Tasavvufsuz Adım Atmayız


Evvelâ hepinizi saygılarımla selâmlarım. Ben, sohbet edeceğiz zannı ile bu büyük daveti kabul ettim. Ama bu sohbet olmaktan çıkıp sadece benim konuşmama döndü­rülmüş meğer, bilmiyordum. Ben öyle zannedildiği kadar çok iyi konuşmasını bilen bir adam değilim de öyle bir şöhret hikâyesidir gidiyor. Türk Edebiyatı Vakfı'nın dave­ti olduğu için, özellikle tasavvuf hayatının lisanımıza ka­zandırdığı deyimler ve terimler üzerinde durmak istemiş­tim. Ama netice itibarıyla lisan günlük hayatın bir gerek­sinimidir. Bak nasıl alıştırdılar lâzımesidir yerine gerek­sinim kullandırmaya. Lâzımesidir desem, gençler "lâzım­lık" gibi anlıyor. Yalan değil, bazen farz-ı mecaz söylüyo­rum sonunda sadakALLAHülazim diyor dinleyenler. Bu li­sanımızı katle çalışanların muvaffak olduğunun göster­gesidir. Bu, işin acı tarafı; bal yemeye geldik, acı biber ye­meye değil buraya. Ama aklımızda da bulunsun bal yiye yiye biberin tadmı unutmayalım, biberin de bir tadı var­dır, bazen yakar, bazen terletir. Bazen de mahveder.

Evet günlük hayatın lâzımesi de lisandır. İnsanların anlaşmasının en büyük vasıtasıdır.

Ve tasavvuf hayatı zannedildiğinin ve öğretildiğinin çok ötesinde, günlük hayatımıza fevkalâde girmiştir. Biz tasavvufsuz adım atmayız ama farkında değilizdir.

Tabi tasavvufu oturup seccadenin üzerinde tespih çek­mekten ibaret zannedenler bunu böyle kabul etmezler, anlamazlar. Tasavvuf, bir hayat tarzıdır. Daha doğrusu İslâm bir hayat tarzıdır. Bir sistemden ibaret değildir. Bu inanç sisteminin ana kitabı olan Kelâm-ı Kadim iki cilt kapağı arasında öpüp başa konacak, ölü arkasından okunacak, sonra da rafa kaldırılacak bir kitap değildir. Hayatın ta içindedir. Tuvalete girmeyi bile hükme bağ­lamıştır; sol ayakla girilir, sağ ayakla çıkılır. Ona bile karışır, yatak odasına bile karışır, her şeye karışır. De­mek hayatın tam ortasındadır. Demek ki tasavvuf ta ha­yatın tam içindedir. Evvelâ bu tespiti yapmak zorunda­yız. Sadece öğretici bir kitap değildir. Kur'an'm öğretici tarafı da asla inkâr edilemez. Her öğretici kitabın tahki­ye usulü denen bir metodolojisi vardır. Nitekim, dinin bir inanç sistemi değil bir hayat sistemi olduğunu anlat­mak, hayatın tam içinde olduğunu anlatmak için çümlesiz bir anlatım da bulunmuştur. Herhangi bir hükmü bir yerde değil birçok yerde bulursunuz. Bir namaz kaç yer­de birden geçer, bir oruç kaç yerde birden geçer, Musa (aleyhisselâm) kaç yerde birden geçer. O tercümeli Kur'an-ı Kerimlerin fihristlerine bakarsanız, bir bah­sin kaç yerde geçtiğini kolayca tespit edersiniz. Niye .böyle? Bu bir cümle kurulmadan ifadedir ki; hayatınız sizin ey kullarım. Bazen uyursunuz bazen uyanırsınız, gün olur gece olur, bahar olur yaz olur, güzellerde naz olur. (Arkası kendi kendine geldi).

Sormuşlar Hz. Mevlâna'ya "Niye bu kadar çok şaka yapıyorsunuz?" diye, "Devamlı cennet kokusu alan in­sanların abus durması mümkün müdür?" demiş. Biz şakayı ve latifeyi severiz. Ve onun da sululuk, lâubalîlik de­ğil Cenab-ı ALLAH'ın "Lâtif" ism-i şerifinin tecellisi oldu­ğunu biliriz. Ayrıca ciddiyetin, samimiyet ve lâubalîliğin ayrımını yapabiliriz. Öğrettiler bize. İşte bunun için ara sıra lâtife yapacağız. Biz Türk toplumu olarak -bunları size anlatmamın gereği yok ama söze bir yerden başla­mak lâzım- İki tarla komşusu köylü dayı konuşurlarken, e bu sene de hava şöyle böyle gitti, öteki de he ya haklı­sın şöyle böyle gitti, öteki yine, havalar yine böyle gitti, ya uzatma demiş, ya hele bir sigara tutuştur.

Girizgâhsız olmaz. Bu da bir girizgâh, ama Türk Edebiyatı Vakfı'nın konferanslarının muhterem dinleyicileri bu girizgâha hacet bırakmayacak kadar bilgili oldukları için bu husu­su fazla uzatmayacağım.

İstanbul'a gelelim. Biz Kur'an-ı Kerim'in bu dağınık gibi görünen özel metodolojisini İstanbul'daki havatımıza uygulamışız. 1950'den sonraki imar faaliyetlerinde sa­dece Eminönü ilçesinde 126 tane cami, mescit ve tekke yıkılmıştır. Bunun böyle olmadığını kabul ettiğimiz za­manlara bakarsak eğer şu anda bile elhamdülillah her köşe başını dönüşte bir tekke, bir zaviye, bir türbe bulu­nur. Yahya Kemal Beye sormuşlar "İstanbul'un nüfusu kaç?" diye, İspanya'da sefir iken. Düşünmüş düşünmüş, 180 milyar vardır demiş. Ne yapıyorsunuz ya! demişler. VALLAHi demiş Konstantiniye'nin kuruluşuyla beraber bü­tün insanları sayarsak o kadar etmiştir. Çünkü biz ölüle­rimizle beraber yaşarız. Çünkü müminler ölmez. Bir yer­den bir yere göç ederler. Sahib-i Şeriat (sallALLAHü aleyhi ve sellem) böyle buyuruyor: "Müminler ölmez." Yunus Emre Hazretleri başka türlü söylüyor. "Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez." Her mümin âşıktır. Nüfus kâğıdı mümin­lerinden bahsetmiyoruz. Öyleyse ölüm ve hayat ayrımı yok. Yoksa benim evimin bahçesinde bir yatır bulunabi­lir. Misali mi? Üsküdar Mevlevîhanesi alt katı kabristan, üst katı semahane. Bütün köşeleri döndüğümüz zaman mutlaka bir hazire görürüz. Nedir bu? Hem hayatın geçi­ci olduğunu biliriz hem de onlar korkulacak kişiler değil­lerdir. Hem de korktuğumuz, zanlar içerisinde korktuğu­muz ebedî hayat korkulacak bir şey değildir. Bunun öğre­tisi içindir. Yani hayatın tam içindedir. İşte bizde tasavvufî hayatı biraz daha özelleştirerek hayatın içine nasıl gir­miş, özellikle konuşmalara nasıl girmiş ondan bir iki te­masta bulunacağız.

"Ee illALLAH be!" kullanırız bunu değil mi? Kullanır mı­yız? "Ee illALLAH be!" Herhangi bir tekkede zikrullah mec­lisini idare eden zatın, zikrin bittiğini gösteren tabiridir illALLAH. Yeter demektir. Hadi oraya girelim biraz müsa­adenizle. Kelime-i Tevhid çekmekten maksat bir defa Lâ-ilâheillâllah diyebilmektir. Bütün o yetmiş binler yüz kırk binler bir defa diyebilmek içindir.

Biz okuma yazma öğrenmek için bile -şimdi sistem değişmiş, biz o zaman öyle öğrendik, çubuklar çizdik, ya­taylar çizdik, çarpılar çizdik sonra onları harf hâline ge­tirdik ve okuma öğrendik, yazma öğrendik- kimden öğ­rendik? Okuma yazma bilen annemizden, babamızdan, dayımızdan mı yoksa Hazreti Öğretmenden mi? Eğer öğ­retmenlik, muallimlik bir meslek olmasaydı herkes bir kitap alır, okumayı da yazmayı da ilmi de öğrenirdi. Peki kitap okuyarak öğrenmekte insan nerede? Hz. insan ne­rede? Ben okuyup öğreneceksem... Bakın unutmayın Al­lah insana insandan tecelli eder, kitaptan Kur'an'dan de­ğil. Onun için insan lâzımdır. Okuma yazma için dahi in­san öğretmen lazımsa, gönül ve ruh tedavisi için mutlaka bir muallim lâzımdır ama mürşitlerden...

Şemsettin Sivasî Hazretleri, tarik~i Halvetiyenin (Şemsiyye) kolunun piri, Sivas'ta bir hazret.
"Sür çıkar ağyarı dilden, tâ tecelli ede hak

Padişah konmaz saraya, hâne mamur olmadan" diyor...


Eve bir misafir geleceği zaman evdeki hanımlarımız hemen bir toz alma daha yapıyorlar en azından, bir iki geldim gittim, çay getirdim götürdüm, toz olmuştur belki diyerek. Ee gönül hanesine ALLAH gelecek. Evde toza kire tedbir olur ya... Ama bunu sen anlayamazsın, bunun için bir bilenin olması ve tecelli-i ALLAH'a bir hazırlık yapma­sı lâzım. İşte lâilâhe sözü ile mürşit, senin kalbini ilâhlar­dan temizler. Hepimizin cüzdanları kalbimizin üstünde duruyor. Her biri ilâh...

Öyle demiş Bektaşî babası, para­ya bakmış bakmış;
"Ulan nerede basıldığını bilmesem sana ALLAH diyece­ğim" demiş.


Lâilâhe, ki mürşit söyler, illâllah'a hep beraber girilir. Belli bir miktarda söylenir en sonunda zikrullahı idare eden zat, tevhidin sanki sonuncu illâllahıymış gibi yük­sek sesle ''İllALLAH Muhammeden Resulüllah" der bitirir. İşte günlük hayatta... Hani çocuklarımızın karşısında... İl­lALLAH senden be yaka silktim. Her gün her tekkede kulla­nılan tevhidin son cümlesinin günlük hayatımıza yansı­masıdır.


Tiryakilik zor iş. 3. Selim devri ulemasından bir Bıyık­lı Mehmet Efendi var. Bütün ulema sakallı olduğu hâlde o, Yavuz Sultan Se­lim Han gibi sadece pala bıyıklıdır. Bu arz ettiğim haki­kattir. Muhterem, vaaza başlayacağı zaman, huyuuyt ya­parmış. Biraz da celalli bir zat, soramıyorlar "efendim ne­dir bu yaptığınız" diye. Siz bana dur deyin, ben bilemem saati, lâf yürür gider, daldan dala atlarız, duramayız. Bir yumuşak zamanında sormuşlar: Efendim nedir bu yaptı­ğınız huyuuyt diye?

Haa demiş;
Bir köyde üç delikanlıydık, bir gün epey bir uzaklaştık köyden, kıra gittik orada aniden bir yağmur başladı, bir çınar kovuğunun içine sığındık, derken o sırada küçük bir sürüsü olan bir çoban geldi. Biz tabi koyunları sevdik, oynaştık, itiştik kakıştık. Derken o çoban dedi ki ; Size hiç büyükleriniz söylemedi mi? -Yağmurun yağdığı za­manlar duaların kabul olduğu zamanlardan biridir. Hadi bu kadar oyun yeter, şimdi biraz dua edin. Bir arkadaşım dedi ki "ben öyle bir zengin olayım ki padişah bile ben­den borç alsın." Bir arkadaşım dedi ki "ben çok yüksek idarî mevkilere geleyim." Ben de "ben öyle bir âlim ola­yım ki herkes bana sorma ihtiyacını hissetsin" dedim. Şimdiki vezir-i azam var ya, o mevki isteyen arkadaşımız. Kapalıçarşıda küp ile altını olan filânca sarraf var ya, o iş­te zengin olayım diyen arkadaşımız. Ben de benim; her şeyi soruyorsunuz elhamdülillah, ilmim var. Ama, çoban ne dedi biliyor musunuz? "Yarabbi ben senin rızanı isti­yorum." Düdüğü çoban çaldı. Onun için huyuuyt yapıyo­rum dedi. Düdüğü çoban çaldı.

Bu Bıyıklı Mehmet Efendi hazretleri fena hâlde enfiye tiryakisi. Ramazanda tiryakilerin yanına fazla yanaşıl­maz, usuldendir. Kabak tadı verir. Burada bacılarımı gö­rüyorum. Şeriat, Şeriat-i Muharnrnediye öylesine ince, öylesine lâtif ve öylesine zariftir ki, huysuz bir herifin, bi­zim hemcinslerimizin azarını işitmesin diye yemeğin ta­dına bakma iznini veriyor oruçlu olan kadına, var mı böy­le bir incelik insanların kurduğu sistemde? Ben böyle söyleyince propaganda yapıyorsun diyorlar. Yalan mı söylüyorum? Propaganda yüzde ellisi yalan lâf demektir.

Ben yalan söylemiyorum ki! Bütün ilmihâl kitaplarını açın bakın! Oraya yalnız, istismar edilmesin diye hocalar bir istisna koymuşlar, -huysuz kocalar diye- affedersiniz huysuz olmayan koca var mıdır? Hepsi huysuz.

İşte öyle bir ikindi vakti ramazandan sonra, bazen ye­ni yetişme talebeler hocalara açmaz sual sormaya bayılır­lar. O ilmin gereklerinden biridir. Sonra tövbe ederler. Ama o tövbe bir başka yeni yetişmekte olan talebenin ona açmaz sual sormasıyla o hak helâl edilir. Demişler ki Bı­yıklı Mehmet Efendi hazretlerine, "Cenabıhak kün (ol) di­ye emretti, oldu. İyi ama muhatap kimdi? Eğer bir şey varsa ol demeye lüzum yok..". Yoksa, yok 'a nasıl hitap edi­lir?" Biraz durmuş Mehmet Efendi, "ulen keratalar" de­miş. Çıkarmış enfiye tabakasını "61 bana, cevap size" de­miş, enfiyeyi çekmiş "Hah aklıma geldi, Cenabıhak zatın­dan sıfatına öyle söyledi" demiş. "Hadi aldınız mı cevabı­nızı? Hadi uğurlar olsun."

Âşıklar Sultanı Mevlâna Celâleddin Rumi Hazretleri­nin uzun bir nasihatinin ardında Türkçeye çok güzel ter­cüme edilmiş bir cümle vardır:

"Ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi görün!"
Ben tiryakiyim, ben olduğum gibi görünürüm. Lâfın arkası gelmiyor. Bir kül tablası rica ediyorum.

Bundan (bu sigaradan) da illALLAH


ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009