayan mutlak varliktir. Mutlak varlik olmasaydi, mutlak yokluk olurdu. Mutlak yokluk ise yoktur. Allah, gayr-i sahsi ve âlemle karismis bir varlik degildir. Panteistlerin dedigi gibi, O, âlemin içinde degildir. Âlemin disinda varliklari hür iradesiyle yaratmistir. Eger, O yaratici olmasaydi, âlem ve varlik, suursuz bir tesadüfün eseri olurdu. Bu ise, mümkün degildir. Mümkün olsa bile hürriyet ve düzen olmazdi. Hürriyet olmasaydi, însan hürriyeti, dolayisiyla sorumlulugu ve ahlaki da mesnetsiz kalirdi. Tipki varliginin mesnetsiz kalisi gibi. Demek ki O, ontolojik yönden tek prensip olup, var olusun ve külli faaliyetin en üstün sebebidir. Mantik yönünden âlemdeki nizamin, insandaki aklin, esya ile düsünce arasindaki tavassufun üstün prensibidir. Allah, fiil sahibi mutlak fail olarak düsünülünce, insani sonsuzca asan, insanliga emirler veren, tavsiyelerde bulunan, ona yol gösteren, kendisine ibadet edilen âlemin düzenini kuran ve kontrol altinda tutan bir varlik akla gelir. Allah'in varligini ispat için çesitli deliller ileri sürülmüstür: Bunlar, fizik, metafizik (ontolojik), ahlaki ve ilmi deliller olmak üzere çesitli gruplara ayrilabilir. Allah'in varligina akil ile nüfuz edilemez. O'na ancak inanilir. Çünkü akli asan ve onu yaratan bir varligi akil kavrayamaz ve kusatamaz (La tüdrikuhu'l-ebsar vehuve yudriku'l-ebsar). En'âm/103. insan zihni de, O'nu bu yüzden tasavvur edemez. Allah'tan vazgeçmek ve problem olarak dahi O'nun disinda kalmak mümkün degildir. Materyalistler bile bu hususu problem edinmislerdir. Nietsche, Nicolai Hartmann ve benzeri filozoflar, Allah'i inkar etmek suretiyle, kendi varliklarini tasdik edebileceklerini ileri sürmüslerdir. Bunlara Sartre'i da dahil etmek mümkündür. August Comte, insanligi tanrilastirarak yine bu probleme yer vermistir. Friedrich Nielsche de insani tanrilastirarak, ayni seyi menfi yönden yapmistir. Allah'i inkar edip, insani âlem ve madde içinde eritmek materyalist felsefelerin isidir. Âlemi ve insani Allah ile birlestirmek ise panteist anlayislarin kâridir. Bu ifratlarin hepsinden kurtulmak, Allah'i ve yaraticiligini, O'na teslimiyeti kabul etmekle mümkün olur. O zaman varliklar, degerlerine göre âlemde yerlerini bulurlar.
Allah, Kur'an'i Kerim'de kendisini doksan dokuz kadar isimle kullarina tanitmistir. Simdi kisaca Esmau'l-Hüsna denilen bu isimlere göz atalim :

1. Allah : Zat ismi. Ulûhiyete mahsus sifatlarin hepsini kendisinde toplamis bulunan, Zat-i Vacibü'l-Vücud'a delalet eden isim olup sayilan isimler içinde ism-i a'zamdir.
2. er-Rahman : Ezelde bütün yaratilmislar hakkinda hayir ve rahmet dileyen, sevmedigini, sevdigini ayirdetmeyerek bütün yaratiklari sayisiz nimet, bogan manasinadir.
3. er-Rahim : Pek ziyade merhamet edici verdigi nimetleri iyi kullananlari daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükafatlandirici.
4. el-Melik : Bütün kainatin sahibi, mutlak surette hükümdari.
5. el-Kuddus : Hatadan, gafletten, aczden ve her türlü eksiklikten çok uzak, pek temiz.
6. es-Selâm : Her çesit ariza ve hadiselerden salim kalan, kullarini her türlü tehlikeden selamete çikaran, cennetdeki bahtiyar kullarina selâm eden.
7. el-Mü'min : Gönüllerde iman isigi uyandiran, kendisine siginanlara iman verip onlari koruyan, rahatlandiran.
8. el-Müheymin : Gözetici ve koruyucu.
9. el-Aziz : Maglup edilmesi mümkün olmayan galip.
10. el-Cebbar : Kirilanlari onaran, eksikleri tamamlayan diledigini zorla yaptirmaya muktedir olan.
11. el-Mütekebbir : Her seyde ve her hadisede büyüklügünü gösteren.
12. el-Hâlik : Her seyin varligini ve varligi boyunca görüp geçirecegi halleri, hadiseleri tayin ve tespit eden ve ona göre yaratan, yoktan var eden.
13. el-Bâri : Esyayi ve her seyin aza ve cihazini birbirine uygun ve mülayim bir halde yaratan.
14. el-Musavvir : Tasvir eden, her seye bir sekil ve hususiyet veren.
Magfireti, gufrani, bagislamasi pek çok. Her seye, her istedigini yapacak surette
15. el-Gaffâr
16. el-Kahhâr galip ve hakim.
17. el-Vahhâb duran.
18. er-Rezzâk ihsan eden.
19. el-Fettâh : kolaylastiran.
20. el-Alim :
21. el-Kabid
22. el-Bâsit
23. el-Hafid
24. er-Râfi :
25. el-Mu'izz
26. el-Müzill
27. es-Semi
Çesit çesit nimetleri daima bagislayip Yaradilmislara faydalanacaklari seyleri : Her türlü müskili çözen, açan, Her seyi çok iyi bilen. Sikan, daraltan. Açan, genisleten. Yukaridan asagiya indiren alçaltan. Yukari kaldiran, yükselten. : izzet veren, agirlayan. Zillete düsüren, hor ve hakir gören. Iyi isiten.
28. el-Basir : iyi gören.
29. el-Hakem : Hükmeden, hakki yerine getiren.
30. el-Adl : Çok adaletli.
31. el-Latif : En ince islerin bütün inceliklerini bilen, nasil yapildigina nüfuz edilemiyen, en ince seyleri yapan, ince ve sezilmez yollardan kullarina çesitli faydalar ulastiran.
32. el-Habir : Her seyin iç yüzünden, gizli taraflarindan haberdar olan.
33. el-Halim : Hilmi çok. Kula hakettigi halde hemen cezasini vermeyip, geciktiren, müsaade veren.
34. el-Azim : Pek azametli.
35. el-Gafur : Magfireti çok.
36. es-Sekur : Kendi rizasi için yapilan iyi isleri daha ziyadesi ile karsilayan.
37. el-Aliyyü : Pek yüksek.
38. el-Kebir : Pek büyük.
39. el-Hafiz : Yapilan isleri bütün tafsilatiyla tutan, her seyi belli vaktine kadar afat ve beladan saklayan.
40. el-Mukit : Her yaratilmisin rizkini veren.
41. el-Hasib : Herkesin hayati boyunca yapip ettiklerinin bütün tafsilat ve teferruatiyle hesabini en iyi bilen.
42. el-Celil : Celâlet ve ululuk sahibi.
43. el-Kerim : Keremi bol.
44. er-Rakib : Bütün varlik üzerinde gözcü, bütün isler murakabesi altinda bulunan.
45. el-Mücib : Kendine yalvaranlarin isteklerini veren.
46. el-Vâsi : Genis ve müsaadekâr.
47. el-Hakîm : Buyruklari ve bütün isleri hikmetli.
48. el-Vedûd : iyi kullarini seven, onlari rahmet ve rizasina erdiren yahut sevilmeye ve dostlugu kazanilmaya biricik layik olan.
49. el-Mecîd : Sani büyük ve yüksek.
50. el-Bâis : Ölüleri diriltip kabirlerinden çikaran.
51. es-Sehîd : Her zaman ve her yerde hâzir ve nazir
52. el-Hakk : Varligi hiç degismeden duran.
53. el-Vekil : Islerini yoluyla kendisine birakanlarin isini düzeltip, onlarin yapabileceginden daha iyi temin eden.
54. el-Kavi : Pek güçlü.
55. el-Metin : Çok saglam.
56. el-Veliyy : Iyi kullarina dost.
57. el-Hamîd : Ancak kendisine hamd ü sena olunan, bütün varligin diliyle biricik ögülen.
58. el-Muhsî : Bir bir her seyin sayisini bilen.
Mahlukati maddesiz ve örneksiz olarak ilk
59. el-Mübdi: bastan yaratan.
60. el-Mu'id : yaratan.
61. el-Muhyî
62. el-Mümit :
63. el-Hayy :
64. el-Kayyum
65. el-Vâcid :
66. el-Mâcid :
67. el-Vâhid :
Yaratilmislari yok ettikten sonra, tekrar
Can bagislayan, saglik veren Canli bir mahlukun ölümünü yaratan. Diri, her seyi bilen ve her seye gücü yeten. : Gökleri ve her seyi tutan.
istedigini, istedigi vakit bulan. Kadr ü sani büyük, kerem ve semahati bol. Tek. Zatinda, sifatlarinda, islerinde,
isimlerinde, hükümlerinde asla seriki (ortagi) veya benzeri bulunmayan.
68. es-Samed : Hacetlerin bitirilmesi, iztiraplarm giderilmesi için tek merci.
69. el-Kâdir : Istedigini, istedigi gibi yapmaya gücü yeten.
70. el-Muktedir : Kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde istedigi gibi tasarruf eden.
71. el-Mukaddim : Istedigini ileri geçiren, öne alan.
72. el-Muahhir : istedigini geri koyan, arkaya birakan,
73. el-Evvel : Kendisinden önce bir ilk bulunmayan "Ilk".
74. el-Âhir : Kendisinden sonra bir son bulunmaya "Son".
75. ez-Zâhir : Asikâr.
76. el-Bâtin : Gizli.
77. el-Vâli : Bu muazzam kâinati ve her an olup biten hadiseleri, tek basina tedbir ve idare eden.
78. el-Müteâ'li : Yaratilmislar hakkinda, aklin mümkün gördügü her seyden, her hal ve tavirdan pek yüce.
79. el-Berr : Kullari hakkinda müsâid bulunan, iyiligi, ve bahsisi çok olan.
80. et-Tevvâb : Tevbeleri kabul edip günahlari bagislayan.
81. el-Müntakim : Suçlulari, adaleti ile hak ettikleri cezaya çarptiran.
82. el-Afüvv : Afvi bol.
83. er-Rauf : Pek sefkatli, çok aciyan.
84. Malikü'l-Mülk : Mülkün ebedi sahibi, hükümdari.
85. Zülcelali ve'l-Ikrâm : Hem büyüklük sahibi, hem de fazi u kerem sahibi.
86. el-Muksit : Bütün islerini denk ve birbirine uygun ve yerli yerinde yapan.
87. el-Câmi : Istedigini istedigi zaman, istedigi yerde toplayan.
88. el-Ganiyy : Çok zengin ve her seyden müstagni, hiç bir seye ihtiyaci olmayan.
89. el-Mugni : Istedigini zengin eden.
90. el-Mâni : Bir seyin meydana gelmesine müsaade etmeyen.
91. ed-Dârr : Elem ve zarar verici seyler yaratan.
92. en-Nâfi : Hayir ve menfaat verici seyler yaratan.
93. en-Nur : Âlemleri nurlandiran, isledigi simalara, zihinlere ve gönüllere nur yagdiran.
94. el-Hâdi : Hidayeti yaratan, istedigi kulunu hayirli ve karli yollara muvaffak kilan, muradina erdiren.
95. el-Bedi : Örneksiz, misalsiz, acaib ve hayret verici âlemleri icad eden.
96. el-Bâki : Varliginin sonu olmayan.
97. el-Vâris : Servetlerin geçici sahipleri, elleri bos olarak yokluga döndükten sonra, varligi devam eden servetlerin hakiki sahibi.
98. er-Resîd : Bütün isleri ezeli takdirine göre yürütüp dosdogru ve bir nizam ve hikmet üzere akibetine ulastiran.
99. es-Sabûr : Çok sabirli.
Allahü Teala'nin bu güzel isimleri, çesitli kaynaklara göre daha çoktur. Biz burada sadece Allah'in Kur'an-i Kerim'inde bildirdiklerini zikrettik. Süleyman Cezulî'nin Delâil-i Hayrat adli eserinde bu sayinin yüz bir oldugunu görürüz.
Dikkat edilirse, Allah'in bu isimlerinin bir kisminin insanda sinirli halde, sifat olarak bulundugu görülür: Görmek, isitmek, sabirli olmak, zarar vermek, faydali olmak, affetmek, sefkatli olmak, vs. gibi. Yine bir kisim isimler vardir ki bunlar yaratiklarda bulunmaz. Öncesi olmamak, yeniden diriltmek, vs. gibi.
Bazi hadis-i seriflerde, Allah'in doksan dokuz ismini ezberleyip her gün okuyanin cennete girecegi müjdelenmektedir. Yine, çesitli Kur'an ayetlerinde Allah, kendisine bu güzel isimlerle dua edilmesini tavsiye etmektedir.
Allah kelimesinin üzerinde etimolojik açidan bir hayli tartismalar vuku bulmustur. Bunlardan en dikkati çekeni, Allah kelimesinin dünya üzerindeki hiç bir lisanda bulunmadigi, bu nedenle, Allah kelimesinin Allahça oldugudur. Bir baska dikkat çeken açiklama da sudur : Allah kelimesi ve-le-he'den türemistir. Bu kelime de, disi devenin yavrusuna duydugu asiri sevgi ve sefkati ifade eder. Burada, su husus antr-parantez olarak kaydedilir: Deve, hayvanlar içinde yavrusuna en fazla sefkat besleyen bir hayvandir. Bu, yavrusuna zarar vereni öldürecek derecede asiri bir sevgidir. Iste Allah kelimesi, bu sevgi ve sefkatten türemistir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 13 ::..
ALEVÎ: Arapça, Hz. Ali isminin nisbesidir, Hz. Ali'ye mensup olanlar demektir. Hz. Muhammed (s) 'den sonra Hz. Ali'yi imam olarak taniyanlar. Sufiyyeye göre, her tarikat, ashabtan birine baglanir. Maksiler ve Mevleviler Hz. Ebu Bekir (r)'e Anadoludaki diger tarikatlar da Hz Ali (r)'ye baglanir. Hz. Ebu Bekir (r)'e silsile olarak dayanan tarikatlar zikri gizli, Hz. Ali (r)'ye dayananlar da açik olarak çekerler. Bektasîler, Hulefa-i Rasidinden ilk üçünü kabul etmedikleri için tarikatlarini sadece Hz. Ali'ye baglarlar. Bu sekilde silsileler "alevi" ve "siddiki" diye ikiye ayrilir.
Bu kelime, ayni zamanda Hz. Ali (r) neslinden gelenler için de kullanilir. Yani Hz. Ali ve Hz. Fatima neslinden gelenler hakkinda bu isim kullanilmistir. Bu gibilere genel manada "seyyid" (galat kullanilisi ile seyda) dendigi gibi, Hz. Hasan neslinden gelenlere "serif" Hz. Hüseyin neslinden gelenlere de "seyyid" denilmistir. Bir kimse ayni zamanda hem Haseni, hem de Hüseyni, yani hem seyyid, hem de serif olabilir. Naksî gelenegine mensup ünlü kelamci bilim adami, Seyyid Serif Cürcanî bu gruba dahildir. Bu gibilere fikhen, sadaka ve zekat vermek yasak oldugu gibi, onlarin kabul etmeleri de haramdir. Osmanli Devleti'nde, seyyid ve seriflere maddi destek olmak üzere, "nakibu'l-esraflik" müessesesi kurulmasinin altinda yatan espirilerden biri de budur.
Sem-i bezm-i Hasaneyn'em, aleviyem, alevî
Yakar a 'dayi benim su'le-i ahim alevi.
Fazil Pasa (öl. 1882)

ALEVIYYE: Derkaviyye tarikatinin Cezayir'de yayilma kaydetmis kolu.

ALEVIYYE: Sun'i bir baglanti ile dördüncü halife Hz. Ali'ye dayandirilan bir tarikat.

ALEVÎ TACI: Bektasîlerin baslarina giydikleri on iki dilimli (terk) taç. Bir adi da "fahir" olan bu taç, beyaz yünden yapilir. Babalar, fazladan olmak üzere, bunun üstüne beyaz yünden mamul bir sarik sararlar.

ALIN: Türkçe. Tasavvuf edebiyatinda vahdet (birlik) sembolü. Bazi tarikatlarda, dervisin sülük çikarirken geçirdigi zikirmakamlarindan birisi. Sâlik bu makamda, iki kasi arasindaki nefs-i natika noktasinda ve saçlarin alina bitistigi yerde (cesed) zikir çeker. Bu nefy-i isbat'tan önce gelir.

ÂL-I ABA: Arapça. Aba (kaftan, cübbe) ailesi demektir. Rivayete göre, bir gün Hz. Peygamber (s) üzerinde aba bulunurken, yanina gelen Hz. Ali'yi, kizi Hz. Fatima'yi, torunlari Hasan ve Hüseyin'i bu abanin altinda toplar. Bu sekilde, Hz. Peygamber (s)'in yakinlarini belirleyen bir ifade olmak üzere, adi zikredilen kisiler "âl-i aba" terimiyle anilmislardir. Sayilari: Hz. Peygamber (s), Hz. Ali, Hz Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Fatima olmak üzere bes kisiden mütesekkil oldugu için bir elin bes parmagina benzetilerek "pençe-i âl-i aba" yahut "penç ten-i âl-i aba" gibi isimlerle de anilmislardir.

ALI SIRRI: Arapça. Buna "ari sirri" da denir. Aleviler ve tasavvuf ehli arasinda kullanilan bu terim, arinin kovan kurmasi, bal yapmasi ve yasayisi bakimindan, insani hayrette birakan bir düzene uymasi dolayisiyla söylenmistir. Arinin sirrina nasil akil ermezse, Hz. Ali'nin sirrina da akil ermez anlaminda söylenir.

ALIYE: Halvetiyye tarikatinin kollarindan biri. Ahmed b. Aliyyü'l-Harinî tarafindan kurulmustur.

ALLAH DERDINI ARTIRSIN : Sufilere göre, dert, gerçek asktir. Dert, gerçege ulasma derdidir. Bu bakimdan herhangi bir can, bilhassa tarikata yeni intisab eden bir kisi bazi hallere maruz kalir, cezbelere ugrar, yanar, yikilirsa basindaki maneviyat ögretmeni veya duasi makbul büyüklerden birisi ona "Allah derdini artirsin" diye dua eder. Yunus Emre'nin Dertli Dolab'indaki inleyis ifadeleri, ayni dertten zuhur etmistir. Kisaca bu söz, distan bakildiginda ilenme (beddua) gibi görünüyorsa da, hakikatta hayir duadir.

ALLAH FEYZINI ARTIRSIN : Bu da, ayni manaya gelen bir ifadedir. Hayir dualardandir.

ALLAH DEYIP DÖNERIZ, ALLAH DEYIP DURURUZ: Bu ifadelerin dayandigi olay söyle nakledilir : Bir gün Bektasî, Mevlevî'ye sormus :
Ne der de dönersiniz? Mevlevî de;
Allah deyip döneriz, demis. Bektasî bu sözü duyunca su karsiligi vermis :
Biz de Allah deyip dururuz.
Bu anlatima bakilirsa Mevlevî telvinde ve gaybettedir. Bektasî ise temkinde, sahv ve huzur halindedir. Sufiyye yolu için, her ikisi de sahihtir.

ALLAH DIYEN MAHRUM KALMAZ : Bu atasözünde, dil ile Allah diyen degil, can ve gönülle (tefekkürle) kendi varligini unutacak derecede Allah'i ananin, mahrum kalmayacagi bildirilmistir. Burada mahrum kalmazdan kasit, Allah'i anan kisinin, sonunda O'na kavusmasidir. Süphesiz bu dünyada, Allah'i hayatinin her anina tefekkür halinde hakim kilanlar (ihsan mertebesi), öbür dünyada. O'nu cennette görecekler, veya bir baska tabirle O'na kavusacaklardir (lika).
Tevhidi eden deli olmaz, Allah diyen mahrum kalmaz, Her seher açilir, solmaz Bahara erer gülümüz.
Muhyî (Ö. 1611)

ALLAH EYVALLAH : Sufiler arasinda ortak olan, fakat daha çok Bektasîlerle Mevleviler tarafindan kullanilan bu deyim, muhatabi tatmin etmek için kullanilir ve yemin mahiyetini tasir. "Allah, Eyvallah bu böyledir" gibi. Eyvallah, iki ayri kelimenin birlesmesinden olusmus birlesik bir ifadedir. Birinci kelime "ey" yahut "iy" lügatta "evet" manasina gelir. Ikinci kelime de "vallahi" dir. Bu kelime de "Allah'a yemin ederim ki..." demektir. Bu durumda "eyvallah" mürekkep ifadesi, "evet, Allah'a yemin ederim ki..." manasina gelmektedir.

ALLAH KÂFI: Arapça, Allah yeter anlaminda bir ifade. Hasbünallü ve ni'mel-Vekil (O, bize yeter, O ne güzel bir vekildir.) sözü de bu manadadir.

ALLAH KERIM YERI : Eski Türk kahvelerinde, fakirlerin para vermeden oturup yattiklari yer ve sayvan hakkinda kullanilan bir tabirdir.

ALLAH NAMERDE, MERDE, HIÇBIR FERDE MUHTAÇ ETMESIN : "Namerde" yani gerçek anlamiyla adam olmayana ; "merde" yani adam olana : "hiç bir ferde" yani hiç bir kisiye muhtaç etmesin demektir. Bektasilerin "Büyük Gülbank" denen ve ayin-i cemlerin sonunda, baba tarafindan okunan gülbanklarinda geçer. Bu atasözünün espirisi, Kur'an-i Kerim'deki "Siz Allah'a muhtaçsiniz : Entümül-fukarau ilallah" (Fatir/15) ayetinde bulunmaktadir. Muhtaç olunacak tek varlik Allah'tir. Sadece O'na muhtaç olan hiçbir seye ihtiyaç duymaz. Buna, ihtiyaçsizlik manasina gelen "ginaya erme" de denir. Bu gibi kisiler, hakiki hürlerdir. Kendi nefislerine bile muhtaç degillerdir. Boyunlari sadece Allah'a egiktir. Allah'tan gayri kimseye ihtiyaçlari yoktur.

ALP ERENLER: Kahraman savasçi dervisler zümresi. Osmanli Devleti'nin kurulusuna tesadüf eden dönemde bu dervis zümreleri, çok yararli hizmetler yapmistir.

ALTMIS ALTIYA BAGLAMAK : "Allah" lafzinin ebced hesabiyla rakam olarak toplami, altmis altidir.
Elif : 1, Lam : 30, Lam : 30, He : 5 =66.
Altmis altiya baglamak; bir isi düzüp kosarak sonunu emniyetle beklemek anlamina gelir. "O, isini altmis altiya bagladi", yani isini çok güzel ayarladi, düzenledi, her türlü tedbiri aldi, su anda, aldigi tedbir sonucu basariyi beklemektedir, demektir. Bir de "Onun isi altmis altiya kaldi, altmis altiya baglandi" tarzinda söylenir ki, bu takdirde " O isten hayir yok ya, belki Allah onarir, düzeltir" demek olur. Bu, ilk ifadenin tam ziddidir. Islam ülkelerinin bayraklarindaki "Hilal" de, 66 degerindedir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 14 ::..
ÂLUN: Arapça yüksek seviyede olanlar demektir. Nurdan yaratilmis melekler, Hz. Adem'e secde ile emrolunmayan melekler bunlardir. Bu tabir Sad suresi 75. ayette geçer. Muheyyemûn melekleri de ayni durumdadir.
ÂMÂ: Arapça. Ehadiyyet mertebesidir. Lügat manasi itibariyle ince bulut ve körlügü ifade eder. Hakikat gözü kapali, zahir ehli için kullanilir. Ehadiyyet mânâsina alanlar oldugu gibi, vahidiyyet mertebesi seklinde kullananlar da olmustur. Bu takdirde ince bulut manasinadir. Abdülkerim Çili, el-Insanü'l-Ka-mil'de "kayitlara baglanmaktan ve itlak olmaktan yüce olan mertebeye, âmâ derler ki bu zât-i mahzdir" der. Bir rivayete göre, sahabe-i kiramdan, Zeynü'l-Ukayli, Resulullah (s)'a "Rabbimiz mahlukati yaratmazdan önce nerede idi?" diye sorar. O da su cevabi verir : "Alti ve üstünde hava olmayan âmâda idi".
AMAN DIYENE KILIÇ ÇEKILMEZ : Araplarda bir kabilenin emanina düsen kisi canini kurtarabilmek maksadiyla o kabileye veya o kabileden serefli birine siginir da kabul görürse, o kabile onu mutlaka korur, pesinden gelen düsmana vermezdi. Eski Araplarca, bu bir namus meselesiydi. Bu adet baska milletlerde de vardi. Hatta, halen siyasi mültecilerin, sigindiklari devlet tarafindan korunmalari bir gelenek olarak sürmektedir. Tasavvufta da, kusurunu bilip itiraf ederek amana düsen kisi, suçu, Islam'a göre bir cezayi gerektirirse, o cezayi görür, sonra bagislanir ve yine kardes taninir. Hatta o kusuru bir daha yüzüne vurulmaz. Islam'a göre ceza gerektirmeyen bir kusur ise ve amana düserse yine bagislanir. Halk dilinde bu, "amani bilir misin?", "amana düsmek" deyimlerini meydana getirdigi gibi, tasavvuf erbabi arasinda da "aman dileyene kiliç çekilmez" atasözünün dogmasina sebep olmustur.
AMELI BOYNUNA, SEMERI SIRTINA : Islah olmasindan, yola gelmesinden ümit kesilen kisi, tarikatta "yolsuz" ve "düskün" kabul edilir ve hakkinda bu söz söylenir. Tasavvuf ehli olmayanlar arasinda da söylenen bu söz, kimin hakkinda söyleniyorsa, o kisinin insanliktan bir nasibi olmadigini ifade eder.
AMMARIYE: Kadiriyye Tarikati'nin bir koludur. Cezayir ve Tunus gibi Kuzey Afrika ülkelerinde yaygindir.
AMME: Arapça, Cumhur, halk, ahali demektir. Dis sekilleriyle seriata bagli olan genel çogunluk.
AMUDIYYE: Medyeniyye Tarikati'nm bir koludur. Ebu isa Sad b. Isa tarafindan kurulmustur.
ÂN: Zamanin taksim edilemeyen en küçük parçasi demektir. Sufilere göre mevhum ve mücerret bir mefhumdur. Cenab-i Hakk'in zuhurundan dolayi anlasilir. Ancak bu, zaman ve mekan kavraminin disindadir. Çünkü O, zamandan münezzehtir. Vahdetin sirrina tam olarak ulasan sufiler "an-i daim"i yasarlar. Onlar Ibnü'l-vakttir, yani vakti en iyi sekilde, Allah'in razi olacagi sekilde degerlendirirler.
ANA-BACI : Mürsidin esine, Bektasilik'de "ana-baci" denir.
ANÂSIR-I ÇEHÂRGÂNE: Nefsin dört mertebesi, toprak, hava, su ve atesle temsil edilir.
N.Emmare = Ates N. Levvame = Hava N. Mülhime = Su N. Mutmaine = Toprak
ANKA: Halk arasinda, ismi olup, cismi bulunmayan mitolojik bir kusa verilen isimdir. Misli az bulunan seyler hakkinda da kullanilir. Mutasavviflar bunu, vücutta taayyünü olmayan, yalniz zihinde suret bulan heyula diye tarif ederler. Eski edebiyatta da, kanaat sahihlerine kinaye olarak "anka mesreb" "anka tabiat" denilirdi. Fuzuli'nin su beyti bu anlamdadir :
Cife-i dünya degil herkes gibi matlubumuz Bir bölük ankalariz kaf-i kanaat bekleriz.
ARABIYYE: Ömer b. Muhammed el-Arabi tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.
A'RAF: Arapça. Tepeler demektir. Günah ve sevabi esit olan kisiler, ne cennete ne de cehenneme giderler. A'raf denen yerde dururlar. Cennetle cehennem arasindaki bir yer. Cenab-i Hakk'in sifatlariyla tecelli etmesi durumunda, seyretme yeri.
ARAIS-I HAK: Arapça Hakk'in gelinleri anlaminadir. Allah, çok sevdigi velilerini kiskandigi için halka açiklamaz. Gerdek gecesi, gelini damatdan baskasi göremedigi gibi bu velileri, ilâhî haremde Hak'dan baskasi görmez.
ARAK-ÇIN: Arak, Arapça'da ter; "cin" Farsça'da toplayan demektir. Kavugun veya fesin altina teri toplamasi için giyilen takkedir. Buna Arapça'da Arakiyye denmektedir.
ARAKIYYE: Kavugun veya fesin altinda, ter toplanmasi için giyilen takkedir. Zamanla dervislerin giydigi takkeye özel isim olmustur.
ARBEDE: Arapça. Bed (kötü) huyluk etmek demektir. Cezbeli dervislerin, hal galebesi durumunda Hak ile olan tartismalari.
ARIZ (AVARIZ): Arapça. Ilisen demektir. Tabii olmayan, sonradan gelen, kalbe ve ruha musallat olup, Hakk'a ulasmaya engel teskil eden nefsani arzu ve istekler, vesveseler.
ARIF: Arapça, irfan sahibi anlamindadir. Allah'i gerçek yönüyle bilen kisi. Âlim gibi bilen manasina gelirse de ondan farklidir. Âlim, ilmi bir tahsil ve çalisma sonucu elde eder. Arif ise, irfana, ilham ve hal ile ulasir. Cenab-i Hakk'i kesf ve müsahade yoluyla bilen kisi. Bu bakimdan ümmi bir insana da arif denilir, ancak âlim denemez. Arifler için, ehl-i yakin, ehl-i din, veli, kutb ve genel olarak "arif-i billah" tabiri kullanilir.
A'REF BI'L-MESNEVILIK CIHETI: Mevlevîlik terimlerindendir.
Mesnevi-hanlik verilecek kisilerin, imtihan sonucunda ehil olduklari belirlenince Evkafa teklif edilmesi demektir, ilk kez III. Selim zamaninda Galata Mevlevi-hanesi seyhi Seyh Galib'e verilen bir unvandir. Buna "Alem bi'l-Mesnevi" de denilir. Bu unvan, bir ara unutulmus ancak Üsküdar Mevlevihânesi seyhi Ahmet Remzi Efendi tarafindan tekrar canlandirilmis ve Galata Mevlevihânesi seyhi Ahmed Celaleddin Efendi bu göreve getirilmistir.
ARSLANLI ÇESME : Haci Bektas ilçesinde, Haci Bektas-i Veli külliyesinde avlunun saginda bulunan çesme. Bu çesmede su, arslan heykelinin agzindan akmaktadir ki, Bektasilere göre zemzem olarak kabul edilir.
ARS: Arapça bir kelime olan "ars" m kelime anlami, taht, çardak tavan ve kubbe demektir, islamî olarak; terim, Allah (c.c)'in kudret ve azametinin tecellisinden kinaye olarak, dokuzuncu kat semada bulundugu tasavvur olunan taht'dir. Bu bakimdan asil anlamini ancak Allah'in bildigi bir seydir. Kainattaki bütün varligi kusatan bir cisim olup, yüksekliginden dolayi bu ismi almistir. Müfessirlerin izahina göre, Allah (c.c) önce Ars'i yaratmistir. Kur'an-i Kerim'de bir çok ayette Allah (c.c) Ars'i istila etti yani Ars'a hükmetti seklinde geçmektedir. Bkz. msl: Tâha/5. Tasavvufta ise Ars, gönül demektir.
ARTSIN EKSILMESIN, TASSIN DÖKÜLMESIN : Bektasî ve Mevlevî tarikati terimlerindendir. Mevlevîlerin ayinde, Bektasîlerin ise yemekte yaptiklari dualardandir.
ARUSIYYE: Kadiriyye Tarikati'nin Trablus-garb'ta tesis edilen koludur.
ARZ: Arapça yer yüzü anlamindadir. Arz yaratik, yaratiktaki süs ise Hak'dir. Hakk'in sifati sema, halkin sifati arzdir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 15 ::..
ASA: Arapça, degnek, baston anlamindadir. Hz. Musa (a.s)'ya mucize olarak bir "asa" verilmisti. Bu asa, Misir sihirbazlarinin hazirladigi bütün sihirleri yutan bir yilan haline dönüsmüstü. (Ta-Ha/18, Nemi/10, Kasas/31). Asa tasimak Peygamberimizin de sünnetidir. Hz. Peygamber "asa" tasir, sahrada namaz kilacaginda bunu sütre olarak kullanirdi. Bu sünnete uygun olarak, tarikat seyhleri ve bazi müslümanlar da "asa" kullanirlar. Bazi tarikatlarda post-nisin olan seyh, halifesine bir emanet olarak, "asa" da verirdi. Hatta halk arasinda, kirk yasini geçtigi halde "asa" kullanmayan asi olmustur, seklinde bir hikaye bile vardir. Edebiyatta ise sevgilinin saçi bazen asaya benzetilir. Yine, sihir, yilan, Musa, saç, dervis, hirka kelimeleri edebiyatta mecaz olarak kullanilmaktadir.

ASAKIR-I HAK: Arapça Hakk'in ordusu, ilâhî, ruhanî askerler demektir. Cundullah ayni manadadir. Kus, yagmur, zelzele gibi tabii olaylar ve varliklar Hakk'in askerleridir.

ASHAB: Arapça, arkadaslar demektir. Ancak özellikle Hz. Peygamber'i görüp, Islam'a inanmis ve O'nu teyid etmis, müslüman olarak ölmüs kisilere denir. Hz. Peygamber ashab hakkinda "Benim ashabimin her biri yildizlar gibidir. Hangisine uyarsaniz hidayete ulasirsiniz" buyurmustur.

ASHAB-I SUFFE: Hz. Peygamber (s)'in Medine'deki mescidinin sofasinda ikamet eden fakir sahabiler. Bunlar Tasavvuf yolunun ilk temsilcileri olarak görülür. Hz. Ebu Hureyre, Hz.Selman-i Farisi, Hz. Bilal-i Habesi bu gruptandir.

ASITANE: Farsça, esik, dergah, büyük tekke, bassehir anlamindadir. Ayrica tarikat pirinin kaldigi tekke veya medfun oldugu yer Mevlevî tarikati'nda ve çile çikarilan büyük tekkelere de bu isim verilir. Tasavvuf! edebiyatta ise, seyhin kapisidir ki oradan himmet umulur.

ASL: Arapça kök anlamindadir. Hidayet herseyin aslidir. Dinin esaslarina asi denir ki bunlar tevhid, ma'rifet, iman, yakin ve sidk'dir. Bunlardan türeyen hal, makam, amel ve taatlere de, fer denir.

ASSÂLIYYE: Sam'li Ahmed b. Ali EI-Harirî EI-Assalî (Ö./1639) tarafindan tesis edilmis bir tarikat'dir. Halvetiyye'nin Cemâliyye koluna bagli bir subedir.

ASÇIBASI POSTU : Bektasî tarikatinda bir makamdir.

ASEVI: Haci Bektas Tekkesi'ndeki makamlardan biri. Burada her on Muharrem'de asure pisirilir.

ÂSIK: Arapça, seven demektir. Çok fazla seveni ifade eder.
Ey âsik-i sadiklar gelin Allah (c.c) diyelim.
Bezm-i Hakk'a layiklar gelin Allah diyelim.
Yunus Emre

ÂSIKIYYE: Rafizilige mensub bir tarikatin adi.

ÂSINÂ: Farsça, bildik, tanidik demektir. Hakikat sarabini içerek ruhî zevke ermis Hakk'i tanimis kisi.
Kat eyle asinaligim ondan ki gayrdir
Ancak öz asinalarin et asina bana.
Fuzuli

ASK: Arapça, asiri derecedeki sevgi. Bu da maddi ve manevi sekillerde olur. Bir kadin gözününde bulundurularak zevki ve cinsi cazibe ön planda tutulmak suretiyle olusan ask maddidir. Bunun platonik, hayali olani da vardir (Platonik). Sairlerin aski böyledir. Bu ask genelde mecazidir. Hakiki ask ise, Allah askidir. Cenab-i Hak bir kudsi hadiste, "Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi arzu ettim, âlemi yarattim" buyurmaktadir ki ilâhî askin kaynagi budur. Çünkü Allah'i bilmek, tanimak ancak ask ile olur. Allah'i gerçekten seven kisi O'nun yarattiklarini da ayni sekilde sever. Yaratandan ötürü yaratilani sever. Bu ask güzele degil, güzelligedir. Herkesi, herseyi sevmektir. Varliklarda tezahür eden Allah'in sanatini, kudretini, rahmetini, lutfunu ibretle temasa etmektir. Bu aska bazen "mecazi ask"la da ulasilir. Bundan dolayi "mecazi ask, gerçek askin köprüsüdür" denilmistir. Gerçek aska ulasmak da ilimle olmaz. Nitekim Fuzuli bunu su beytiyle çok güzel anlatmaktadir :
Ask imis her ne var âlemde Ilim bir kil u kal imis ancak. Bazi yazarlar aski siddetine göre su sekilde siralarlar:
1. Irade 2. Muhabbet 3. Hevâ 4. Sakabe 5. Tebettül 6. Alaka 7. Vülug 8. Kelef 9. Sagaf 10. Ask 11. Ülfet 12. Garava 13. Hullet 14. Teyemmüm 15. Valeh 16. Tedellüh 17. Velâ

ASK OLSUN: Bazi tarikatlarda özellikle Mevlevî ve Bektasîlerde selamlasma. Hos geldin, afiyet olsun yerine kullanilirdi. Buna "eyvallah" veya "askin cemal olsun" diye cevap verilirdi. Bunu isiten dilerse "cemalin nur olsun" derdi. Nihayet muhatab da bunu "Nurun âlâ nur olsun" seklinde karsilardi. Bu ifade ask ve vecdin artmasini istemek için kullanilirdi.

ASK VERMEK, ASK ALMAK : Hos geldin, diyene hos bulduk demektir. Veya bir sey içene "ask olsun" denildiginde, onun da "eyvallah" diye cevap vermesidir.

ASK-U NIYAZ: Mevleviler, "nasilsiniz?" diyenlere "ask-u niyaz ederiz" diye cevap verirlerdi.

ASURIYYE: Burhaneddin ibrahim ed-Desukî'nin 1287'de kurmus oldugu Desukiyye Tarikati'nin bir kolu olup Seyyid Asur el-Magribî'ye dayandirilmaktadir.

ASURA: Arabi aylardan Muharrem'in onuncu günü. Bu günde, Hz. Hüseyin hicri 61/680'de Kerbela'da sehid edilmistir. Ayrica rivayete göre, Hz. Nuh'un gemisi bu gün karaya oturmus bunun üzerine Hz. Nuh da sükür olarak gemide bulunan hububati karistirarak bir tatli yapmistir. Bunlarin disinda da on Muharrem'de gerçeklestigi kaydedilen daha bir çok olay anlatilmaktadir. Muharrem'in 9-10. veya 10-11. günleri oruç tutmak sünnettir.

ATAS: Arapça, susuzluk demektir. Asiktaki hasret boyutunun derinlik kazanmasi.

ATA: Baba. Yeseviyye ve Naksilik Tarikati'nda mürsid demektir. Hakim Ata, Halil Ata, Mansur Ata gibi.

ATES : Ask sicakligi.

ATES-BÂZ : Mevlevî Tarikati'nda mutfak
demektir.

ATES-BÂZ-I VELI: Ates-baz, Farsça'da "atesle oynayan" demektir. Mevlevî Tarikatinda, Muhammed Bahaeddin ve oglu Mevlana'ya hizmet eden Muhammed Hâdim'in lakabi. Tekkede, mutfakta görevliydi. Yemek yaparken, devamli atesin önünde bulundugundan bu sekilde isimlendirilmistir. (684/1285)' de vefat etmistir. Türbesi Meram yolu üzerindedir.

ATES-BÂZ-I VELI: OCAGI Mevlevi tekkesinde, lokma pisirilen ocagin bulundugu mutfak.

ATES-BÂZ-I VELI: MAKAMI Mevlevi tekkesinde, dervislerin terbiyesi için ayrilan odada bulunan, beyaz posta, Ates-bâzi Veli Makami denirken, kirmizi posta da, Sultan Veled Makami denirdi. Tahirü'l-Mevlevî'nin "ettim Ates-bâz-i Mevlana'ya vakf-i can ü ten" seklindeki ifadesi, Mevlevilige ikrar vererek, çileye soyunmak demektir.

ATES-GEDE:Farsça, ates yanan yere denir. Mecusîler atesi kutsal kabul ederler, onu söndürmezlerdi. Hak asiklarinin kalbindeki ates de, ayni sekilde hiç sönmeden yanar.

AT EVI: Haci Bektas Tekkesi'nde bulunan mekanlardan biri. Burada bulunanlar, tekkenin ve misafirlerin atlarina bakarlardi.
TASAVVUFÎ TERIMLER (A)
..:: 16 ::..
ATILAN OK GERI DÖNMEZ: Bir Allah dostu beddua etti mi o bir ok gibi hedefini bulur. Artik onu durdurmak mümkün degildir. Bu oka, yani manevi darbeye "bâtin oku, bâtin kilici" da denir.

ATVAR-I DIL: Arapça-Farsça. Gönül mertebeleri demektir. Gönlün mertebeleri yedidir.
1- Sadr : Islam cevherinin madeni
2- Kalb : Iman cevherinin madeni, akil nurunun bulundugu yer.
3- Segaf : Kalb zari demektir. Mahlukata duyulan sevgi bunun ötesine geçemez.
4- Fuâd : Müsahede ve rü'yet cevherinin madeni ve yeri.
5- Habbetü'l-kalb : Kalbin içi. Burada Allah sevgisinden baska seye yer yoktur.
6- Süveyd : Gaybi mükasefe, ledün ilmi, hikmet menbai ve Ilâhî sirlar hazinesi, isimlerin ilmi. Burada meleklerin bile mahrum olduklari çesitli kesfî ilimler vardir.
7- Muhcetu'l-Kalb : Kalbin içinin içi. Ilâhî sifatlarin madeni ve zuhur yeri. Gaybu'l-gayb burada ortaya çikar. Hiç bir kalp hastaligi buraya giremez, onun için burasi temizdir.

AVAM: Arapça, halk, cumhur demektir. Ilim ve marifet ehli olmayan, derece bakimindan düsük kimseler hakkinda kullanilan terim. Her ne kadar, soylu soplu da, olsa tasavvufî olgunluk egitiminden geçmemis nefsinin hastaliklarini iyilestirmemis kisiler avam sayilir.

AVAIK: Arapça, engeller demektir. Ruhun Allah'a kavusmasina engel olan her sey.

AVARIZ: Arapça, ilintiler demektir. Tasavvufa girmis kisinin salikin önüne çikip, Hakk'a giden yolda, kendisini alikoyan manevî engeller.

AVAID: Arapça, adetler, aliskanliklar demektir. Toplumun benimsedigi kurallar. Kisiler bu kurallar ugruna, hak bildikleri seylere uymakta zorlanirlar.

AVALIM-I ERBA'A: Arapça dört âlem: Âlem-i Lahût, Âlem-i "Ivlelekut, Âlem-i Ceberut, Âlem-i Mülk (Veya Âlem-i Nasût).

AVALIM-I HAMSE: Arapça, bes âlem demektir. Onlar da sunlardir.
1- Mutlak gayb âlemi
2- Ruhlar âlemi
3- Misal âlemi
4- Cisimler âlemi
5- Mertebe-i Cami'a.
Bu âlemler su sekilde siralanir:
1- Âlem-i ilm
2- Âlem-i Ceberut. Bu da ikidir, a) Âlem-i Ceberût-i âlâ b) Âlem-i Ceberût-i esfel
3- Âlem-i Melekût
4- Âlem-i halk. Ceberut ikiye ayrilinca bu âlemler bes olur.

AVALIM-I KÜLLIYE: Arapça, külli âlemler demektir. Buna akl-i küll, akl-i evvel, riefs-i külliye ve insan-i kamil de denir.

AVALIM-I LÜBS: Arapça, giyme (veya karisik olan) âlemler anlamindadir. Ehadiyyet hazretinden inen ve onun asagisinda bulunan mertebelerin tümüne avalim-i lübs denir.

AVALIM-SEB'A: Arapça, yedi âlem demektir. Halvetilik'de yedi âlem kabul edilir.
1- Âlem-i Sehadet
2- Âlem-i Misal
3- Âlem-i Ervah
4- Âlem-I Ceberut
5- Âlem-i Lahût
6- Âlem-i Nasût
7- Âlem-i Hakikat.
AYAKÇI : Mevlevîlerde, tarikata ilk giren dervisin bulundugu merhale.

AYAK MÜHÜRLEMEK : Bazi tasavvuf okullarinda bu tabir söyle açiklanir : Seyhin huzuruna gelen müridin, sol elini sag omuzuna, sag elini de sol omuzuna sag ayaginin bas parmagini sol ayak bas parmagi üzerine koyarak hürmet ve saygi ifade eder bir vaziyette durmasidir. Bu hareketin manasi, müridin seyhine: Elim, ayagim yok, bas egik, seyhime teslim olmusum, demesidir.

AYAK TÜRABI : Türab Arapça'da topragi ifade eder. Mütevazi, sessiz, mahviyyet sahibi demektir.

AYAKKABI ÇEVIRMEK : Tekke adabinda, misafirlerin ayakkabilari, çevrilmeden çikardiklari istikamette birakilirdi. Bu, kisinin tekkeden çikarken seyhe arkasini dönmemesi içindir. Sayet ayakkabi çevirilirse bunun anlami, git bir daha gelme, demekti.

AYAN : Arapça, göz, pinar anlamina gelen "ayn" kelimesinin çoguludur. Esyanin Ilâhî ilimdeki suretidir.

AYAN-I SABITE: Arapça, degismez aynlar, özler demektir. Varliklarin Allah (c.c)'in ilminde sabit olan ezelî hakikatlari. Varlik âlemine çikmadan önce, bunlar hakkindaki ilmi.

AYDERUSIYYE: XV. asirda yasamis olan Ebubekir el-Aydarus (ö. 1503)'a dayandirilan bir tarikat. Kübreviye'nin Yemen'deki koludur.

ÂYET: Arapça'da burhan, alamet, nisan eser demektir. Kur'an-i Kerim'in her bir cümlesi. Tasavvufta ise, birbirinden farkli gibi görünen seylerin hakikat gözüyle bir ve bütün olarak görünmesidir. Çünkü bir anlamda, ayetler Allah'in sifatlari olmakla beraber, zatinin aynidirlar.

ÂYIN: Farsça'da tören, merasim, usul demektir. Usul ve ibadet tarzi. Zikir ve sema esnasinda okunmak ve mutribde çalinmak üzere, muhtelif makamlarda bestelenen manzumedir. Ferahfeza, dügah ve rast âyini diye kisimlara ayrilmistir. Bu anlamda âyin okuyanlara, âyin-hân denir. Mevlevihanelerde, tekkelerin kapatilmasina kadar, sema sirasinda âyin-hânlarca okunan, ancak bestekarlari unutulmus ilahilere de âyin-i kadîm denilirdi.
Bektasîlerin dem olmak, gülbank çekmek, nefesler okumak sekliyle yaptiklari âyine ise, âyin-i cem denir.

ÂYIN-I EHLULLAH: Ehlullah'in merasimi anlaminda Farsça ve Arapça kelimelerden olusmus bir terkib. Seyh ve halifesi tarafindan yönetilen, müridlerin katilimi ile yapilan tarikat merasimleri. Bu terkib evliyanin ibadeti, adeti, ahlaki, mesreb ve zihniyeti için de kullanilir.
Zikir merasimlerine, Mevleviler, sema veya mukabele; Celvetiler nisf-i kiyam, Halvetiler darb-i esma; Sazililer hadra; Kadiriler devran, Rifailer ve Sadiier zikr-i kiyam; Naksbendiler hatm-i hacegan derler.

AYNA-AYINE : insan-i kamilin kalbine, ayna denir.

AYN: Arapça, pinar, göz vs. gibi anlamlari tasiyan bir kelime. Araz olmayan. Kendi kendine var olan. Varligi kendinden olan.

AYNÜ'L-CEM GÜLBANGI : Mevlevî tarikatinda seyh ve dervislerle, muhiblerin, âyin okunurken, kalkip kol açmaksizin sema etmeleri.

AYNE'L-YAKIN: Arapça, yakini görmeyi ifade eder. Gözle görmek yoluyla ulasilan ilim.

AYNU'L-ÂLEM: Arapça, âlemin gözü demektir. Insan-i kamil anlamindadir.

AYS: Arapça, yasamak demektir. Hak ile üns halinde olmaktan duyulan haz.

AYYAR: Arapça, sözlük anlami, atilgan gözü pek yilmayan, fedakar demektir. Abbasiler'de fedai bölügüne denilirdi. Ayrica fütüvvet teskilatinin seyfî, kiliçli kismidir.

ÂZÂD: Farsça özgür demektir. Dünya ve dünya ile ilgili bütün baglardan kurtulup, manevi hürriyete kavusmus kisi.

A'ZAMIYYE: Imam-i Azam Ebu Hanife (ö. 767)'den sonra, adiyla baglanti kurulan bir tasavvuf okulu.

AZIMET: Arapça, kastetme, karar verme, ihtiyat ve ruhsatlardan uzak ser'i emirlerin ruhuna uygun yasamak. Tasavvuf yolu. Mukabili ruhsat (kolaylik) yoludur.

AZIZ: Mevleviler arasinda Çelebi Efendi'nin dervisler arasindaki adi. Bu bakimdan kendisine "aziz efendimiz" diye hitab ederlerdi.

AZIZAN: Naksibendî sadatindan Seyh Ali er-Ramitenî'nin lakabi ve bu isimle anilan tarikatin adi. Hacegan tarikati ayni anlamdadir.

AZIZIYYE: Rifaiyye Tarikati'nin bir koludur. izzeddin Abdulaziz b. Ahmed ed-Dirinî (ö. 1295)'ye izafe edilmektedir.

AZRA: Arapça, dilber, bakire, kimsenin kesfedemedigi ve vakif olamadigi yüce hakikat demektir.

AZUZIYYE: XIX. asirda Tunus'ta küçük bir alanda faaliyet gösteren bir tarikattir.
 
 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009